• Muson rüzgarlarının tatlı tatlı estiği bir bahar akşamı, dış ters açısı 70 derece olan bir eşkenar üçgenin karşı dikkenarı ile komşu dikkenarı arasında yıllardır sürmekte olan ve iki taraftan da yüzlerce insanın ölümüne yol açan problemi çözülmüş.
  • Biraz da Türk Sanat Müziği Dinleyelim

    https://m.youtube.com/watch?v=ltCMLH0wvrA
  • Çınar ilçesine bağlı Yıllarca (Gogwêrin) köyünde 10 Mart 1994 yılı Ramazan ayının, Kadir Gecesi'nin sabahında Diyarbakır'a bayram alışverişine giden ve içinde kadın, çocuk, yaşlı bulunan yaklaşık 50 kişiyi taşıyan midibüsün PKK tarafından yola döşenen mayına çarpması sonucu 10 Müslüman katledilmiş, 40 kişi de yaralanmıştı. Katledilenler arasında 11 yaşlarında 2 çocuk de vardı. Mayın faciasında şehid olanların hayatlarını köylüleri anlattı:
    — Şehid İbrahim Dağtekin
    Şehid İbrahim, Diyarbakır'ın Çınar ilçesinin Delavgür köyünde 1955 tarihinde dünyaya geldi. Küçük yaştayken, babasından ayrılan annesi ile beraber yaşamaya başlamış, ev işleriyle kendisi uğraşmıştır. Çevresi tarafından sevilen, iyi huylu güzel ahlaklı bir insandı. Küçük yaştan beri namazını kılmaya başlamıştı. Ailesine düşkünlüğü ile bilinen İbrahim, kimseye muhtaç olmamaya çalışan biriydi. Çevresi bir mesele ortaya çıktığında özellikle ona danışılır, kendisinin fikri alınıyordu. Allah'ın takdiri olsa gerek, küçüklüğünden beri birçok musibetle karşılaşmıştı. Askere gitmeden önce bir düğünde tesadüfen yaralanmış ve ameliyat olmuştu. Askerdeyken böbreklerinden tekrar ameliyat olmuştu. Teskeresine 2 ay kala çürük raporu almıştı. Bir yıl aradan geçtikten sonra, diğer böbreğinden de ameliyat olmuştu.
    Bölgede İslam davasının gün be gün gelişmesi onu sevindirmiş ve büyük bir aşkla davaya bağlanmıştı. Yakındaki Qubık köyünden şehit M.Nuri'yle arası çok iyiydi. 1994 tarihinde Kanipank çobanlarından 2 kişinin mürtet örgütün sempatizanları tarafından pusu kurularak yaralanmaları üzerine, onları köyde ziyarete gitti. O gece köyde kalan şehit İbrahim, sabah eve dönmek için Kanipank köyünün arabasına binmişti. Yolda mürtet örgütün koyduğu mayının patlamasıyla araç parçalanmış, kendisiyle beraber on kişi arabada şehid oldu.
    — Şehid M.Hıdır Akyol
    Mele Abdülaziz'in oğlu olan şehit M.Hıdır Akyol, 1971 Çınar Şehinan Köyü nüfusuna kayıtlıdır. M.Hıdır çocukluğunda babasının yanında dini bilgileri öğrenmişti . Erken yaşta babasının vefat etmesiyle yetim kalmış, onu annesi okutmuştu. Medrese ilmi yanında liseyi de okudu. Dini bilgilerini tamamladıktan sonra, Gogwêrin köyünde İmamlık yapmaya başladı. 1992 yılında İslami Camiayla tanıştıktan sonra İslami hizmetlerde aktif görev almaya başladı. Şehit olacağı sabahın akşamı, Kadir gecesiydi. O gece köylülere vaaz ve nasihatler de bulunmuş, “Bu gece kurtuluş gecesidir. Rabbimize yalvaralım, inşallah Allah'u Te'ala bizleri affeder.” diyerek köylüleri tövbeye çağırmıştı. M.Hıdır 10.03.1994 Perşembe sabahı 21 DH 670 plakalı Kanipank köyünün Midibüsüne binmiş, bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için yola çıkmıştı. Çınar Ovabağ (Qilwa) yolunun Kanipank (Yarımkaş) köyü yol ayrımındaki dönemeçe geldiklerinde, mürtet örgütün yola yerleştirdiği tahrip gücü yüksek el yapımı mayının patlamasıyla, içinde bulundukları araç, bombanın etkisiyle paramparça olmuş, içinde bulunan 10 kişi yaşamını yitirmiş, 11 kişide yaralanmıştı. M. Hıdır'da şehadet mertebesine ulaşanların içinde bulunmaktaydı. Şehit geride 2 çocuk ve dul bir eş bırakmıştı. Şehit M.Hıdır, çevresindeki herkesin takdirini kazanmış, güzel ahlakından herkesin memnun olduğu bir şahıstı.
    — Şehid Bedri Soysal
    Çınar'ın Şehinan köyü nüfusuna kayıtlı olan 1967 doğumlu Şehid Bedri Soysal, evli ve 8 çocuk babasıydı. Geçimini çobanlık yaparak sağlıyordu. İslami davaya gönül vermiş salih bir insandı. Davayı kendi alanında sürdürüyor, komşu köylerin çobanlarına İslam'ı anlatmaya çalışıyordu. Bu şekilde bazı arkadaşlarını davaya kazandırmıştı. Kendisi cesur ve mert bir insandı. İslam davasının düşmanlarından asla korkmazdı. Kendisi Kur'an okuduğu gibi, çocuklarına da Kur'an dersi veriyordu. O da bayram alış verişi için Bayram arifesinde, Kadir gecesinin sabahında Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün midibüsüne binmişti. PKK'lı canilerin yola koyduğu mayının patlaması sonucu araçları paramparça olmuş, Bedri'de şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Küçük Şehidler: Muhammed Halil ve Muhammed Emin Gülçer
    Muhammed Halil ve Muhammed Emin, ikisi de 11 yaşlarında idi. İslam'ı öğrenmek için Camiye giderlerdi. Muhammed Halil, Molla Abdurrahman'ın oğluydu. Muhammed Emin ise Hadi Gülçer'in oğluydu. Yani amca çocuklarıydı. Akşamları arkadaşlarını toplar, camiye gidip beraber ders alıyorlardı. Daha o yaşlarda kendi aralarında şehit olmak için tartışıyorlardı. Her birisi, ilk önce ben Şehit olacağım diye kendi aralarında tartışmaya giriyorlardı. Hakikaten Karacadağ'da o dönemde büyüklerde şehadet arzusu olduğu gibi, gençler ve çocuklar arasında da bir özlemdir. Muhammed Halil ve Muhammed Emin'de Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün arabasına binmişti. İnsanlıktan nasibini almamış PKK'cılar, herkesin hatta kendi yandaşlarının bile geçtiği yola mayın koyarak, vahşi ve kirli yüzlerini bir daha göstermişlerdi. Çoluk-çocuk, kadın–ihtiyar ölmüş, onlar için hiç fark etmiyordu. Önemli olan eylemleri ses çıkarsın, halkın üzerinde korku salsın. Çünkü bütün sermayeleri yalan ve korkutma üzerine kuruluydu. Ama bilmiyorlardı ki Karacadağ'ın korkusuz cengâverleri bu kalleşlikleriyle daha da bilenecekler ve onlara kök söktürmek için bu eylemler, kinlerini daha da artıracaktı. Çünkü bazı yerlerde bu taktikleri belki tutmuş olabilirdi. Ama bu taktikleri Karacadağ'da sökmedi. Bu da onları daha da kudurtuyordu. Ve her türlü vahşiliğe başvurmalarına sebep oluyordu. Her şeye rağmen Karacadağlılar, şehitlerinin kanlarının bereketiyle PKK'nın köklerini Karacadağ'dan kazımış ve onlardan temizlemişlerdi. İşte küçük şehidler Muhammed Halil ve Muhammed Emin de bu alçakça mayın patlamasında daha küçük yaşlarında iken o çok istedikleri şehadete ulaşmışlardı. Onların kanlarının bereketiyle Karacadağ'a bahar gelmişti.
    — Şehid Taceddin Parlak
    1949 doğumlu olan Şehid Taceddin Parlak, Yukarı Molla Ali köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Kanipank (Yarımkaş) ve Herrik köylerinde ikamet ederdi. Eski usul olarak dişçilik yapardı. İslami davanın gönüllüsü bir Müslümandı. Her yerde ‘Ben Hizbullahiyim' diyordu. Kardeşleri ve akrabaları onu sürekli tehdit ederek, korkutarak kendi yanlarına çağırıyorlardı. ‘O köylere bir saldırı olur sen de aradan gidersin' diyorlardı. Kendisi ise, ‘Ne olursa olsun gelmem, ölürsem şehit olurum. Onların başına ne gelirse benimde başıma gelsin' diyordu. O dönemde İslami davaya taraftar olanlar, ‘Hizbullahiyim' diyenler, adeta ateşten bir gömlek giyiyordu. Başta akrabalardan olmak üzere her taraftan tehditler alıyorlardı. Ancak gerçekten iman etmiş olanlar, bunlara sabredebiliyor, ayakta kalabiliyordu.
    Şehid Taceddin de Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün aracıına binmişti. Ovabağ yolu Kanipank yol ayrımında Kürdistan hainlerinin koyduğu mayının patlamasıyla araçta bulunan Taceddin de şehadete ulaşmıştı.
    — Şehid Halil Demir
    Şehid Halil 50 yaşlarındaydı. O da Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Herrik (Yıllarca) köyünde ikamet etmekteydi. Evli ve 4 çocuk babasıydı. Maddi durumu iyi değildi. Muhtaç olmasına rağmen daima şükrederdi. O da o zor günlerde İslami davaya taraf olmuş bir mustaz'aftı. Şehid Halil de Bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için, Kanipank köyünün arabasına binmiş, mayın patlamasında O da hayatını kaybetmiş, şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Şehid Kutbettin Ayhan
    1950 doğumlu olan Şehid Kutbettin, Çınar Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Şehit Kutbettin'in iki hanımı vardı. 4'ü kız, 6'sı erkek 10 çocuk babasıydı. Şehid Kutbettin gençlik yıllarından itibaren büyük baş hayvan ticareti ile uğraşıyordu. İslami davayı tanıdıktan sonra dini eserleri okumaya başladı. Özellikle Hz.Peygamberin (as) hayatıyla ilgili bir kitabı sürekli cebinde bulundurur, akşamları köylülerin toplandığı yerlerde, onlara bu kitaptan okurdu. Sürekli gençlere nasihat eder, onlardan münkerlerden uzak durmalarını söylerdi. Cebinde bulundurduğu İslami kitaplarını nerede bir topluluk bulduğunda açıp onlara okurdu. Halim selim bir kişiliği vardı. Ailesinde de sözü dinlenir bir insandı.
    Şehid Kutbettin'de Bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için, Kanipank köyünün arabasına binmişti. Ve O da mayın patlamasında şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Şehid Muhammed Ayhan
    Şehid Muhammed evli ve çoluk çocuk sahibiydi. Sağ ayağından sakat idi. Herrik (Yıllarca) köyünde ikamet etmekteydi. Muhtaç bir Müslümandı. İslami davaya taraftar olan mazlum bir insandı. Kendisi de Kanipank köyünün arabasına binmiş, mayın patlamasında yaralanmıştı. İyileşip hastaneden taburcu olduktan sonra evine gelmişti. Kendisini ziyarete gelenlere “Benim arkadaşlarımın hepsi Şehid oldu. Ben ise gazi kaldım. Demek ki şehadete layık değildim. Allah bana nasip etmedi.” diye sitem ediyordu.
    Olaydan 20 gün sonra kontrol için Diyarbakır'a hastaneye gitmişti. Dönüşte bindiği köyün otobüsü, Karamuz köyü mevkiinde, yine PKK'cıların yerleştirdiği mayına çarptı. Meydana gelen patlamada otobüste bulunan 40 kişi yara bile almazken, Allah'ın takdiri ile sadece Muhammed bu patlamada Şehit oldu.. Böylece daha önce hayıflandığı şehadet mertebesine ulaşarak, Şehit arkadaşlarına kavuştu.
    — Şehid Hacı Ramazan Yeşil
    Şehid Haci Ramazan, 1945 doğumlu, Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Kanipank (Yarımkaş) köyünde ikamet ederdi. Gençlik çağlarını hep çobanlıkla geçirmiş, hayvan otlatmıştı. Daha sonra bir süre kuzu alım satımını ile uğraştı. 1986 yılında Hac farizasını yerine getirdi. 1992'de İslam cemaatiyle tanıştı. Cemaatin emirlerine itaat eder ve şöyle derdi: “Bu asırda böyle mübarek bir dava geldi. Biz ise yaşlandık. Şehadet zor bize nasip olur. Gençler şehadete daha çok yakındırlar” diyordu. Arzusu genç olup Allah yolunda cihad etmek ve Şehit olmaktı. Ama o yaşında Allah'u Teala, bu samimiyetinden dolayı, ona da mayın patlamasında şehadet mertebesine ulaşmasını nasip etti.
  • Bu yekpâre akış, durgun, derinden...
    Her aynada yalnız kendi görünen
    Bu yüz ve şifasız hüznü eşyanın
    Kendi cevherinde mahpus bir ânın
    Dağıttığı dünya hep yaprak yaprak,
    Dalgın, unutulmuş sesleri uzak
    Bir uykudan bana tekrar dönenler,
    İçimde, dışımda hep aynı çember!
    Bin elmas parıltı oyun ve halka
    Küçük ve hiç değişmez dalgalarla
    Bende bana meçhul akşamlar yoklar!
    Gülen ve gömülen gölge ufuklar
    Acayip davetlerin rüzgârında
    Her lâhza yine kendi sularında!...

    Uzakta, aya çok yakın bir yerde,
    Çılgın ve muhteşem harabelerde,
    Büyük sükûtların fırtınası var.
    Mermer duvarlarda kırılmış sazlar,
    Çok genç uçuşunda ve hangi haşin
    Yıldıza gülerek çarptığı için
    Alnında bir siyah nokta geceden
    Kovulanlar ışık bahçelerinden,
    Bütün ayrılıklar hepsi orada

    Bu çıplak, ümitsiz ve saf duada.
    Ve bir kadın beyaz, sakin, büyülü
    Göğsünde kanayan bir zaman gülü
    Mahzun bakışlarla dinler derinde
    Olup olmamanın eşiklerinde.
    Garip telâşını, binlerce fecrin
    Ocağında nezir güvercinlerin
    Hülyâm o kıvılcım ve kül yağmuru
    Çırpınır bu beyaz mahşere doğru!
    Ey hiç şaşmayan göz, büyük atmaca
    Gölgesi güneşin üstünde uçan
    Dişi kuyruğunda ebedî yılan,
    Ve üstüste rüyâ!
    Bir ses yavaşça,
    Bir ses, bin uykudan mahmur ve zengin
    Zümrüt usaresi maviliklerin
    Suların üstünde arar kendini
    Yoklar, ömrün bütün sahillerini
    Çizgiler silinir, ufuk bir beyaz
    Çin kâsesi olur, toprak, yosun, saz
    Hep birden tutuşur, nârin kemerler
    Alevden sütunlar, altın, mücevher,
    Ah bu çılgın yağma...
    Orman çatırdar. Ve çıplak aynası ufkun tekrarlar
    Büyük masalını aydınlıkların.

    Elele bir oyun bugün ve pınarlara koştum cevap yok
    Tekrar bana döndü her attığım ok
    Her çığlık önümde tutuştu, yandı
    Tahtayı kurt oydu, taş yosunlandı,
    Yabanî otlarla örtüldü duvar...
    İlhamlı çehresi hilkatin sular
    Kaç kere değişti önümde böyle,
    Birbiri ardınca gün ve mevsimle...
    Ve kaç kere bahar güldü derinde
    Güllerin kanıyan bekâretinde
    Taze gülüşüyle toprağın suyun...
    Tılsımlı kadehi her susuzluğun
    Ey şafaktan, sırdan, arzudan hayâl
    Yıldızların bize ördüğü masal
    Kaç kere yarattım tenhada seni
    Beyaz kollarını, sıcak buseni...
    Bakışın, gülüşün, neş'en ve hüznün
    Ay altında bir gül nağmesi yüzün...

    Evet çok bekledim, kaç kere hazan,
    Dinç atlar koşturdu boş ufuklardan
    Yeleler alevli, ağız köpüklü,
    Bulutlar bir kanlı hiddetle yüklü
    Geçtikçe batıya doğru önümden
    Zâlim ümitlerle ürperirdim ben,
    Duyardım her an uzlette bir yeni
    Âlemin yıkılıp devrildiğini
    Çılgın mahşerinde ses ve renklerin...

    Benden sor sırrını mesafelerin
    Benden sor ve benden dinle akşamı...
    Rabbim bu sonsuzluk ve onun tadı...

    Bir ses yavaşça der, bırak yalvarsın,
    Hayat bu kapıda...ne çıkar varsın,
    Nakışlar gülmesin beyaz taşında
    Ölüme benzeyen bu susuzluğun
    Çağlayan hayâller yeter başında...
    Bir fikir, bir şekil dalında olgun
    Bu ağır sallanan hazan meyvası,
    Gurbet, mendillerin çırpınan yası,
    Yüzler ki bir uzak müjdeye benzer,
    Her türlü ışığa kapanmış gözler,
    Her şey, hepsi, gülen, susan, kamaşan
    Rengiyle toplanır bende ve akşam
    Rüzgârla tarümar, mevsimle sarhoş
    Gelir ta kalbimde düğümlenir...
    -Boş...
    Boş ve ümitsizdir akşamın hüznü
    Bu tenha çeşmede bir an yüzünü
    Seyredenler altın sazlar içinde
    Ruh muammasının ürperişinde
    Kaybolmuş sanırlar kendilerini...
    Bırak bu tesadüf bahçelerini...
    Hakikat çok uzak, karanlık, derin
    Bir dille konuşur, büyük köklerin
    Toprakla ezelden karışmış dili!

    Geceyle ölümdür asıl sevgili
    Bu ikiz aynada toplanır yollar
    Karanlık yaratır, ölüm tamamlar.
    Kaçalım seninle biz de geceye
    Ölümün kardeşi saf düşünceye...
    Yeter büyüsüne aldandığımız
    Güneşin...
    biraz da yalnızlığımız
    Kendi aynasında gülsün, gerinsin
    Güvercin topuklu sükût gezinsin.
  • Belki bir gün yine böyle bir sonbahar akşamı 
    Bir kuş konar pencereme 
    Yağan yağmur damla damla yüreğimi ıslatır 
    Ya da bir yaz günü bir ikindi sonrası 
    Ansızın gökyüzünde beliren 
    Yağmur yüklü bulutlar gibi 
    Bir hıçkırık düğümlenir içimde 
    Utanırım ağlayamam bilirsin 
    Derdimi de kimselere diyemem 
    Alır başımı uzaklara giderim 
    Haberin olsun 
    Nasıl olsa bir gün 
    Yine bahar gelir çiçekler açar 
    Deli bir sevdaya tutulurda yüreğim 
    Unuturum adını...
    V#V
  • Bu yekpâre akış, durgun, derinden...
    Her aynada yalnız kendi görünen
    Bu yüz ve şifasız hüznü eşyanın
    Kendi cevherinde mahpus bir ânın
    Dağıttığı dünya hep yaprak yaprak,
    Dalgın, unutulmuş sesleri uzak
    Bir uykudan bana tekrar dönenler,
    İçimde, dışımda hep aynı çember!
    Bin elmas parıltı oyun ve halka
    Küçük ve hiç değişmez dalgalarla
    Bende bana meçhul akşamlar yoklar!
    Gülen ve gömülen gölge ufuklar
    Acayip davetlerin rüzgârında
    Her lâhza yine kendi sularında!...
    Uzakta, aya çok yakın bir yerde,
    Çılgın ve muhteşem harabelerde,
    Büyük sükûtların fırtınası var.
    Mermer duvarlarda kırılmış sazlar,
    Çok genç uçuşunda ve hangi haşin
    Yıldıza gülerek çarptığı için
    Alnında bir siyah nokta geceden
    Kovulanlar ışık bahçelerinden,
    Bütün ayrılıklar hepsi orada
    Bu çıplak, ümitsiz ve saf duada.
    Ve bir kadın beyaz, sakin, büyülü
    Göğsünde kanıyan bir zaman gülü
    Mahzun bakışlarla dinler derinde
    Olup olmamanın eşiklerinde.
    Garip telâşını, binlerce fecrin
    Ocağında nezir güvercinlerin
    Hülyâm o kıvılcım ve kül yağmuru
    Çırpınır bu beyaz mahşere doğru!
    Ey hiç şaşmayan göz, büyük atmaca
    Gölgesi güneşin üstünde uçan
    Dişi kuyruğunda ebedî yılan,
    Ve üstüste rüyâ!
    Bir ses yavaşça,
    Bir ses, bin uykudan mahmur ve zengin
    Zümrüt usaresi maviliklerin
    Suların üstünde arar kendini
    Yoklar, ömrün bütün sahillerini
    Çizgiler silinir, ufuk bir beyaz
    Çin kâsesi olur, toprak, yosun, saz
    Hep birden tutuşur, nârin kemerler
    Alevden sütunlar, altın, mücevher,
    Ah bu çılgın yağma...
    Orman çatırdar
    Ve çıplak aynası ufkun tekrarlar
    Büyük masalını aydınlıkların.
    Elele bir oyun bugün ve yarın
    Bütün pınarlara koştum cevap yok
    Tekrar bana döndü her attığım ok
    Her çığlık önümde tutuştu, yandı
    Tahtayı kurt oydu, taş yosunlandı,
    Yabanî otlarla örtüldü duvar...
    İlhamlı çehresi hilkatin sular
    Kaç kere değişti önümde böyle,
    Birbiri ardınca gün ve mevsimle...
    Ve kaç kere bahar güldü derinde
    Güllerin kanıyan bekâretinde
    Taze gülüşüyle toprağın suyun...
    Tılsımlı kadehi her susuzluğun
    Ey şafaktan, sırdan, arzudan hayâl
    Yıldızların bize ördüğü masal
    Kaç kere yarattım tenhada seni
    Beyaz kollarını, sıcak buseni...
    Bakışın, gülüşün, neş'en ve hüznün
    Ay altında bir gül nağmesi yüzün...
    Evet çok bekledim, kaç kere hazan,
    Dinç atlar koşturdu boş ufuklardan
    Yeleler alevli, ağız köpüklü,
    Bulutlar bir kanlı hiddetle yüklü
    Geçtikçe batıya doğru önümden
    Zâlim ümitlerle ürperirdim ben,
    Duyardım her an uzlette bir yeni
    Âlemin yıkılıp devrildiğini
    Çılgın mahşerinde ses ve renklerin...
    Benden sor sırrını mesafelerin
    Benden sor ve benden dinle akşamı...
    Rabbim bu sonsuzluk ve onun tadı...
    Bir ses yavaşça der, bırak yalvarsın,
    Hayat bu kapıda...ne çıkar varsın,
    Nakışlar gülmesin beyaz taşında
    Ölüme benzeyen bu susuzluğun
    Çağlayan hayâller yeter başında...
    Bir fikir, bir şekil dalında olgun
    Bu ağır sallanan hazan meyvası,
    Gurbet, mendillerin çırpınan yası,
    Yüzler ki bir uzak müjdeye benzer,
    Her türlü ışığa kapanmış gözler,
    Her şey, hepsi, gülen, susan, kamaşan
    Rengiyle toplanır bende ve akşam
    Rüzgârla tarümar, mevsimle sarhoş
    Gelir ta kalbimde düğümlenir...
    -Boş... Boş ve ümitsizdir akşamın hüznü
    Bu tenha çeşmede bir an yüzünü
    Seyredenler altın sazlar içinde
    Ruh muammasının ürperişinde
    Kaybolmuş sanırlar kendilerini...
    Bırak bu tesadüf bahçelerini...
    Hakikat çok uzak, karanlık, derin
    Bir dille konuşur, büyük köklerin
    Toprakla ezelden karışmış dili!
    Geceyle ölümdür asıl sevgili
    Bu ikiz aynada toplanır yollar
    Karanlık yaratır, ölüm tamamlar.
    Kaçalım seninle biz de geceye
    Ölümün kardeşi saf düşünceye...
    Yeter büyüsüne aldandığımız
    Güneşin...
    biraz da yalnızlığımız
    Kendi aynasında gülsün, gerinsin
    Güvercin topuklu sükût gezinsin.