• 240 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    "beni kör kuyularda,  bütün mümkünlerin kıyısından, tam da oradan konuşuyor. insanların seyir merakı, bu merakın doğurduğu acımasızlık, habire dönen karanlık bir çark, çarkın öğüttüğü insanlar, yarım kalmış sevdalar ve parçalanmış hikayeler..." Yine bir Nuri Bilge Ceylan filminden alınan bir kare kapak fotoğrafı olarak kullanılmış.Çok mu güzel olmuş derseniz bence "Kuşlar yasına gider " kadar olmamış .
    Karakterler belli belirsiz var olmaya çalışmış roman boyunca .Hep tekrar eden bir hadise ise bir genç kızın gözlerinden yaş yerine taş dökülmesi.Çağın acımasızlığı ,insanların merhametsizligi anlatılırken o taşları yerlerden toplayıp toplumun vicdanını taşlamak istiyor insan.
    Hasan Ali Toptaş romanlarının bir çoğunda olduğu gibi olaylar bir kısır döngü halinde kendini tekrar ediyor.
    Keyifli bir okuma ,bir sorgulama serüveni .
  • İçinde bir şey olanlar, içinde bir şey olanları gözlerinden tanıdı.
  • Burçlarında ceylan taşıyan yücelere ey
    Ayın hüzün saati gözlerinden
    Kuytu yerlerine sümbüller dökülen
    Nergisler açan eteklerinde
    Göklerden muştular indiren güvercinleriyle
    Dorukları bembeyaz yaşmaklarıyla
    Güneşe uzanan ağaçlarıyla
    Zamanı hiç geçmeyecekmiş gibi donduran
    Ey bir yanıyla derin sulara dayanan
    Ey dağlar nerdesiniz ey.
  • 240 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Tertemiz, dupduru dille yazılmış bir Hasan Ali Toptaş romanı daha. Acıyı seyirlik bir şölen olarak önümüze seren, kötülüğün sistemli ilerleyişini ve buna karşılık insanların seyretme merakını anlatan bir dram.

    Romanın benim için en özel tarafı; Ankara’da, çocukluğumun geçtiği mahallelerde geçiyor olması. Hüseyin Gazi Türbesi, bahçeli gecekondu evleri, bakkallar, berber dükkanları. Sanki o yıllarda şahit olduğum bir hikayeyi tanıdık birinden dinliyormuş gibiydi. Kitap, bahsettiğim mahallelerde yaşayan bir ailenin acısı ve bu acıya seyirci kalan mahalle halkının tutumu üzerine kurulu. Roman; yaşadığı bir olay sonucunda, ağladıkça gözlerinden taşlar dökülen Güldiyar’ın başına gelenler üzerinden aktarılan metaforik anlatıma sahip. Hasan Ali Toptaş hikayesini anlatırken, bir taraftan da bizlere Güldiyar üzerinden bir Türkiye resmi çiziyor aslında. Toplumun bu kadar kayıtsız ve kötülüğün bu kadar sıradan olmasının nasıl mümkün olabildiğini sorgulatıyor. Roman boyunca Güldiyar'ın başına gelenler ve babasının çaresizliği bir süre sonra sizi öyle rahatsız ediyor ki, kitabın içine girip müdahale etmek istiyorsunuz.

    Romanda merak duygusunu diri tutan birçok soru yer alıyor. Güldiyar'a ne olduğu, sadece klarnet çaldığını bildiğimiz Cevher’in kim olduğu, dört yıl önce kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Hüseyin’in başına ne geldiği, Dursun ve Muzaffer’in muamma olan dargınlıklarının sebebi.. Ancak siz bu sorularla şimdi bir şey olacak diye merakla beklerken, hikaye hiç beklemediğiniz bir yerde, hiç beklemediğiniz bir şekilde bitiyor. Sonunda o kör kuyuda, elleri bomboş kalan siz oluyorsunuz. Zaman zaman bambaşka karakterler ve bambaşka hikayeler de dahil oluyor kitaba. Ve onlar da öylece bir anda da çıkıp gidiyorlar. Ne olduğunu, neden olduğunu anlayamıyorsunuz. Çünkü Hasan Ali Toptaş hikayede bilinçli olarak bıraktığı bu boşlukları doldurmayı, her zamanki gibi okuyucuya bırakıyor.

    Toptaş, birbirine karışan duyulardan ve bu karışımdan beslenen bir yazar. Ben onun şiirsel ve kendine özgü betimlemelerini, lirik üslubunu çok seviyorum. Farklı bir somutlama tekniği kullanıyor. Bu eserinde de yine alışık olduğumuz şiirsel anlatımıyla muhteşem bir akıcılık yakalıyor.

    Bilindiği üzere Hasan Ali Toptaş'ın Everest yayınlarından çıkan kitaplarının kapağındaki fotoğraflar, Nuri Bilge Ceylan'a ait. Beni Kör Kuyularda romanının kapak fotoğrafı ise, Ahlat Ağacı filminin bir sahnesinden alınmış. Kuyunun dibinden çekilen bu fotoğrafta objektif, aydınlığa yani gökyüzüne yönelmiş ve fotoğraf kuyunun dibinden çekilmiş. Belki de toplum olarak kuyunun en dibinde olduğumuz vurgulanmak istenmiştir. Bu gönderme yalnızca romanın kapağında yapılmıyor. Muzaffer ve arkadaşı Dursun'un, gecekondu mahallesine, kendilerine ev yapmak için geldikleri ilk gün; evin bulunduğu yer ahlat ağaçlarının konumundan hareketle tarif ediliyor. Yüksek bir mahalle olan bulundukları yerden ahlat ağaçlarının sadece uçlarının göründüğü anlatılıyor.

    Güldiyar'ı seyreden mahalle halkı gibi, bu ülkenin vatandaşları olarak bizler, çoğu zaman birçok acıya karşı kayıtsız kalmakta ve yaşananları ekran arkasından seyretmekle yetinmekteyiz. Kanserli hücre gibi çoğalan meraklı seyirciler ve kötülüğe dur demeyenler yüzünden yerküre kötülüklerle dolup taşıyor. Hasan Ali Toptaş işte bu gerçekleri yüzümüze vuruyor. Onu çok sevdiğimi yineliyor, hâlâ herhangi bir kitabını okumadıysanız mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
  • şimdi mesela o kadar uzakta olmanın bir lüzumu var mı? karşımdaki şu siyah armuta yayılıp rakı içerek film izleyebilirdin ben bu satırları yazarken. ama yapmazsın. zira yapacak olsan, ne işim var benim kelimelerle? kedi yavruları hiçbir şey için yeterli değil, söylemiştim. ama bazı şeyler de fazla anlamsız. bana can sıkıntısını anlatamazsın. bana su sızdıran boruları anlatamazsın. bana çalışmayan zilleri anlatamazsın. anlamak istediğim tek bir şey var, o konuda da dünyanın en suskun adamısın