• Bir akşam saat 20:00 sularında, Saray’ın Marmara’ya bakan balkonunda, yirmi kadar tanınmış konuk Atatürk’le yemek yiyordu. Arkamda duran Atatürk:
    “-Efendi, efendi!..” diye bana seslendi.

    Döndüm. Hiç unutmam, elimde kristal rakı sürahisi vardı.
    “-Buyrun efendim. Bir emriniz mi var Paşam?” diye karşılık verdim.

    Cumhuriyet rejiminin kurulmasına rağmen herkes Atatürk’e ‘Paşam’ diye hitap ederdi. Beylik, paşalık kalktığı halde bu ‘Paşa’lık, Atatürk için kalkmadı. Bu, ölünceye kadar sürdü.

    O akşam ilk kez konuştuğum Atatürk’le aramızda şunlar geçti:
    “-Senin ismin nedir?”
    “-Cemal.”
    “Sonu yok mu bunun?”
    “-Var, Cemâleddin.”
    Bunun üzerine Atatürk, birden bana doğru ilerleyerek:
    “-Haa.” dedi. “İsimler Kemâleddin olur, fakat Cemâleddin olmaz. Sen yine Cemâl kal. Dinin cemâli miydin ki, sana bu ismi koydular?”

    Aradan yarım saat geçmişti. Yemek devam ediyordu. Sevinçten kabıma sığmıyordum. Evet, Atatürk en sonunda benimle konuşmuştu. Hem de uzun uzun. Ertesi gün benimle alay eden arkadaşlarıma anlatacağım şeyleri kafamda tasarlıyor, onlardan hıncımı alacağımı düşünüyordum.

    Fakat Atatürk, bu Cemâl adına tutulmuş olacak ki, yeniden seslendi:
    “-Bu Cemâleddin ismini kim koydu sana?”
    Artık adamakıllı korkmaya başlamıştım:
    “-Babam.” diye karşılık verdim.
    “-Öyleyse baban ne adammış senin!” diye sertçe çıkıştı. Bunun üzerine:
    “-Ben babamı tanımıyorum.” deyince, yüzü daha da sertleşti:
    “-Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?”
    “-Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.”

    Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:
    “-Anneni tanıyorsun ya yeter.” dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi:
    “-Ben de babamı tanımıyorum ya…”

    O gece yemek sabahın beşine kadar sürmüştü. Çoğu geceler böyle olur, meclisin horozlar öterken dağıldığı görülürdü. Bu yüzden Atatürk de sabah saat beşten önce yatağına girmezdi. Saat on birden sonra hava serinlediği için konuklar birer ikişer balkondan içeri girmeğe başladılar. Masanın üzerinde boşalmış DİMİTRİKOPULO şişeleri duruyordu. O devrin en ünlü rakısı olan Dimitrokopulodan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuz­lu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limon­lu bakla ezmesini istediği olurdu. En sevdiği yemekler arasında
    kuru fasulye ve pilav geldiğini tekrarlamak iste­rim. Atatürk tekrar beni çağırdı. Yemek isteyecek sanıyordum. Fakat O'nun aklı hep benim ismimde değil miymiş?
    - Ulan, bu ismi sen mi koydun, yoksa baban mı?" diye bar bar bağırmağa başladı.

    Çok korkmağa başlamıştım. Benim korktuğumu görünce daha fazla bağırıyordu. Artık elim ayağım titremeğe başlamıştı. Ayakta duracak halim yoktu. Belki daha fazla kızar da kovulurum diye gözünden uzaklaşmağa karar ver­dim. Saat üçe doğru sofrayı bırakarak yatmağa gittim. O gece sabaha dek gözümü uyku tutmadı. Yattığım yerde dua ediyordum. Kabusla karışık korkulu rüyalar gör­düm. Yavaş yavaş geldiğime pişman bile olmağa başlamıştım. Bu isim de başıma iş açıyordu galiba. Nereden bulmuşlardı bu Cemal'i de, bana takmışlardı? Ertesi gün de aynı korku ve heyecan içinde geçti. Adeta akşam olmasını istemiyordum. Tek avuntum, Ata­türk'ün akşamki olayı unutmuş olmasıydı.

    Akşam yemeğini hazırlamış, bekliyordum. Saat 20:00’ye doğru Atatürk, arkasında Afet İnan, Zehra Hanım, Başyaver Rüsuhi, Umumi Kâtip Tevfik Bey olduğu halde salona girdi. Başyaver aşağı inerek öbür konukları da sof­raya getirdi. Sofraya oturmadan önce Atatürk konuklara Arapça: “-Faddal” dedi ve herkes masadaki yerlerini aldı. Oturunuz ya da buyrun anlamına gelen bu sözü, çok keyifli olduğu zamanlar sık sık duyduğumu hatırlıyorum. Sofrada ilk söz bana idi: “-Cemal, seni dün akşam sert sözlerle çok hırpalamıştım. Fakat Cemal'ler daima büyük adamlar olur. Sen de büyük adam olacaksın....”
    Sonra tarihteki ünlüleri sıralamaya başladı;
    •Sen Cemal Paşa'yı tanır mısın? Şehzade Cema-lettin Efendi'yi , Konya Çelebisi Cemalettin'i tanır mısın? .. - • İsimlerini işittim, .. diye cevap verdim. - u Bu kadarı da yetişir, .. dedi. Yemek sürüp gidiyordu. Hava yumuşadığı halde bir gün önce içimi kaplayan korkuyu üzerimden atamamıştım. Her an yine o konuya döneceğinden ödüm kopuyordu. Sa­at gece yarısını geçiyordu. Birden ismimle bana seslen­diğini duydum ve yanına koştum. - • Cemal, senin bu ismini değiştirelim, olmaz mı? Sen kendine göre bir isim bul bakalım.• Şaşırmıştım. Daha karşılık vermeğe vakit bulamadan: - •Ben sana isim buldum, .. dedi. .. senin ismin Çe­lebi olsun.• Atatürk'ün çok sonraları yine bir mecliste u Biz sev­diğimiz insanlara Çelebi deriz, ,, dediğini duymuşymdur. O anda bütün korkum bir bulut gibi dağılıvermişti. Yüzümdeki memnunluğu görünce kabul ettiğimi anladı. Zaten kabul etmemek için hiç bir sebep de yoktu. Fakat bir kere de iznimi almadan edemedi : - · Güzel mi? Çelebi adını beğendin m i ? » diye sordu. - • Çok güzel efendim. Siz bulduğunuza göre daha da güzel ,• dedim. Bunun üzerine sofradaki konuklara döndü: - · Bu çocuğun ismi bundan sonra Çelebi'dir,• diye herkese tanıttı. Atatürk inceliği, zarifliği kadar gönül almasını çok iyi bilirdi. H izmetçi lerinin bile böyle gönlünü aldığı olurdu. O anda Atatürk'ün bu kadar önem verdiği bir adam olmanın gururu içindeydim. Koltuklarım kabarmıştı. O güll Sarayda kim varsa herkese ve bütün konuklara beni yenr gelmiş önemli bir kişiymiş gibi tanıtıyor: - · Bu zatı bilir misiniz, Çelebi'dir, .. diyordu. Böylece Atatürk'ün serzenişlerinden, hatta bağırma-
  • Not: Yazdığım yazıların tamamını bu gönderide okuyabileceğiniz gibi, gruplandırdığım bazı yazıların başlıklarının yanına koyduğum linklerden gönderilerin sayfasına tek tek de ulaşabilirsiniz.

    MASALLAR:
    1- Çoban Köpeği ile Sokak Köpeği: #36186167
    2- Minik Kedi Yavrusu: #36584901
    3- Köpek Balığı ile Hamsi: #48983632

    HİKÂYELER:
    1- Son Durak: #32860388

    ŞİİRLER:
    1- Sirâyet: #35767399
    2-

    --------------------------------------------------------------------

    Gözlerine çömdüm, önce beni gör, sonra dünyayı.

    --------------------------------------------------------------------

    DUHTER-Î GÜLÇEHRE*

    Bir sonbahardı gülüşünün ardına saklanan
    Dal misâli sararmış yapraklardan paklanan
    Hüzün ayı kasım derler ya gerçekte öyle mi?
    Zâlim duygularındır bu görünürde aklanan

    * gül yüzlü kız

    --------------------------------------------------------------------

    İNDİMÂÇ*

    Gözlerindeki bağlılığın buğusu
    Burnundaki âşkımızın kokusu
    Bir ân olsun bırakmaz bizi
    Dudağındaki muhabbetin tutkusu

    * Kenetlenme

    --------------------------------------------------------------------

    ÇİÇEK ile ODUN

    Gözyaşlarınla soldun
    Saçını başını yoldun
    Yüreğimin ta derininde
    Sessiz sevdâm oldun

    --------------------------------------------------------------------

    Varlığım yokluk benim.

    --------------------------------------------------------------------

    CİLVEGÂH*

    Âşkın derine devir
    Cânan nâdide nevir**
    Gönlüme vur ateşi
    Yangın yerine çevir

    * Cilve edilecek yer.
    ** Bet beniz, yüz rengi.

    --------------------------------------------------------------------

    Yüreğim, sende tutundu.

    --------------------------------------------------------------------

    Nerede olursan ol, nereye gidersen git, nereye bakarsan bak, sana olan sevdâm; sözlerimdedir, gözlerimdedir, yüreğimdedir, seninledir...

    --------------------------------------------------------------------

    Sevdiğim her şey sende vukû' bulmuş...

    vukû': olmak, meydâna gelmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Sen; yağmurlardan sonra gelen, içimi ısıtan bir güneşsin.

    --------------------------------------------------------------------

    Mükemmel insân yoktur; kusurlarını örtbas edebilen, mükemmeliyetçi insân vardır.

    --------------------------------------------------------------------

    İnsânların en güçlü silâhları kitâplarıdır. En büyük cephâneleri de düşünceleridir. En başarılı askerleri ise fikirleridir. Güç, cephâne ve askerden daha mühim olan bir şey varsa o da insânın, içten teslimiyetle kalbinde hâsıl olmuş, samîmî bir imân varlığıdır.

    --------------------------------------------------------------------

    DÂVET-İ RÂHMANÎYE*

    Tâlibim kapına ey yâr!
    Aç kollarını beni sar...
    Seni yaşadıktan sonra
    Bu kalp senin için var.

    * Râhman-î Dâvet

    --------------------------------------------------------------------

    ANDELÎB-İ ÂŞK*

    Söyle anne yerin dolar mı?
    Nûr gibi mis yüzün solar mı?
    Dünyaya getirdiğin evlâdın
    Kokladığın gülleri yolar mı?

    * Âşk Bülbülü

    --------------------------------------------------------------------

    Râvîyi* hârık** sandık ama anlamayı muktedir*** saydık.

    * anlatan
    ** hârika
    ** güçlü

    --------------------------------------------------------------------

    Doğru olanı, doğru zamanda kavuşmak için beklemenin, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; rûhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Rûhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istîlâ ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nûr yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultânım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek âşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, cânım, cânanım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsûs,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabiî*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nev-i şahsına münhasır****
    Bir karâkteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Rûhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------
    Link: #35767399

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgârların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Rûhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Âşk hiç ummadığın bir ânda gelir rûhuna,
    Hesap etmeden, ânsızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çâresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdâmı sevdâna,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdâp gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* ÂŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzûr bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa el ele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyâlarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgârlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Rûhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgârı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyâları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin âşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgâr
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Âşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek âşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emânetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayâtımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divâne dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bîtap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binâlarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilânlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binâlar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evlâdım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları bir bir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlât" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insânın da bir son durağı var. İnsânın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemâatle beş vakit namaza imkânların dâhilinde tâbi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi, biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra caminin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    KÖPEK BALIĞI İLE HAMSİ MASALI

    Bir zamanlar Karadeniz'in derin sularında, sürü hâlinde yaşayan, "Çılgın Hamsiler" lâkaplı balıklar varmış. Bu balıklar, dans ede ede yüzerlermiş. Çılgın Hamsiler'in kıvrak ve çevikçe dans edişleri o kadar hârikaymış ki dillere destânmış. Komşu balıkların hem ilgisini çekermiş hem de komşu balıklar gıpta ile hamsileri izlerlermiş. Güzelliklerine de hayran olmayan yokmuş.

    Çılgın Hamsiler'in bir de lideri varmış. Lider, asîl ve güçlüymüş. Liderin birçok yavrusu varmış. Yavrularından biri, diğer yavrulardan daha uyanık ve kötü kişilikliymiş. Bu yavrunun ismi Hamsicân'mış. Hamsicân kanaâtkar olmadığı için, hiçbir şeyden memnun olmaz, menfaâtine uymayan ufacık bir şeyde hır gür çıkarırmış. Geçimsiz ve huysuzmuş. Hamsicân'ın olduğu yerde kavga gürültü hiç eksik olmazmış. Hamsicân, sürekli kardeşleriyle dalaşır, huzursuzluk çıkarırmış. Kardeşlerine karşı baskın çıktığı gibi sürüdeki diğer yavru balıklara karşı da üstünlüğü ele geçirmiş.

    Günlerden bir gün, yavru hamsilerin ebeveynleri her zamanki gibi evlerine yiyecek getirmek için, açık denize açılmışlar ama ne olduysa akşam ebeveynler evlerine dönmemişler. İlk defa, büyükleri olmadan denizin sığ yerindeki yuvalarında yavrular; korku ve tedirgin içinde bir geceyi geçirmişler. Sabaha doğru ebeveynlerinden biri; yaralı, yorgun ve bitkin bir şekilde yuvalarına yaklaşmış. Çok yüksek sesle bağıramasa da "Kaçın!.. Kaçın!.." diye sesini yavru balıklara duyurmaya çabalıyormuş. Hamsicân erkenden uyandığı için, uzaktan gelen sesi, yavruların içinden ilk fark eden o olmuş. Sesi, daha sonra bütün yavru balıklar işitmiş. Yaralı ebeveyni hemen tanımışlar. Bu gelen, Bilgin Dede'ymiş.

    Yavruların yanına gelen Bilgin Dede, biraz soluklandıktan sonra, gözleri yaşlı bir şekilde, yavru balıkların ebeveynlerinin başına gelenleri, tek tek anlatmaya başlamış:

    "Yavrucaklarım!.. Dünkü yiyecek arayışımız sırasında, daha önce hiç karşımıza çıkmayan, efsânelere konu olan, ismine Köpek Balığı denilen, dev bir balık yolumuzu ânsızın kesti ve sürümüzde ne kadar balık varsa, hepsini parçalayıp yuttu. Malesef ki ebeveynleriniz artık hayâtta değil, çok üzgünüm." demiş.

    Bilgin Dede'nin yaralı hâlinin şokunu üzerlerinden henüz atamayan yavrucaklar, bütün ebeveynlerini kaybettiğini anlayınca, önce derin bir sessizliğe bürünmüşler, daha sonra feryat figân ağlamaya başlamışlar. Bütün yavruların gözyaşları, denizin tabanında kümelenmiş. Çünkü, gözyaşlarının tuz yoğunluğu, deniz suyundan daha ağırmış ve ilginçmiş ki denize karışmıyormuş. Bilgin Dede, bu sıradışı durumu daha önce yavrucaklara anlatmış ama onlar, bu doğa olayını şimdi farkedemeyecek kadar üzgünlermiş. Bilgin Dede evine geçip yaralarını sardıktan sonra dinlenmeye başlamış.

    Aradan biraz zaman geçince Hamsicân, intikâm dolu sözlerle Köpek Balığı'nı yok edeceğini haykırıp yavru sürüsüne kendi liderliğini ilân etmiş:

    "Arkadaşlarım!.. Bundan böyle sürümüzü ben yöneteceğim. Benim söylediklerimi harfiyen yerine getirmenizi ricâ ediyorum." demiş.

    Yavruların hiçbiri, bu durumdan memnun değilmiş. Bilgin Dede hayâttayken, bu duruma razî olmayacağını da biliyorlarmış.

    Bilgin Dede, birkaç gün dinlenip kendini topladıktan sonra yavruları bir araya toplamış:

    "Yavrucaklarım!.. Elzem bir olay sonucunda bu duruma düştük. Aç olduğunuzu biliyorum. Yakın bir mesâfede, daha güvenli bir yer var. Orası, yiyecek bakımından buradan daha iyi ve güvenilir. Birazdan oraya geçeceğiz. Hazırlığınızı yapın." demiş.

    Bilgin Dede önderliğinde yavrucaklar, hüzünlü bir vedâ ile büyük ve görkemli yuvalarını terketmişler. Bilgin Dede, eski yuvalarına arada bir ziyârete gidebileceklerini de belirtmiş. Yeni yuvaları hem güzel, hem güvenilir, hem de yiyecek bakımından epey zenginmiş. Eski yuvalarına göre yeni yuvaları, biraz küçük bir alana sahipmiş ama sürü eskisi gibi kalabalık olmadığı için, sorun teşkil etmiyormuş.

    Günlerden bir gün Hamsicân, intikâm almak için, Köpek Balığı'nı aramaya koyulmuş. Çok toy olduğu için, açık denizde yolunu kaybetmiş. Birkaç gündür aç, sefil ve yorgun bir hâlde ilerlerken, bir yiyecek alanına rastgelmiş. Güzelce karnını doyurup tekrar yola koyulmuş. Hamsicân yola koyulmasıyla bir ânda, Bilgin Dede'nin anlattığı o dev balık, karşısına çıkagelmiş. Önce biraz tırsmış ama cesaretlenip Köpek Balığı'na doğru ilerlemiş. Hamsicân, tek başına olduğu için Köpek Balığı, onu farketmemiş ve önünden geçip gitmiş. Hamsicân, Köpek Balığı'nın kendisinden korkup kaçtığını sanarak arkasından kovalamaya başlamış.

    Bir müddet sonra, Köpek Balığı kocaman ağzını açıp âni bir manevra yaparak hızlı bir şekilde, 180 derece dönmüş. Zavallı Hamsicân, bir ânda kendini karanlık bir boşlukta bulmuş. Artık, Köpek Balığı'nın midesindeymiş ve nefes almakta güçlük çekiyormuş. Hırsına kurban gittiğini anlamış anlamasına ama iş işten geçmiş ve son nefesini verip ölmüş.

    Günler, haftalar geçmiş. Sürü, Hamsicân'dan ümidini kesmiş. Bilgin Dede, her zamanki gibi yavruları arada sırada toplayıp nasihâtlerde bulunuyormuş. Yine günlerden bir gün:

    "Yavrucaklarım!.. Öfkeyle kalkan, zararla oturur. Dik başlı olmayınız. Önemli konularda ortak karar alınız. Birliğinizden ayrı hareket etmeyiniz. Herkes farklı fıtratlardadır. Önemli olan, birbirinizle iyi geçinmektir. Hâl ve hareketlerinizde uyum sağlayınız. Birbirinizi daima koruyup kollayınız. Yapıcı olunuz, yıkıcı olmayınız. Saygı ve sevgiyi her zaman, ön planda tutunuz. Birbirinizin hakkına riâyet ediniz ve hak yemeyiniz. Âdil davranınız. Adâletle hareket ediniz. Çalışkanlığınızdan ödün vermeyiniz. İstikâmet üzere dosdoğru olunuz. Hâyır ve yardımda öncü olmaya devam ediniz." demiş.

    Yavrucaklar, Bilgin Dede'nin nasihâtlerine uyup musmutlu, güzel bir hayât sürmüşler.

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde cânı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, cânım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde cânı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdânsız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibâretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insânlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık cânı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir ânda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne mânâsız mânâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabûl etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.
  • 136 syf.
    ·3 günde·9/10
    Bu inceleme, kitabı bana Kitap Paylaşma Etkinliği ( #31517587) kapsamında hediye eden Burak Bey'e ithaftır. Aldığım hediye kitapların içinde en güzellerinden.. Teşekkür ederim :)



    Siteye kaydolmama vesile olan kitaptır Yedi Güzel Adam. "Yedi Güzel Adam kim yahu? Herkes onları konuşuyor" derkeeenn bir bakmışım buradayım. Aslında etkinliği ( #31574561) kayıt olduğum ay olan Kasım'da mı yapsaydım, bilemedim. Hem ne demişler: "Kasım'da aşk, başkadır." :D

    İnternette şiiri okurken kısa bir şey sanmıştım da oku oku bitmemişti. Hiçbir şey de anlamamıştım şiirden. Hatta bi arkadaşıma "şunu bi okusana" dediğimde bana "bu ne biçim şiir?" demişti. "Ya anlamıyoruz ama altında çok derin manalar yatıyor" dediğimde de gülüp "başkalarına sorsan, onlarda diyecekler bu şiirin çok garip olduğunu. Ama sana sorsan 'anlamıyoruz ama çok anlamlı.' " demişti.

    Hakikaten babam da der hep bana: "normal insanlar gibi ol." Ama ben olamıyorum :D Her şey fazla anlamlı değil mi sizce de? :D

    Kitaba gelince.. Kitaba gelinmiyor :D Çünkü anlaşılmıyor. Çoğu zaman okumuş olmak için okumak zorunda kalıyorsun. Ama yinede yarım bırakmıyorsun, bırakamıyorsun çünkü çıldırtan bir uyum ve güzelliği var..

    Kitap bir yönüyle bana Risale-i Nur'u anlattı. Bilen bilir. Risale'ler de ilk okuyuşta anlaması zordur. Okudukça açılır. Bu kitapta okudukça açılacak gibi. İlk okuyuşta "o neydi gız" şaşkınlığı bırakıyor. Bir yönüyle de Risale'den farklı. O da şu ki, Risale-i Nur'un müellifi Said Nursi, döneminde kullanılan Türkçe ile yazdığı için, kitap o kadar kapalı kalmış. Yani Zarifoğlu gibi, anlatımı özellikle muğlak hale getirmek istediğini sanmıyorum. Cahit'cim Zarifoğlu ise adeta anlaşılmamak için uğraşmış. :))

    Yinede üstün zekâm sayesinde anladığım bazı yerler oldu. :D Ya da anladığımı zannettiğim. Bunlardan birkaç örnek vereyim:

    - 29. Sayfa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebubekir, Ömer ve Osman Radiyallahu Anhum arasında geçen hadisenin anlatıldığını zannediyorum:

    "Dağ bu
    Yılanla kımıldanırdı
    Yılanla kımıldanırdı

    Yedi güzel adamdan biri
    Bir gün bir dağ göreni
    Durdu değmeden bilmeden devinirken
    Durdu durdu seyreyledi

    Sordu:
    dağ nicesin
    günde mi gecede misin
    geçmişte şimdide
    yoksa gelecek bir düşte misin

    Dağ serpildi
    Atıldı yeniden yer tuttu
    İlk kez yılanla kıpırdanmadı"

    Kaynak olarak şu iki hadis-i şerif'i sunacağım:

    1) “Uhud öyle bir dağdır ki, o bize muhabbet eder, biz de ona muhabbet ederiz”
    (Müslim, Hac, 504)

    2) Bir gün Habîbullah Efendimiz, EbûBekir, Ömer ve Osman radiyallahu anhum, Uhud Dağının üzerine teşrif edince, Uhud Dağı onların aşkıyla çoşar ve sallanmaya başlar. Bunun üzerine Rasûl-i Kibriyâ sallallahu aleyhi ve sellem, kadem-i şerifi ile uyararak, onu teskîn için şöyle buyurur: “Sâkin ol ey Uhud! üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd var.”
    (Tirmizi, Menakıb, 18)

    - 32. Sayfada Yedi Uyur olarak bilinen Ashab-ı kehf'in anlatıldığını düşünüyorum:

    "Yedi adamdan biri
    Bir gün bir dağ göreni
    Yeni bir soluk çekti içine
    Değişti aynı kalarak
    İndi kente
    Dağıyla
    Esen başı"

    Bakınız: https://sorularlaislamiyet.com/...adisler-hangileridir

    - 37. Sayfada Arşın Gölgesinde Gölgelenecek Yedi kişiden birisinin anlatıldığını görüyorsunuz, ya da belki Yusuf aleyhisselam'ı..

    "Sen melek uyarmalarıyla
    Uyarılan erkek
    Bu gece bir şehvet azarladın
    Hayvan kovdun
    Yatağını yüceltenlerden oldun"


    1) Ebu Hureyre radıyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teala, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır:
    ...
    - Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine "Ben Allah'tan korkarım" diye yaklaşmayan yiğit,
    ...
    (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesaî, Kudat 2)

    2) Evinde bulunduğu kadın (gönlünü ona kaptırıp) ondan arzuladığı şeyi elde etmek istedi ve kapıları kilitleyerek 'Haydi gelsene!' dedi. O ise, 'Allah’a sığınırım, çünkü o (kocan)...bana iyi baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler.' dedi.

    - 100. Sayfada İbrahim aleyhisselam'ın ateşe atılıp yanmadığı hadisesi:

    "Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe
    Örtü yayıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar
    Güvercin teslimiyeti içinde
    Bakın istiyorsak"

    ° ° ° °

    Anladığım kadarıyla, bu Yedi Güzel Adam ifadesi sadece Sezai Karakoç, Rasim Özdenören vd için değil, ayet ve hadislerde bahsedilen yedişerli gruplar için de kullanılmış. Tam bir ince zekâ ürünü. "Akşam Sofrasında Yedi Kişilik Bir Aile Oyunu" başlığından sonra sahneye Abdulhamid Han'ı almış. Sanıyorum ki onu da Yedi Güzel Adam'dan bilmiş Zarif Şair.

    Hoşuma giden birkaç alıntıyı da buraya bırakıyorum:

    » Güzelin düşmanı güzel olur
    Güzelin yari güzel olur
    (12. sf)

    » Halk aşksızsa sokaklar
    banka dükkanlarıyla doludur
    (35. sf)

    » Yanıldım avrupalanmakla çün bizde
    Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle
    (93. sf)

    » Sürüyü çobansız bırakan çobanın
    Hep içilmez sulara varan koyunların
    (110. sf)

    » Her doğdu
    Bir ölendi
    (119. sf)


    Son olarak Cahit Zarifoğlu'nun ağzından bir itiraf duyacaksınız:

    » » 121. Sayfa

    - eyeski sevdiklerim -

    Sizi şaşırtıyorum. Sanatım
    Fakat ben korkutuldum

    Bana öyle geliyor ki Zarifoğlu (hayat hikayesini fazla bilmiyorum) geçmişinde kalan ("yanıldım avrupalanmakla" 93. sf) kişiler tarafından, gelecekte olmak istediği yaşam şekli yüzünden tehdit edildi. Bu yüzden anlatacaklarını mümkün oldukça kapalı anlatmaya çalıştı. Bu sadece bir tahmindir. Elbette en doğrusunu Allah bilir.

    Okuduğunuz için teşekkür, okumanız için tavsiye ederim Bol yıldızlı, hayırlı geceler dilerim.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Hiç aşık oldunuz mu?
    Aşk nedir peki?
    Yarım bırakılmış bir kitap mı kavuşamamak?

    Bir yazarım ben kendi başıma ve ben en büyük yazarım. Tanrım kurtar bu yükten bu garibanı benden büyük bir yazar yarat. Büyük yazarım dediysem benden destelerce kitap beklemeyin. Bütün yazdıklarım içimde. Hani diyor ya sizin Nâzım:
    'Şiirler yazarım
    basılmaz
    basılacaklar ama '
    bu umutla öykülerim basılacak.

    Bir otel odasının dağa bakan penceresinde beş parasız bir şekilde, portakal yiye yiye karnıma ne ağrılar giriyor bilemezsiniz. Evet açım ve dışarı çıkmalıyım. Yarın annemden bir miktar para geçecek elime ve ac bir köpek gibi lezzetli yiyecekler alacağım. Yarın...Bir posta... Para. Ve akşam.
    Bir birahaneye giriyorum ve bir Meksikalı . Kahve istiyorum geliyor ama ne kahve berbat yüzümü ekşitiyorum. Hesap almaya gelirken azarlıyorum biraz ama kız çok çekiyor beni. Geceler boyu düşlüyorum onu ve bir akşam is çıkışı sahile götürüyor beni. Yüzüyoruz biraz ve esmer bedeni bana sokuluyor ama bir türlü beceremiyorum. Bütün o gecelerin arzusu nereye kayboldu ve gülüyor. Beni küçümsüyor. Ben KOSKOCA BANDINI. BÜYÜK YAZAR. Aradan günler geçiyor. Odamda tanımadığım bir kadın. Yaralı, çok yalnız. Ben ben o günki gibi yine arzusuz. Yine olmuyor ve ben birgün evinde ziyaret ediyorum. Oluyor bu sefer. Tüm arzum, nefretim ve gücüm.Kendimden geçiyorum. Dışarı çıktığım sıra etraf beşik gibi sallanıyor, binalar boşalıyor, binalar devriliyor. Büyük bir deprem. Tanrım büyük bir günah işledim bütün bunlar benim yüzümden oldu. Affet tanrım. Ve ölmüş bir sürü beden.O nasıl acaba. Ona ne oldu. Peki ya birlikte olduğum kadın. Ya ikisi de ölmüşse ama hayır Camilla yaşıyor ve aradan aylar geçiyor onu görmeye gidiyorum. Ikıncı öyküm basılmış, elime para geçmiş, yeni kıyafetler almışım ama rahat değilim ve yine eskiler üstümde. Ona aşığım. Ikimiz ayrı bir kutup. O barmeni seviyor. Hasta, saçma sapan öyküler yazan barmeni. Bir gün bana geliyor barmenin öykülerini okumani istiyor. Onun için okuyorum. Öpüyor beni ama bir yandan da eğleniyor ve yatağa uzanıyor. Ben sahip oluyorum ona ama sırf intikam için. O günün intikamı. Soğuk bir ilişki yaşıyoruz ve ardından barmene gidiyor tekrar. Bir zaman sonra kovuyor onu ve morarmış gözlerle bana geliyor. Ot sarıyor ve ben onu hala seviyorum. Günler geçiyor ve ona gitmek istiyor. Ortadan kayboluyor arıyorum, hastaneye ordan da tımarhaneye ve alıyorum onu gidiyoruz. Bir köpek yavrusu alıyoruz. Kız hasta, bağımlı. Yeni bir ev tutuyorum bize. Köpekle iyi geçiniyor, biraz renk geliyor yüzüne ve o yokken çantasından otları alıp klozete boşaltıyorum. Eşyaları almaya gidiyorum eski eve. Geliyorum yok. Bekliyorum gelecek. Kendimi kandırıyorum. Gelmiyor. Ona gitmiş. Sürüyorum arabayı barakaya gidiyorum barmenin. Kovmuş onu. Nereye gitti. Güneydoğuyu parmakla gösteriyor. Arıyorum. Yok. Yararı yoktu. Onun mahvına sebep olan bu acımasız dünyaya geri getirmek neye yarayacaktı?
    Yüreğim kanayarak döndüm. O tepelere aitti artik. Tepeler saklasın onu. Çölle ve gökle yaşasın. Rüzgar uçursun saçlarını.Bırak o yolda gitsin.
    Arabaya bindim.Koltukta basılmış ilk kitabım. Kalem buldum, ilk sayfayı açtım ve şöyle yazdım: ' Camilla ya sevgi ile Arturo.'
    Ve 200 metre sonra firlattım kitabi çöle...