• Latin astrolojisi gibi Çin astrolojisi de insanı 12 değişik burç ve sembollerle tanımlar ve kişinin burcunu bulmak için doğum tarihini kullanır. Çin Astrolojisi’nde Zodyak kelimeleri aynı anlamdadır. Ama yine de Çin Astrolojisi bir hayvanlar halkasıdır ve yıldızlarla pek ilgisi yoktur. Çin Astrolojisi olay ve kişilik tahminleri yapmak için felsefeye, takvime, kozmosa ve doğanın ritimlerine başvurur. Latin(Batı) Astrolojisi ise gökyüzündeki cisimlerin pozisyonlarına ve hareketlerine bakar. Çin Astrolojisi’nde burçlar Latin Astrolojisi’ndeki gibi aylık değil yıllıktır. Her Çin Burcu’na karşılık bir hayvan ismi vardır. Hangi burçta olduğunuzu bulmak için doğum yılınızı bilmek yeterlidir. Yükselen burç için de detaylı haritalara gerek yoktur. Çin Astrolojisi’nin hayvan sembolleri şunlardır: fare, manda, kaplan, tavşan, ejderha, yılan, at, keçi, maymun, horoz, köpek ve domuz. Bu hayvanlar daima aynı sıradadır. Filozoflar 12 yılın her birinin nasıl Yin ve Yang arasındaki kuvvet dengesini sağlayacağı hakkındaki buluşlarını kuvvetlendirmek için, o senenin tarzına ve tonuna uygun hayvanı seçmişlerdir. Kayıtlı Çin tarihinin başlangıcı olan M.Ö 2637 yılından beri bu hayvanların sıralaması hiç değişmeden her 12 yılda bir tekrarlanmıştır. Daima fare ile başlar ve domuzla biter. Vietnamlı bir Astrolog olan Ngoc Rao’nun anlattıklarına göre Çin Astrolojisi bir şekilde doğuda M.Ö 4000 yılından beri kullanılmaktadır. Özellikle M.Ö 2953 ve 2838 tarihleri arasında İmparator Fu döneminde ve daha sonra M.Ö 800’lerde Shen Nung döneminde Çin Astrolojisi çok popüler olmuştur. Çin Astrolojisi kişinin gelişmesi için gerçek, akılcı ve kullanılabilir bir vasıtadır. Çin Astrolojisi Çin felsefesinin temelini oluşturan üç öğeden oluşmaktadır. Yin ve Yang, beş element ve Çin takvimi. Yin ve Yang Yin ve Yang iki eşit fakat karşıt güçtür. Yin'in gücü bazen pasif, dişi, uysal, algılayıcı ve toplumsal olarak tanımlanmıştır. Yang ise erkeksi, saldırgan ve toplumu umursamaz olarak nitelendirilmiştir. Uyuma ulaşmak için Yin ve Yang'in dengelenmesi gereklidir. Onlar birbirleriyle çatışmak yerine beraber hareket etmelidir. Yin ve Yang hayatın temelini oluşturur. Çin felsefesine göre evrenin en temel ve en önemli enerjileridir. Çin burçlarının da her biri Yin veya Yang’dir. Yin(Negatif Enerji): Karanlık, ölüm, gece, negatif, soğuk, kadın, pasif, yumuşak, kış... Yang(Pozitif Enerji): Işık (aydınlık), yaşam, gündüz, pozitif, sıcak, erkek, aktif, sert, yaz... Yin ve yang kavramları kendilerine özgü bir gerçekliği veya nesneyi ifade etmezler.Bunlar kainatta sürekli olarak değişen ve birbirlerine alternatif ,zıt olan ama varoluşları birbirine muhtaç olan oluşumların ,hareketlerin, olayların izahıdır. Yin deyince karanlık ,soğuk , ölüm gibi olumsuz bizim negatif diye tarif edeceğimiz kavramlar, Yang deyince ise parlaklık, güneş sıcaklı yaşam gibi olumlu kavramlar(pozitif) kavramlar akla gelir. Dünyada bazı gerçeklerin her zaman için iki ayrı yüzü vardır. Her şey zıddıyla vardır. Var oluşunu da bu zıddının varlığına borçludur. Yin ve yang bu zıtlıkları ifade eder. Tekvandonun da varlığı için muhakkak sizi zora sokacak bir rakibin varlığı gerekir. O sizin hayatta karşınıza çıkacak zorlukları temsil eder.Ama varlığınız ve duruşunuz da onun size karşı eylemleridir. Dolayısıyla düşmanınz belki sizin varlığınızın teminatıdır. Yin ve yang statik değil süreklilik ve devamlılık arzeden ve aynı gücü paylaşmış zıtlıkların ifadesidir. Gece -gündüz,yaz- kış, yaşam- ölüm gibi.. Dolayısıyla bunları farklı iki terim gibi işlemekte hatadır. Aslında gece gündüz nasıl iki ayrı gerçek değil bir günün farklı iki yönü ise insanın nefsi arzuları ve meleki yönleri de birbirine muhtaç ve birbirini tamamlayan iki yönüdür. Beş Element Teorisi: Bu teori doğada mevcut olan her şeyin beş temel materyalin hareketinden ve değişiminden oluştuğunu anlatır. Bunlar; Ağaç, ateş, toprak, su ve metaldir. Geleneksel Çin tıbbında insan vücudundaki fizyolojik ve patolojik ilişkileri değerlendirmek için beş element teorisi bir araçtır. Örneğin; Ağaç’ın anlamı büyüme ve gelişmedir, yaşamdır, canlılıktır. Engellenemez şekilde büyür, gelişir ve yukarı doğru yükselir. Beş element arasında birbirini destekleme ve birbirini engelleme şeklinde bir ilişki vardır. Örneğin ağaç, ateşi oluşturur, ateşten kül olup toprağa dönüşüm vardır. Su topraktadır. Vücudun yapı taşı olan mineraller topraktadır ve su hayatı sembolize eder, yani ağaca can veren, ateşi söndüren element sudur. Çin Takvimi: Çin Takvimi doğacak bebeğin cinsiyetini tahmin etmek amacıyla Çin'de yaklaşık 700 yıldır kullanılan bir yöntemdir.
  • Latin astrolojisi gibi Çin astrolojisi de insanı 12 değişik burç ve sembollerle tanımlar ve kişinin burcunu bulmak için doğum tarihini kullanır. Çin Astrolojisi’nde Zodyak kelimeleri aynı anlamdadır. Ama yine de Çin Astrolojisi bir hayvanlar halkasıdır ve yıldızlarla pek ilgisi yoktur. Çin Astrolojisi olay ve kişilik tahminleri yapmak için felsefeye, takvime, kozmosa ve doğanın ritimlerine başvurur. Latin(Batı) Astrolojisi ise gökyüzündeki cisimlerin pozisyonlarına ve hareketlerine bakar. Çin Astrolojisi’nde burçlar Latin Astrolojisi’ndeki gibi aylık değil yıllıktır. Her Çin Burcu’na karşılık bir hayvan ismi vardır. Hangi burçta olduğunuzu bulmak için doğum yılınızı bilmek yeterlidir. Yükselen burç için de detaylı haritalara gerek yoktur. Çin Astrolojisi’nin hayvan sembolleri şunlardır: fare, manda, kaplan, tavşan, ejderha, yılan, at, keçi, maymun, horoz, köpek ve domuz. Bu hayvanlar daima aynı sıradadır. Filozoflar 12 yılın her birinin nasıl Yin ve Yang arasındaki kuvvet dengesini sağlayacağı hakkındaki buluşlarını kuvvetlendirmek için, o senenin tarzına ve tonuna uygun hayvanı seçmişlerdir. Kayıtlı Çin tarihinin başlangıcı olan M.Ö 2637 yılından beri bu hayvanların sıralaması hiç değişmeden her 12 yılda bir tekrarlanmıştır. Daima fare ile başlar ve domuzla biter. Vietnamlı bir Astrolog olan Ngoc Rao’nun anlattıklarına göre Çin Astrolojisi bir şekilde doğuda M.Ö 4000 yılından beri kullanılmaktadır. Özellikle M.Ö 2953 ve 2838 tarihleri arasında İmparator Fu döneminde ve daha sonra M.Ö 800’lerde Shen Nung döneminde Çin Astrolojisi çok popüler olmuştur. Çin Astrolojisi kişinin gelişmesi için gerçek, akılcı ve kullanılabilir bir vasıtadır. Çin Astrolojisi Çin felsefesinin temelini oluşturan üç öğeden oluşmaktadır. Yin ve Yang, beş element ve Çin takvimi. Yin ve Yang Yin ve Yang iki eşit fakat karşıt güçtür. Yin'in gücü bazen pasif, dişi, uysal, algılayıcı ve toplumsal olarak tanımlanmıştır. Yang ise erkeksi, saldırgan ve toplumu umursamaz olarak nitelendirilmiştir. Uyuma ulaşmak için Yin ve Yang'in dengelenmesi gereklidir. Onlar birbirleriyle çatışmak yerine beraber hareket etmelidir. Yin ve Yang hayatın temelini oluşturur. Çin felsefesine göre evrenin en temel ve en önemli enerjileridir. Çin burçlarının da her biri Yin veya Yang’dir. Yin(Negatif Enerji): Karanlık, ölüm, gece, negatif, soğuk, kadın, pasif, yumuşak, kış... Yang(Pozitif Enerji): Işık (aydınlık), yaşam, gündüz, pozitif, sıcak, erkek, aktif, sert, yaz... Yin ve yang kavramları kendilerine özgü bir gerçekliği veya nesneyi ifade etmezler.Bunlar kainatta sürekli olarak değişen ve birbirlerine alternatif ,zıt olan ama varoluşları birbirine muhtaç olan oluşumların ,hareketlerin, olayların izahıdır. Yin deyince karanlık ,soğuk , ölüm gibi olumsuz bizim negatif diye tarif edeceğimiz kavramlar, Yang deyince ise parlaklık, güneş sıcaklı yaşam gibi olumlu kavramlar(pozitif) kavramlar akla gelir. Dünyada bazı gerçeklerin her zaman için iki ayrı yüzü vardır. Her şey zıddıyla vardır. Var oluşunu da bu zıddının varlığına borçludur. Yin ve yang bu zıtlıkları ifade eder. Tekvandonun da varlığı için muhakkak sizi zora sokacak bir rakibin varlığı gerekir. O sizin hayatta karşınıza çıkacak zorlukları temsil eder.Ama varlığınız ve duruşunuz da onun size karşı eylemleridir. Dolayısıyla düşmanınz belki sizin varlığınızın teminatıdır. Yin ve yang statik değil süreklilik ve devamlılık arzeden ve aynı gücü paylaşmış zıtlıkların ifadesidir. Gece -gündüz,yaz- kış, yaşam- ölüm gibi.. Dolayısıyla bunları farklı iki terim gibi işlemekte hatadır. Aslında gece gündüz nasıl iki ayrı gerçek değil bir günün farklı iki yönü ise insanın nefsi arzuları ve meleki yönleri de birbirine muhtaç ve birbirini tamamlayan iki yönüdür. Beş Element Teorisi: Bu teori doğada mevcut olan her şeyin beş temel materyalin hareketinden ve değişiminden oluştuğunu anlatır. Bunlar; Ağaç, ateş, toprak, su ve metaldir. Geleneksel Çin tıbbında insan vücudundaki fizyolojik ve patolojik ilişkileri değerlendirmek için beş element teorisi bir araçtır. Örneğin; Ağaç’ın anlamı büyüme ve gelişmedir, yaşamdır, canlılıktır. Engellenemez şekilde büyür, gelişir ve yukarı doğru yükselir. Beş element arasında birbirini destekleme ve birbirini engelleme şeklinde bir ilişki vardır. Örneğin ağaç, ateşi oluşturur, ateşten kül olup toprağa dönüşüm vardır. Su topraktadır. Vücudun yapı taşı olan mineraller topraktadır ve su hayatı sembolize eder, yani ağaca can veren, ateşi söndüren element sudur. Çin Takvimi: Çin Takvimi doğacak bebeğin cinsiyetini tahmin etmek amacıyla Çin'de yaklaşık 700 yıldır kullanılan bir yöntemdir.
  • İncecik kitaplarıyla adından söz ettiren Stefan Zweig'ın en bilinen uzun öykü eserlerinden biri olan Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, uzun ismi, değişik kapağı ve az sayfada çok şey anlatmasıyla ilgi çeken kitaplardan birisi. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ile benzerlikler taşıdığını düşünmüştüm ve yanılmadığımı görmek iyi oldu, iki kitapta da bir kadının bir erkekle olan ilişkisi mevcut. Adından anlaşılacağı üzere sadece bir günlük bir olayı anlatan kitap oldukça güzel kişilik analizleri içeriyor. Yazarın alışılmış güzel betimlemeleri burada kendini gösteriyor ve basit olayları farklı açıdan görmemizi sağlıyor. Dil ve anlatım olarak zor bir tarzı seçmeyen yazar, oldukça duygusal bir yol izleyerek bize psikolojiyi hissettiriyor. Hikayede Mrs. C. adlı bir İngiliz kadının Monte Carlo'da tanıştığı bir kumarbazla olan tek günlük macerasını okuyoruz. Dul bir kadın olan Mrs. C. esasında gönül eğlendirmek isteyen biri değildir, sadece kumarda kaybetmekten bittiğini gören bir Polonyalıya yardım elini uzatmak ister. Aslında bu hikayeyi başka bir kadına anlatması şeklinde okuyoruz biz. Fransız genç bir adamla olgun bir kadın tanıştıktan kısa bir süre sonra otelden birlikte kaçınca, Mrs. C. bu olaya istinaden yaşadığı bu bir günlük anısını anlatıyor bizlere. Sadece 24 saatlik bir sürecin insan hayatını etkileyebildiği gerçeği okuduğumuz. Dostoyevski'den Kumarbaz okuyanlar kumar tutkusunun ne olduğunu iyi bilirler, ben de okudum. Burada belki ondan esinlenerek veya gönderme yapılarak anlatılan bir kumarbazlık var. Bırakırsın olur biter diye düşündüğümüz şey aslında öyle basit değil, nasıl işliyorsa insanın içine ucunda ölüm de olsa kurtuluş aşırı zor. Okurken bazen o ışıltılı ve geniş casinolar, şık giyimli ve kibar krupiyeler, kaybetme korkusunu yaşayan çulsuzlar gözümde canlandı. Bir kadının bir erkekle olan ilişkisinden ziyade bir insanın kendi hayatına yön vermenin elinde olduğunu anlamamızı istemiş sanki kitap. Batman'in bir çizgi romanı vardır, Joker'in geçmişini anlatan ve karakterinin zirve yaptığı çok meşhur Killing Joke adında; orada sadece kötü bir günün insanı delirtmeye yeteceği söylenir. Çok bağlantılı değil ama sadece kötü bir anı bile insanın hayatında büyük etkiler bırakabilir benzetme yapacak olursak. Nasıl ilişki kurdum bilmiyorum ama bir gün deyip geçmemek gerektiğini vurguluyor eser bize. Genel olarak tatmin oldum ve beğendim diyebilirim. Belki daha fazlası anlatılabilirmiş diye düşündüm ara sıra. Psikolojik tahlilleri başarılı olan Zweig, orta yaş sendromu yaşayan bir kadını bize oldukça güzel benimsetmiş. Lütfen rica ediyorum kitabın kapağını yüzünüzün yarısına koyup fotoğraf çektirmeyin, öyle sevimli değil itici görünüyorsunuz. Kapağın tasarımcısı öyle yapanları gördüyse duvarlara kafasını vurmuştur herhalde. Neyse kitapla şaka olmaz, güzel bir eser ve tavsiye ediyorum.
  • Gündelik hayatın sosyolojik soruşturmasının kurucusu ismi sayılan Alfred Schütz, Husserl’in fenomenolojik temeli ile Weber’in sosyolojik temeli arasında eleştirel bir sentez kurar. İki ismi de kendi eleştirel süzgecinden geçirerek gündelik dünyaya ve bireyler arası etkileşimlere bakar.

    Sosyoloji ile felsefe arasında bir ilişki var mıdır? Elbette; ama ilişkinin niteliği şudur: Skandal. Sosyoloji, felsefenin bağrında bir yarık açarak doğmuştur ve bu yüzden felsefe için bir skandaldır sosyoloji. Felsefenin incinmesini sağlayan şey ne idi peki? Felsefî bilme biçimi, bilginin ve bilgi üretiminin, değerin ve değer üretiminin aktörü olarak özneyi görür. Her şey bu öznenin kafasının içinde olup biter, toplum ve tarih sadece dekoratif bir parçadır. Öznenin anlama yetisine, bilincine, ruhuna, özneye içkin olana bakar ve analiz eder filozof. Bu özne, toplumsuz (a-social) ve tarihsizdir (a-historic). Oysa sosyolojik bilme biçimi, yöntemsel çeşitliliğe ve farklı bilgi üretme prosedürlerine sahip olmasına karşın, özneyi toplumdan ve tarihten tecrit edilmiş bir şekilde ele almaz. Bireysel görünen tüm faaliyetlerimizin arkasında daima ama daima sosyal-tarihsel bir mantık vardır, sosyoloğa göre. Bilgi nesnesini kurarken ona asgarî yahut azamî ölçeklerde bir dışsallık atfeder; filozofun yaptığı gibi onu eninde sonunda bireye içkin bir olgu olarak kurmaz sosyolog. Böylesi verimli bir skandalın dört başı mamur mucidi Dinî Hayatın İlksel Biçimleri metni ile anlam ve idrak kategorilerin toplumsal kaynağını izhar eden Durkheim’dır. Ancak bu velut skandalın önemli bir aktörü daha var: Alfred Schütz.

    Schütz’ün İki Dayanağı: Husserl ve Weber

    Gündelik hayatın sosyolojik soruşturmasının kurucusu ismi sayılan Alfred Schütz, Husserl’in fenomenolojik temeli ile Weber’in sosyolojik temeli arasında eleştirel bir sentez kurar. İki ismi de kendi eleştirel süzgecinden geçirerek gündelik dünyaya ve bireyler arası etkileşimlere bakar. Husserl’e göre bilinç, her zaman bir şeylerin bilincidir ve bilinçlilik biçimleri tecrübemizin içeriğine sıkıca bağlıdır. Fakat Husserl’in fenomenolojik indirgeme yöntemi öznelliğin, yani bireysel bilincin öz-deneyiminin sınırları içinde kalmaz; özneler-arasılıkla, yani ben’in başka ben’lere (topluluğa) ilişkin bilinçliliğiyle de ilgilenir. Peki, fenomenolog bu başka ben’lere ilişkin olan tecrübeyi nasıl açıklayacak? Schütz bu sorunun açtığı sorunsalı işlemek için Weber’i yardıma çağırır. Weber’e göre sosyolojinin konusu, toplumsal eylemdir. Sosyolojinin görevi, Weber’e göre, öznel anlama sahip toplumsal eylem tiplerini analiz etmektir. Bu iki hattı son derece ustalıkla birbirine ören Schütz, tecrübe ve bilinç arasındaki ilişkiyle, gündelik hayatta kabul gören ve paylaşılan bilgi türüyle (ortakduyusal bilgi) ilgilenir. Ona göre sosyal dünyadaki fenomenler hakkındaki deneyimlerimizin temeli, toplumsal ve kültürel olandır. Kalkış noktası ise bireysel bilinç değil, bireyin gündelik yaşamını eylediği yaşam-dünyasıdır.

    SABRİ AKGÖNÜL
  • SPOİLER OLABİLİR AMA TAKILMAYIN.. YİNE DE SİZ BİLİRSİNİZ AMA HERKES BAŞKA BİR ŞEY OKUYACAKTIR BU KİTAPTA

    YAŞAMAK “DAVA”SI

    Lise yıllarında dershaneye gidiyordum,çoğumuz gibi.Bir gün önüme bir test sorusu gelmişti, bin yıl önce yaşamış bir filozofun sözü vardı soruda, “Hukuk her zaman güçlüden yanadır”. 17 yaşındaydım ve kafam allak bullak oldu, inanamadım. Hayır ya dedim olamaz ! Düşündüm ,düşündüm ,düşündüm. Evet ya dedim olabilir! Şimdi 17x2 yaşındayım. Davayı okudum.

    Dava. Franz Kafka’nın 20. yy. başlarında yazdığı hem gerçeğin ta kendisi hem kurgu hem metaforlar zinciriyle örülü kitabı. Hukuk okumuştur Kafka. Hakim,savcı,avukat değildir ama hukukçudur.

    “Joseph K.’ya iftira edilmiş olmalıydı” diye başlar kitap. “K.” Diyelim ki Kafka olsun. Ona davayı haber vermeye gelen birtakım adamlardan birinin adı ise “Franz”. O da diyelim Kafka olsun. Dakika bir gol bir . 1-0. Yoksa 1-1 mi demeli ? Al sana bir adamın çift yüzlü karakteri. Joseph K. tutuklanır, peki ama hapse mi atılır ? Hayır. Gözaltına mı alınır? Hayır. İyi de bu nasıl tutuklama? Al sana metafor zincirinin halkası.

    K. bankacıdır, orta çaplı sayılabilecek bir memurdur. Bu kitapta belki de kesinlikle emin olduğum tek konu, Kafka’nın yıllarca çalıştığı sigorta şirketini ve işini burada banka ve bankadaki memuriyeti olarak anlatması. Bunun dışındaki hiçbir şeyden tam olarak emin olamam sanıyorum.

    K. hakkında bir dava açılır, davacı bilinmez ama ipucu var gibidir. Suçu nedir bilinmez ama ipucu var gibidir. K. Kendinden emin bir şekilde davayı önemsemez çünkü masumdur.

    Sonra birtakım adamlar onu birtakım mahkeme benzeri yerlere çağırır veya çağrılmadan gider veya her ikisi de. Bilmiyorum.. Ortalıkta dolaşan bir mübaşir karısı vardır, ki mübaşir dediğimiz adamın mevkisi nedir ki alt tarafı mübaşir. Fakat herkes adamın karısını elde etmenin peşindedir. Kadın metaforu gücü elinde tutmayı mı temsil ediyor? Bilmiyorum..

    Görünen yargıçlar, görünmeyen yargıçlar, hiçbir zaman görünemeyecek yükseklikte yargıçlar.

    Bu ülkeden bir Ergenekon geçti malum ! Bir de 15 temmuz o da malum ! Şimdi şu paragrafa dikkat kesilelim,

    “Şurası kesin ki, mahkemenin bütün yapıp etmelerinin dışında,benim davamı örnek gösterirsek , bu tutuklanış ve soruşturmanın arkasında büyük bir örgüt var,öyle bir örgüt ki,emrinde sadece parayla tutulmuş görevliler,ahmak şefler ve en önde gelenlerinin erdemi kibirsiz olmayı geçmeyen sorgu yargıçları görevlendirmekle kalmıyor,hademelerin,yazmanların,jandarmaların ve öteki yardakçılarının,hatta cellatların aralarında bulunduğu o epey kalabalık maiyetleriyle yüksek ve en yüksek yargıçlar topluluğunu da yapısında tutuyor.Bu organizasyonun amacı nedir acaba beyler?Suçsuz günahsız insanların tutuklanması,bu insanlara karşı anlamsız ve benim davamdaki gibi genellikle sonuçsuz kalacak bir takibat ve kovuşturmanın süregitmesi.”

    Bu sözler kime ait ? Doğu Perinçek’e mi? Aziz Yıldırım’a mı? İlker Başbuğ’a mı? Bu nasıl dünya , bu nasıl döngü, bu nasıl kurgu? Metofarlar zinciri diyorum da aynı zamanda hakikatin ta kendisi mi?

    Sonra K.’nın amcası girer devreye. Bakar ki bu işin bu davanın iyiye gideceği yok,
    ( kötüye gittiğinin işareti var mı peki, o da yok) K.’ya bir avukat bulur, avukat da amcanın çok eski bir dostudur. Adama rica minnet davayı verirler de avukatın da dünya umrunda değildir, hem yaşlı hem hastadır. Avukatın yanında bir genç hanım kalmaktadır, hastabakıcısı mı metresi mi neyidir belli değil..

    Kahramanımız K. Bu kadınla bir gönül bağı kurar, yakınlaşır,oynaşır,bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışır. Bu kadın da tıpkı mübaşirin karısı gibi herkesin elde etmek istediği bir kadın ve tabiri caizse hafif meşrep ve her erkeğe yol veren bir kadındır.(Mübaşirin karısı da böyleydi) Bu kadın da mı gücü temsil ediyordu, hani herkesin elde etmek istediği?Güç kendisini arzulayana yakın mı duruyordu? Bilemiyorum..

    Avukatımızın evi yolgeçen hanı gibidir. K. Ve amcası, bakıcı ya da metres olduğu şüpheli kız, derken bir de fabrikatör karakteri dahil olur. Bu adam da tüccarlar yoluyla parayı mı temsil ediyordu ? Bilemiyorum..

    Peki bitti mi ? Yok. Asıl bir de ressam karakteri devreye girer ki bana göre kitabın en etkileyici karakteridir. Bu arada K. Bankadaki memuriyetine devam etmektedir, müdür, müdür yardımcısı, müşteriler gibi karakterlerle olan ilişkileri de sürüp gitmektedir. Zaten tutuklu muydu ki K.? Hayır.

    Fabrikatör bir gün K.’yı bankada ziyarete gelir, avukatla ortak dostlukları vardır ve davayı duyduğundan bahseder, size olsa olsa ressam Titorelli yardım edebilir diyerek K.’yı bu adama gönderir. Adına hasta olduğum bu ressam amca, K.’yı iyi karşılar, tam eski zaman gariban sanatçılarına uygun köhne tavanarası gibi bir ev hatta sadece bir odada kalmaktadır. Uzun bir sohbet geçer K. İle aralarında, bir şey çıkar mı bundan, kim bilebilir? Ressamın çok önemli bir özelliği , davaya bakan ya da davayı açan yargıçların, yüksek yargıçların tablolarını yapıyor oluşudur. O kimseye eyvallahı olmayan kibir abidesi yargıçlar bu ressam karşısında kedi gibidirler, ressam da onlara saygı duyar ama pek de önemsemez. Buradan benim çıkardığım şu oldu ki, sanata ve sanatçıya olan mecburiyet.. Ne olursan ol , ne mevkide olursan ol sanatçıya muhtaçsın, sanatçı olmak başka türlü bir şey.. Neyse konumuz neydi? Ya da bir konu var mıydı? Neyse K. ressamdan yardım almaya gelmiştir, yargıçlara olan bu yakınlığından ötürü. Ressam konuşmanın bir yerinde K.’ya sorar,

    “Daha önce soracaktım ama unuttum; nasıl bir aklanma istiyorsunuz siz?Üç tercihiniz var çünkü: Gerçek aklanma, sözde aklanma, sürüncemede bırakma”

    Sonrası mı? Ne bileyim okuyun..

    Peki karakterler biter mi? Hayır. Bir de kilisenin papazı çıkar karşımıza. Bir gün İtalyan bir banka müşterisini gezdirme görevini K.’ya verirler. Müşteri bankaya gelir, müdür adamı K ile tanıştırır, K. biraz İtalyanca da bilmektedir üstelik. İtalyan müşteriyle ertesi sabah gezilerine başlayacakları kilisede buluşmak üzere sözleşirler. K. tam vaktinde kiliseye gider ama müşteri ortalıkta yoktur. K. kilisenin belli belirsiz loş ışığında kilisedeki tasvirleri ,ince işçilikleri incelemeye koyulur.Derken rahip çıkar meydana.

    “Başını iyice çevirince yaklaşmasını işaret etti rahip.” “Senin ismin Joseph K.”

    “Bir zamanlar ismini ne kadar rahat söylediği geldi aklına.Nice zamandır ismi yüktü kendisine. Artık ismini ilk kez karşılaştığı kimseler bile biliyordu.Önce tanıtılmak,sonra tanınmak ne de güzel bir şeydi”

    “Sanıksın sen dedi rahip” “Davan kötüye gidiyor haberin var mı?”

    Şimdi bu zavalli K. ne halt etsin? Nerden çıktı bu rahip? Dava üzerine konuşmaya başlarlar, rahip kıssadan hisse bir hikaye anlatır , bilmece iyice çetrefilleşir. K. bankaya döner. Bu kısım da dinin hayattaki yerini mi anlatıyordu? Bilemiyorum..

    K.’nın sonu pek iyi olmaz, okursunuz artık. Dava ne olacak peki? Bir dava mı vardı? Hangi dava?

    Anlatabildim mi bir şeyler ? Pek sanmıyorum. Belki buz dağının görünen yüzünden bir parça sadece. Beynim,ruhum,kalbim bu büyük yaranın ne kadar farkına varabildi? Bilemiyorum. Bir şeyler eksik kaldı,bir şeyler eksik kalmaya mecburdu,bir şeyleri anlatmak istemedim,bir şeyleri de anlatamadım.

    Bu bir yaşamak davası mıydı?
  • Şehrin ortasında bir sanayi bölgesi. Onun yanında bir lüks yerleşim, altında otoyol, onun altında minibüsler. Kalabalık, karmaşa, itiş-kakış. İşte çarpık kentleşme denilen olgunun tipik göstergesi. Burada insanlar nasıl çalışır, yaşar; nasıl yetişir, ne yer ne içer, ne düşünür? Belki yahut muhakkak hiçbir ilişki sağlıklı kurulamaz. Trafik tıkanır, kavgalar çıkar, psikoloji bozulur, her fert burnundan solur, "asabiyim" der şarkı, "mazeretim var"...
    Gün biter, mesai biter, kalabalık bu defa akşamın alacasında yokuş aşağı akmaya başlar. Gençler lüks mağazaların lüks vitrinlerinde sergilenen lüks mallara bakar bakar iç çeker. Sonra gidip işportadan onların taklitlerini alırlar. Taklit tatmin etmez. Marka markadır. Hayata damgasını vurmuştur. Sahte mal sahte sevinçleri, sahte gülüşleri doğurur. Gel-geç bir hayat başlar, hiçbir şey yerli yerince olamaz. Kalabalık, şu tüketime doğru savrulan kalabalık tüketimin hasını tüketemez. Doymaz bir türlü, tatmin olamaz. Gözü sürekli başkasının üstündedir. Bu yüzden aksi, isyankar, pervasız, korkak, tutarsız kalır.
    Mutsuzluk bu mu?
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 19 - Dergah Yayınları