Osman Y., Dava'yı inceledi.
 11 Nis 23:30 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

SPOİLER OLABİLİR AMA TAKILMAYIN.. YİNE DE SİZ BİLİRSİNİZ AMA HERKES BAŞKA BİR ŞEY OKUYACAKTIR BU KİTAPTA

YAŞAMAK “DAVA”SI

Lise yıllarında dershaneye gidiyordum,çoğumuz gibi.Bir gün önüme bir test sorusu gelmişti, bin yıl önce yaşamış bir filozofun sözü vardı soruda, “Hukuk her zaman güçlüden yanadır”. 17 yaşındaydım ve kafam allak bullak oldu, inanamadım. Hayır ya dedim olamaz ! Düşündüm ,düşündüm ,düşündüm. Evet ya dedim olabilir! Şimdi 17x2 yaşındayım. Davayı okudum.

Dava. Franz Kafka’nın 20. yy. başlarında yazdığı hem gerçeğin ta kendisi hem kurgu hem metaforlar zinciriyle örülü kitabı. Hukuk okumuştur Kafka. Hakim,savcı,avukat değildir ama hukukçudur.

“Joseph K.’ya iftira edilmiş olmalıydı” diye başlar kitap. “K.” Diyelim ki Kafka olsun. Ona davayı haber vermeye gelen birtakım adamlardan birinin adı ise “Franz”. O da diyelim Kafka olsun. Dakika bir gol bir . 1-0. Yoksa 1-1 mi demeli ? Al sana bir adamın çift yüzlü karakteri. Joseph K. tutuklanır, peki ama hapse mi atılır ? Hayır. Gözaltına mı alınır? Hayır. İyi de bu nasıl tutuklama? Al sana metafor zincirinin halkası.

K. bankacıdır, orta çaplı sayılabilecek bir memurdur. Bu kitapta belki de kesinlikle emin olduğum tek konu, Kafka’nın yıllarca çalıştığı sigorta şirketini ve işini burada banka ve bankadaki memuriyeti olarak anlatması. Bunun dışındaki hiçbir şeyden tam olarak emin olamam sanıyorum.

K. hakkında bir dava açılır, davacı bilinmez ama ipucu var gibidir. Suçu nedir bilinmez ama ipucu var gibidir. K. Kendinden emin bir şekilde davayı önemsemez çünkü masumdur.

Sonra birtakım adamlar onu birtakım mahkeme benzeri yerlere çağırır veya çağrılmadan gider veya her ikisi de. Bilmiyorum.. Ortalıkta dolaşan bir mübaşir karısı vardır, ki mübaşir dediğimiz adamın mevkisi nedir ki alt tarafı mübaşir. Fakat herkes adamın karısını elde etmenin peşindedir. Kadın metaforu gücü elinde tutmayı mı temsil ediyor? Bilmiyorum..

Görünen yargıçlar, görünmeyen yargıçlar, hiçbir zaman görünemeyecek yükseklikte yargıçlar.

Bu ülkeden bir Ergenekon geçti malum ! Bir de 15 temmuz o da malum ! Şimdi şu paragrafa dikkat kesilelim,

“Şurası kesin ki, mahkemenin bütün yapıp etmelerinin dışında,benim davamı örnek gösterirsek , bu tutuklanış ve soruşturmanın arkasında büyük bir örgüt var,öyle bir örgüt ki,emrinde sadece parayla tutulmuş görevliler,ahmak şefler ve en önde gelenlerinin erdemi kibirsiz olmayı geçmeyen sorgu yargıçları görevlendirmekle kalmıyor,hademelerin,yazmanların,jandarmaların ve öteki yardakçılarının,hatta cellatların aralarında bulunduğu o epey kalabalık maiyetleriyle yüksek ve en yüksek yargıçlar topluluğunu da yapısında tutuyor.Bu organizasyonun amacı nedir acaba beyler?Suçsuz günahsız insanların tutuklanması,bu insanlara karşı anlamsız ve benim davamdaki gibi genellikle sonuçsuz kalacak bir takibat ve kovuşturmanın süregitmesi.”

Bu sözler kime ait ? Doğu Perinçek’e mi? Aziz Yıldırım’a mı? İlker Başbuğ’a mı? Bu nasıl dünya , bu nasıl döngü, bu nasıl kurgu? Metofarlar zinciri diyorum da aynı zamanda hakikatin ta kendisi mi?

Sonra K.’nın amcası girer devreye. Bakar ki bu işin bu davanın iyiye gideceği yok,
( kötüye gittiğinin işareti var mı peki, o da yok) K.’ya bir avukat bulur, avukat da amcanın çok eski bir dostudur. Adama rica minnet davayı verirler de avukatın da dünya umrunda değildir, hem yaşlı hem hastadır. Avukatın yanında bir genç hanım kalmaktadır, hastabakıcısı mı metresi mi neyidir belli değil..

Kahramanımız K. Bu kadınla bir gönül bağı kurar, yakınlaşır,oynaşır,bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışır. Bu kadın da tıpkı mübaşirin karısı gibi herkesin elde etmek istediği bir kadın ve tabiri caizse hafif meşrep ve her erkeğe yol veren bir kadındır.(Mübaşirin karısı da böyleydi) Bu kadın da mı gücü temsil ediyordu, hani herkesin elde etmek istediği?Güç kendisini arzulayana yakın mı duruyordu? Bilemiyorum..

Avukatımızın evi yolgeçen hanı gibidir. K. Ve amcası, bakıcı ya da metres olduğu şüpheli kız, derken bir de fabrikatör karakteri dahil olur. Bu adam da tüccarlar yoluyla parayı mı temsil ediyordu ? Bilemiyorum..

Peki bitti mi ? Yok. Asıl bir de ressam karakteri devreye girer ki bana göre kitabın en etkileyici karakteridir. Bu arada K. Bankadaki memuriyetine devam etmektedir, müdür, müdür yardımcısı, müşteriler gibi karakterlerle olan ilişkileri de sürüp gitmektedir. Zaten tutuklu muydu ki K.? Hayır.

Fabrikatör bir gün K.’yı bankada ziyarete gelir, avukatla ortak dostlukları vardır ve davayı duyduğundan bahseder, size olsa olsa ressam Titorelli yardım edebilir diyerek K.’yı bu adama gönderir. Adına hasta olduğum bu ressam amca, K.’yı iyi karşılar, tam eski zaman gariban sanatçılarına uygun köhne tavanarası gibi bir ev hatta sadece bir odada kalmaktadır. Uzun bir sohbet geçer K. İle aralarında, bir şey çıkar mı bundan, kim bilebilir? Ressamın çok önemli bir özelliği , davaya bakan ya da davayı açan yargıçların, yüksek yargıçların tablolarını yapıyor oluşudur. O kimseye eyvallahı olmayan kibir abidesi yargıçlar bu ressam karşısında kedi gibidirler, ressam da onlara saygı duyar ama pek de önemsemez. Buradan benim çıkardığım şu oldu ki, sanata ve sanatçıya olan mecburiyet.. Ne olursan ol , ne mevkide olursan ol sanatçıya muhtaçsın, sanatçı olmak başka türlü bir şey.. Neyse konumuz neydi? Ya da bir konu var mıydı? Neyse K. ressamdan yardım almaya gelmiştir, yargıçlara olan bu yakınlığından ötürü. Ressam konuşmanın bir yerinde K.’ya sorar,

“Daha önce soracaktım ama unuttum; nasıl bir aklanma istiyorsunuz siz?Üç tercihiniz var çünkü: Gerçek aklanma, sözde aklanma, sürüncemede bırakma”

Sonrası mı? Ne bileyim okuyun..

Peki karakterler biter mi? Hayır. Bir de kilisenin papazı çıkar karşımıza. Bir gün İtalyan bir banka müşterisini gezdirme görevini K.’ya verirler. Müşteri bankaya gelir, müdür adamı K ile tanıştırır, K. biraz İtalyanca da bilmektedir üstelik. İtalyan müşteriyle ertesi sabah gezilerine başlayacakları kilisede buluşmak üzere sözleşirler. K. tam vaktinde kiliseye gider ama müşteri ortalıkta yoktur. K. kilisenin belli belirsiz loş ışığında kilisedeki tasvirleri ,ince işçilikleri incelemeye koyulur.Derken rahip çıkar meydana.

“Başını iyice çevirince yaklaşmasını işaret etti rahip.” “Senin ismin Joseph K.”

Bir zamanlar ismini ne kadar rahat söylediği geldi aklına.Nice zamandır ismi yüktü kendisine. Artık ismini ilk kez karşılaştığı kimseler bile biliyordu.Önce tanıtılmak,sonra tanınmak ne de güzel bir şeydi”

“Sanıksın sen dedi rahip” “Davan kötüye gidiyor haberin var mı?”

Şimdi bu zavalli K. ne halt etsin? Nerden çıktı bu rahip? Dava üzerine konuşmaya başlarlar, rahip kıssadan hisse bir hikaye anlatır , bilmece iyice çetrefilleşir. K. bankaya döner. Bu kısım da dinin hayattaki yerini mi anlatıyordu? Bilemiyorum..

K.’nın sonu pek iyi olmaz, okursunuz artık. Dava ne olacak peki? Bir dava mı vardı? Hangi dava?

Anlatabildim mi bir şeyler ? Pek sanmıyorum. Belki buz dağının görünen yüzünden bir parça sadece. Beynim,ruhum,kalbim bu büyük yaranın ne kadar farkına varabildi? Bilemiyorum. Bir şeyler eksik kaldı,bir şeyler eksik kalmaya mecburdu,bir şeyleri anlatmak istemedim,bir şeyleri de anlatamadım.

Bu bir yaşamak davası mıydı?

Alnilam, bir alıntı ekledi.
06 Oca 20:00 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Mutsuzluk bu mu?
Şehrin ortasında bir sanayi bölgesi. Onun yanında bir lüks yerleşim, altında otoyol, onun altında minibüsler. Kalabalık, karmaşa, itiş-kakış. İşte çarpık kentleşme denilen olgunun tipik göstergesi. Burada insanlar nasıl çalışır, yaşar; nasıl yetişir, ne yer ne içer, ne düşünür? Belki yahut muhakkak hiçbir ilişki sağlıklı kurulamaz. Trafik tıkanır, kavgalar çıkar, psikoloji bozulur, her fert burnundan solur, "asabiyim" der şarkı, "mazeretim var"...
Gün biter, mesai biter, kalabalık bu defa akşamın alacasında yokuş aşağı akmaya başlar. Gençler lüks mağazaların lüks vitrinlerinde sergilenen lüks mallara bakar bakar iç çeker. Sonra gidip işportadan onların taklitlerini alırlar. Taklit tatmin etmez. Marka markadır. Hayata damgasını vurmuştur. Sahte mal sahte sevinçleri, sahte gülüşleri doğurur. Gel-geç bir hayat başlar, hiçbir şey yerli yerince olamaz. Kalabalık, şu tüketime doğru savrulan kalabalık tüketimin hasını tüketemez. Doymaz bir türlü, tatmin olamaz. Gözü sürekli başkasının üstündedir. Bu yüzden aksi, isyankar, pervasız, korkak, tutarsız kalır.
Mutsuzluk bu mu?

Rüzgarlı Pazar, Mustafa Kutlu (Sayfa 19 - Dergah Yayınları)Rüzgarlı Pazar, Mustafa Kutlu (Sayfa 19 - Dergah Yayınları)

Mümtaz ( yorumlarınızı bekliyorum :) 1.
Gizemli bir sokak…
Düzensiz dikilmiş sokak lambaları, kimisi patlak. Arabalar kaldırımları gizlemiş. Yerde taş kırıntıları, mayın tarlası misali çukurlar, neden mi? Çünkü içleri hep su doluydu…
Hafif soğuk dışarısı…
Tam nasıl biliyor musun? Ucundan değiyor vücuduna soğuk. Esintisi pek güzel…
Kötünün iyisi gibi, ittiriyor böyle vücudunu hafiften ileri…
Anlayacağın o ufak esinti, zaman ile anlaşma yapmış gibi zoraki ilerletiyor seni! Bir denizci gibi dümeni kırmak kalıyor sana…
Bu sokak, yeni terk edilmiş gibi ve buranın bir sahibi var oda senmişsin sanki. Yere düşmüş çöp tenekesi, görünüşe göre kedilerin yemek saati. Nereden almışsa kokuyu, arkamdan çıktı sokağın beyaz kedisi…
Yol dikleşti…
Düşmemek üzere geriyorsun kendini. Savunmaya geçiyorsun yer çekimiyle, neyine güveniyorsan? Biraz aşağıda kaldı bakkal ve en nihayetinde teşekkürler bakkal…

***** *****

İlk sağ, sonra sola…
Olur mu lan!? Önce sola sonra sağ, sonra yine sola, işte böyle. Uzun bir aradan sonra, şans eseri ilk seçtiğim anahtar açtı sokak kapısını. Adımımı atar atmaz yandı, apartmanın fotoselli ışıkları. Sokak kapısının, korkutucu kapanma sesi biter bitmez boşlukta, ayakkabılarımın zemin ile beraber çıkardıkları sesler, kulaklarımın içini ziyaret etti. Şimdi bu basamakları, ben mi çıkıyorum yani? Hayır yoksa duran bu basamaklar, ne zaman yürümeye başladı? Galiba yorgunum, yanılmıyorsam çok ve nihayet asansör…
Asansöre yalnız atılan düşünceli adım, neden insanın içini ufakta olsa ürkütür? Bu yoksa içimizdeki çok azda olsa sahip olduğumuz klostrofobi mi? Düşmeyecek işte bu asansör veya kalmayacaksın içinde, peki hala neyin beklentisi bu? Her neyse geldik. İşte burası da benim evim…
Hoş geldin çişim, bir sen eksiktin…
Bu arada sen kimsin biliyor musun? Benim meleğimsin! İyi veya kötü buna sen karar ver. Evet, senden bahsediyorum. Ne tuhaf değil mi? Karakter, okuyucusuyla konuşuyor. Yazar hep suskun, dilsiz sanki. Belki de ben saçmalıyorum, ne sen varsın, ne yazar…
Herkes gibi yaşıyorum işte…
Kahrolası sifon…
Bak aklıma ne geldi. Bu inşaat mühendisleri edepli insanlar. Nedenini merak edeceksin doğal olarak. Çünkü mimari gereği apartmanda herkes aynı yere işiyor. İyi ki de öyle. Yoksa ben uyurken hemen üstümde birinin suratıma ehelemesi, bu kötü hayatımın bir nedeni olabilirdi…
İçer misin? İçersin tabi…
Bak koydum buraya…
Okuyucu olarak konuşamazsın, görünemezsin, dokunamazsın değil mi? Yanılmıyorsam hissedersin, empati kurarsın. Peki sorarım sana, bir karakter okuyucusu ile nasıl ilişki kurabilir? Nasıl okuyucusunu duyabilir? Belki sende karaktersin, beni olduğu gibi seni de biri yazıyor. En azından senin yazarın insaflı, hiç belli etmiyor. Ben amatör bir yazarın, eline düştüm. Baksana her şeyin farkındayım…
İçer misin? Yazar mı izin vermiyor? Kim takar yazarı? Bak ben sana bir kıyak yapayım. Okuyucu, masanın üstünde duran kadehi eline alır. Dudaklarını yaklaştırır ve…
Hasiktir!.
Elimden düştü…

1. Bölüm Sonu.

HAKSIZ MIYIM?
Biz kadınlar çok ince ayrıntılara takılırız. Siz koltuğun işlevine biz ise koltuğun kumaşına bakarız. Peki neden çünkü biz öyle algılaniyoruz. Mesela doğum günü bir erkek için doğum günü "Hacı doğum günün kutlu olsun" dan geçerken kadının mumlu ışıklar geçip bir sirince söz yazılmış pastayı üflerken "Ya kızlar çok hoşsunuz" la biter. Tabiki her kız öyle değil diye kivirganlik yapamam böyle bir şeyle karşılaşsak en harbimizin kirpikleri oynar!
Evlilik mi Erkek tektaşına uygun romantiklik ayarlayıp anası babası tanasi ile isteyip bir de alyans takti mi oturur koltuğa.
Ondan o kadardır. Gerektiği yerde ortaya çıkar. Görevini yapmıştır çünkü.
Kızın ise daha ilişki evliliğe sürüklenirken başlar.
/"Kesin bugün teklif edecek" sendromundan başlar damat kahve takimi siparişi, nişan süsleri, masa süsü, alış-veriş, nikah şekeri, nikah günü, düğün salonu istediği mi olacak stresi, düğün günü ayarlama stresi, davetiye nasıl olmalı, gelinlik, bohça ceyiz alışverişi, nerde oturulmalidir, düğün nasıl geçecektirlerle biter. (Umarım)
Halbuki bunu tek başına kız yaşamıyor karşısında bir erkek daha var. Ama yok gibi stresi sıkıntıyı kadın çeker.
Lakin acı durum şu;
"Aşkım o var bu var daha çok işimiz var. Ev nasıl olacak oda rengi annen maviolsun diyor ya olur mu oyle ben açık mavi istiyorum" sözüne karşılık erkek
"Hayatım sakin ol her şey yoluna girer" rahatlığı ile kalır.
Çünkü erkek neticeye kadınlar ise hep hatice de kalır!!!

Sosyalist Feminist Kitaplığım
BANA GÖRE KÜTÜPHANENİZDE OLMASI GEREKEN FEMINIST YAZIN KİTAPLAR

1-FATMAGÜL BERKTAY TEK TANRILI DİNLER KARŞISINDA KADIN
kitapta, tek tanrılı dinler ile kadın arasındaki ilişki ortaya konmak istenmiştir. din ve toplumun karşılıklı etkileşim içinde oldukları belirtilmiştir. bu etkileşim tarihsel süreci içinde incelenmiş, avcı-toplayıcı dönemden günümüz köktendinciliğine kadar olan süreç anlatılmıştır.


2-SİMONE DE BEAOVOİR İKİNCİ CİNS
Feminist kuramın en önemli eserlerinden birisi hiç kuşkusuz de Beauvoir’ın 1949 yılında yazdığı La Deuxième Sexe’dir.Bu kitapla beraber Simone de Beauvoir varoluşçu bir feminist anlayışın temellerini ortaya koymuştur. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ben-öteki ikiliği içerisinde çözümlemiş ve kadınların erkeklerin merkez olduğu bir toplumsal cinsiyet rejimi içerisinde öteki konumunda yer aldığını söylemiştir. Kitapta geçen ve sıklıkla gördüğümüz en önemli motto ise “kadın doğulmaz kadın olunur”dur.

3-EMMA GOLDMAN DANS EDEMEYECEKSEM BU BENİM DEVRİMİM DEĞİLDİR
“Anarşizm, insanın ufkunu açıp onu serbest kılan ve özgürleştiren bir güçtür, çünkü insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, onlara özgürlüğe inanmayı öğretir, kadınları ve erkekleri herkesin özgür ve güvende olacakları bir toplumsal hayat için mücadele etmeye teşvik eder.” (s.3)
Evlilik ve aşk birbirleriyle eş anlamlı değildir; tam tersine, birbirleriyle uzlaşmaz bir noktadadırlar.” (s.16)

“Evlilik Devlet’i ve Kilise’yi her yönüyle besleyen bir kurumdur; hayatın insanları geliştirip incelten bir alanda tuzağa düşürmek hem Devlet’in hem de Kilise’nin eski çağlardan beri hiç bıkmadan peşinde kovaladığı bir av olmuştur. Aşk, ezelden beri insan ilişkilerinin en güçlü faktörüdür; aşk, insan eliyle yapılan her türlü yasadan üstün gelmiş ve kiliseyle ahlakın dayattığı demir parmaklıkları her çağda kırıp atmıştır.” (s.16)

“Evlilik genellikle salt ekonomik bir düzenlemedir, kadına süresi ömür boyu olan bir sigorta poliçesi sağlar, erkeğe de kendi türünü devam ettirmesini sağlayacak tatlı bir oyuncak. Yani evlilik ve bu yolla sağlanan eğitim düzeneği, kadını asalakça, bağımlı olarak ve çaresiz bir hizmetkarmış gibi sürdüreceği bir hayata hazırlarken, erkeğe bir insanın hayatını tapulu mülkmüş gibi sahiplenme hakkını tanır.” (s.16)


4-CLARA ZETKİN KADIN SORUNLARI ÜZERİNE SEÇME YAZILAR
Clara Zetkin Kitabı: Seçme Yazılar­da, Zetkin’in 1899’dan 1933’e kadar, proleter kadınlara ilişkin yazılarının dışında, savaş karşıtı mitinglerdeki ko­nuşmaları, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un ölümünden sonra yazdı­ğı mektuplardaki hem duygusal tepkileri hem politik analizleri, Almanya’da yükselen faşizme karşı mücadele çağrısı gibi farklı dönemlerdeki duruşunu görmek mümkün

5-AUGUST BABEL KADIN VE SOSYALİZM

August babel’ in mükemmel eseridir. kitapta burjuva evliliğinden, mutfağa hapsedilmiş kadın figürüne kadar kadının değişen dünya düzenindeki yeri tartışılır. oldukça kolay okuma yapılabilen yormadan çabucak ilerleyen bir kitaptır.


6-SHARON SMİTH KADINLAR VE SOSYALİZM
Kadınlar ve Sosyalizm'de de sıklıkla Engels'in kaleme aldığı ve Marksist teorinin yapı taşlarından olan bu kitaptan alıntılar göreceksiniz.
Kadınlara uygulanan baskının doğuşu, sınıflı toplum yapısı ve emeğin sömürülmesi gibi konuları irdeleyen yazar, cinsiyete dayalı işbölümü ardından toplum yapısının geçirdiği değişime, aile kavramının ortaya çıkışı ve kapitalizm için nasıl bir ihtiyaç haline dönüştüğüne de değiniyor.son bölümde Smith, özellikle Lev Troçki'den yaptığı alıntılarla kadına verilen önemin altını sıklıkla çiziyor ve bir yerde de Marksist feminizme yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.


7- GÜLNUR SAVRAN NESRIN TURA KADININ GÖRÜNMEYEN EMEĞİ

1992'de GÜlnur Savran ve Nesrin Tura tarafından derlenmis olan ve kardelen yayınlarından cıkan kitap..
Bu kitapta kadınların ezilmislik tarihi sosyalist feminist bir yaklasımla ele alınmıstır..
kitapta yer alan konular; sınıflı toplum yapısını irdeleyerek ev emegini tartısırken, diger yandan da marksizm ve feminizmin mutsuz evliliginden sozeder..

8-LEE CORMER EVLİLİK MAHKLUMLARI

"Toplumun herhangi bir alanına göz atmak, cinslerin... baskı, aşağılama ve yanlış anlamalardan oluşturulmuş bir uçurumun iki yakasında durduklarını görmeye yeter. Evlilik bir erkek ve bir kadını alır, ömür boyu uyum içinde yaşamalarını 'sağlayacak' bir 'aşk'la birbirlerine bağlar. Uçuruma artık bir ihanet, cinsellik, şefkat, yalan ve yanılsama köprüsü kurulacaktır.

9-jUDİTH BUTLER CİNSİYET BELASI

Butler “Asıl derdim, toplumsal cinsiyet sınırları içinde dayatılan bir takım basmakalıp fikirlerle, toplumsal cinsiyetin eril ve dişiliğine dair var olan görüşlere itiraz getirmeye çalışmak” diyerek aslında toplumsal olarak heteroseksist düzlem içinde bildiklerimize karşı ezber bozuyor. Cinsiyet kavramı konusunda çeşitli sorular sorarak ve bugüne kadar feminist kuramın savunduğu fikirleri alt üst ederek cinsiyet kavramına farklı bir bakış sunuyor.

Görüşlerini “kadın”ın ne olduğu sorusuyla sunmaya başlayan Butler bilinen ve kabul gören “kadın” kavramını alt üst ederek bu konuda çeşitli kuramları sunuyor.

10-VİRGİNİA WOOLF KENDİNE AİT BİR ODA

Neden kadın şair çok azdır, neden kadınlar edebiyatta erkekler kadar yaratıcı olamamışlardır sorularının cevaplarını virgina woolf'ten okumak istiyorsanız muhakkak bu kitabı edinmelisiniz zira kadının tarihsel süreçte toplumdaki yeri ve kadının sahip olamadığı, kendi kısıtlı imkanları içerisinde bugüne kadar nasıl cebelleştiğini kurmaca bir şekilde çok güzel ele almış.
11-SÜHEYLA KADIOGLU BİTMEYEN SAVAŞIM

Kitap, Ortaçağdan başlayarak Birinci Dünya Savaşı'na kadar kadın hareketlerini izlemektedir. Ortaçağ, kadınların ilk kez soru sormaya başladıkları bir dönem olarak önemlidir. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası ise, eskiyle yeninin, modern parçasıdır, ama mücadele sona ermemiştir. Dünya kadınlarının savaşımı, erkekle kadın arasında tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar sürecektir.

12- BELL HOOKS FEMINIZIM HERKES İÇİNDİR

bell hooks'un aşk, sınıf, ırk, tahakküm ilişkileri hakkında görüşlerini paylaştığı kitabının adıdır. bell hooks büyük annesinin ismidir. kitap şöyle biter:

"feminist politikanın amacı, her kim isek özgürce o olabilmemiz, adalete sevgi beslediğimiz yaşamlar sürebilmemiz, barış içinde yaşayabilmemiz için tahakkümü 5072049122 sona erdirmektir. feminizm herkes içindir."

13- VALERİA SOLENAS ERKEK DOĞRAMA CEMİYETİ MANİFESTOSU

Ayrılıkçı feminist düşüncelere sahip olan Valerie Solanas, kaleme aldığı ''Society for Cutting Up Men'' (S.C.U.M.) yani Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu adlı bildiride erkeklerin yok edilmesini ve tamamen kadınlardan oluşan bir toplum yaratılmasını savundu.

14-PİERRE BOURDİEU ERİL TAHAKKÜM

Erkek veya kadın olarak, kavramaya çalıştığımız nesnenin içinde yer alarak, eril düzenin tarihsel yapılarını algılama ve değerlendirmenin bilinçsiz şemaları biçiminde bünyemize katmış durumdayız; bu nedenle de, eril tahakkümü düşünürken, kendileri de tahakkümün ürünü olan düşünme biçimlerine başvurma riskini taşıyoruz. Bu döngüden kurtulmayı umut edebilmemizin tek koşulu, bilimsel nesnelleştirme konusunu nesnelleştirmek için pratik bir strateji geliştirebilmek. Burada benimseyeceğimiz bu strateji "anlama kategorileri"ni -ya da, Durkheim'in isimlendirdiği şekliyle, dünyayı inşa ettiğimiz "sınıflandırma biçimleri"ni (ancak, bu dünyanın ürünleri oldukları için, fark edilmez olmalarına rağmen bunlar da dünyayla uyum içindedir)- araştırmayı amaçlayan transandantal bir düşünme alıştırmasını bir tür laboratuar deneyine dönüştürmekten ibarettir: bu deneyde, hem egzotik hem de aşina, hem yabancı hem de tanıdık özgün bir tarihsel toplumun -Kabil Berberileri- nesnel yapıları ve bilişsel biçimleri etnografik çözümlemesi, erkekmerkezli bilinçdışının kategorilerinin nesnelleştirilmesini harekete geçirmeye yetkin bir sosyo-analiz aracı olarak kullanılacaktır.
-Pierre Bourdieu-

İsmail Kılıçarslan - Yavaşlık İçin Darmadağınık Notlar
Reha Çamuroğlu'nun 'İsmail'de anlattığı bir mesele vardır. Şeyh Cüneyd, halifeleri ile divan toplar. Halifeler, divan saati gelirler, diz kırıp otururlar. Diz üzerinde sekiz saat aralıksız susulur. Tek bir cümle, tek bir kelime çıkmaz ağızlardan. Sekiz saatin sonunda Şeyh Cüneyd 'başka bir şey yoksa divan bitmiştir' der. Elbette başka bir şey yoktur ve divan biter.
Bir Kızılderili reisini otomobile bindirirler. Reis had safhada mustarip olur bu yolculuktan. Nedenini sorarlar. Cevap çok güzeldir: 'O kadar hızlı gidiyoruz ki, ruhum arkada kaldı.'

Ve Picasso'ya sorarlar: 'Resimleriniz niçin böyle? Gerçekliği niçin kırıyorsunuz? Nesneleri niçin çarpıtıyorsunuz?' Picasso duraksamadan cevap verir: 'Çünkü otomobille seyahat ediyorum.'

Şurası kesin. İnsanlık tarihinde hiçbir çağ insanları bu denli hızlı yaşamak zorunda bırakmamıştı. Her şeyin baş döndüren bir hızla ilerlemek zorunda olduğu bir çılgınlık çağında yaşayıp gidiyoruz.

Hız demek, ayrıntıların ve inceliklerin giderek kaybolması demek… Ayrıntıların ve inceliklerin kaybolması ise sürekli ruhumuzu geride bırakmamız demek… Hız 'anısızlık', hatta 'ansızlık' demek.
Milen Kundera şöyle diyor: 'Yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğu ile doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.'
Hızla baş etmenin yolu yavaşlamak elbette. Ancak bu, artık başarılması oldukça zor bir mesele. Çünkü yavaşlamak demek, aynı zamanda 'rekabet çağı' olan bu çağda geride kalmak, unutulmak, yok sayılmak da demek. 'Yavaşlayarak direnmek', modernitenin önerdiği hızlı hazlardan da vazgeçmeyi göze almak demek. Modern insan bu yoksunlukla sürdürebilir mi hayatını?
Asıl soru budur.

Her zaman savunduğum bir şey var. Modern hayatın dayattığı ihtiyaçlarla başa çıkabilmenin yolu çok çalışmak değil az tüketmektir. Çünkü modern hayatın her bir yeni kuruşunuz için belirlediği bir ihtiyaçlar listesi vardır. Kazandığınız her bir lira için bu liste kabarır.

Et üzerinden gidelim. Modern ihtiyaçlar listesinde biraz paranız varsa bilmem ne köftesi, biraz daha çok paranız varsa bilmem ne usulü biftek, çok daha fazla paranız varsa altı ay boyunca eksi bilmem kaç derecede özel olarak bekletilmiş bonfile sizi beklemektedir. Bu çıldırmış döngüyü kırmanın yolu altı ay eksi bilmem kaç derecede özel olarak bekletilmiş bonfileyi yiyebilmek için çılgınlar gibi çalışmak değil, evde köfte yoğurmayı öğrenmektir. Evet: Kapitalizm evde usul usul köfte yoğuran insanlardan nefret eder.
Yavaşlamak, aynı zamanda olan bitenin farkına varabilme yeteneğini de geliştirir. Modernite bir unutturma biçimidir ve bunu 'hız'la sağlar. (İlgilisi, Paul Connerton'ın 'Modernite Nasıl Unutturur?' isimli muhteşem kitabına başvurabilir.

İki sene önce kızım 'baba, hadi sokakta keşif yürüyüşü yapalım' dediğinde, 'bizim sokakta keşfedilecek ne var ki' diye düşünmüştüm. Kızımın temposu yüzünden oldukça yavaş geçen o keşif gezisinden döndüğümde de kendimden çok utanmıştım. Çünkü bizim sokakta kırkı aşkın farklı çiçek ve bitki, onu aşkın farklı hayvan yaşıyordu. 10 yıldır hiç fark etmemiştim.

Hadi şunun adını da şöylece koyalım. Başta namaz olmak üzere bütün ibadetler birer yavaşlama biçimidir. Zira sizden yaşayıp gittiğiniz hayata ara vermenizi isterler. Seneler önce bir 'muhafazakar patron'un 'günde 15 dakikamı alıyor. Namaz hiçbir işime mani olmuyor, beni işimden alıkoymuyor' deyişini bu yüzden kahkahalarla karşılamıştım. Adamcağızın 'namazın temel olarak bizi alıkoymayı' önerdiğini hiç düşünmeksizin ibadet etmesine hayıflanmıştım da.
Bir de tabii 'pazarlanan yavaşlık' var. 1999 yılında ortaya çıkan Cittaslow (Yavaş Şehir) Organizasyonu gibi mesela. Temelde fena halde desteklediğim bu organizasyonun bir tarafının bir 'pazarlama hareketi' olduğunu düşünmeden edemiyorum. Hızlanan modern insana geçici bir yavaşlık önererek yeniden hızlanması için motivasyon sağlamaktır belki de yapmak istedikleri şey. Yine de, kendilerini tanımlarlarken kurdukları şu cümleleri çok önemsiyorum: 'Yaşamın hızlanması sonucu insanlar daha hızlı yemek yemek, daha hızlı alışveriş yapmak, gidecekleri yere daha hızlı varmak için belli bir tempo içinde koşturup durmaktadırlar. Bu yaşam tarzı bakkallar, manav, terzi gibi küçük esnaf yerine AVM'leri, çocuklarımızın oyun oynayacağı alanlar yerine otoparkları, daha çok park ve yeşil alan yerine geniş otoyolları hayatımıza sokmuştur. İnsanın en önemli değeri olan kısıtlı yaşamını sağlıksız yiyecekler, hava kirliliği, trafik, yalnızlık ve tüketimle harcaması modern yaşamın vazgeçilmezi olarak sunulmuştur.
Popüler kültürün de desteklediği hayatı yaşamak için zamanı olmayan, işine arabasıyla hızla giden, oturup kahve içecek bir yarım saati bile olmadığı için yürürken kahvesini içen, yetişmesi gereken bir yerler olduğu için yemekten zevk almak yerine ayakta hızlı bir şekilde “beslenen", komşularını veya yerel esnafı tanımayan modern insan modelinin sürdürülebilir olmadığı ortadadır…'

Söz konusu 'yavaşlık' olunca Kemal Sayar'ın kitabı 'Yavaşla'yı hatırlamadan geçmeyelim. Çünkü şöyle diyordu bize: 'Hız eksenli bir hayata eklemlenmek durumunda kalan ve bu kısır döngüden rahatsız olanlar YAVAŞLAYIN! Bu dünyadan bir kere geçeceksiniz.'
Yusuf Kaplan, içinde yaşadığımız çağı 'hız ve haz çağı' olarak tanımlıyor ve ekliyor: 'Tek bir zeitgeisti(zamanın ruhu) olan ilk çağ da bu çağdır. Bu durum dünyayı bir felakete sürüklüyor. Mutlaka alternatif zeitgeistlar baş göstermeli.'

Zamanın ruhuna bir alternatif geliştireceksek onlardan daha hızlı değil, daha yavaş olmayı öğrenmeliyiz. Hem de büyük bir hızla.

Peki, ben yavaşlamayı başarabiliyor muyum? Elbette hayır. Modernitenin oyuncakları her seferinde galip geliyor.
Yavaşlamak, aynı zamanda olan bitenin farkına varabilme yeteneğini de geliştirir. Modernite bir unutturma biçimidir ve bunu 'hız'la sağlar.
Minareleri, Sen ezansız bırakma Allah'ım
Tuncay Birkan'ın özenli çalışması ile Refik Halit Karay'ın İstanbul yazılarından derlenen 'Hep İstanbul' kitabını bütün Refik Halit kitapları gibi ayıla bayıla okuyorum.

Kitapta üstadın 1947 yılında Akşam Gazetesi'nde yayınlanan 'Şişli'de Ezan Sesi' başlıklı bir yazısı var. Buyurun yazıdan bazı paragraflar okuyalım: '…İstanbul'un İç Yüzü adlı romanda Şişli semtinden bahsetmiştim: …'Şimdi kulağıma bu alaca karanlığın içinden bir temcit yahut ezan sesi gelse ve gözüme şöyle, uzaktan eski İstanbul'un bir parçası görünse ne kadar memnun olacağım. Gurbette, yabancı diyarlarda kalmış gibiyim; yerime, evime, membaıma dönmek arzusunun bir açlık gibi içimi bayılttığımı duyuyorum.' …O devirde zenginleşerek İstanbul'un mescitli minareli kenar mahallelerinden moda semt Şişli'ye taşınan bir kadın ağzından yazılmış bu satırlar ezan işitmek, ezan dinlemek ihtiyacını gayet doğru tasvir ediyordu.
Netekim aynı ihtiyacı yıllardan sonra aynı yerde ben de duymakta idim; erken kalktığım günler, durgun havalarda kulağıma ezan sesi gelmemesi çocuklu ve gençlik hatırlarımın canlanmasına mani oluyor, marş makinesi işletilmeyen bir otomobil gibi dimağımı hareketsiz bırakıyordu. Biz buralarda, Teşvikiye ve Feriköy camilerinin uzağında, iman ve ananeye adeta yüz çevirmiş bir vaziyette idik; ne görüyor, ne işitiyorduk; mazimizi ve ruh terbiyemizi hatırlatacak sesten, manzaradan tamamen uzak düşmüştük. Bu bayram sabahı idi; alacakaranlıkta ilk defa kulağıma tatlı bir ezan nağmesi geldi; yarım asır önceki iç tadı, iç ezgisiyle uyanıyordum. Neler düşündüm, ne hatıralara daldım. Şişli Camii'ni yapan ve bu işe önayak olan hemşehrilere şükran! Ruhaniyetsiz koca bir semte nihayet nur inmeğe başladı.'
Ezanı duyarak uyanmanın, gün ortası koşturmacasında birden güzel bir öğle ezanının sizi yakalamasının, akşam ezanını duyunca adımlarınızı sıklaştırarak evinize yetişmeye çalışmanın ne denli 'lüks' bir duygu olduğunu ancak 'ezansız şehirlerde' anlıyorsunuz.
Hele Üsküdar'da Mihrimah Sultan ve Yeni Camii müezzinlerinin birbirlerini bekleyerek ve adeta güzel okuma konusunda birbirlerine nazire yaparak okuduğu ezanları duyduğunuzda şundan emin oluyorsunuz: Burası Türkiye'dir ve bir İslam yurdudur. Bu ezanları böylece duyabildiğimize göre endişe edilecek bir vaziyet yoktur. Hayat, kendi olağan düzeni içerisinde dertleriyle, sevinçleriyle, rutinleri ve sürprizleriyle akıp gitmektedir.
Ezan, bir memleketin 'selam yurdu' olduğunun işaretidir. 'Esenlik'in önsözüdür ezan.
Buradaki 'esenlik' kavramını 'sıfır sorun' manasında ele almanın yanlış olacağını söylememe bilmem gerek var mı? Sorunlara, dertlere, halledilmesi gereken problemlere rağmen 'esenlik' demektir ezan.
Zarifoğlu, tersinden şöyle anlatıyordu bu duyguyu: 'O sabah ezan sesi gelmedi camiimizden / Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına'

Çiğdem, İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon'u inceledi.
05 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

İkili ilişki içerisinde olan olmayan olma yoluna giren herkes ama herkes bu kitabı okumalı. Narsist bir partneri tanımak hayat kurtarıcıdır çünkü. Eğer narsist bir partnerle beraberseniz ve bunun farkına varamamışsanız hayat zindan olur en karanlığından . Hayatınız enerjiniz yavaş yavaş biter değersizlik duygusu işler içinize . Buhranın dibini yaşarsınız nefes alamazsınız. Tüm bunları sosyolojik ve psikolojik boyutlarıyla temelden ilişkinin tanımından tutup çeşitlerine kadar irdeleyen bu harika kitap bu kadar çok şeyi böyle öz halde nasıl dile getirmiş dedim. Birde şunu farkediyorsunuz ki hangi ülke hangi coğrafya olursa olsun ilişkiler hep aynı his dünyası hep aynı tüm insanlar olarak dünyanın öbür ucundaki bi insanla aynı dili konuşmasak aynı günlük hayat rutinine sahip olmasak da ikili ilişkilerdeki hislerimiz beklentilerimiz benzer bu evrensel bir durum

Bilge Karasu ile tanıştığım kitap...

Kitap ilk sayfasından itibaren sarmadı, bunu itiraf etmeliyim. Başladığım kitabı bitirmek gibi bir takıntım olmasaydı belki de yarım bırakabilirdim. Ama yine ititraf etmeliyim ki başından beri ‘’bitsin artık!’’ dediğim bu kitabın son bölümünü(Dutlar’ı) okurken bitirmek, elimden bırakmak istemedim.

Kitap üç bölümden oluşuyor: Ada, Tepe ve Dutlar. Ada normal uzunlukta, Tepe bir hayli uzun, Dutlar ise kısa bir bölüm. Ada’da inanç baskısından bir adaya kaçan Andronikos’un yaşadıkları ve düşündükleri, Tepe’de daha çok İoakim’in yaşadıkları ve düşünceleri Dutlar’da ise Ada ve Tepe’den çok başka bir öykü yer alıyor.
Kitapta kullanılan üslup çok farklı. Bazı yerlerde cümleler oldukça uzun, bazı yerlerde bu uzun cümlelerin sonu yok, cümle tamamlanıp nokta konulmadan başka bir paragrafa geçiliyor ve anlatım oradan devam ediyor. Şiirsel bir üslup var. Kitap boyunca anlatımda kendi kendine konuşmalar hakim.

Ve spoiler içeren kısma geçmeden önce kitabın nasıl okunması gerektiği ile ilgili ekşi sözlükteki şu gönderiyi paylaşmak istiyorum -ki bence yazan kişi çok haklı-: https://eksisozluk.com/entry/36189273 @sozluk


***** Dikkat! Kitapla ilgili keyif kaçıran ayrıntılı bilgi içerir. *****


Kitabın Ada ve Tepe bölümlerinde ismi geçen Andronikos’a kitabın asıl kahramanı diyebiliriz. Bu iki bölümde geçen olaylar Roma İmparatorluğu’nda geçmektedir. Andronikos değişen inançların baskısından kaçarak bir adaya gelir ve burada yeniden bir hayata başlamaya karar verir. Ada’yı keşfederken manastırda okuduğu keşiş hikayeleri ona yol gösterir. Adaya gelişi, suyu buluşu, yapmak istedikleri anlatılır bu bölümde. Andronikosun düşünceleri yoğun bir biçimde ele alınır,anlatım hikaye anlatımına daha yakın olduğu için bu bölüm kolaylıkla biter.

Andronikos’un değişen inançlara baş kaldırmasını, insanlara bu yeni inançları hemen kabul etmeleri ve itiraz etmemeleri konusunda baskı yapılmasına itiraz etmesini ve en önemlisi kendini ve inançlarını sorgulamak için kaçmasını taktir ettim. (Şahsi düşüncem)

Tepe bölümünde Andronikos’un kaçtıktan iki ay sonra manastıra döndüğünü, işkence içinde geçen yedi günlük bir çilenin sonunda, sekizinci günde, öldüğünü öğreniyoruz(eğer yanlış anlamadıysam). İoakim’e ise bu süreçte onun başında durma görevi veriliyor ama onunla konuşması tamamen yasak. Tepe bölümünde daha çok Andronikos’a manastırda yapılanlar ve gözcülük görevi boyunca İoakim’in yaşadıkları ve düşünceleri anlatılıyor.

Tepe bölümünde dikkatimi çeken ve hala anlayamadığım bir yer: Tilkicik. Aklımda kaldığı kadarıyla manastırın sütununda bağlı olan ve herkesin bakıp ilgilendiği, sevdiği tilkiciği İoakim’im öldürüyor. Bazı yerlerde İoakim’in bu olay karşısındaki hislerine yer veriliyor.

Dutlar bölümüne gelirsek; benim en sevdiğim bölümdü. Bana kalırsa kitabın ilk iki bölümüyle bağlantısı yoktu ama benim dikkatimi çekmeyen bir noktada bir bağlantı, bir ilişki bulunabilir, neden olmasın. Bu bölümde bir kişinin(belki de bir çocuk) iki kez yaprak açan dut ağacına şaşkınlığı ve dut ağacındaki tırtıllarla ilgili düşüncelerine yer veriliyor. Bazı yerlerde bu düşünceler bölümün anlattığı dönemin sosyal olaylarıyla ilişkilendiriliyor.

Bilge Karasu ile tanışmak için yanlış kitabı seçtiğimi düşünüyorum çünkü beni oldukça zorladı bu kitap. Yine de sevmek için diğer kitaplarını okumak, şans vermek gerekir.

Bir ilişki nasıl biter?
Film bilgim eskiden azdı oldukça.Hani birçok oyuncuyu bilmezdim.Eski sevgilim de bunu fark edince kültürlü bi kız olmadığımı söyledi.Ne kadar kitap okusam da bunun yalnızca kitap okumakla olmayacağını sağolsun yüzüme vurmuştu.Cocukluğu kenar mahallelerden birinde zorlu bir şekilde geçen insanlar hemen hissedecektir bunun nasıl bi şey olduğunu biliyorum.Film izlememiştim doğru cünkü annesinin sadece işe yarar şeylere para verdiği ve para istemeden önce anne baba paran var mı diye sorarak büyüyen çocuklardık.Sayın eski sevgilim bunları okuyorsan şayet:O zamanlar tek bi şiir kitabım vardı o Da teyzemin Hasan Saim özturhanın nehirler ötesinde isimli şiir kitabıydı ve ben birçok şiiri hala ezbere biliyorum(karşı komşu şiirini ezbere bildiğim için Şuan aynı fakültedeyiz.),film bilmiyorum cünkü kitap almaya Bile kendim para biriktirirdim ve bundan hayatım boyunca hiç utanmadım o zamanlar aldığım tüm kitaplarıma hala gözüm gibi bakıyorum,internet lüks bi şeydi ve ben bunu her gün bir simit almak için sadece para veren aileme teklif dahi edemezdim o yüzden film falan bilmem ben sen de anlayamazsın.Dostoyevski,Mustafa Ulusoy,Hasan Saim özturhan beni anlayabilir ama senin beni anlamanı bekleyemiyorum.İyi ki ayrılmışız cünkü kitap mı film mi sorusuna verdiğimiz cevaplar dahi farklı :)

kuzeyk2304, bir alıntı ekledi.
28 Oca 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

&şimdi bile sana rağmen ipi nasıl olup da göğüsleyebildiğime şaşırıyorum bazen ama elbette kibir dolu bir üstünlük duygusunu aşamadan &hiçbir yere ait değilmişim, bırakıp geldigim ülkemle bu ülke arasında asılı kalmışım duygusunu yenemiyorum. &Son zamanlarda yüzüme bir şey arıyormuş gibi bakışı ve bende artık canlanmayacak bir şeyden, sürekli aşktan söz edişi canımı sıkıyor. Çiçek açmamı bekliyor ama tomurcuk bile olamıyorum. &içimi dökmek beni iyileştirecek. &benim için Yurdanur çok gecikmiş, anlamsız bir acı artık. &cinsiyetten daha önemlidir benim için seçilir olmak &cinsel arzu ne tek başına bedenin ne de o arzuyu besleyen öteki şeylerin bir araya gelişiyle açıklanabilir. Bir çekirdek birleşmesi,füzyon belki. &gelecekten umudum yok. Kendimden başka neyim var ki kaybetmediğim? &kalbim bu kadar çocuk kalmışken kırk yaşımı geçmiş olmanın tuhaflığını düşündüm. &arabayla, kavanoza konulmuş gibi götürülüp getiriliyordum. &bazen, bir şeyler, insanın kaçamadığı şeyler olabiliyor. &bazen insanın uyum sağlaması kolay değil, dayanıklı olmak gerekir dedim. &Bazen yol çatallanır,yön değiştirirsin.Bazen fırtınaya yakalanır, bazen de sahile yanaşırsın.&onu kendime göre sevdiğimi biliyor ve bu onu yoruyor. &Vedalaşmayalım. Veda can yakar. Ayrılık sessizce yaşanmalı. Bırakır gidersin biter. &denizi, sahilleri, ufka bakmayı sevdiğini...&maskelerden korktuğu için insanların içine doğru baktığını....&yakın ama uzaktık. &dünyadaki bütün acıları üstlenmiş gibiydim &bitmek bilmeyen içe bakış saatleri. &bu aşkı ben icat ettim kendim için. &bu ülkede çok fazla acı birikti. &belki de karşılıksız aşklar daha &şiddetli oluyor, daha uzun sürüyor. Biraz da kederimize, çılgınlığımıza bağımlı hale geliyoruz çünkü. &özlemle beslenmeyen tensellik çabuk yatışıyor. &insan gecedir, der Hegel &kafanda boşluklar vardı,anasız, babasız kendinden doğmuştun sanki! Bu yüzden sevme yeteneğin yok &insanın sudan,denizden doğduğunu,sonra dalgalarla karaya,sahile vurduğunu söylemişti.&ancak sevdiğimiz insanlarla yaşadıklarımızdan kalanları biriktiriyoruz. Yapamadıklarımız,kararsızlık ve boş tepkilerimiz yakıyor bizi sonradan &anne,arkadaş ya da sevgili, ne zaman bir kadını sevsem hayatımda tutamamıştım. &yıllarca bastırılmış,yok sayılmış acım birdenbire debreşmiş,kabarıp taşmıştı sanırım. Onunla geçirdiğim, sonra sildiğimi sandığım anıların saldırısına uğramıştım. &olursa olsun, yüreğimi kanatarak kendime ve hayata olan borçlarımı ödemek mi istiyordum bilmem. &şimdi bu yaşımda daha iyi anlıyorum. Ben bir aşırılıklar adamıyım. Her şeyi,öfkemi, sevgimi,nefretimi,zaaflarımı abartarak yaşıyorum. &Bazen kederle dolup taşmak için tek bir sebep yoktur ortada. Birikmiş şeyler vardır. &keşke onu sevdigimi kabullenmek bu kadar zamanımı almasaydı. &kafamdaki her şeyi birbirine karıştırdıktan sonra çekip gidiyor. &her ölümle kendi ölümümüze yaklaşıyoruz. Ölüm de birikiyor çünkü. İnsanın, hayatının hiçbir önemi, değeri, hikayesinin hiçbir ilginç yanı olmadığını düşünüp ölmek istediği zamanlar oluyor. Sonra da bir başka ölüm ya da sevdiğin biri ölmekten geçiriyor seni, yaşadığını sevindiriyor. &Bazen yaşarken de kayboluyoruz. Nereye,niçin gittiğimizi bilmiyoruz &bir insanın yazgisı ve düşleri arasında elbette ilişki var &hayat hayalleri aşındırıyor &ömür boyu yas tutulmaz baba. Hayatta öyle büyük acılar var ki!  &hayatınızdan sevdiğiniz biri eksildiğinde onu en güzel haliyle hatirlamak daha iyidir. &hiclik tadı var ağzımda &kimim ben,babasının kimliginden yetim kalmış bir çocuk mu? &oğullar babaları yaşadığı sürece ruhen pem büyüyemiyorlar. &güçlü filan değilim, öyle görünüyorum. Payandalarla duruyorum. &boşluktayım,içimdeki çocuk korkuyor. &mutluluk denen şeyi abartmaktan vazgeçtim. Sonuçta insan kalbi küçücük ve içine pek az şey sığıyor. &çünkü kor düştüğü yerde derin bir yanık izi bırakır. &ne olursa olsun şimdiye kadar ağlayıp sızlamadan,delirmeden,intihara kalkışmadan yaşamayı başardım &yok olanı var etmek için bakmak hatta derin bakmak bile boşunadır. Yok olan yoktur.

Kendi Gecesinde, İnci AralKendi Gecesinde, İnci Aral