• Saçlarını sevdik, hele bir de sarışınsa daha çok sevdik.

    Ağızlarını sevdik, hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik.

    Göğüslerini sevdik…

    Bacaklarını sevdik, hele bir de sütun gibiyse bayıldık.

    Kalçalarını sevdik…

    Gerçekten güzel vücutluysa daha çok sevdik…

    Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep ‘baktık’!..

    Her yerlerine iyice ve dikkatle baktık.

    Pek iyi görememiş olacağız ki bir daha baktık.

    Bir daha ve bir daha…

    Kadınların her yerlerine baktık ama gözlerine ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok geç olmuştu…

    Biz kadınlara çok dokunduk! Onlar istese de istemese de dokunduk.

    Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu.

    Eh! Yozlaşan toplum ve geç gelen hatta hiç gelmeyen adalet olunca da 13-14 yaşındaki çocuklara bile dokunmaya başladık! Sapık damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü sapık diye haykıran ne kadar azdı!

    Kadınlara dokunmada dünya sıralamasında üst yerlere geldik…

    2009 itibariyle rakamlar oldukça ‘umut verici!!!’

    % 40’ını sürekli dövdük…

    %45’ine duygusal şiddet uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)

    %16’sına zorla sahip olduk (ve olmaya devam ediyoruz)

    Tüm bunlara maruz kalan her 3 kadından biri intihara kalkıştı ama biz hiç oralı olmadık (hem bize ne değil mi? Fener ya da Cimbom maç kaybedince çok üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık)

    % 9’una daha masum birer çocukken bile dokunduk.

    Ama onlar hep sustular. Çünkü konuşsalar kimse inanmazdı. ‘Kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu amcan ya da komşun’ bu da sana ders olsun, türünden tepkiler görecekti.

    Ama bu ders o kadar acıdır ki biz erkekler bilemeyiz. Bizlere sorduklarında %25’imiz ‘bazı durumlarda kadın dövülür’ demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik.

    % 51’i erkekler ile tartışmayı bile ‘saygısızlık’ sanıyor artık. %36’sı kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış ya da inanmak zorunda kalmış. % 52’si ‘erkek kadından sorumludur’ diyecek kadar kadınlığını unutmuş ya da unutturulmuş. % 49’u ‘erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir benim itiraz hakkım olamaz’ diyecek konuma gelmiş ya da getirilmiş!

    Hal böyleyken kabul edelim biz kadınları kullanmayı çok sevdik. Evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde…

    Parti kongrelerinde sözde liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep. Onlardan vitrin yaptık, imaj yaptık. Başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız…

    ‘Cennet anaların ayakları altında’ diye diye büyütüldük ama anaları hep ayaklarımız altında çiğnedik, ezdik, tepikledik…

    14 Şubat sevgililer günü ya da anneler gününde bir kaç saat ara verdik ama sonra yine ezmeye devam ettik.

    İş verirken bile onları hep düşündük!

    İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile bayan eleman aranıyor ilanı vermeyi çok sevdik.

    Bu ülkede kadın olmanın ne kadar zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz. Çünkü artık konuşmuyorlar, konuşamıyorlar, konuşturulmuyorlar.

    Bu ülkenin kurucusu Atatürk 1930’lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği hakları verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o Atatürk’tü ve Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmamıştı. İhanet edemezdi ve etmemişti de.

    Ama biz ihanet ettik!

    ‘Türkiye nereye gidiyor?’ diye soruyor herkes birbirine.

    Oysa cevap ne kadar da açık değil mi?

    Türkiye hızla ve şevkle karanlığa gidiyor.

    Hatta koşuyor…

    Çünkü kadın yok oluyor, yok ediliyor…

    Benim annem, kız kardeşim, sevgili kızım yok oluyor…

    Kadını yok olan ülkenin gideceği yol bellidir.

    Karanlık ve onursuz bir gelecek…


    A L İ N T İ
  • “Varlığını savaşın sürekliliğine” borçlu olanlar için bile savaş siyaseti doygunluğa ulaştı. Toplum bu politikadan bezmiş durumda; eskiden de bu durumdan mustarip olan toplum, gerçeği artık daha berrak bir şekilde görüyor. “Bir mermi kaç para biliyor musunuz?” sözü ilk kez bu kadar sarih bir şekilde anlaşılıyor. Çünkü bu sözün anlamı emekçiler, çalışanlar, yoksullar açısından sofradan eksilen ekmektir, okula gönderilemeyen çocuktur, kapanan fabrikadır, artan döviz kurudur, hayat pahalılığıdır, hâsılı gittikçe yaşanmaz hale gelen, insanların nefes alamadığı koca bir ülkedir...”
  • 608 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    BİLİMKURGUNUN BABASI DMİTRY BABA

    (NOT: TÜM SERİNİN İNCELEMESİ OLUP GENEL ŞEYLER ÜZERİNDE DURULMUŞTUR. SPOİLER İÇERMEMEKTEDİR.)



    ~~~~


    Vay be.

    Metro 2035'i bitirdiğim zaman ağzımdan çıkan ilk kelimeler bu oldu.

    Vay be.

    Bu seri beni en çok etkileyen bilim kurgu serisi oldu. Okuduğum bilim kurgu kitapları listesinin zirvesine şanıyla oturdu. Bundan önce okuduğum kitaplar da güzeldi, ona itirazım yok. Ama bana en inandırıcı gelen seri bu seriydi. Biraz karamsar falandı ama tamamen nesnel ve güncel dünya siyasetiyle uyumluydu. Ayrıca yazarın bilgi birikimi ve genel kültürü beni bayağı etkiledi. Üslubu bazı yerlerde takılsa da genel olarak akıcı ve güzeldi. Konuyu uzatmak için gereksiz şeyler kullanmamıştı. Ayrıca kader, insanın seçimleri, sorumlulukları ve din konuları da çok güzel işlenmişti.

    Şimdi soracaksınız bana, sadece bunlar yüzünden mi sana en inandırıcı gelen gelecek senaryosu bu oldu? Tüm o romanlarda yazılan, yapay zeka dünyası, uzay keşifleri, insanların hayalindeki ümitvar gelecek dururken neden bu insanların köstebek gibi yer altında süründüğü, domuz ve mantarla beslendiği bu gelecek sana daha inandırıcı geldi?

    Şöyle izah edeyim: Dünya'mızı düşünün. Dünya'mız ne halde? Su kirliliği, hava kirliliği, toprak kirliliği had safhada. Buzullar eriyor, hayvan nesilleri aşırı avlanmadan, susuzluktan, açlıktan, hava değişimlerinden tükeniyor. Milyonlarca yıl öncesinden gelen komşularımızın bize bıraktığı hediyeleri umarsızca kullanıyor, Dünya'nın yemyeşil saçlarını yolluyor, doğal kaynakların iliğini sömürüyoruz. Eeee? Bizim doğaya verdiğimiz armağanlar ne? Zehirli gazlar ve kimyasallar. Ahahhahah, ne güzel hediyeler. Keşke biri de bana böyle güzel hediyeler verse.

    Böyle bir vaziyette güzel bir gelecek hayal etmek pek mümkün değil, değil mi? :)

    Neyse konudan sapmayayım.

    İnsanlar böyle doğayı mahvettileri yetmiyormuş gibi son yıllarda bir süperstar daha çıktı: Nükleer silahlar. Al sana mis gibi radyoaktivite. Al içine çek.

    İşte serimiz tam burada başlıyor. 3. Dünya Savaşı çıkıyor. Amerika Rusya'ya nükleer saldırıda bulunuyor ve tüm insanlık - tabiri caizse- yerin dibini boyuyor.

    Moskova' daki yer altı metrosunda kalanlar hariç tüm insan ırkı yok oluyor. Onlar da zaten o gün tesadüfen oradalar. Bu arada insan ırkı dediğim Homo Sapiens'ler. Mutasyona uğramış garip insan-hayvanlardan bir sürü var merak etmeyin. Onlardan sonra bahsedeceğim ama şimdi biraz, detayına girmeden metro hayatından bahsedeceğim.

    Moskova metrosu oldukça büyük bir yer.(Zaten kitapların arkasında metro haritası var. İnsan baka baka bir süre sonra haritayı ezberliyor.). Hayatta kalan insanlar kendi ideolojilerin göre minik devletçikler kurmuş. Stalin yandaşları komünistler, faşistler, hatta inanmayacaksınız naziler bile var tek tük. Tabi bu devletlerin birbiriyle çok iyi anlaştığı söylenemez. Yani insanoğluna yerin üstü veya altı fark etmiyor, her yerde başka yerleri fethetme, yıkma, ideolojilerini yayma, sömürme içgüdüleri ön plana çıkıyor. Minik, 3 istasyona sahip devletlerin bile ajanları var düşünün. Rus tarihini çok iyi bilen biri bu kitabı daha da keyif alarak okuyabilir. Ayrıca kitapta bolca Rusya kültürü hakkında bilgiler var.

    İnsanlar mantar, sıçan ve domuz etiyle besleniyor. SIÇANLA. Müslümanlar domuz haram diye sıçan yiyorlar :D. Hastaneler, okullar, kışlalar, kütüphaneler, pazarlar, genelevler de hala faaliyetini sürdürüyor tabi. Para olarak da bildiğimiz mermi kullanılıyor. İnsanlar bildiğimiz paraya tütün sarıp içiyor. Peki insanlar yer altından ne buluyorlar da satıyorlar veya satın alıyorlar? Ştalker mesleğini sürdüren insanlar var. Hayır, hayır. Stalker değil Ştalker :D. Bu Ştalkerler bilmem kaç gray radyasyonun olduğu yeryüzüne çıkıp tüm Moskova'yı yağmalıyor ve elde ettiklerini ticaret yapan insanlara satıyorlar. Yani yukarıda kullanılan eşyaların bir kısmını tedarik edebiliyorlar. Ama herkes değil. Mermiyi veren düdüğü çalıyor.

    Fazla uzatmayayım. Serinin baş karakteri Artyom. Derinliği olan bir karakter bence. Çok kararlı, inatçı. Kolay vazgeçmiyor. Davası uğruna çok kayıp verdi garibim. Dünya'da kalan tek insan kolonisi olmadıklarını düşünüyor. Acaba öyle mi?

    Bence bunu siz okuyup görmelisiniz.

    Keyifli okumalar...
  • İstanbul’u fetheden Osmanlı sultânı. Din ve fen bilgilerinde âlim, kerâmetler sahibi ve velî. 835 (m. 1432) senesinde Edirne’de doğdu. Babası altıncı Osmanlı Pâdişâhı Murâd Hân olup, annesi Hümâ Hâtun’dur. Ba’zı gayr-i müslim tarihçilerin Fâtih’in annesi hakkında söyledikleri, yalan ve iftiradan ibârettir. Fâtih’in annesinin özbeöz Türk ve müslüman kızı olduğu, ilgili mahkeme kayıtları ve Bursa’daki Muradiye Câmii’nin yüz metre kadar doğusunda bulunan Hâtuniyye Türbesi’nin 853 (m. 1449) senesinde yazılmış olan kitabesinin okunması ile isbatlanmıştır. Hümâ veya Hadîce Âlime Hümâ Hâtun, İsfendiyaroğulları da denilen Candaroğullarına mensûptur. Fâtih Sultan Mehmed Hân. Önce Manisa’da sancak beyi oldu. Ondört yaşında babasının yerine ilk defa pâdişâh oldu. 855 (m. 1451) yılında kesin olarak Osmanlı tahtına oturdu, İstanbul’u fethetti. 886 (m. 1481) yılında vefât edip, Muhyiddîn Ebü’l-Vefâ hazretleri tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra, İstanbul’da yaptırdığı Fâtih Câmii’nin bahçesindeki türbesine defnedildi.

    Küçük yaştan i’tibâren tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzâde Mehmed, devrin en mümtaz âlimlerinden ilim öğrendi. Daha küçük yaşta iken, hocası meşhûr din ve fen âlimi, zâhirî ve batınî ilimlerde mütehassıs Akşemseddîn hazretlerinin terbiyesine verildi. Zamanın evliyâsından Hacı Bayram-ı Velî, Sultan Murâd Hân’ın ziyâretine geldi. Yanında talebesi Akşemseddîn de vardı. Sultan Murâd Hân ile sohbet ettiler. Murâd Hân, bu mübârek zâtın feyzinden, küçük şehzâdesi Mehmed’in de istifâde etmesini istedi. Şehzâde Mehmed’i de bulundukları yere getirdiler. Her İslâm sultânı gibi, Sultan Murâd da, İstanbul’u fethetmeyi düşünüyor, hazırlığını ona göre yapıyor, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) müjdesine mazhar olmak istiyordu. Gönlünden geçen duyguları, huzûrunda bulunmakla şereflendiği Allah dostuna, Hacı Bayram-ı Velî’ye açtı. “Aceb Kostantiniyye’nin fethi kime müyesser olacak?” dedi. İşi ve meşgalesi aklı fikri ve düşüncesi, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak olan büyük velî Hacı Bayram-ı Velî ( radıyallahü anh ); “Fethi görmek, şu çocuk (Şehzâde Mehmed) ile, şu bizim köseye (Akşemseddîn’e) müyesser olacaktır” buyurdu. Bu sözler ve açık kerâmetle çok duygulanan Sultan Murâd Hân, Hacı Bayram-ı Velî ile istişâre edip, Akşemseddîn’i şehzâde Mehmed’e hoca ta’yin etti. Akşemseddîn, şehzâdenin herşeyi ile bizzat ilgilendi. Şehzâde Mehmed, idâri yönden tecrübe kazanması için, Manisa’ya Sancak beyi ta’yin edildi. Orada da ilim tahsil etmesine çok ehemmiyet verildi. Molla Ayas gibi zamanın meşhûr âlimleri, şehzâdeye husûsî ders verdiler. Şehzâde Mehmed, daha çok teknik ile ilgili şeylere heves ettiği ve hocaların da baskısına ma’rûz kalmadığı için, ilimde çok mesafe katedememişti. O senelerde hacca gitmiş olan ilk Şeyhülislâm Molla Fenârî, Mısır’da büyük âlimlerin derslerinde yetişmiş olan hadîs, tefsîr ve fıkıhta yüksek âlim olan Molla Gürânî’yi Anadolu’ya getirmişti. Sultan Murâd’a takdim edilen Molla Gürânî, ilk önce Bursa’da müderrisliğe ta’yin edildi. Daha sonra da, Şehzâdeyi korkutması için eline bir sopa verilip Manisa’ya gönderildi. Şehzâde Mehmed’in mizacının sertliğini, Molla Gürânî’nin tatlı-sert eğitim metodu yendi. Şehzâde Mehmed, dört elle ilme sarılıp, dinlenirken de teknik işlerle uğraşmaya başladı. Güzel bir eğitimden geçip, matematik, hendese (geometri), hadîs, tefsîr, fıkıh, kelâm ve târih ilimlerinde yetişti. Arabca, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca’yı öğrendi. İdâre ettiği memleketlerden kim gelirse gelsin, ona kendi diliyle hitâbetme imkânına sahip oldu. Öğrenmiş olduğu din bilgileri ile, kendi hayat tarzını, kânun ve nizâmını tanzim etti. Fen ve teknik bilgilerle, istikbâlde yapacağı savaşları, bilhassa İstanbul’un fethini kolaylaştıracak teknikler geliştirmeye çalıştı, ilk havan topunu döküp, İstanbul’un fethinde kullandı. Târih ve coğrafya bilgilerinde kendisini yetiştirip, geçmiş hükümdârların başlarından geçen şeyleri öğrenerek tecrübe kazandı. Dünyâ cihangirlerinin hayatlarını dikkatle inceleyerek, bunların doğru ve yanlış hareketlerine hakkıyla vâkıf oldu. Bu hâdiselerin muhâsebesi neticesinde, plânlı ve sistemli hareket etme fikrinin lüzumuna kesin olarak bağlandı. Kudretli bir asker olduğu kadar, geniş görüşlü bir fikir adamı olarak yetişti.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, şehzâdeliği ve padişahlığı zamanında, fıkıhta Molla Hüsrev’den, tefsîrde; Molla Gürânî, Molla Yegân ve Hızır Bey Çelebi’den, matematikte; Ali Kuşçu, kelâmda; Hocazâde ve Alâeddîn Ali Tûsî gibi âlimlerden ilim öğrendi. Ayrıca Anconalı Giriaco’dan batı târihini okudu.

    Küçük yaşta Manisa sancakbeyliğine gönderilen Şehzâde Mehmed, 848 (m. 1444) senesinde Edirne’ye çağırıldı. Devletin, Anadolu ve Rumeli’den iki taraflı baskıya ma’rûz kalmasıyla, ömrünü savaş meydanlarında geçirmesinden dolayı rahatsızlanan Sultan Murâd, oğlu Şehzâde Mehmed’i tahta geçirmek istiyordu. Sultan Murâd, batılı devletlerle yapılan Edirne-Segedin muahedesinden sonra ikide bir Osmanlı topraklarına tecâvüz edip müslümanları rahatsız eden Karamanoğlu İbrâhim Bey’in üzerine gitti. Edirne’de oğlu Şehzâde Menmed’i bıraktı. Oğlunun yanına tecrübeli paşalar verdi. Sultan Murâd, müslüman bir hükümdârın üzerine yürürken; İslâm âlimlerinden fetvâ almayı ihmâl etmedi. Şafiî mezhebi âlimlerinden İbn-i Hacer-i Askalânî, Hanefî mezhebi âlimlerinden Sa’deddîn-i Deyrî, Mâlikî mezhebi âlimlerinden Bedreddîn-i Tûnisî, Hanbelî mezhebi âlimlerinden Bedreddîn-i Bağdadî, yine Hanefî mezhebi âlimlerinden Sa’deddîn-i Bağdadî ve Amasya kadısı Abdürrahmân bin Mehmed Muslihî’den fetvâlar aldı. Bunlardan birçoğu; Allahü teâlânın rızâsı için küffâra karşı cihâd eden, Osmanlı Devleti’ni arkadan vuran ve bu müslüman devlete karşı küffâr ile işbirliği yapan Karamanoğlu İbrâhim Bey’in katline fetvâ verdiler. Bu âlimlerden Amasya kadısı hâriç, hiçbiri Osmanlı ülkesinde yaşamıyordu, içlerinden Hanefî mezhebi âlimi Sa’deddîn-i Deyrî, İbrâhim Bey’in tövbe etmekle canını kurtarabileceğini bildirmiş, diğerleri ise doğrudan doğruya katline fetvâ vermişlerdi. Sultan Murâd Hân, bu fetvâların îcâbı olarak, Karaman ülkesine sefere çıktı. İbrâhim Bey, Konya’yı terkedip Taşeli (içel) taraflarına çekildi. Hey’et gönderip özür diledi. Anlaşma taleb etti. İbrâhim Bey’in hanımı olan Sultan Murâd Hân’ın kızkardeşinin şefaatiyle sulh yapıldı. Sultan Murâd Hân, Edirne’ye dönmeyip, Manisa’ya çekildi. Ancak Sultan’ın, yerini çocuk yaştaki Şehzâde Mehmed’e bırakarak tahttan çekildiğini haber alan Avrupa devletleri, leş bulmuş karga gibi Osmanlı topraklarını ta’cîz etmeye başladılar. Hepsi bir araya gelip, bir haçlı ordusu meydana getirdiler. Sultan Mehmed, bir mektûpla durumu babasına bildirdi. Sultan Murâd Hân da, kırkbin kişilik bir orduyla Anadolu Hisarı’na geldi. Kiralanan Ceneviz gemileriyle, orduyu Rumeli’ye geçirdi. Sultan Mehmed’i, Vezîr-i a’zam Çandarlı Halîl Paşa’yla birlikte Edirne’de bırakan Sultan Murâd, ordunun başında Varna’ya hareket etti. 28 Receb 848 (m. 10 Kâsım 1444) târihinde yapılan Varna Savaşı, Osmanlı ordusunun tam bir zaferiyle neticelendi. Sultan Murâd, tekrar Edirne’ye dönüp, bir sene kadar orada oğlu ile beraber kaldı. 849 (m. 1445) yılında oğlu Mehmed’i Edirne’de bırakıp, kendisi tekrar Manisa’ya gitti. Ancak Zağanos Paşa ile Çandarlı Halîl Paşa arasında cereyan eden ba’zı hâdiseler sebebiyle, Sultan Murâd Edirne’ye gelerek, tekrar devletin başına geçti. Sultan Mehmed de Manisa’ya gönderildi. Sultan Mehmed, babasının 855 (m. 1451) senesinde vefâtına kadar Manisa vâlisi olarak kaldı. Babasının vefâtıyla, gönderilen haber üzerine Edirne’ye gelip, tahta çıktı. Sultan Mehmed, daha 19 yaşında idi. Daha önceden saltanat tecrübesi olduğu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat değişikliği dolayısıyla fırsattan faydalanmak isteyen Karamanoğulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra, artık kangren hâline gelen Bizans mes’elesini halletmek üzere bütün gayretini bu konuya verdi. Rumeli Hisarı’nı yaptırıp, Yıldırım Bâyezîd’in karşı kıyıda yaptırdığı Anadolu Hisarı ile beraber boğazı kesti. 856-857 (m. 1452-1453) kışını, Edirne’de harp hazırlıkları ile geçirdi. 857 (m. 1453) baharında, Sultan Mehmed Hân, ordusuyla Edirne’den çıktı. İstanbul çevresinde fethedilemeyen Bizans topraklarını fethetti. Bizanslılar, tehlikenin yaklaştığını hissedip, dostlarından yardım istediler. Haliç’e zincir gerip, girişi kapattılar.

    Şehzâdeliğinden beri bir ân önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek arzusu ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük mes’elenin derhâl halline çalışıyordu. Bu sebeple, askerî târihin kaydettiği ilk büyük ateşli silâhlar ve toplar ile, ordusunu karşıkonulmaz bir kuvvet hâline getirdi. İstanbul muhasarasında, donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indiren teknik bir dehâya ve çeşitli muhasara makinelerine, seyyar kulelere sahip oldu.

    Haliç üzerinde; Kâsımpaşa tarafından başlamak üzere, boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak, beşbuçuk metre eninde bir köprüyü, Kâsımpaşa-Ayvansaray arasına inşâ ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar, Osmanlı askerlerinin su üstünde yürüdüğünü zan ederek, sihir yapıldığına hükmettiler. Sultan Mehmed Hân, İstanbul’un fethine hazırlanırken, fethin bütün plânlarını, önceden en ince teferruatına kadar hazırladı. Zamanına kadar yapılmamış olan en ağır topları döktürdü. O zamana kadar ateşli silâhlar, atıştan sonra soğumaya terk edilir, bu arada bir hayli zaman kaybedilirdi. Sultan Mehmed Hân, kızgın toplara zeytinyağı döktürerek, namluları soğutmuş, insanlık târihinde ilk defa “Yağ ile makina soğutmayı” başarmıştır. Sultan Mehmed Hân’ın teknik buluşu, bununla da kalmamaktadır. Havan topunun balistik hesaplarını yapmış, plânlarını çizmiş ve böylelikle, “Dik mermi yollu” ilk silâhı keşfederek, İstanbul’un fethinde havan topunu kullanmıştır.

    Sultan Mehmed Hân, Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) zamanından kendi zamanına kadar, İstanbul fethini hedef alan bir İslâm ordusunun başında bulunuyor ve bu fethin gerçekleşmesi için gerekli olan yüksek vasıflara sahip bulunuyordu. Yüksek vasıfların sahibi olan Sultan Mehmed Hân’a, daha Manisa’da şehzâde iken, hocası büyük velî Akşemseddîn, İstanbul’u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ve ordu ne iyidir” hadîs-i şerîfi, onu fevkalâde bir şevke getirmişti.

    Kaynakların belirttiğine göre, pâdişâh, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sahiplerinin sözleri ile, o, bu fikri tamâmiyle benimsemişti. Pâdişâhın gece-gündüz huzûru kaçmıştı. Yatıp kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken, kafası hep İstanbul’un fethi ile meşgûldü. Yalnız veya mâiyetiyle gezintiye çıktığında da, yine fethi düşünür, istirahat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâğıt, dâima İstanbul’un haritası ile uğraşırdı. Yine bir gece aynı düşünce ile uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halîl Paşa’yı, gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı çağırılmaktan, bir hatâ yaptığı endişesiyle korkan yaşlı vezîr, pâdişâh’ın İstanbul’un fethi için oturup konuşmaya çağırdığını söylemesi üzerine rahatlamıştı, İstanbul’un müstakbel fâtihi, böyle yerinde duramaz, yatağında yatamazken Bizans’ın hâli neydi.

    Fetihden önce, İstanbul’u ziyâret eden Fransız seyyahı Bertrand de lâ Broguler, şunları yazmıştır: “Üsküdar’dan sandala binip İstanbul’a geçerken, Bizanslılar beni Türk (Müslüman) sandılar! Bu yüzden çok hürmet gösterdiler... Fakat karaya çıkınca, hıristiyan (Katolik) olduğumu farkettiler ve işte o zaman bütün davranışları değişti. Üstelik, âdet olandan da fazla vergi istediler. Çünkü onlar, Katoliklerden nefret ediyorlardı. Kılıcım belimde olmasaydı, hayâtım bile tehlikeye düşebilirdi. Bizanslı Rumların, Roma papalığına bağlı hıristiyanlara ne kadar düşman olduklarını bizzat yaşadım...” Aynı günlerde, bir Rum Metropolidi, va’zında; “Ey ortodokslar!.. Bütün ma’nevî işâretler artık, dünyâ hâkimiyetinin Osmanlılara geçtiğini gösteriyor..” diyor, İslâm âlemi ise, o gün, 900 yıldır Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek hadîs-i şerîflerini gerçekleştirecek mübârek asker ve mübârek emîri bekliyordu...

    Bizans, asırlardır İslâm âlemi ve Osmanlı Devleti için bir fitne kaynağı olmuştu. Haçlı ordularını müslümanların üzerine onlar kışkırtmış, pâdişâh olamayan şehzâdelere onlar arka çıkmış, İslâm devletlerini karıştırmaya çalışmaktan geri durmamıştı. Gâzî Sultan Mehmed Hân, böyle bir yerin çıbanbaşı gibi orta yerde kalmasına dayanamıyor; “Ne sebep vardır ki, onun gibi menzîl-i şerîf ve makâm-ı latîf (İstanbul), bizim vatanımızın ortasında başkasının elinde buluna! Ve dahî padişahlık günlerimizde; kefere ocağı ve eşkiyalar yatağı ve isyancılar durağı ola!” diyordu.

    Fetihten daha birkaç ay önce Bizans İmparatoru ölmüş, yerine Onbirinci Kostantin geçmişti. Bizans İmparatorluğu; Silivri ve Vize gibi birkaç kasaba ile, İstanbul’dan ibâret kalmıştı.

    Sultan Mehmed Hân şöyle buyurdu: “Ya, biz Bizans’ı alırız, ya Bizans bizi!” 857 (m. 1453) yılı Rebî’ul-evvel ayı sonlarında (Nisan başlarında) İstanbul önlerinde karargâh kuran Sultan Mehmet Hân’ın ordusu, birkaç gün içerisinde hazırlıklarını yapıp taarruza geçti. Pâdişâh Sultan Mehmed Hân, bütün evliyâ ve ulemâyı yanına da’vet etti. Her hareketinde onlarla istişâre ediyor, ondan sonra karar veriyordu. Pâdişâhın en yakınında; Hâcı Bayram-ı Velî’nin halîfelerinden Akşemseddîn hazretleri ve Akbıyık Dede ile birlikte, ulemâdan Molla Gürânî ve Molla Hüsrev’den başka, daha birçok mübârek kimse hazır bulunuyordu. Savaş başladı. Bütün kalbler, bütün gönüller, Allahü teâlânın rızâsı için heyecana gark oldu. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) dokuzyüz sene önceki müjdesine mazhar olmak iştiyâkıyla, bir daha, bir daha hücum edildi. Asker, kumandan sultan, âlim, evliyâ, kimse bıkmak bilmiyordu. Gönüllerinde tek düşünce; “Ya biz Bizans’ı alırız, ya Bizans bizi!” diyorlardı. Gemiler dağlardan “Allah Allah” sadâlarıyla yürütüldü. En büyük toplar, en yeni silâhlar, havanlar kullanıldı. Yer altından lağımlar kazıldı. Surlarda gedikler açıldı. Duâlar edildi. Bütün sebeplere yapışıldı. Gönüller bir ân önce Bizans’a girmek, Ayasofya’da ezan okuyup namaz kılmak ateşiyle yanıyordu. Çâre yok, imkân yok, Bizans alınamadı. Firenk kralları bir olup, gemiyle Bizans’a yardım yolladılar. Bizanslılar yardımdan kuvvet alıp, kiliseleri yıkarak, taşları ile kaleleri ta’mir ettiler. Sultan Mehmet Hân çok üzüldü. “Acaba mü’minlerin kanlarını boşa mı akıttım” diye düşündü. Çevresinden ba’zı kimseler; “Bir garîb dervişin sözüne bakıp, bunca iş işledin” dediler. Sultan Mehmed Hân, hocası Akşemseddîn hazretlerine danışmış, o da; “Kostantiniyye’yi evvelâ Sultan Muhammed Hân fetheyler” buyurmuştu. Sultan Mehmed Hân, işte bu yüzden Bizans’ın fethinde bu kadar ısrarlıydı. Pâdişâh, çevresindekileri yatıştırmak için, veziri Veliyyüddîn oğlu Ahmed Paşa’yı gönderip; “Şeyh’e arzet bakalım, kalenin fethi ve düşmanın yenilmesi mümkün müdür?” dedi. Akşemseddîn ( radıyallahü anh ) “Ümmet-i Muhammed’den bu kadar müslüman, bu kadar gâzî, bir kâfir kal’asına yöneldi. İnşâallah fetholur” diye cevap verip, fazla açıklamadı. Sultan Mehmed Hân, tekrar haber gönderip, zamânını bildirmesini arzu etti. Akşemseddîn hazretleri, murâkabeden sonra; “İşbu senenin Cemâzil-evvel ayının yirminci (29 Mayıs) günü seher vaktinde, falan taraftan taarruz etsinler! Ol gün İnşâallah feth ola!... Kostantiniyye, ezan sadâları ile dola” dedi. Gidip Sultan Mehmed Hân’a haber verdiler. Sultan, memnun ve mesrûr olup, yeni bir şevkle düşmana hücum etti. Plânlarını va’dedilen güne göre yaptı. Kimseye birşey hissettirmedi. Küffâra yeniden haber gönderip; “Ya müslüman olun kardeş olalım veya teslim olun haraç alalım” dedi. O gün geldi. Gecesinde bütün mücâhidler gusl abdesti aldılar. Sabahlara kadar namaz kılıp duâlar ettiler. Sultan Mehmed Hân da sabaha kadar namaz kılıp gözyaşı döktü. Duâ edip niyazda bulundu. Seher vakti ezan seslerini müteakip, sabah namazını eda ettiler. Hazırlıklarını tamamladılar. Sultan son defa orduyu teftiş edip, onları harbe teşvik etti. Onlara; “Şimdi parlak bir cihâd için birbirinizi teşvik ediniz, zafer için üç şart esastır. Niyetinizi hâlis edip, emirlere itaat ediniz. Ya’nî tam bir sükûnet ve intizâm ile verilen emirleri tam olarak icra edip, icra ettiriniz. Îmânınızın verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz. Bu işte liyâkatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, Şehâdet ileridedir. Bana gelince, sizin başınızda döğüşeceğime yemîn ederim. Herkesin ne sûretle hareket ettiğini bizzat ta’kib eyleyeceğim” deyip, hücum emrinin boru ile birlikte başlayacağını bildirdi. Emîr verilip, cenk borusu çalındı. Allahü teâlânın rızâsı için cihâda niyet etmiş olan mücâhidler: “Ya Cennet, ya İstanbul” diyorlar, iki yerden başka bir makama gitmek istemiyorlardı. “Allah! Allah!” sadâları ile, Fetih sûresi okunarak; kösler, davullar çalınarak hücum başladı. Pâdişâh heyecandan yerinde duramıyor, fethin bir ân önce gerçekleşmesini arzu ediyordu. Herkes şehîd olmak için adetâ yarış ediyordu. “Allah! Allah!” sesleri cenk naraları ortalığı dolduruyordu. Yeni keşfedilen balyemez toplarının her gürleyişi, kalenin bir burcunu götürüyor, köhne Bizans’ı yerinden oynatıyordu. Ancak fetih bir türlü müyesser olmadı. Sultan Mehmet Hân yerinde duramıyordu. Akşemseddîn hazretlerini da’vet etti. Gidenler, çadırına girmeye cesâret edemediler. Çünkü o mübârek zât, rahatsız edilmemesini emir buyurmuştu. Sultan Mehmed Hân, bizzat kendisi gitti. Çadır sıkısıkıya kapatılmıştı. Çadırın bir kenarından baktı. Çadırın içinde hiçbir şey yoktu. Akşemseddîn ( radıyallahü anh ) kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allahü teâlâya yalvarıyor, zamanın sahibini, en büyük evliyâsını imdâda göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Hân da elini açıp; “Âmin” dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur gibi yaşlar aktı. Sultan Mehmet Hân, oradan ayrılıp otağına doğru gelirken, Bizans surlarına baktı. İslâm askerinin önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı bir ordunun daha kaleye hücum ettiğini gördü. Başlarındaki kumandana dikkatle bakıp, vasıflarını zihnine yerleştirdi. Çok geçmeden Ulubadlı Hasan burçlara çıkıp, tekbîrlerle sancağı şerîfi dalgalandırdı. Osmanlı askeri, yeni bir şevkle saldırdı. Çok geçmeden, surlarda açılan gedikler gibi, şehrin kapıları da açıldı. Osmanlı askerleri akın akın şehre girdi. Aksaray’da toplanan Osmanlı kuvvetleri, küfrün merkezi olan Ayasofya taraflarına hep birlikte hücum ettiler. Halk, korku ve tereddüt içinde Ayasofyaya sığınmış, başta patrik olmak üzere, kapıları içeriden sıkı sıkıya kapatmışlardı. Türk askerleri, sıkıca kapatılmış olan Ayasofya’nın kapılarını zorla açarak içeri girdiler. Sultan, kendisini iki ay uğraştıran bu insan kütlesine karşı, insanlığın üstünde bir merhamet ve şefkat gösterdi. Bu arada ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmak âlicenaplığını gösteren Cihangir, patriği teselli edip; “Ayağa kalkınız! Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki, şu andan i’tibâren, artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz, husûsunda gazâb-ı şahânemden korkmayınız.” dedi. Bir taraftan da, Ayasofya kulelerinde ezân-ı Muhammedî okunmaya başladı. Onsekiz bin âlemin efendisi, iki cihan serveri, Allahü teâlânın Habîbi, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın “Sallallahü aleyhi ve sellem” dokuzyüz sene önce haber verdiği mübârek fetih. “Şanlı emir”in kumandanlığında, “Şanlı ordu” tarafından gerçekleştirilmişti. Bizans’ın kalesi düşmüş, kutsal Ayasofya’nın haçları indirilmişti. İkindi namazı vakti idi. Ordu saf olup, gece aldıkları abdestle ikindi namazını kılmaya niyet ettiler. Fâtihler babası Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ayasofya da ilk namazı kıldırdı.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, insanlara zulmedilmemesini, kılıç kaldırmayana, aman dileyene el kaldırılmamasını emretti. Hemen o günde, âdil Osmanlı kadıları ve âlicenap Osmanlı askerleri, fakir fukarayı tesbit ettiler. Kimse aç ve açıkta bırakılmadı. Yanlışlıkla öldürülen Cenevizlilere diyetleri verildi. Müslüman olsun, kâfir olsun, herkesin huzûr ve rahatı te’mîn edildi. Kocası ölmüş kadınlar, bekâr askerlerle evlendirildi. Herkes dîninde serbest bırakılıp, kimseye baskı yapılmadı. “Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannâmesi”nin yayınlanmasından yüzyıllar önce, evrensel beyannamede bildirilenlerin daha a’lâsı, Osmanlı teb’asına tatbik edildi, İstanbul ta’mir ve îmâr edildi. Anadolu ve Rumeli’den müslümanlar göçürülüp yerleştirildi. Birkaç kilise ve manastır, medreseye çevrildi. Molla Zeyrek, Hocâzâde, Alâeddîn Tûsî, Molla Abdülkerîm gibi âlimlerin her birine birer medrese verildi. Akşemseddîn hazretlerinin kerâmetleriyle, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) sancaktarı Ebâ Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfi bulunup, orada türbe, câmi ve medrese inşâ edildi. Daha sonraları Fâtih Câmii ve Sahn-ı semân medreseleri yaptırıldı. Fâtih Câmii’nin Akdeniz ve Karadeniz cihetlerinde yapılan bu sekiz medresede, bugünkü ma’nâsıyla üniversite eğitimi verildi. Sahn-ı semân medreselerine talebe hazırlamak için, bugünkü liseler gibi “Tetimme” mektepleri inşâ edildi. Fâtih Câmii çevresinde büyük bir külliye meydana geldi. Çeşitli yerlerde vakıflar yapılıp, masrafları karşılandı. Her birinde bir dershâne ve ondokuz oda bulunan sekiz medreseden ve tetimmelerden meydana gelen bu külliyenin bânisi Fâtih Sultan Mehmed Hân, müderrislerden rica edip, kendisi için de bir oda ayrılmasını istedi. Fakat müderrisler bu isteğe; “Siz külliyenin kurucususunuz, ama önce imtihana girin, dânişmend (asistan) olun, tercih ettiğiniz ilim şu’besinde tez yapın, eser verin, sonra müderrisliğe erişin, ancak böylelikle ilim ocağında makamınız olur” cevâbını verdiler. Sultan Mehmed Hân da onları kırmayıp, imtihana girdi. İmtihanı kazandıktan sonra ona da bir oda verildi.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, bu câmi ve medreselerden başka; daha birçok câmi, medrese ve köprü yaptırdı. Zamanında yapılan câmilerin sayısı üçyüzsekseni buldu. Kubbeler, ince ve zarif minareler, evliyâ kabirleri üzerine yapılan türbelerle, fethedilen memleketler, müslüman Türke tapulandı.

    Memleketin her tarafını medreselerle süsleyen Fâtih Sultan Mehmed Hân, âlimlere büyük ikramlarda bulundu. Hürmet ve muhabbette kusur etmedi. En kıymetli âlimleri memleketine celbetti. Doğunun en büyük medreselerinden olan Semerkand’daki Uluğ Bey Medresesi müderrisi ve astronomi âlimi Ali Kuşcu’yu da’vet etti. Tebrîz’den İstanbul’a gelinceye kadar, her konağı için bin akçe hediye etti. Sık sık medreselere gidip, müderrislerin derslerini ta’kib eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, zamanın en meşhûr müderrislerinden Hocazâde Muslihuddîn Bursevî ve Alâeddîn Ali Tûsî’nin, İmâm-ı Gazâlî ve İbn-i Rüşd arasındaki mes’eleleri inceleyip, kitap hâlinde yazmalarını istedi. Her ikisi de İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin haklılığını isbât edip, “Dînin akla üstünlüğünü” ortaya koydular.

    Naklî ilimler yanında aklî ilimlere de ehemmiyet veren Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul’da bir tıp fakültesi ve hastahâne inşâ ettirip, memleketin çeşitli yerlerinde hastahâneler açtırdı.

    Ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsını kazanma gayretinden uzak kalmayan Fâtih Sultan Mehmed Hân, milletinin huzûr ve refahı için, Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kânunu olarak mer’iyette kalan Fâtih Kânunnâmesi’ni hazırlattı. Pâdişâhın görüşleri alınarak, Vezîr-i a’zam Karamânî Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnâmeyi, Nişancı Leyszâde Mehmed Çelebi kaleme aldı. Kanunî devrinde hazırlanan Kanunnâmede de bu eser esas alınmıştır.

    Osmanlı Devleti’nin bütün temel müessese ve teşkilâtı, Fâtih devrinde en mükemmel hâle geldi. Onun için, asırlar boyu çok şeyler yazılıp, çizildi. Hakkında, Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylendi. Tetkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihangirin, sayılamıyacak kadar çok vasıfları vardır.

    Savaş meydanlarında kanının son damlasına kadar çarpışmak, ölümü hiçe sayarak, canını din ve devlet uğrunda çekinmeden feda etmek, milletimizin öz hasletlerindendir. İşte Fâtih Sultan Mehmed Hân, bu kahramanlardan sâdece birisidir. Onun, İstanbul’un kuşatıldığı günlerde, deniz savaşı esnasında gemilerinin mağlup edildiğini gördüğü zaman, beyaz ve şahlanan atını denize sürmesinin ma’nası pek büyüktür. Bu harekette, kahramanlık ile cesâretin, cengaverlik ile faziletin misâli görülmektedir. Allah yolunda her türlü sıkıntıya göğüs geren Fâtih Sultan Mehmed Hân, Trabzon seferi esnasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesine, gönlündeki cihad aşkını çok güzel bir şekilde ifâde etmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Erzincan tarafına yürüdüğü zaman. Uzun Hasan elçiler yolladı. Elçiler, iki kişi idi. Biri öz anası Sârâ Hâtun, öteki ise tanınmış bir Şeyh idi. Gelip, “Bulgar Dağı” yanında buluştular. Gayet iyi armağanlar getirdiler. Pâdişâh dahî armağanları alıp, kabûl eyledi. Ziyâde alâka gösterdi. İkisini birlikte alıp, Trabzona doğru yola çıktılar. Bulgar Dağı’na tırmandılar. Sonra aşağı iner oldular. Öyle ki, Pâdişâh, bu dağın çok yerini yaya yürüdü. Hâsılı Trabzon’a varır oldular. Elçiler de birlikte idiler. İyice yorulan Uzun Hasan’ın anası, Sultan Mehmed’e; “Hey oğul!.. Bir Trabzon için, bunca zahmet çekmek niye?” dedi. Pâdişâh cevap verip; “Ey koca analık! Bu zahmetler, Trabzon için değildir. Bu zahmetler, İslâm dîni yolunadır ki, yarın âhıret gününde Allahü teâlânın huzûrunda utanmıyalım diyedir... Çünkü bizim elimizde “İslâm Kılıcı” vardır. Eğer bu zahmete katlanmaz isek, bize “Gâzî” demek yalan olmaz mı?” dedi.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma, sakalımın tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, hepsini yolar atardım” sözü meşhûrdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin neticesinde, İsfendiyar beyliğini ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nu kolayca ele geçirmişti.

    Akkoyunlu hükümdârı Uzun Hasan’la yapılan Otlukbeli Savaşı, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın komutanlık vasfını en iyi bir şekilde karakterize edebilecek mâhiyettedir. Doğuda büyük bir şöhrete sahip olan Uzun Hasan, birkaç saat içinde mağlup olmuş ve savaş meydanından kaçmıştı. Bu başarıda, savaş plânının iyi hazırlanmış ve iyi tatbik edilmiş olmasının büyük payı vardı.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, Doğu Türkleri ile temasa büyük önem vermiş, oğlu Sultan İkinci Bâyezîd Hân da Türk medeniyetini ilerletmek husûsunda babasını ta’kib etmiştir. Doğu Türklerinin Timur Hân devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde Osmanlılar’da tahakkuk etmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hân, batı dillerinden birkaçını bilmesi sayesinde, Avrupa’yı çok iyi ta’kib etmiş, fakat Türklerin her husûsta Avrupalılar’dan üstün bulunması dolayısıyle, Avrupa’dan birşey alma ihtiyâcı duyulmamıştır.

    Fâtih’in fetihleri yalnız büyük değil, mühim ve ma’nâlı olmuş, Osmanlı Cihan Devleti’nin temelleri bu fetihlerle atılmıştır. Babasından dokuzyüzbin küsur kilometrekare olarak aldığı Osmanlı toprağına; iki İmparatorluk, iki krallık, iki sultanlık, onbir prenslik ve dukalıktan meydana gelen onyedi devletin toprağını da ekleyerek, ikimilyonikiyüzondörtbin kilometre kare olarak oğluna devretmiştir.

    Devrinde büyük âlimler ve san’atkârlar yetişmiş, mühim eserler vücûde getirmişlerdir. Pekçok ilim adamını dünyânın dört bir bucağından İstanbul’a getiren Fâtih Sultan Mehmed Hân, Arabca, Farsça ve Türkçe şiirler yazdı. Şiirde devrinin üstâdları arasında yer aldı. “Avnî” mahlasıyla edebî değeri yüksek beyitler, gazeller söyledi, İstanbul’un fethinden sonra, hocası Akşemseddîn’e hâlini arz edip, dervişlik taleb eden Fâtih; “Sen derviş olursan, müslümanların işlerini kim görür?” cevâbını aldı. Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü. Vefâtından sonra bulunan dîvânının pek güzel gazellerle dolu olduğu görüldü. Bunlardan ba’zıları şöyledir:

    “Sevdüm ol dilberi söz eslemedün vay gönül,
    Eyledin kendözüni âleme rusvay gönül.

    Sana cevr eyleyemezsün nideyin hay gönül?
    Cevre sabr eylemezsün nideyin hay gönül

    Gönül eyvay, gönül vay, gönül eyvay gönül
    Bilemedüm derd-i dilün ölmek imiş dermanı.

    Öleyim dert ile tek görmeyeyin hicranı.
    Mihnet-ü-derd-ü-game olmağ içün erzânı,

    Avniya sencileyin mihnet-ü gam-keş kânı,
    Gönül eyvay, gönül vay, gönül eyvay

    İmtisâl-i “cihâd-ı fillâh” oluptur niyyetim.
    Dîn-i İslâmın mücerred gayretidir gayretim.

    Fazl-ı Hakk-u himmet-i cünd-i ricâlullah ile,
    Ehl-i küfri serteser kahreylemektir niyyetim.

    Enbiyâ vü evliyâya istinadım var benim.
    Lutf-i Hakdandır behmân ümmîd-i feth-ü-nusretim

    Nefs-ü-mâl ile nola kılsam cihanda ictihâd?
    Hamdullah var gazâya sad hezârân rağbetim.

    Ey Muhammed, mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,
    Umarım gâlib ola a’dâ-yi dîne devletim.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân’a isnâd edilen pekçok menkıbe vardır. Bunlardan biri, zamanın en büyüğü Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin İstanbul’un fethinde, Semerkand’dan yardıma gelmesi hadîsesidir. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin torunu Hâce Muhammed Kâsım’dan şöyle nakledilmiştir: Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, bir Perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, atına binip Semerkand’dan sür’atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup, ta’kib ettiler. Biraz yol aldıkdan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbâs Sahrası denilen sahraya doğru sürdü. Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip ta’kib etmişti. Abbâs Sahrâsı’na varınca, atının üstünde sağa-sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydüllah-i Ahrâr ( radıyallahü anh ) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Sultan Muhammed Hân (Fâtih) kâfirlerle harbediyordu, benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlânın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı” buyurdu. Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdî’nin şöyle anlattığını söylerdi: “Bilâd-ı rûm”a (Anadolu’ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hân’ın oğlu Sultan Bâyezîd Hân, bana babam Ubeydüllah-i Ahrâr’ın şeklini ve şemâlini ta’rîf edip; “Semerkand taraflarından, şu şekil ve şemâle sahip, beyaz atlı bir zât, babama yardıma geldi” dedi. Ben de ta’rîf ettiği zâtın babam Ubeydüllah-i Ahrâr olduğunu ve beyaz bir atının olup ba’zan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezîd Hân bana şöyle anlattı: “Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân’dan duydum: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında Allahü teâlâya yalvarıp, zamanın kutbunun imdâdıma yetişmesini istedim. Şeklini ve şemâlini ta’rîf ederek; şu şu vasıfta ve şu şekilde beyaz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de nasıl endişelenmeyeyim küffâr askeri pekçok dedim. Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm, “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağına üç defa vur. Orduna hücum emri ver” buyurdu. Emîrlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı, İstanbul’un fethi gerçekleşti.” Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul’u fethederken, cümle evliyânın ve rûhâniyetlerinin yardımını gördüğü apaçık bir hakîkattir.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, fetih sonrasında vezirleri ile beraber hocası Akşemseddîn hazretlerinin ziyâretine gitti. Fâtih, hocasının huzûruna girdi. Fakat Akşemseddîn hazretleri hiç aldırış etmeyip, yerinden kalkmadı. Hâlbuki her zaman Fâtih Sultan Mehmed Hân için ayağa kalkardı. Genç pâdişâh hocasına karşı bir hatâ ettiğini zannedip, çok üzüldü. Sevdiklerinden birine durumu anlattı. O da Akşemseddîn hazretlerine bu hâlinin sebebini sordu. O büyük âlim; “Cenâb-ı Hakkın eski hakan ve sultanlara nasîb etmediği bir fethi gerçekleştiren bir pâdişâhda olması muhtemel gurûru terbiye etmek için bu hareketi yaptım” dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, o yüce kumandanda sevinç alâmetleri görüldü. O zamana kadar öyle sevindiği görülmemişti. Bu hâlini şöyle îzâh etti: “Beni böyle görüp, İstanbul’un fethine sevinir sanmayın. Beni asıl sevindiren şey, Akşemseddîn’in benim zamanımda olmasıdır” dedi.

    Akşemseddîn hazretlerine fetihten sonra; “Niçin gelecekten haber verip İstanbul’un fethedileceğini söyledin?” dediler. O da; Kardeşim Hızır (aleyhisselâm) ile birlikte şehrin fethinin ne zaman olduğunu ledünnî ilminden istifâde ile öğrenmiştik. Kale fethedilince, Hızır’ı (aleyhisselâm) gördüm. Fethedilen burçlardan birinin üstünde, ayaklarını aşağı sarkıtmış oturuyordu” diye cevap verdi.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, Allahü teâlânın velî kullarını ziyâret edip, onların duâsını almayı, feyz ve bereketlerine kavuşmayı çok severdi. Her zaman onların ziyâretlerine ve hizmetlerine koşardı. Bir defasında, zamanın evliyâsından Vefâ-i Konevî’yi ziyârete gitmişti. Bu çok methedilen Allah dostunu hiç görmemişti. O mübârek kimsenin kapısına kadar bizzat gitti, içeri girmek için müsâade istedi. Abdüllatîf Makdisî hazretlerinin halîfesi olan Şeyh Muslihuddîn Vefâ Konevî, pâdişâhın kendisini ziyâretine müsâade etmedi. Bizans surlarını topla yıkan o yüce pâdişâh, bir garîb dervişin kapısını açtıramadan dönüp gitti. Adetâ ağlar bir hâli vardı. Şeyh Vefâ’nın talebeleri, gözlerinden yaşlar akan hocalarına sordular. “Efendim, neden pâdişâhı kabûl etmediniz? Hem siz üzüldünüz, hem de o üzüldü” dediler. Vefâ hazretleri, gözlerinden akan yaşları eliyle silerek; “Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazîfemizi unutturacak kadar fazladır. Dostluğumuz ve sohbetimiz, birçok vatandaşın işinin yarım kalmasına sebep olacaktı. Şimdi anladınız mı sultânı niçin kabûl etmiyorum?” diye cevap verdi.

    İlme ve Allah dostu ilim adamlarına âşık olan Fâtih Sultan Mehmed Hân, kadıasker Molla Alâeddîn’den bütün İslâmî ta’bir ve terimleri ihtivâ eden bir eser bulmasını rica etti. O zamana kadar bu mevzûda, derli toplu bir eser yazılmamış, değişik eserler içerisine serpiştirilmişti. O kitaplardan da bu bilgileri te’min etmek, bir hayli mesaî isteyen bir işti. Ancak, her ilimde kâmil bir İslâm âlimi, her ilimdeki ta’bir ve terimlerin istenildiği gibi açıklamasını yapabilirdi. Fâtih Sultan Mehmed Hân gibi bir âlimin suâllerine de, Molla Câmî hazretlerinden başkası tam cevap veremezdi. Molla Alâeddîn de, sultâna arz edip; “Sizin suâllerinize ancak Horasan ulemâsından Molla Câmî hazretleri cevap verebilir” dedi. Sultan, daha önceleri de birçok defa methini işittiği Molla Câmî’yi bir mektûpla İstanbul’a da’vet edip, derdine derman olmasını arzu etti. O da, bir risale yazıp, Sultan Mehmed Hân’a gönderdi. “Eğer bu risalemizle gönlünüze su serpebilirsek, daha sonra da kendimiz geliriz” dedi. Daha sonra kendisi de yola çıktı. Konya’ya kadar geldi. Fâtih’in vefâtını haber alarak geri döndü.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân, ba’zan tebdîl-i kıyâfetle şehirde dolaşır, halkının durumunu bizzat kendisi teftiş ederdi. Gündüzleri medreselerde dersleri dinler, geceleri de medreselerde kimin daha çok çalıştığını kontrol ederek, lâyık olanları mükâfatlandırırdı. Birgün, gece geç vakitte sarayının penceresinden medrese tarafına gözgezdirdi. Molla Hüsrev’in ( radıyallahü anh ) talebelerinin kaldığı bölümde bir odanın ışığı yanıyordu. Ertesi gün, daha ertesi gün baktı. Işık hergün sabahlara kadar yanıyordu. Sabahlara kadar ders çalışan bu talebeyi merak edip, Molla Hüsrev’den sordu. Muhyiddîn Manisavîzâde olduğunu öğrendi. “Bu talebe hiç uyumaz mı ki, sabahlara kadar ışığı yanar?” diye sordu. Molla Hüsrev de; “Efendim o, az uyur, çok çalışır” dedi. Emîr verip, Manisavîzâde’ye daha çok ihtimâm gösterilmesini istedi. Vezîr Mahmûd Paşa’nın inşâ ettirdiği medrese tamamlanınca, pâdişâhın emriyle Manisavîzâde oraya müderris ta’yin edildi. Daha sonra Sultan, Manisavîzâde’ye kadıaskerlik verdi. Bir müddet sonra Semânîye medreselerinden birine müderrisliğe ta’yin etti.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde, memleketin her tarafında, her karış toprağında, adâlet hâkim durumda idi. Kânun önünde bütün insanlar eşitti. Zengin ile fakir, sultan ile köylü aynı hakka sahipti. Gayr-i müslimlerin haklarına daha çok riâyet edilirdi. Onları kimse incitmezdi. Osmanlının bu adâletini gören hıristiyanlar, onlara adetâ âşık oldular. Bizans’ta kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ettiler. Rahibeler, müslüman olup, Osmanlı kadınları gibi tesettürlü giyindiler. Osmanlıların, şehirlerini bir an önce fethetmesi için, kendi devletleri aleyhine casusluk yaptılar. Osmanlılar, Bizans İmparatoru’na en yakın olan kimselerden, Bizans prenseslerinden haber alıp, onları casus olarak kullandılar. Fetihten sonra da kendilerine yardım edenleri unutmayıp, en iyi mükâfatları verdiler. Onları en güzel, en âdil şekilde idâre ettiler.

    İstanbul’un fethinden sonra, Osmanlı askerleri, Bizans hapishânelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende iki papaz buldular. Alıp Fâtih Sultan Mehmed Hân’a götürdüler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar; “Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve sefâhetten dolayı kendisini îkâz edip, sonunun yakın olduğunu söyledik. O da, bizim doğru sözümüze aldırmayıp, zulmüne devam etti, bizi zindanlara attırdı” dediler. Çağ açıp çağ kapayan, “Bizans’ı alıp gül-zâr yapan” Fâtih Sultan Mehmed Hân da düşündü. Papazları ölçüp biçti. Memleketini tarafsız olarak gezip görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında da hüküm vermelerini istedi. Papazlar, ellerindeki berâtla heryere girip çıktılar. Merak ettikleri her şeyi gördüler. Bir çarşıya girip, sabahın erken vaktinde birşeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkândan, komşuları siftah yapmadan ikinci birşey alamadılar. En ıssız yerlerde en kalabalık sokaklarda dolaştılar. Her tabakadan kimsenin yanına gidip sohbet ettiler. Ama hiç kimseden bir kötülük görmediler. Bir çarşıya girdiler Ezan okunmaya başladı. Kimse dükkânını kapatmaya bile lüzum görmeden, çarşıda kim varsa herkes câmiye gitti. Hepsi, mal ve para düşüncesinden uzak olarak, huşû’ içinde namazlarını kıldılar. Hiçkimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna zarar vermeyi aklından bile geçirmiyordu. İstisnasız herkes, Allah rızâsı için düşünüyor, Allah rızâsı için konuşuyor, Allah rızâsı için yaşıyor, devletinin bekâsı, sultânın ömrü, ordunun muzafferiyeti için duâ ediyordu. Sanki hepsi, aldıkları nefesten başka nefes almıyacakmış gibi, söyledikleri sözden başka söz söylemiyecekmiş gibi söz söylüyor, son sözünün de hayırlı olmasını arzuluyordu. Herkesin, birbirini son defa görüyormuş gibi bir hâli vardı. Böylece, kimse kimsenin hakkını yemiyor, kimseyi kırmıyor, kul hakkıyla Mevlânın huzûruna çıkmak istemiyordu. Ya’nî herkes, son nefesini kurtarmak, îmânlı ve günahsız olarak huzûr-ı ilâhîye çıkabilmek için çırpınıyordu. Papazlar, bütün bunları görüp, müşâhede ettiler. Bütün bu hâdiselerden dolayı şaşkınlığa düştüler. Kaç şehir dolaştıkları hâlde, bir mahkemeye tesadüf edemediler. Her kasabada kadı var, fakat da’vâ yoktu. Hırsızlık yok, katillik yok, namussuzluk yok, eşkiyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu. Birkaç ay dolaştıktan sonra, şehrin birinde bir mahkemenin olacağını haber alıp, oraya koşuştular. “En sonunda Osmanlının aksak yönünü yakalayacağız” dediler. Zihinlerinde da’vâcıya ve da’vâlıya bir sürü suçlar yüklediler. Mahkeme kuruldu. Papazlar da, izin alıp, dinleyici olarak içeri girdiler. Da’vâlı ve da’vâcı geldi. Kâdı yerine geçip mes’eleyi dinledi. Adamlardan biri anlattı: “Efendim, bendeniz bu din kardeşimin tarlasını arzu ettiği fiyat üzerinden satın aldım. Birkaç sene ekip-kaldırdım. Fakat bu sene çift sürerken, sabanımın demirine birşey takıldı. Kazıp çıkardım. İçi altın dolu bir küptü. Küpü götürüp, daha önce tarlayı satın aldığım bu kardeşime vermek istedim. Ancak o; “Ben tarlayı, altı ve üstüyle sattım” deyip, kabûl etmedi. Hâlbuki o, toprağın altında küpün varlığından haberdâr olsaydı, bana orayı satmazdı” dedi. Kâdı efendi öbür kimseye söz verdi. O da; “Efendim, durum kardeşimin anlattığı gibi vâki oldu. Ancak, bendeniz ona, o tarlayı, altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım olamaz” dedi. Papazların hayretle dinledikleri bu sözler, kadı için hiç de acâib gelmiyordu. Çünkü, İslâmiyeti hakkıyla yaşıyan bir İslâm toplumunda böyle işler, olmayacak şeyler değildi. Kâdı efendi, bu iki mübârek müslüman arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Sorup soruşturdu. Birinin temiz ve sâliha bir kızı, diğerinin de sâlih bir oğlu vardı. Küpte bulunan altını onlara düğün masrafı ve çeyiz olarak kabûl edip, nikâhlarını kıydı. Tarlayı satan ve satın alan bu işten memnun olup, kadı efendiye duâlar ederek evlerinin yolunu tuttular. Papazlar da şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez bir hâlde kadı efendinin yanından ayrıldılar.

    Papazlar, seyahatlerine devam ettiler. İşinde gücünde çalışıp, kimseye yük olmamak, değil nâmerde, dosta dahî muhtaç olmamak, Allahü teâlâdan başkasına el açmamak için uğraşan müslümanların oturduğu, temiz ve güzel şehirleri gezip dolaştılar. Yine birgün, bir mahkemeye şâhid oldular. Kâdı efendinin evinde görülen da’vâda, da’vâcıya söz verildi. Mes’eleyi şöyle anlattı: “Bir hafta önce bu kardeşimden bir at satın aldım. Evime götürüp bakımını yaptım. Ancak birkaç gün sonra at rahatsızlandı. Atın daha önceden hasta olması mümkün olabileceği gibi, ben aldıktan sonra da hastalanması mümkün idi. Atı satın aldığım arkadaşa birşey diyemedim. Gelip durumu size arzedeyim ki, aramızı bulasınız diye düşündüm. Ancak o gün sizi bulamadım. Siz şehir dışına gitmiştiniz. Siz geri gelmeden de at öldü. Hükmünüzü taleb ederim” dedi. Kâdı efendi düşündü. At ölmüş, onlar arasında da’vâ bitmişti. Suç kendisinindi. Atı satanı suçlayamazdı. Çünkü atın durumu ortaya çıkmamıştı. Öbürü de vaktinde müracaatını yapmıştı. Tek eksik taraf; kendisinin şehirde, vazîfe yerinde bulunmaması idi. O hâlde atın ücretini o ödemeliydi. Atın fiyatını öğrenip, kendi cebinden bedelini verdi. Böyle âdil bir kadı efendinin ve böyle âdil bir mahkemenin mevcûdiyetini küçük beyinlerine sığdıramayan Bizans papazlarının, hayretlerinden ağızları açık kaldı.

    “Anadoluda bu kadar dolaştığımız yeter” deyip, İstanbul’a dönen papazlar, İstanbul kadısı Hızır Bey’in huzûrunda, Osmanlı Pâdişâhı Fâtih Sultan Mehmed Hân ile, bir hıristiyan arasında bir da’vânın görüleceğini duydular. Mahkemeye yetişmek için, eteklerini tutarak koştular. Varıp mahkemede hazır oldular. Koca Osmanlı Devleti’nin Sultânı, çağ açıp çağ kapayan İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed Hân ve eli kesik bir hıristiyan mîmâr, kadı Hızır Bey’in karşısında ayakta bekleşiyorlardı. Fâtih Sultan Mehmed Hân, vazîfesine ihânet eden hıristiyan mîmârın elini mahkemesiz kestirmiş, hıristiyan mîmâr da, Kâdı Hızır Bey’e şikâyet etmişti. Papazlar, böyle birşeyin bu dünyâda mevcûdiyetine bir türlü inanamadılar. Parmaklarını ısırıp, rü’yâda olmadıklarını anladılar. Hızır Bey, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın elinin aynı şekilde kesilmesine hükmetti. Eğer mîmâr rızâ gösterirse, diyetle elinin kesilmesinden kurtulabilecekti. Hıristiyan mîmâr, bu adâlet karşısında ne yapacağını şaşırdı. Kendisinden af dileyip, hakkını helâl etmesi için ricada bulunan Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın ayaklarını mı, yoksa ellerini mi öpeceğini bilemedi. Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Ömür boyu, çoluk-çocuğunun nafakasının te’mini şartıyla kısastan vazgeçti. Böylece pâdişâhın eli de kesilmekten kurtuldu. Hıristiyan mîmâra, ayrıca bir de ev hediye edildi. Herkes hâlinden memnun olup, birbirlerine haklarını helâl ettiler. Papazlar, bu insanların hâl ve hareketlerini hayranlıkla seyrettiler. Kendi kendilerine; “Bu müslümanlar, hatâları ile dahî hayır işliyorlar” dediler.

    Papazlar, mahkeme haberini duyunca, acelelerinden çevrelerine bakamamışlardı. Fetihten sonraki İstanbul hayâtını da çok merak ediyorlardı. Müslümanların oturdukları, yeni yeni yerleşmekte oldukları mahallelere gittiler. Onların tam bir teslimiyet ve sükûnetle işlerini gördüklerini, tam bir temizlik ve titizlikle eşyalarını yerleştirdiklerini gördüler. İstanbul bambaşka olmuş, sanki, birkaç ay önceki Bizans gitmiş, yerine gökten bir İstanbul inmişti. Sokaklar pırıl pırıl, çocuklar cıvıl cıvıldı. Bu müslümanların çocukları bile başka oluyordu. Sanki büyümüşler de küçülmüşlerdi. Birbirlerini kırmadan, bağırıp çağırmadan, dövüşmeden oyun oynuyorlar, sokağı kirletmiyorlardı. Kim olursa olsun, büyüklerine saygı gösteriyorlardı.”

    Pâdişâh tarafından Osmanlı ülkesini gezip görmekle vazîfelendirilen papazlar, İstanbul’daki hıristiyan mahallelerini de görmeden edemediler. Bugünkü Fâtih Câmii’nin doğu taraflarına ve Fener’e doğru gittiler. Hıristiyanlar bile değişmiş, sokaklardaki pislik azalmıştı. Kimse kimseye zulmetmeye cesâret edemiyordu. Şikâyetlerini papazlar hallediyordu. Ama, zulüm gören bir de kadıya giderse hâlleri ne olacaktı? Zulmü kadar ceza görmekten onu kim kurtarabilirdi? Kâdı Hızır Bey, Pâdişâha bile ceza vermekten çekinmemişti. Herkes sessiz sakin işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip, sokaklarda salyalarını akıtamıyorlar, naralar atamıyorlardı. Hıristiyanların en fakirine bile ev verilmiş, kimse aç ve açıkta bırakılmamıştı. Müslümanlar ise, zâten Allahü teâlâdan başka kimseye muhtaç olmazlardı. İstanbul’da herkes huzûr içerisinde idi.

    Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra, birkaç gün dinlenip düşündüler, izin isteyip pâdişâhın huzûruna çıktılar. Gördüklerini bir bir arz edip; “Bu millet ve devlet, böyle giderse, kıyâmete kadar devam eder” dediler. “Böyle bir ahlâk ve yaşayışa sahip olan insanların dîni, elbette Allahü teâlânın hak dînidir” deyip, Kelime-i şehâdet getirdiler; “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh” diyerek müslüman olmakla şereflendiler.

    Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın adâlete ve adâlet adamı olan kadılara verdiği ehemmiyeti, “Şakâyık-ı Nu’mâniyye” müellifi çok güzel anlatmaktadır. Rumeli beylerbeyi olan Dâvûd Paşa, yaptığı bir işten dolayı Edirne kadısına şikâyet edilir. Kâdı efendi de, Dâvûd Paşa’ya adam gönderip, yapmakta olduğu o işten vazgeçmesi husûsundaki hükmünü bildirir. Dâvûd Paşa, hiç aldırış etmez. Kâdı efendi, bizzat kendisi Dâvûd Paşa’ya gider, O işten vazgeçmesini ihtar eder. Aralarında tartışma çıkınca, Davut Paşa, kadı efendiye birkaç defa vurur. Durum, Fâtih Sultan Mehmed Hân’a arzedilince, Hâkân-ı a’zam Sultan-ı muazzam Fâtih Sultan Mehmed Hân, şöyle emir verir. “Dînimizin hizmetçisi olan kadıyı döven, dîni tahkir etmiş olur. O hâlde, onun katli lâzımdır.” Emrin acele yerine getirilmesini ister. Paşalar, beyler, kim varsa Dâvûd Paşa’ya şefaatçi olurlar. Böyle bir kumandanın öldürülmesini uygun görmezler. Pâdişâh vazgeçmez. Sonunda gidip Kadıasker Vildân Efendi’yi bulurlar. Durumu söyleyip fetvâ isterler. Kadıasker Vildân Efendi: “Eğer ki, kadı efendiyi kadılık makamında dövse idi, katli lâzım olurdu. Amma, kadı efendi yerinden kalkıp, Dâvûd Paşa’nın mekânına gitmiş olduğu için katli lâzım değildir” diye fetvâ verir. Fâtih Sultan Mehmed Hân da, Dâvûd Paşa’nın katlinden vazgeçip, bizzat kendisi değnekle döver. Bu hâdiseden sonra, Dâvûd Paşa tam dört ay yataktan kalkamadı. Dâvûd Paşa, tövbe edip pişman oldu. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyette kusur etmeyeceğine söz verdi. O günden sonra pâdişâhla aralarında yakınlık peyda olup, vezirlik payesine kadar yükseldi. İkinci Bâyezîd Hân zamanında da vezîr-i a’zam oldu.
  • Yeni Türkiye'nin sanatçıları, "muhalif aydınları", her şeyin esprisi, her şeyin değersizliği; Bartu Küçükçağlayan ve Melikşah Altuntaş üzerine bir kaç not:

    Bu yazdıklarım bu kadar alakasız ve bir o kadar da alakalı başlıklar aslında. Türkiye'nin ve dünyanın içinde bulunduğu kepaze siyasi ve kültürel durum sebebiyle ülkemiz sanatçılarından da çok şey beklediğim yok aslında. Sanatçı profilleri siyasi örgütlerin gücüyle orantılı gelişiyor ya da geriye gidiyor, bu kuşkusuz.

    İktidarda AKP gibi bir yapı varken ve sol örgütlerin büyük çoğunluğu iktidar baskısı ve geçmişte öngörülemeyen stratejik hatalar sebebiyle gün gün erirken ne yazık ki bizim sözde aydınlarımız ya da ileri insanlarımız da Bartu Küçükçağlayan ya da Melikşah Altuntaş gibiler oluveriyor. Toplumun değerleriyle istediği gibi dalga geçebilen "cesur" insanlar... Ama aynı zamanda iş Akp eleştirisine gelince hiçbir şekilde, hiçbir söz edemeyen cesur insanlar. Süleyman Soylu'dan korkuyorlar belki de.

    Bilemiyorum.

    Neyse...

    Bu arkadaşlar savaş karşıtı aynı zamanda. Savaş karşıtı demişken biraz çocukluğuma gidiyorum. Gecekondu mahallemizde, evimizin yanında bir kömürlükte ellerinde elektro gitarı, bass gitarı, bidonlardan yapma bir bateri ile rock grubu çalışması yapıyor ağabeylerimiz ve arkadaşlarımız. Birinin tişörtünde Che var, birinde "katil ABD" yazıyor. Beste yapıyorlar, aşk üzerine ya da Irak'ta öldürülen çocuklar üzerine. Çamurlu yollarda enstrümanları ile yürüyorlar, su geçiren "çakma" ayakkabılarıyla yakın oldukları tüm muhalif siyasi örgütlerin konserlerine, işçi grevlerine desteğe gidiyorlar. Sahneye yine çamurlu ayakkabılarla çıkıyorlar. Ama sorun değil çünkü karşılarında onlar gibi işçiler, yoksullar var. Onların da ayakkabısı çakma!

    Bir de başka bir dünya var. Annesi-babası şair, ressam çocuklar var. Kadıköy'de sergilerde büyüyorlar, gelecekte "ünlü" olmamaları için hiçbir sebep olmayan arkadaşlar. Hani yukarıda savaş karşıtı diye yazdığım iki isim mesela... Bu ekip Coca Cola'nın düzenlediği Rock'n Coke festivalinde bağırıyorlar, "ingilizce!"
    Çamurlu ayakkabılı müzisyenler ise BarışaRock festivalinde...

    Herhangi bir festivali savunduğum yok, eleştirim var.

    * * *

    Amerika-İsrail Coca Cola satıyor, mermi alıyor. Sonra Filistin'de, Irak'ta ve daha bir çok ülkede çocukları katlediyor. Evet bu klişe cümle ve evet "artık duyar kasma" cümlesi. Ama çocuklar ölüyor hala senin duyarın olsa da, olmasa da...

    Dalga geçiliyor böyle şeylerle artık Türkiye'de.

    Affeyleyin, Yeni Türkiye'de.

    * * *

    Çağımızda kitap okuyamama salgını var, herkes farkında. Çok az sayıda insan düzenli kitap okuyor ve bu insanların geneli yeni Türkiye'de doğmamış insanlar. Az kitap okunuyor ama yine de Ahmet Ümit, Orhan Pamuk vb. hiç değilse edebiyat çalışmaları satılıyor Türkiye'de, okunuyor. Çokça geriye giden şey şiir. Çok az şair çıkıyor ve çok az kişi şiir okuyup yorumluyor. Şiir, eski anlamını ve inandırıcılığını yitiriyor. Sebeplerinden biri de yeni insanlığın derine inmeme isteği. Yeni insanlığın bu hastalıklı, "esprili" dünyasından Bartu Küçükçağlayan ve Melikşah Altuntaş da eksik kalmıyor.

    Türkiye'de her komik şey bitmiş, her sorun bitmiş gibi yılların tiyatro, sahne emekçilerinin şiir okumalarıyla dalga geçiyorlar. Fakat bu da bir yere kadar çok önemli değil bence.
    Yetmiyor!

    1977 1 Mayıs'ında katledilen onlarca insanla, işçi sınıfıyla, aydınlarla dalga geçiyorlar. Biri bir ara diyor ki "işçi sınıfı mı var ya?"

    Altında gülenlerden biri popcu Edis.
    İnsanlara küfür ederek para kazanan ve cinsel tercihini bu yönde pazarlayan başka biri.
    O, bu, şu, onlar ve bunlar.

    * * *
    Aşık Feyzullah Çınar birçok albümü var iken çalıştığı çöp kamyonundan düşerek hayatını kaybetti.
    Bu listeye on tane örnek yazdım, sonra sildim.

    Bir kaç gün önce İbrahim Gökçek hayatını kaybetti!