• Öykü Otobüsü: #32743786
    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler : #34533693, #33861382, #32867531

    Arkadaş ben ne zaman olaysız bir yolculuk hayal etsem, tersi tüm felaketleri zihnimde bin bir türlü versiyonla kursam da bu nalet şeytan bir yerden yine açığımı buluyor, yardırıyor da yardırıyor. Halbuki son destanımla Yüce Zeus'la tam arayı düzelttim demiştim, yaptı yine yapacağını, demek hala barışamadık.

    Ben efendi efendi yolculuğumu yapıyor, kimseye karışmıyor, söz verdiğim gibi susuyor -ki bunun için üç gün itiraz hatta kavga ettim- ve kitabımı okuyorken ön sıralarda bir anda bir bağırış çağırış kopmasın mı, keşke kopmasa, hazırlıksız yakalandım, öylece kalakaldım. Bindiğimde demiştim bu kadar okuyanın olduğu otobüs şaşırttı diye. Ben sonumuzun yıllar önce ülkedeki nerdeyse tüm bilim insanlarının bulunduğu düşen/düşürülen Isparta uçağı gibi olacağını, en iyi ihtimalle taksiratımızı şarampole yuvarlanarak tamamlayacağımızı düşünmüştüm. Zaten "Niye okuyon bööö" diyenlerin dualarıyla gönderildiğimden bu yolculuktan hayır beklemenin mantıksızlığını kavramıştım ya dalgınlığıma geldi işte. Halbuki bu her an arbede çıkarma hali memleketimin her yanında hakim; sınıf gözetmiyor, eğitim durumu, cinsiyet hak getire, hiç sekmiyor, niye şaşırıyorum değil mi... Hele son günlerde duyduğum acı olsa da gülmeden edemediğim Moleküler biyoloji cihazında spektrofotometrenin kullanımı konusunda anlaşmazlık yaşayan iki bilim insanının birbirine girip olayın karakolda bitmesi haberi artık çıtayı da hazır yükseltmişken bunlar keşke Tolstoy mu Dostoyevski mi diye birbirine girselerdi bak o zaman tadından yenmezdi diye düşünmeden edemedim. Neyse dağıtmayayım.

    Ben Hatay'a gitmek istemiyorum ya, başıma bir iş gelmese olmaz.
    Girişte otobüstekileri keserken şu öndeki "körü" zaten 'gözüm' tutmamıştı. Adam macera aramak için yola çıkmış da kör numarası yapıyormuş beee, ahaha yav ne kadar işsiz var şu memlekette. Hele olayın açıklığa kavuşması da yan koltuktaki kadına sarkmasından patlamıyor mu, valla gülsem mi ağlasam mı yetişebilsem iki yumruk da ben çaksam mı diye düşünmedim değil. Ama benim yurttaki çocuklarımdan öğrendim, "hocam kavga 3 kişiden fazlaysa girmeyin, kim vurduya gidersiniz, bizim yaptığımız gibi sağa sola fırlatırlar sizi, durduk yere dayak yersiniz" öğüdünü kulağıma küpe yaptım ve bence yırttım. Ahahah ben yer miyim bee.

    Yalnız bizim sahtekar körü değil de adamın ipliğini pazara çıkaranı niye attılar otobüsten anlamadım, bir de üstüne bu körü ceza diye arkaya göndermesinler mi. Ben en sevdiğim "sen bir pisliksin "bakışım ve diğer yolcularla ortak türkümüz cık cıklar eşliğinde arkaya yolladık adamı. Durduk yere ekşın yaa.

    Otobüs bu ya , bir olay sesli yaşandı mı insanlar artık susmak bilmez, taraflar belirlenir, anında olay değerlendirmesi yapılır, örnekleme üzerinden geçmiş yaşantılarla harmanlanır, sallama çay eşliğinde de en son toplumsal mesajlar verilir, herkes sosyolojik tezini tamamlar. Bizim kör de sürekli Türk filmlerinde "ama açıklayabilirim , açıklamama izin verin" diyen ama bu cümleleri elli kere kurduğu halde bir türlü açıklayamayan aktörler gibiydi. Gerçi bir kişi de "açıkla lan" demedi, ne gerek var, 'görünen' köy kılavuz ister mi... Otobüsün sayın yolcuları da bu durumdan kırk tane hikaye çıkardı haliyle, kavgaya karışanı da sövdü, karışmayanı da. Bernard Shaw'ın bir sözü geldi aklıma "Bize bir kaç deli gerek, şu akıllıların yol açtığı duruma bak!" Kendimiz çaldık kendimiz oynadık.

    Bitti mi, bitmedi. Bir kaç saat sakin gittikten sonra mola verdik. Çaprazımda oturan kız da bir kuş bulmuş ağacın altında, çırpınıyormuş herhalde, gözleri dolu dolu geldi ya artık herkes birbirini kestiği için -bunda ne manyaklık var diye herhalde- görüverdik avuçlarındaki kuşu hemen. Bir kaç saat önce o kargaşayı çıkaran otobüs sakinleri (!) aynı kişiler değilmiş gibi, -bir iyilikle içlerini rahatlatmak istediler herhalde -yaralı kuşu kurtarmak için kaptana tezahüratlar eşliğinde eczane arattılar. Herkeste bir neşe bir umut... Gel gör ki kuşun canı bu hevese pek dayanamadı, sonu hüsran olunca da daha yol boyu kimseden ses çıkmadı. Hevesimiz kursağımızda, neşemiz, hızla geçilen yollarda kaldı.

    E peki ben niye mi gidiyorum Hatay'a, vallahi bu manyaklığa ben de hala inanamıyorum. Bir iddia uğruna ya rab, ne Elif'ler yol alıyor, yollanıyor. O son atarı yapmayaydım iyiydi en azından bir kaç gün boyun eğerdim, kalırdım memleketimde, ama ah şu çeneyi tutmayı beceremedin ya, çek bakalım.
    k.aç saat dedi o ya. Bitmez bu yol...
    - Şöför bey, köşedeki şarampolde inebilir miyim?
  • Varlık, sürekli bir değişim ve genişleme halindeyken mutlak ruh sabittir. Teknik olanaklar ve malzeme çağa göre farklılık gösterirken ulaşmaya çalıştığımız ebedi tasavvur kusursuzdur ve bizdeki algılayış kemale ererek derinleşir. Bu yüzden teknik tercih ve üslup ne olursa olsun sanat yapıtı bir ruhun, köklü bir geçmiş çekirdeğinin etrafında kümelenmiş değilse veya kendi külliyatını yaratmamışsa soysuz kalacaktır. Modern dünyanın değişim değerleri, teknik olarak mükemmel ama anlamsal olarak sathî bir yaşama formu oluşturduğu için, derin bir hakikate, bir kusursuzluk arayışına tekabül etmiyor.

    Kusursuz bir sanat üretme girişimi tanrısal olandan rol çalma olarak yorumlanabileceği gibi kadir-i mutlaka / ruhu ilahiyeye ulaşma eğiliminin de göstergesidir. Düşmemek için yaptığımız hareketler, düşerkenki hareketlerimizin aynısıdır. Kopmaya çalışmak, bitişik oluşumuzun delilidir. O halde malzeme ve üslup ne kadar kötü olursa olsun, tasavvurumuz, özdeki hakikate uygun olmak zorundadır: hayranlık uyandırıcı, ihtişamlı, tutarlı, anlamlı ve soylu.

    Maddi olarak üretilen her şeyde temel ilke maddi olmayan mutlak bir gerçektir.Önce ışık, sonra nesne ve en sonunda gölge. Her seferinde başka bir anlatıcı başka bir sahneyi anlatsa da hikâye tek ve aynıdır ve olup biten, olup bitmiş olanın aynasından bize yansıyandır. Levh-i mahfuz da kalem de bezm-i elest de Kalubela da bütün bu düşünsel arka planın imgeleridir. 

    Evrendeki bu tanzim düşüncesinin minyatür bir biçimi, kültürler ve kültürel üretimler için de geçerlidir.

    Kürdiesk olan; resimde, heykelde, müzikte, anlatıda, mimaride, siyasette ve dahası tüm psikolojik ve sosyolojik hal, tavır alma, tefekkür, davranış ve sanatsal tezahürlerde maddi bir benzerliğe değil ruhsal bir tevhide işaret eder. Coğrafya, malzemeler, teknik olanaklar, üsluplar, üretim araçları değişse de Kürdiesk olarak tariflenebilen bir şey, temelde size aynı Kürdi duygunun farklı cephelerini gösterebilendir. Çünkü özde bütünlüklü bir kavrayış ve onu ötekilerden ayıran başka bir ruha sahiplik vardır. Bu ruhun dışına çıkış bir yeniliğe değil bir bozulmaya; bunun Kürdi enstrümanlarla yapılışı ise patolojik bir kusura ve yaradılışsal bir çürümeye işaret eder.

    Kürdiesk ruhu somutlaştırmak için bir cümleye ihtiyacımız olsa bu şüphesiz zıtlıkların süreğen uyumu gibi bir cümle olurdu.

    Anlaşılır kılmak için şöyle demeliyiz: Kürdiesk tarz, birbirine zıt duygu ve durumların iç içe, sonsuz çoğaltılabilir ve birbirine eklemlenebilir hale getirilerek bağdaşık olarak ifade edilme biçimidir. Onun tezahüründe göze çarpan temel öğeler; karşıtlık ve çok renklilikle beraber sadelik, berraklık ve sahihliktir.

    Bu ifade tarzının zaman-mesafe algısı yoktur ve içeriğin sonsuz devam etme özelliği vardır. Bir dengbêj tam da bu yüzden bir hikâyeyi aynı makamda günlerce söyleyebilir ve Kürt masallarında hakikatte bir bitiş yoktur ve anlatıcının maharetine göre bütün hikâyeler birbirini devam ettirebilecek formdadır.

    Yine mimaride ister ova-şehir evleri olsun ister taraça şeklindeki dağ evleri olsun, birer oda eklenerek yapıların legolar gibi yeniden biçimlendirilebilir oluşunun ve bunun bütünlüğü bozmamasının temelinde de bu yapısal algı vardır. Öyle ki İslam mimarisinde ornomentalizmin gelişmesi ve aynı biçimdeki bir şablonunun (pattern) yan yana veya üst üste eklemlenerek sonsuza kadar çoğaltılabilme mantığı ancak Kürdiesk anlayışın güneye taşınması sonrası ortaya çıkmış ve ilk örnekleri Eyyübi İmparatorluğu döneminde Kürtlerin başkenti Şam’da verilebilmiştir.

    İslam sanatındaki ilk tezhip örneklerinin, İslam’ın simge literatürüne aykırı olmasına rağmen Kürt güneşi formunda oluşunun yegâne sebebi de bu durumdur. Bu biçim teknik olarak Kürdistan arkeolojik buluntuları arasında büyük bir yer kaplayan silindir mühürlerdeki devamlılık özelliği ile göze çarpar (günümüzde rulo fırçalar ve boya şablonları aynı görevi görür) ve bu birkaç bin yıllık bir kültürel özün yansımasıdır. Ne var ki Kürdiesk’teki sadelik ilkesi tezyinde bir Sami özelliği olan abartma arzusu ile bozulmuştur. Bunun rövanşını Bedirxan Bey, Botan’da yaptırdığı ibadethanelerde, kapılardaki muhteşem kündekari işlemelere rağmen içmimaride süslemelere yer vermeyerek almıştır ve bu sadeliği bir süreliğine geri getirerek hâkim kılmıştır. Lakin Türk devleti bugün Kürdistan’da restore ettiği veya inşa ettiği yapılarda yapay bir duyarlılığa dayanan plastik, çiğ ve anlamsız bir süsleme sanatı benimsemektedir.

    Kürt kültürünün devletsizlik sebebiyle içe çöküşü ve bir hamilikten yoksunluğundan dolayı, günümüzde Kürdiesk’e dair mutlak ruh en kusursuz şekliyle müzikte ifade edilir. Fakat Kürt müziği de diğer bütün sanat disiplinleri gibi bir mirasa dayandığı için özgür değildir ve belli formlar, haller, makamlar ve edep ile icra edilmek zorundadır.

    Teknik gelişmelerin, modern müzik yargılarının değişmesi ile birlikte Kürdiesk müziğin dönüşümü bir gerekliliktir. Fakat bu sebeple Kürdiesk ruhun dışına çıkış onu öldürmeye kasttan başka bir şey değildir. Yeniden üretilemeyen her sanat çürür.Yeni teknikler, yeni enstrümanlar, yeni imkânlar, yeni tarz ve üsluplar kesinlikle kullanılmalıdır. Fakat bu, herhangi bir yolla ifade edilmesini beklediğimiz ruhun bozulmasına sebep verirse bu artık üstünde kavga edilecek bir konudur ve üretilen şeyin Kürt müziği olduğu iddia edilemez. Bir çalgının telinin uzunluğu değiştiğinde telin çıkardığı sesin perdesi de değişiyor. Malzemeyi ve biçimi değiştirirseniz bu yeni bir enstrüman olur. Kürtlük de müzikte bir makam ve hal tezahürüdür. Bunun dışına çıkılarak üretilen şey, dili ve ritimleri Kürt/çe olsa bile Kürdiesk değildir.

    Kürdiesk müzik, varlığı birlik halinde kavrayan bir anlayışın dışa vurumudur ve bu yüzden yapısında ikilik vardır. Evrenin işleyişindeki dinamik zıtlıkların uyumu bizim müziğimizin temel taşıdır. Dikkat edilirse istisnasız bütün hakiki Kürt müziklerinde hüzün ve coşku bir aradadır. Ritmin yüksekliği ve düşüklüğüne bakılmaksızın her Kürdiesk eser, bu iki temel duygu etrafında biçimlenmiştir ve bu durum onun karakterini yansıtır. Örneğin en ağır ağıtta (ölüm) bile vurguların her biri beşik (doğum) ayaklarının yere değiş ritmine göre yapılır. Bu, Kürdiesk’te bir genel tavırdır. Fakat eserin duygusunun gerçekte ne olduğu çok berrak bir biçimde ortadadır. Temelde bir org ve bateri etrafında gerçekleşen elektronik düğün orkestrasyonuna kadar bu böyleydi en azından. Şimdi bile ne kadar hareketli çalınırsa çalınsın Giranî’deki hüzünlü hava silinemiyor çünkü gerçekte o bir gelinin başarısız olmuş taliplilerinin, sevgililerinin düğününde oynadığı bir govenddir.

    Aynı şeyi Afrin’den İçanadolu’ya sürgün gelmiş Reşî Kürtlerin, bugün Ankara Havasıolarak bilinen düğün şarkılarında da görmek mümkündür. Bütün bozulmaya rağmen Fidayda, Kesik Çayır, Angara’nın Bağları, Ankara Misket, Çargah, Çaçanê – Çeçen Kızı, Çiftetelli, Kaba Guvende gibi eserler bu yüzden hala Kürdiesktir ve hareketli yapılarına rağmen içlerinden üstümüze kocaman bir hüzün boca edilir. Kürt sufi-alevi müziğinde de Klasik saray müziğindeki Kürdî makamlarla yapılmış tüm eserlerde de aynı şey görülür.Örneğin Tanburî Cemil Bey’in Kürdilihicazkar Peşrev’i çok iyi bir örnektir.

    90’larla birlikte Kürt müziği, bu işi yüzyıllardır yapan Gewende, Dûman ve Mitriblarınelinden alınıp şehre göç etmiş dar kafalı muhteris köylülerin eline düştü ve Kürdiesk’teki bu bozulma politizasyonsüreciyle birlikte akıl almaz bir hal aldı. Neticede Bingol Şewtî (Bingöl Yandı) gibi bir ölüm parçası eşliğinde hunharca halay çeken ama cenazelerde de alkış çalıp slogan atan bir nesil ortaya çıktı.

    Bu durum, Kürt Hürremilerden Babek’in kendilerine Ehlê Xerabat (Harabat ehli, kötülük tarikatı, gönlü kırılmış olanlar, meyhane müdavimleri) diyen takipçilerinin meyhanelere girişinin yasaklanmasıyla vukuu bulan bir olayı hatırlatır bana hep. Şehrin hâkimi ferman çıkarmış ki bunlar meyhanelerde demlenip tefekkür etmesinama o günden sonra şehrin sokakları sarhoşlarla dolup taşmış. Zira meyhane edebini bilenlerin kadehi kırılıp onlar ortadan kaybolunca edepsizler sokaklara dökülmüş. O gün bugündür de durum aynı.

    Son birkaç yıldır hızla devam eden bu bozulma sürecimiz, iyi niyetli ama bilgisi eksik bir neslimizin de yetişmesiyle artık başka bir evreye girdi. Son günlerde popüler olan çoğu Kürtçe müzikte benzer bir sorun var. Şarkı söyleyenler çok güzel, sesler çok iyi, kayıtlar ve enstrümanlar şahane, Kürtçeler harika ama Kürdiesk edep yok.Zira bu bilgi yeni nesle aktarılmadığı gibi Kürt müziği sadece Kürtçe söylemekle yapılıyormuş gibi bir anlayış gelişiyor ve geleneksel müziğimizin arkaplanı, şarkı sözlerini ve onların metinlerini var eden bağlamlara dair hafıza yok oluyor.

    Kürt müziği adına gelecek vaat ettikleri ve kendilerinin çabasını önemsediğim, zat-ı şahanelerini takdir ettiğim için elimde kabarık bir listesi olan kötü örneklerin sahiplerinin ismini vermeyeceğim.

    Fakat iki örnek üzerinde duracağım.

    Son zamanlarda bütün dillerden mashupvideoları görüyoruz ve neticede iki güzel Kürt kızı da Kürtçe ve başarılı bir örnekle bu kervana katıldılar. Günlerce bu başarılı çalışmalarını dinledim. Ne var ki seçtikleri şarkılarda sırf bu hüzün ve coşkunun bir arada olması sebebiyle iki tane de çok acı hikayesi olan ağıta da yer verdiler ve gülümseyerek bunlar eşliğinde çılgınca dans ettiler. Bu korkunç bir şey. Başkaları yapsa, bu bizde millî bir travmaya dönüşebilecek kadar acı bir şey.

    Hatırlayalım. Tevrat’ın Mezmurlar bölümü (Zebur Kitabı) bir ilahiler ve dua kitabıdır. 137. Mezmur’un acı bir hikâyesi vardır. Asurlular ve Babilliler birkaç yüzyıl arayla İsraillileri topraklarından alıp sürgün etmiş ve köleleştirmişlerdir. Bir gün onları sürgün edenler onlardan şarkı söylemelerini ve kendilerini eğlendirmelerini isterler. Onlar da bunu reddeder ve lirlerini Dicle Nehri’nin kıyısında kavak ağaçlarına asarak kutsal şehirleri Zion’u hatırlar ve ağlarlar. Kim söyledi bilmiyoruz ama bu mezmur 2700yıldır Yahudilerin milli gururunun ve tarihsel hafızasının canlı bir örneği olarak durur. Kilise ayinlerinde de sıkça okunan bu ilahinin Don McLean tarafından seslendirilmiş Waters of Babylon isimli halini mutlaka dinlemelisiniz çünkü o gün vukuu bulmuş acıyı hissetmemeniz olanaksızdır

    Fakat bugün Kürt çocukları Dersim katliamını ve arkasından Kürtlere uygulanan tehciri anlatan Malan Barkir adlı bir ağıtı aradan 80 yıl geçtikten sonra bir dans müziği olarak yeniden üretebiliyorlar çünkü gerçekte sözlerinin ne dediğine dair bir fikirleri yok.  Acı. Başka hiçbir şey değil.

    Bir diğer örnek ünlü Kürt mutasavvıfı Melayê Cizirî’nin Terci-i Bend’inin başına geldi. Mela, kendi döneminin Kürt sultanına onun kudret, azamet ve güzelliğini anlatan bir şiir yazmıştır. Şiir bütün öğeleriyle Kürdiesktir. “Sebahulxeyri xanê min, şehê şîrînzebanê min” (Sabahı şeriflerin hayırlı olsun ey Han’ım, şirin dilli şahım” diye başlar. Kürtçe’deki basit dil kurallarını bilenler isimlerin dişilik-erillik ekleri alarak bahsedilenin kadın mı erkek mi olduğunu bildirdiğini de bilirler. Bu yüzden bu şiiri okuyan biri, şiirde bahsedilenin “sevgili bir kadın” olmadığını anlar ama ne var ki şiir nasıl olduysa son on yılda öyle bir değiştirildi ki “ê” harfi “a”ya dönüştürüldü ve “Han”, “Hanım”;  “Xanê min”, “xanim” yapıldı.

    Güneybatı Kürdistan’ın Kobanî şehrinden ünlü bestekâr ve müzik üstadı Reşîd Sofî’nin bu şiir için 1970’lerin sonunda yaptığı o harika müzik ve düzenleme Kürdistan’ın kuzeyinde berbat bir hale getirildi. Zûbêr Salih’in de besteyi daha yumuşatarak ve yanlış okuması üzerine bu şiir bir aşk şiiri sanılarak yayıldı. En son yine yetenekli bir hanım kızımız öyle bir işve ve güzellikle, saçlarını omuzlarının üstünden savurarak bu şarkıyı okudu ki yüzbinlerce sevgili coşa gelip nûş eyledi ama Melayê Cizirî duysa “Ahê ji derdê te dikem” derdi.

    Belki elli farklı şekilde okunabilecek ama bu şekilde okunmaması gereken bir şarkı, tüketim malzemesi olurken Kürdiesk’in epik olanı ve aşka dair olanı aynı anda barındırması öz müziğimizden götürdü çünkü müzikte Kürtlük iddiası salt dil fetişizmine indirgenemez. Onun bir ruhu, bir ritmi, bir anlamı vardır.  (Bu şarkının kuzeydeki en başarılı yorumu Kardeş Türküler’e aittir zira içinde şiir, müzik ruh ve muhteva arasında huzuru sağlayan bir denge barındırır:

    Ahvalimiz budur.

    Tahrif edilen Kürdiesk, köklü bir ruhun kendi varoluş sistemiyle çeliştiği için varlığını yitirmesine neden olur. Yeniden üretimde bu denge sağlanamazsa tıpkı Türkler gibi ilerde kendimize ait bir müziğimiz olmayacak.

    Çok şey yazmak gerekir belki ama benim aklımda Solanas’ın El Viaje filminden bir replik var, her şeyi söylemeye yetecek:

    “Öldüğüm gün dünyada başka ozan kalmayacak ama yeni şarkıcılar gökyüzünden yağacak.”
  • Mısırlı işadamı Salah Mustafa Atiyye Ziraat Mühendisi olduktan sonra tavuk çiftliği kurarak bugün Mısır halkının umudu oldu.

    Zengin olsam ne hayırlar yapardım; fakirlere yardım eder, yetimleri doyurur, gençleri evlendirir, memlekete okul, yol yaptırırdım diye iç geçirenlerin dikkatlice okuması gereken bir hikaye bu. Mesleğimiz ve sınırlı imkanlarımız ile insanlığa nasıl bir katkımız olabilir sorusuna ve kapitalist sistemin çıkmazlarına cevap veren, asrın Yusuf'u bir ziraat mühendisi… Allah rızasını gaye edinerek yola koyulan ve bu yolda elde edilen bir başarının öyküsü…
    Dokuz genç bir araya geldi
    18 Mart 1946 yılında Kahire'nin 120 km uzaklığında Tafahna Al Aşraf köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi Salah Mustafa Atiyye. Yokluğu had safhada yaşayan, yamalı ve hatta çoğu zaman ödünç elbiseler giyerek okuluna gidip gelen Atiyye en nihayetinde ziraat mühendisi olarak eğitimini tamamladı ve vatani görevini yerine getirmek için askere gitti. Dönüşte askerde tanıştığı 8 arkadaşı ile bir araya geldi Atiyye. Dokuz genç büyük şehirlere gidip kariyer yapmak, doğup büyüdükleri yeri terk etmek yerine, fakirliğin, işsizliğin ve cehaletin kol gezdiği köyleri ve beldelerinde kalıp orayı imar etme kararı aldı Bu dokuz inanmış genç Mısır Dekahliye ilinin Meyyid Ramr Kasabası'na bağlı, Tafahna Al Ashraf Köyü'nde Firavunun sarayında yaşayan Musaları ve Yusufları örnek alarak yola çıktı. Kendilerine düşen sorumluluğun farkında olan bu dokuz ortak, değiştirmek, modern çağın onları hapsettiği prangalardan kurtulmak için yeterli güce sahip olduklarının da farkındaydı.
    Sermaye 250 pound
    Peki bu nasıl olacaktı? Bir yerlerden başlamak icap ediyordu, hem de hiç zaman kaybetmeden. Bulundukları noktadan kutlu yolculuğa 'Bismillah' denilecekti. İmanlı bu dokuz genç hikayeleriyle büyüdükleri tüccar sahabeler gibi büyük bir şevk ve azimle ticari hayata atılma kararına vardılar. Tafhana Al Ashraf'ın kuru topraklarında bir tavuk çiftliği kurmak için işe koyuldular. Fakirliğin ve yoksulluğun zirvesini yaşamış bu gençler, eşlerinin, annelerinin altınlarını, hayvanlarını, evlerini, ellerinde avuçlarında paraya çevirebilecekleri ne varsa tamamını ortaya koydular. Neticede her biri ancak 250 Pound denkleştireabildi…
    Onuncu hisse Allah'ın
    Bir araya getirilebilen sermaye küçük ama onlar için bir servet değerindeydi. Hedeflerini ve projelerini adım adım hayata geçirme sırasıydı artık. Lakin hedefledikleri rakama ulaşmak ve eşit miktarda ortaklık payı dağıtabilmek adına onuncu bir ortağa ihtiyaçları vardı. Bir türlü onuncu ortağı bulamadılar. Projelerini ertelemek ya da rafa kaldırmak üzereyken, projenin fikir babası Salah Mustafa Atiyye müjdeli bir haberle ortaklarının yanına vardı. “Buldum buldum" diyordu Atiyye, “Onuncu ortağı buldum!" Arkadaşları pür dikkat onuncu ortağın adını söylemesini beklerken Atiyye arkadaşlarına gülümseyerek: “Allah" dedi, “Allah bizim onuncu ortağımızdır." Hepsi istisnasız sorgusuz sualsiz sürurla, onuncu ortağı kabul edip yola revan oldular. Firma kuruldu. Allah(cc)'ın hissesi de resmi olarak kayıtlara alındı. Elde edecekleri kârın yüzde 10'u Allah(cc) adına vakfedilecekti. Sene 1974, ziraat mühendisi Salah Atiyye öncülüğünde projenin ilk ayağı olan tavuk çiftliği büyük bir heyecanla kurulup faaliyete açıldı.
    35 yataklı hastane yaptırdılar
    Tam bir yıl sonra, 1975'e gelindiğinde firmaları hayal bile edilemeyen yüksek oranlarda kâr etmeye başladı. Siparişlerin ardı arkası kesilmiyor ve her geçen gün sermayeleri katlanarak büyüyordu. “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira' yaklaşırım, o bana bir zira' yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." (Buhari) hadisine mazhar olan bu gençler ilk yılın yüzde 10'luk hissesinin kazancı ile yoksul köylerine 35 yataklı bir hastane vİslami ve pozitif ilimlerin öğretildiği bir ilkokul yaptırdılar. Yoksul köyün çehresini değiştirmiş, burada yaşayanların hayatlarında olumlu gelişmeler ve yeni ivmeler kazandırmıştı bu teşebbüs…
    Okullar camiler ardı ardına açıldı
    Muazzam gelişme karşısında dokuz ortak da hayrete düşmüştü. Atiyye arkadaşlarını topladı ve genel durum değerlendirmesi yaptılar. “Projemiz Allah'ın izni ile bugünkü seviyesine vardı. Bu başarı şüphesiz onuncu ortağımız olan Allah'ü Teala'nındır" diye konuştular. Salah Mustafa Atiyye, “Şüphesiz bu başarı ve bereket onuncu ortağımız olan Allah(cc)'ın lütfu. Bu durumda bize onuncu ortağımızın hissesini yüzde 20'ye çıkarmak düşer" dedi ve tüm ortakların ortak kararı ile Allah'ın hissesi yüzde 20'ye çıkarıldı. Yardım ve vakıf giderlerinin her geçen gün artmasına rağmen teşebbüsleri hayal edilemeyecek düzeyde büyümeyle devam etti. Teşebbüsün mimarları olan ortakların sermayeleri arttıkça Allah(cc)'ın hissesi de arttırılıyordu. 1984'e gelindiğinde onuncu ortak olan Allah'ın (c.c) hisse oranı %50'yi buldu ve elde edilen kazançlar ile kendi köylerinin yanı sıra civar köylere ilkokullar, liseler, öğrenci yurtları, camiler, dini müesseseler, fabrikalar ardı ardına açıldı.
    Vakıf kurdular
    Salah Mustafa Atiyye yönetim kurulu üyelerini tekrar toplayıp tarihe not edilecek kararını açıkladı: “Hepimizin de şahit olduğu üzere Allah(cc)'ın hissesi arttıkça işletmemiz de büyüyor ve hiç beklenmedik olağanüstü siparişler alıyoruz. Başarının ve büyümenin bizden olmayıp bilakis onuncu ortağımız olan Allah'ın (c.c) lütfu olduğunu biliyoruz. Bu nedenle şirketi beytülmal yapmayı teklif ediyorum." Allah rızasını gaye edinmiş olan gençler yaptıkları istişare sonucunda “beytülmal oluşturma" kararına vardı ve birçok farklı ihtiyacın giderilmesine yönelik vakfın temelleri atılmış oldu. İş kurmak isteyenlere sermaye, ekipman, evlenmek isteyenlere çeyiz, çalışmak isteyenlere iş imkanı oluşturup tüm ihtiyaç sahiplerine yardım ediliyordu.
    Bütün şirket Allah'ın olsun
    Kendi köylerine üniversite kazandırmak için de kollarını sıvayan ortaklar, projenin onayını almak için yetkilmakamlara başvuruda bulundu. Köylerine yeterli ulaşım imkanı olmaması nedeniyle olumsuz cevap alınca oturup uzun istişareler yaptılar. En sonunda ulaşım sorununu devlete hiçbir yük getirmeyecek bir teklifle, demiryolu yapım maliyetini kendi müesseseleri tarafından karşılayarak halledebileceklerine karar verdiler. Proje revize edilerek tekrar başvuruda bulunuldu. Böylece üniversite ile birlikte demiryolu da köye kazandırılmış oldu. Hikayenin sonu bizim için oldukça şaşırtıcı şekilde bitiyor. Salah Atiyye bir kez daha topladı ortakları ve karar aldılar: “Bizzat şahitlik ettik, mülkün de, zaferin de sahibi Allah(cc). Bugünden itibaren tüm hisselerimizi O'na devrediyoruz… Biz O'nun şirketinde, O'nun işçisi oluyoruz. Ya Rabbi, bizleri senden başkasına muhtaç etme."
    Bugün 4 üniversite var
    Bugün köylerine kazandırmış oldukları birçok okul, hastane, cami, hayır kurumları ve fabrikaların haricinde şu an 4 üniversite, öğrenci yurtları ve uzaktan üniversiteye gelen bütün öğrencilere ücretsiz tren bileti hizmetleri bulunuyor. “30.000″ öğrenci başka illerden eğitim için bu köye geliyor…
    Kapitalist düzene meydan okudular
    Allah(cc) ortaklığında yapılan ticaret, içinde bulunduğumuz bu kanlı, acımasız, adaletsiz sistemin göbeğinde mucizeleri mümkün kılıyor. Hayıflanıyoruz ya hani; “İmkanımız yok a'bi, olsa neler yaparız" veya “sistem bu a'bi yapacak hiçbir şey yok, ayak uyduruyoruz" diyerek… Yanılıyoruz. Kuşkusuz bir iman ve cihat azminin önünde hiçbir engel duramıyor… Sahabe ruhuyla adeta ekonomik ve sosyolojik bir devrime vesile olan Salah Atiyye, bu cani kapitalist düzenin kalbine bir ok gibi saplanıyor. Salah Mustafa Atiyye 11 Ocak 2016 tarihinde yalan dünyadan göç etti. Cenaze namazı bir buçuk milyon seveniyle kılındı. Arkasında gerçek değerler bırakarak irtihâl etti ahirete. Sermaye, prestij, makam, mevki eksenli kariyer anlayışının ve kapitalizmin hakim olduğu modern çağımızda, “Mesleğimiz ve imkanlarımızla Allah rızasına nasıl nail olabiliriz?" düşüncesinde olanlara ilham kaynağı olan Salah Mustafa Atiyye'yi rahmetle anıyoruz.
  • Evet, okuyup aşık olduğum kitapları tekrar tekrar paylaşıp insanları bıktırıyorum kabul :D
    Bu iletinin altında da çok sevdiğim kitapları ama en çok sevdiğim ve mükemmel olanları yazacağım.
    Tabi hepsi faydalı kitaplardır okuyanlara bir şey katar ve tek tek hangi konuda iyi olduklarıyla beraber buraya ekleyeceğim :)

    Okumak isteyenler için bir de benim için de arşiv olur.
    Şunu da oku çok hoşuna gidecek derseniz okuyayım hemencecik ve hoşuma giderse ekleyeyim buraya :D

    Herkese İyi Okumalar :)
    Lütfen buradan bi' kitabı okumaya karar verdiğinizde bana haber verin yorum falan atın ki birisine daha güzel bir kitap kazandırdığım için çoooook mutlu olayım :)

    Kütüphanem:

    Dünyanın En Melankolik Kitabı: Yaşamın Ucuna Yolculuk: (Melankoli)
    #30474238
    Özelliği: İntihara meyilli kişiler okumasın :)

    1-)Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor: (Felsefe)
    #31153646
    Özelliği: Bugüne kadar okuduğun en anlaşılır ve en çarpıcı felsefi kitap!

    2-)Profesör Dowell'in Başı: (Bilim Kurgu)
    #31135594
    Özelliği: Okuduğum en güzel bilim-kurgu kitaplardan

    3-)Frida Kahlo: (Biyografi)
    #31097700
    Özelliği: En güzel Biyografi kitaplarından olması ve insanın acılara ve hayata katlanabilmesini en güzel öğreten kitap.

    4-)Onüç Günün Mektupları: (Mektup)
    #30935096
    Özelliği: Cemal Süreya aşıkları için Süreya'nın özel hayatını anlatan çok ama çok güzel kitap :)

    5-)Kalanlar: (Melankoli)
    #30927620
    Özelliği: Tezer Özlü'nün bütün kitapları gibi çok güzel olması. Ama deprsif bir kitaptır bu tarz sevmeyenlere tavsiye etmem.

    6-)Toplumun Mcdonaldlaştırılması: (Sosyoloji)
    #30915294
    Özelliği: Sosyolojik kitap ve fast food ile beraber modern toplumu felaket bir biçimde ortaya döküyor. Okuyup üstüne de Food Inc. filmini izlerseniz kralsınız :D

    7-)Kapital Manga 1. ve 2. Cilt: (Akımlar)
    #30773654 ve #30777094
    Özelliği: Dünya çapında bilinen Kapital'in manga şeklinde eğlenceli ve bilgilendirici anlatımına sahiptir.

    8-)Komünist Manifesto: (Akımlar)
    #30508102
    Özelliği: Komünizmi sağdan soldan duymak yerine güzelce öğrenebileceğiniz kitap. İncelemedeki yayın evinden alınması daha güzel olur :)

    9-)Geçmişe Yolculuk: (Hüzün,Aşk)
    #30465721
    Özelliği: Bu kadar kısa yazıp bu kadar çok şey anlatmayı başarabilmesi...

    10-)Theo'ya Mektuplar: (Mektup)
    #30189568
    Özelliği: Vincent Van Gogh'un hayatını, acılarını ve mutluluklarını daha yakında görmemizi ve hissetmemizi sağlayan mükemmel bir kitaptır.

    11-)Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar: (Felsefe)
    #29929405
    Özelliği: Dünyaya gelmiş en bilge adamlardan birisinin aforizmaları. Başka özelliğe gerek var mı?

    12-) Kör Baykuş: (Ağır Melankoli)
    #29703410
    Özelliği: En ağır kitaplardan birisidir. Çok karmaşık olmasının yanında intihara meyilli olanların okumasını tavsiye etmem.

    13-) Karamazov Kardeşler: (Roman-Klasik)
    #29599748
    Özelliği: Bu kitabı incelemede de övemedim zaten Dostoyevski demem yeterli olur :D

    14-) Kuklanın Ruhu: (Sosyoloji)
    #29519355
    Özelliği: Sosyoloji diye korkmayın hemen, okuduğum en iyi kitaplardandı. İnsanın özgürlüğünü konu alan bir kitap.

    15-)Sisifos Söyleni: (Felsefe)
    #29363093
    Özelliği: Yabancı kitabını okumanızın ardından okumanızı öneririm. Camus'un felsefesini tanımlayan ve anlatan ağır ve sarsıcı kitap.

    16-)Doktor Ox'un Deneyi: (Komedi)
    #31269978
    Özelliği: Kitap bana çok komik geldi. İlginç bir hikayesi var ve olaylar tuhaf şekilde komik.

    17-)Altıncı Koğuş: (Felsefe-Klasik)
    #31263736
    Özelliği: Bu kitap felsefe olarak geçmiyor ama diyaloglar çok bilgilendirici ve düşündürücü.

    18-)Beyaz Diş: (Roman)
    #31257223
    Özelliği: Mükemmel kitap. Kurdun gözünden yaşıyorsunuz her şeyi. Vahşetin Çağrısından sonra okumanızı tavsiye ederim devamı niteliğinde.

    19-)Leonardo'nun Yahuda’sı: (Sanat-Hikaye)
    #29164304
    Özelliği: Sanatla ilgilenenler hemen alıp okumalı. Da vinci'nin Son Akşam Yemeğini çizmesini anlatan bir hikaye.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...wI9v6UAwIgc&t=3s

    20-)Şato: (Roman-Eleştiri)
    #29062979
    Özelliği: Franz Kafka'nın mükemmel yapıtlarından bir tanesi. Bürokrasiyi yeren bir baş yapıt!

    21-)Erken Kaybedenler: (Hikaye-Melankoli)
    #28911286
    Özelliği: Emrah Serbes'in güzel kitaplarından bir tanesi. Farklı farklı ve kısa kısa hikayelerden oluşuyor.

    22-)Aylak Adam: (Roman-Melankoli)
    #28793095
    Özelliği: Yusuf Atılgan okunması gereken yazarlarımızdandır. Bu kitapta kesinlikle okunmalıdır. Bana göre Sartre ve Camus neyse Atılgan'da Türkiye için odur.

    23-)Salkım Salkım Asılacak Adamlar: (Komedi-Anı)
    #28789231
    Özelliği: Aziz Nesin'in bütün kitapları okunmalıdır. Ülke ve toplum için gereklidir!

    24-)Küçük Prens: (Hikaye)
    #28617768
    Özelliği: Bu kitabı küçük ya da büyük demeden herkes okumalıdır.

    25-)Zaman Makinesi: (Hikaye-Bilim Kurgu)
    #28589564
    Özelliği: H. G. Wells'ten mükemmel bir hikaye. Şaşıracaksınız, üzüleceksiniz ve bazı yerlerde de güleceksiniz.

    26-)Komünist Manifesto Manga: (Akımlar)
    #28465903
    Özelliği: Akımlardan birisi olan Komünizm'i anlatan herkesin okuyabileceği seviyede bir mangadır.

    27-)Mutlu Prens: (Hikaye)
    #28368775
    Özelliği: Küçük Prens gibi bir kitaptır. Çok güzel hikayeler barındırır.

    28-)Bir Kuzey Macerası: (Hikaye)
    #28366630
    Özelliği: Çok güzel bir hikayesi var.

    29-)Üstü Kalsın: (Şiir)
    #28328776
    Özelliği: Dünyanın en iyi şiirlerinin olduğu kitaplardan birisi :)

    30-)Bir Bilim Adamının Romanı: (Biyografi)
    #28114735
    Özelliği: Biyografi diye sıkıcı sanmayınız, Oğuz Atay yazmıştır, her genç okumalıdır!

    31-)Sofie'nin Dünyası: (Felsefe)
    #28043482
    Özelliği: Felsefeye başlamak isteyenler için güzel bir başlangıç kitabıdır. Felsefe ve filozoflar hakkında bilgi birikimi elde etmenizi sağlar.

    32-)Köpek Kalbi: (Roman-Komedi)
    #26926216
    Özelliği: Bana çok komik geldi köpeğin konuşması falan :D

    33-)Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi: (Felsefe-Sosyoloji- Her şey)
    #26658022
    Özelliği: Homo Sapiens adlı kitabını okumanızın ardından tavsiye ederim. herkesin okuması gerekir!

    34-)Hamlet: (Hikaye)
    #26322714
    Özelliği: Sheakspeare'in en iyi kitaplarından birisi değildir. Çünkü bütün kitapları en iyidir!
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=PZTVcKTLDjk

    35-)Vahşetin Çağrısı: (Roman)
    #26322714
    Özelliği: Beyaz Diş kitabından önce bunu okumanızı sonra da Beyaz Diş'i okumanızı tavsiye ederim.

    36-)Canım Aliye,Ruhum Filiz: (Mektuplar)
    #25621541
    Özelliği: Sabahattin Ali'yi daha yakından tanımanızı sağlaycak çok romantik ve güzel bir kitap.

    37-)Kardeşimin Hikayesi: (Roman)
    #23693613
    Özelliği: Kitabın kurgusuna hayran kaldım. Kitabın son sayfasını da okuduktan sonra saatlerce donup kalabilirsiniz şaşkınlıktan!

    38-)Piramit: (Anı-Roman)
    #23537696
    Özelliği: Güzel bir kitaptır.

    39-)Müptezeller: (Anı-Hikaye)
    #22507360
    Özelliği: Emrah Serbes'in okuduğum ilk kitabı. Bu kitabı ile artık o benim için en iyi yazarlardandı.

    40-)Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu: (Hikaye)
    #22301629
    Özelliği: Takıntılı olan bir kadının yaşadıkları sizi çok şaşırtacak.

    41-)Kan Sıcağı: (Polisiye)
    #22094052
    Özelliği: Bu kitaba denk gelmezsiniz genelde ama aralarda kaybolan çok güzel bir kitap bence. Okumanıza değecek!

    42-)David Copperfield: (Roman-Anı)
    #21887379
    Özelliği: Baş yapıt demem yeterli bence...

    43-)Fatih Harbiye: (Hikaye)
    #20056564
    Özelliği: Türk Edebiyatının çok güzel eserlerinden birisidir.

    44-)Yakıcı Sır: (Hikaye-Komedi)
    #19291688
    Özelliği: Stefan Zweig'dan başka bir kitap daha... Bu da komik ve güzel.

    45-)Üvercinka: (Şiir)
    #18725473
    Özelliği: En ama en güzel şiir kitabıdır. Cemal Süreya'ya aşık olacaksınız bu şiir kitabı yüzünden :)

    46-)Yüzyıllık Yalnızlık: (Roman)
    #31609673
    Özelliği: Çok farklı bir olay örgüsü olmakla birlikte 6 kuşağın hikayesini anlatıyor. Bilim-Kurgu'dan tutun da mitolojiye kadar birçok türü içinde barındıran ilginç bir eser.

    47-)Bebeklerin Ahlaki Yaşamı: (Psikoloji-Bilim)
    #32025403
    Özelliği: Ahlak üzerine yapılan bir bilimsel çalışma olup 100 civarı deney ile konuyu aydınlatmaya çalışmıştır.

    48-)Mülksüzler: (Felsefe-Roman)
    #32209337
    Özelliği: İki zıt dünya üzerinden sosyalizm ve anarşizmi anlatarak kişinin sorgulamasını ve düşünmesini sağlayan roman denilen ama bana kalırsa felsefi olan kitap.

    49-)Teneke: (Roman-Oyun)
    #32314846
    Özelliği: Yolsuzluğun, baskı ve zulmün kol gezdiği Anadolu topraklarında çaresiz kurbanları hissedeceksiniz.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...nFmcb8GaM8&t=19s

    50-)Efsuncu Baba: (Roman)
    #32566442
    Özelliği: Kitap batıl inançlara büyük bir darbe vurulmakla beraber insanın aydınlık yolu aydınlığı ve bilimi her zaman seçmesi gerektiği eğlenceli bir şekilde anlatılıyor.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=iWlTnHpUfJY

    51-)Devlet: (Felsefe-Siyaset)
    #32679388
    Özelliği: Devlet adlı bu kitapta Platon Sokrates'in ağzından Devletin nasıl olması gerektiği hakkında ve insanların nasıl daha iyi olabileceği hakkında çok önemli bilgiler veriyor.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...-P9fMc5vPBk&t=1s

    52-)Arayışlar: (Hikaye)
    #32856440
    Özelliği: Kitapta geçen konuyla da beraber, kadınların daha güçlü ve daha özgür olmasını hedefleyen bir yazardan baş kaldırı kitabı!
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=d7m0GkfB0os

    53-) Zacharius Usta: (Hikaye)
    #33331865
    Özelliği: Farklı ve sürükleyici bir hikaye var ve bunun sayesinde insan büyük bir haz alarak okuyor.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...shNkY8pEj4&t=60s

    54-)Feniçka: (Hikaye)
    #33335762
    Özelliği: Arayışlar adlı kitabındaki gibi kadınların daha özgür olması için okunması gereken,aydınlatıcı bi' yazarın başka bir aydınlatıcı kitabı...
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...aAIHyhaXag&t=38s

    55-)Hacı Aga: (Roman)
    #33448747
    Özelliği: Hacı Aga nefret edilecek bir karakterin romanıdır. Ve bu gibi insanları tanımak ve onları yok etmek için okunması gereken bir kitap.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=kp2C4yimBxs

    56-)21. Yüzyıl İçin 21 Ders: (Tarih)
    #33617903
    Özelliği: Sapiens ve Homo Deus adlı kitaplarıyla tanıdığımız Harari 21. Yüzyılı daha iyi idrak edebilmemiz ve geleceği daha güvenilir kılmamız için sormamız gereken soruları cevaplamaya çalışmış.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=e1HHTSNQI2A

    57-) Gülün Adı: (Polisiye Roman)
    #34883977
    Özelliği: Aşırı sürükleyici olmasından dolayı durmadan okumak ve bitirmek istiyorsunuz.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=WdooJ68erBU

    58-) Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor: (Hikaye)
    #35357326
    Özelliği: 3 tane dini hikaye barındıran bu kitabı okurken kendinizi kaptırıyorsunuz. Adalet,eşitlik gibi kavramları irdelemenizi sağlayacak olay örgüsüne sahip...
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=2hNt0KIR1jo

    59-)Suç ve Ceza: (Roman)
    #35604888
    Özelliği: Dostoyevski'nin ustalığını konuşturduğu bu eserde işlenen suçun ardından sizde cezayı yaşayacaksınız.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=KLOUWVKvJDk

    60-)Oyunlarla Yaşayanlar: (Oyun)
    #36318994
    Özelliği: Yazarın Bir Bilim Adamının Romanı kitabındaki gibi insanı okumaya,çalışmaya ve diğer insanlar için çabalamaya teşvik ediyor :)
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=wmJ66RtZUdw

    61-) Kabil: (Roman)
    #36320091
    Özelliği: Kutsal kitaplarda geçen olaylar farklı bir üslupla anlatılıyor. İnsanın sorgulama ve düşünme evrelerini hızlandırdığı için tavsiye ederim :)
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...okjrnslsodfrk0h00410

    62-) Bozkırdaki Çekirdek: (Roman)
    #37400893
    Özelliği: Savaştan çıkmış bir ülkede eğitim için nasıl çabalar gösterildiğini, ne gibi zorluklarla karşılaşıldığını anlamaya başlıyorsunuz.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=GTC4AHfo0T4

    63-) Kanadı Kırık Melek'in Kanadına Takılanlar: (Hikaye)
    #37591125
    Özelliği: Rukiye Türeyen'in tek parmağı ile yazdığı bu kitabı okuduktan sonra insanların hayata bakış açısını bir nebze de olsa değiştirebiliyor.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...k0b6cpsgUE&t=33s

    64-) Dokuzuncu Hariciye Koğuşu: (Roman)
    #39618407
    Özelliği: Hasta bir karakteri anlatırken o kadar iyi anlatıyor ki sizi de hasta hissettiriyor :)
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...YU7-OoxH0&t=195s

    65-) Katip Bartleby: (Hikaye)
    #39619155
    Özelliği: Kitabı bitirdikten sonra "Burada bitemez!" ya da "Nasıl bir şeydi bu ya?" gibi cümleler kurdurtacak tuhaf mı tuhaf bir kitap...
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/watch?v=V_R8W777tDw

    66-) Gog: (Roman)
    #40042497
    Özelliği: Giovanni Papini tanınma şansını yakalayamayan en kaliteli yazarlardan ve bu kitabı ile kendisinin bütün kitaplarını okumak isteyeceksiniz.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...tBUIWALNrE&t=11s

    67-) Bitik Adam: (Roman)
    #38987818
    Özelliği: Papini'nin bütün kitaplarını listeye koyabilirdim ama 2 tanesi yeter. Papini'nin hayatını yazdığı kitap ve okurken çok üzüleceksiniz.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...fQ6ZhAo8uo&t=32s

    68-) Germinal: (Roman)
    #40993994
    Özelliği: Kömür madenlerinde çalışan işçilerin yaşadığı zorlukları gördükten sonra onlarla birlikte baş kaldırmaya çalışacaksınız.
    İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...QfFCrKiME&t=196s
  • MAĞARA VE KOZMOS KİTABINDAN ALINTI
    UZUN BİR YAZI SAYFADA ŞAMANİZME DAİR BAŞKA GÜZEL YAZILARDA VAR. LİNKE TIKLAYARAK OKUMANIZI ÖNERİRİM.

    https://yeryuzusifasi.wordpress.com/...-yarginin-kirilmasi/

    Michael Harner’ın Mağara ve Kozmos Kitabından alınmıştır. Harner kendi kişisel yolculuğunu anlatmakta…

    Öteki alem, rehber ruhlar, tıbbi bitkiler ve ruhsal şifalanma kültürünü merak edenlerin keyifle okuyacağı bir yazı…

    ARAYIŞ – Ön Yargının Kırılması

    Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley şehri) antropoloji öğrencisiyken 1950’lerin başında şamanların heyezanlı, belkide biraz şizofren olması muhtemel kişiler olduklarını tahmin ederdim. Buna kanıtım ise; şamanların ruhları gördükleri, onlarla konuşabildikleri ve hatta insanlara şifa vermek için ruhları kullandıklarını iddia etmeleriydi.

    Şamanlar zaman zaman tedavilerinde başarılı olduklarından araştırılmayı hak ediyorlardı ama ancak psikolojik bir açıdan yapılmak kaydıyla… Walter Cline, şamanların sadece psikolojik açıdan değerlendirildiği bu bakış açısına karşıydı. Şamanların yukarıda belirtilen algılanma şekli Batılı önyargıların bir mirasıdır; bu önyargılar, halen daha kuzey Finlandiya’da söylendiği gibi Avrupa’da “cadı” olarak adlandırıldıklan, Engizisyonun zulmüne uğradıkları yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Engizisyonunun işkence ve infaz yöntemleri, kademeli olarak yerini, onsekizinci yüzyılda yaşanan “Aydınlanma” döneminde bilimin yükselişine eşlik eden laikliğin üstü kapalı baskısına bıraktı.

    O yüzyılda, Avrupa şamanizminin son kalıntıları ve “ruhun yolculukları” olarak bilinen bazı imgeleme yöntemleri, halk şifacılığında bir dereceye kadar varlığını sürdürdü. Ancak onsekizinci yüzyılda akademisyenler, ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıt olmadığını ilan ettiler. Bu yüzden, ortaya çıkmakta olan tıbbi kurumsal yapı, imgelemeye dayalı tedavi yöntemlerinin terk edilmesi gerektiğine hükmetti.

    Bu “sapkınlık”, yani imgelemeye dayalı yolculuk, Avrupa tıbbına ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Freud bir hastasından, trenle kırsal bölgeden geçtiğini “hayal etmesini” ve neler gördüğünü anlatmasını isteyene kadar da geri dönemedi.

    Özler, ruhlar ve şamanları ciddiye almama konusundaki akademik direnç bugüne kadar sürmüştür.

    Fiilen şamanik yöntemleri denememiş ancak sempatisi olan antropologlar bile şamanizmi, birinci elden bilgilerle incelemek yerine, Batılı peşin hükümler ve paradigmalar çerçevesinden inceleme eğilimindedir.

    Bilim insanlarının çoğu şamanlara, artık etnik merkezli olmasa da, halen daha biliş merkezci mercekler ardından bakmaya meyillidir; yani başka insanların, değişik bilinç hallerinde yaşadıkları deneyimlerin geçerliliğini, bu durumları kendileri deneyimlemeden yargılama eğilimindedirler. Bu bilim insanları, yeterli katılımcı gözlemde bulunmaksızın şamanlar ve şamanizmi, şu anda moda olan teorik sınıflandırmaya tabi tutmaktan sorumluydu. Şamanizm alanında yirminci yüzyılın ikinci yansından önce hiçbir antropolog fiilen katılımcı gözlemde bulunmamıştı. Dolayısıyla “katılıma gözlem”, antropolojide, yerel davranış ve uygulamalann doğru anlaşılmasına yönelik gerekli bir saha yöntemi olarak gerçekten değil, göstermelik bir şekilde desteklenmiştir.

    Diğer yandan, şamanların şifacılıktaki başarıları ve öteki dünyalara yaptıkları inanılmaz seyahatler Batılı bilim insanlarını büyülemiş ve hayrete düşürmüştür. Katılımda bulunmadan, oturduğu yerden teorilerini geliştiren Fransız kurama Lucien Levy-Bruhl yirminci yüzyıl başında çıkan kitabında (Les fonctions zihinseles dans les societes infirieures, ilkel toplumların zihinsel işlevler); yerli insanların olağanüstü deneyimlere dair “yerel” temaslarının, aslında hakiki olmakla beraber yerlilerin, prerasyonel “ilkel” zihnin mahkûmları olduğunu öne sürmüştür. Ne yazık ki bu görüş tamamen kaybolmamıştır, kuramcı Julian Jaynes’in daha yakın tarihli kitabını örnek olarak verebiliriz; gezegenimizde halen daha varlıkları devam eden “tarım öncesi” topluluklardan avcılar ve toplayıcıları yerinde incelemeden, oturduğu yerden, “tarım öncesi” toplulukların bilincine dair detaylı teoriler geliştirmiştir.

    Levy-Bruhl’m kabile insanları ve şamanlar hakkındaki görüşleri, belki de yirminci yüzyılın daha ileri dönemlerinde onlarca yıl boyunca şamanların deneyimlerini “halüsinasyon” ve şamanların kendilerini de fiilen psikozlu veya “kısmi remisyonda psikozlu” olarak tanımlayan psikanalitik kesimin çoğunluk görüşlerinin yanında oldukça masum kalır. Gerçekten de Freudçu psikanalitik teoriden önemli ölçüde etkilenmiş bir antropolog olan VVeston La Barre, şamanizmdekiler de dâhil olmak üzere aslında bütün mistik deneyimlerin, nevroz veya psikoz belirtileri olduğunu savunmuştur. Kendi terimleriyle, Aşağı Dünyaya “yolculuklar” yapan ve Ilyas tarafından orada ruhların gerçekliğine dair eğitilen Cari Jung, bu görüşten ve Freud’tan ayrılmaktadır.

    IIyas ona “Biz sembol değil gerçeğiz. Bize sembol diyebilirsin… Ancak, siz insanlar gibi gerçeğiz. Bize sembol diyerek hiçbir şeyi çürütemez ve çözemezsin. Kesinlikle, sizin gerçek dediğiniz şeyiz.” Ancak, Jung’ın bu ifadeleri kendi Kırmızı Kitabı’na gizlice yazması ve kitabının, ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra basılması dikkat çekicidir.

    Kuşkusuz, hem şamanizmin akademik rehabilitasyonunda hem de tüm insanlık nezdinde ortaya çıktığının herkesçe bilinir olmasında yirminci yüzyılın en önemli figürü Mircea Eliade idi.

    Klasik kitabı ” Şamanizm: Geçmişin Esriklik Teknikleri” ilk kez 1951 senesinde Fransızca yayınlandı. Eliade, yerel uygulamaların kendi aralarında farklar içermesine rağmen, sürekli olan ve kilit özelliğin, şamanın trans “esriklik” halindeyken öteki dünyalara yaptığı yolculuklar olduğunu belirtmiştir.

    Şamanizm hakkında önemli bir referans olma özeliğini halen koruyan kitabında Eliade, şamanizmin kendisinin bir din olmayıp bir yöntembilim olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra şamanizmin, diğer tüm ruhsal sistem ve dinlerin öncüsü olduğunu belirtmiştir. Ancak Eliade de, şamanların akıl hastası olduğuna dair görüşten kendini arındıramamıştır; Amazonlara dair ilk saha çalışmamdan sadece beş yıl öncesi olan 1951 gibi geç bir tarihte, “şamanların çoğunluğunun psikopat olduğu” şeklinde bir tavır benimsemiştir.”

    Dolayısıyla bilim insanlarının “psikolojik” bakış açısına göre şamanlar “yalancı ve şarlatan” değil, sadece akıl hastasıydılar! Yine de şamanlar, kabul görebilecekleri “çılgın” kültürlerde doğmak gibi bir talihe sahiptiler. Hatta şaman olarak, aralarında yaşadıkları insanların kitlesel heyezanlarını tatmin ederek, bu delilikten fayda sağlayabiliyorlardı. Tabi ki bu “çılgın” kültürler; iki dünya savaşı ve Yahudi soykırımının yanına diğer toplu katliamları, kentsel şiddeti ve gezegenimizin hayat destek sisteminin tahribatım hızlandıran eylemleri da katan ve akıllı olduğu varsayılan kendi “uygar” Batılı kültürümüzün aksine, “ilkel” kabile kültürleriydi.

    Antropoloji bölümünden mezun bir öğrenci olarak öğrendiğim (tabi ki Walter Cline’dan değil) bir diğer şey, saha çalışması yapanların şüpheci bir “nesnelliği” koruması gerektiğiydi. Pederşahi yaklaşım dışında daha pratiğe yönelik amacı doğrultusunda, yani yerel deneklerin kendinden uzaklaşmasını önlemek için antropolog, şüpheciliğini yerlilere doğrudan ifade etmezdi. Akademik çevreye, evine geri döndüğünde ise Batılı psikolojik ve sosyolojik kabuller çerçevesinde, söz konusu yerel kültürlerde “gerçekte” ne olup bittiği açıklardı. Bu riyakâr tutumun çok uygun ve doğru olduğuna dair bir kanaat hâkimdi. Buradaki içkin kabul, yerel işlevlerin, biz Batılılar açısından muhtemel öğreticiler olmaktan ziyade, üzerinde çalışılacak konular olduğu ve modern Batı bilgisinin üstünlüğü idi.

    Aynı şekilde, “dengesiz kişiliklerin” kalkışabileceği bir şey olan “yerlileşme”nin tehlikelerini öğrenmiştim. “Sınırı aşan” etnolog ve kültür antropologlarına verilen örneklerden birisi, Smithsonian Enstitüsü Amerikan Etnoloji Bürosu’ndan Frank Cushing’di. Yüzyıl kadar önce Cushing, gizli topluluklarına resmen kabul edildikten sonra Zuni dini hakkında rapor vermeyi bırakmış ve bu yüzden Batı dünyasını keşiflerinden mahrum bırakmıştı. Ayrıca Birinci Savaş Şefi unvanını almıştı. Meslekte birçokları açısından, “mesafesini korumada” ve akademik yükümlülüklerini yerine getirmedeki başarısızlığından ötürü, genel anlamda bir skandaldı.

    1956-57 arasında Yukarı Amazonlarda ilk saha çalışmama başlarken sahip olduğum akademik birikim buydu. Amacım, Batılı kolonileşme sınırlarını aşıp halen daha fethedilmemiş olan Yerli Amerikan kabilelerinin hayatlarını deneyimlemekti. Kuzey Amerika’da bu fırsat için bir yüzyıl kadar geç kalmıştım, dolayısıyla ben de Güney Amerika’yı ve özellikle de, sözde fatihlere yüzyıllardır direnmiş olan, Doğu Ekvator’un Jivaro proper veya Untsuri Shuar (Şuarlar) olarak anılan halkını seçtim.

    Antropolojik sorumluluk ve amacım, kültürlerinin tamamının doğru etnografyasını (budun betimini) yapmaktı, çünkü sansasyonel “kafa derisi büzme” uygulaması hayatları ve düşüncelerine dair birçok dehşetli, gerçek dışı ve önyargılı rivayete yol açmıştı.

    1956’da Şuarlarm arasına geldikten kısa bir süre sonra gece gündüz ormanda dolaşıp, gördüğü ruhlarla konuşan bir adam fark ettim.

    Azametli akademinin fildişi kulelerinden henüz yeni gelmiş biri olarak; “İşte, bir tane buldum!” diye düşündüm. Halka, adamın şaman olup olmadığını sordum. Onlar da adamın şaman değil, deli olduğunu söylediler! Adamı deli olarak değerlendirmelerine rağmen, onun halüsinasyonlar gördüğünü düşünmüyorlardı. Sonuç olarak topluluktaki hemen herkes, yerel halüsinojenlerden kullanmıştı ve onlar da görmüş oldukları için, ruhların gerçek olduğunu biliyorlardı.

    Bu kişiyi deli olarak değerlendirmelerinin sebebi, ruhlarla olan temasını kesememesiydi.

    Halkı için faydasız biriydi. Şamanlar ise, aksine, ruhlarla etkileşime geçecekleri zamanı bilinçli bir şekilde kendileri seçer ve bunu, başkalarına yardımcı olmak gibi belirli bir amaç için yaparlardı. Böylece, Şamanizm hakkındaki gerçek eğitimimin başlamış oldu.

    Kısa bir zaman sonra sadece savaşçılardan değil, aynı zamanda, şamanlardan oluşan bir toplulukta bulunduğumu öğrendim. Şamanların sayısı yüzlerceydi; şifacılıkları ve diğer faaliyetleri, günlük hayatın içine iyice nüfuz etmişti. Benim açımdan büyüleyiciydiler; önceden bildiğim her şeyden çok daha heyecan verici olan, gerçeklik kavramlarıyla tanıştım.Çoğu, bilinç durumunu değiştiren bitkilere ve bitki karışımlarına bağlı görünmekteydi. Hem şamanlar hem de şaman olmayanlar, görünmez alternatif bir gerçeklikte, görünmez olan ruhları görmek ve etkileşime girmek için çeşitli halüsinojen (sanrı yaratan) veya psikodelik (zihin açıcı) maddeler kullanıyordu.

    Belki de dünyadaki diğer yerli halkların kullanmadığı kadar geniş bir psikodelik madde çeşidine sahiptiler; saklı gerçeklikteki faydalı ruhlarla temas kurmaları için bebekler için çok hafif bir tanesi, yine kız ve erkek çocuklar için olanlar, ruhlardan yardım almaları için av köpeklerine yönelik bir tane, sadece şamanlara yönelik bir madde ve sadece görü arayışına yönelik bir tane… Eğer genç bir delikanlı, kötü davranışlarda bulunursa ebeveynleri onu hizaya getirmek için bir psikodelik alması için zorlayabiliyordu. Altta yatan fikir, ruhlar ve saklı gerçeklikten bahsettikleri zamanlarda, neden söz ettiklerini gerçekten bildiklerini anladığı takdirde delikanlının, ebeveynlerinin otoritesine saygı duyacağıydı.

    Burs almış olduğum doktora projem, Şamanizm veya psikodelik maddelerle alakalı olmadığı için araştırmalarımı farklı konulara yoğunlaştırdım. 1956-57’de Şuarlar arasındaki saha çalışmam esnasında iki kez şamanlar, bilinç değiştiren iksir ve bitkilerinden kullanma fırsatı verdiler.

    Bu bana çok cazip geldiyse de, az da olsa beyin hasarı yapabileceği endişesiyle, kendimi tuttum. Başarılı bir doktora tezi yazmamda en önemli kaynağım, net düşünebilen açık bir zihindi. Lâkin aylar geçtikçe, ruhsal yönelimimde alttan alta bir şeyler değişti. Ruhların gerçek olduğu da dâhil olmak üzere, Şuarların gerçekliğe dair kabullerinden bazılarını bilinçli olarak benimsedim. Nehri geçerken yaşanan kaza, ruh gücüne sahip olmanın önemini gerçekten kavramamı sağladı.

    Artık kendimi, Kızılderililerin durmaksızın devam eden kan davaları, baskınları, pusuları ve cinayetleri arasında fiziksel tehlike içindeyken, sessizce koruyucu ruhlara yalvarırken buluyordum. Ruhların varlığı, bana halen daha görünmez olmalarına rağmen, somut ve güven verici geliyordu. Doğal olarak dünya görüşümdeki (VVeltanschauung) bu hafif kaymadan, üniversiteye doktora tezim için gönderdiğim mektuplarımda söz etmiyordum.

    Aslında saha çalışmamın ilk senesinde, katılıma olmaktan ziyade gözlemci kalarak, bir etnolog olarak esasen “uygun” mesafeyi korumuştum.

    Bir yıl sonra Amerika Birleşik Devletlerine geri döndüğümde, Doğu Ekvator’da deneyimlemiş olduğum bu kişisel ruhsal duyumsamalar, gitgide bilincimin gerilerine çekildi ve belli belirsiz hatıralara dönüştüler.

    Dört yıl sonra, Amerikan Doğal Tarih Müzesi için Yukarı Amazonlara yaptığım bir keşif gezisinde, bu eşiği tam ve fiili olarak geçtim. 1961 senesinin o kaderimi belirleyen gecesinde, Doğu Peru’nun Conibo Kızılderilileri arasında şamanlarm psikodelik bitki çayı “ayahuska”dan içtim.

    Conibolar, kendi ruhsal deneyimlerini ve dinlerini açıklamak için bu şartı ileri sürdüler. Şuarlar arasında yaptığım hatamı, yani iksirlerini içmemeyi, tekrarlamamaya kararlı olarak Conibolarla işbirliği yaptım.

    Conibolar arasında yaşadığım görü deneyimlerim çok güçlüydüler; ayrıca, daha sonra Coniboların bana açıkladıklarıyla da oldukça örtüşüyordu. Fark etmeye başlamıştım ki; antropoloji öğrencisi olarak bana öğretilen kültürel kuramlar, kültürlerden bağımsız olduğu net olan bu deneyimler arası tutarlılığı açıklamakta yetersiz kalıyordu. Bu keşif, gerçeklikle ilgili batılı görüşlerimi temelinden sarsmış, gerçek ve ciddi bir bilgi arayışına girmeme neden olmuştu. Halen daha Coniboların arasındayken, bu arayış, kutsal dünyalara yolculuk yapmak ve ruhlarla çalışmak için gecelik katalizör etkisi gösteren ayahuska ve şamanik şarkılar yardımıyla şamanik yöntemlere ilişkin bir eğitim halini aldı. Tamamen farklı bir gerçekliği, gizli bir evrenin gerçekliğini, araştırmanın ve keşfetmenin verdiği ve hayatımda daha önce hiç tatmadığım bir heyecan ve tatmin duyuyordum.

    Berkeley’deki akademik pozisyonum için 1961 yılında Amerika Birleşik Devletlerine dönmem ve Conibo dostlarımdan ayrılmam gerekti. Aynı zamanda, şamanlarm günlük ifşalarının, ruhani açıdan İndideki eski hikâyelerden daha etkili olduklarını fark eden ve bağlı oldukları misyonerler heyetine, Kızılderililere artık İncil’i öğretmeyeceklerini, sadece sağlık misyoneri olarak hizmet vermek istediklerini belirten iki Kuzey Amerikalı misyoneri de geride bırakıyordum. Bu kişiler, Şamanın Yolu kitabında “Bob ve Millie” rumuzları ile andığım Dick ve Dorothy Kendig idi. Yolum ormandan geçiyordu ve vedalaşmak için yolumun üzerinde bulunan misyonlarına uğradım. Dick, bir nehir kasabası olan Pucallpa’ya yeni gittiğini, daha yeni ayahuska içmiş New York’lu sakallı bir “hippi” ile karşılaştığını anlattı. Bu, Ailen Ginsberg’di. Bu çaydan içen benim haricimdeki tek “yabana” olduğundan, bu kişiyi kaçırmış olduğuma üzüldüm. Deneyimlerinin benimkilerle kıyasla nasıl olduğunu merak ediyordum. San Francisco’ya döndüğümde onu bulmaya çalıştım ve Hindistan’a gitmiş olduğunu öğrendim; deneyimlerimizi karşılaştırmamızdan önceydi bu olay.

    San Frandsco Körfez Bölgesi’nde kendimi, beklenmedik bir şekilde, büyük heyecan ve tartışmalara yol açan LSD, Meksika mantarı, peyote kaktüsü ve meskalin ile psikodelik deneyimler yaşayan, küçük ama hızla büyüyen, maceracı psikolog, şair, müzisyen, botanikçi, kimyacı ve bohemlerden oluşan bir grubun içinde buldum. Artık Batı kültüründe de, şamanların zaten biliyor olduklarım anlamaya başlayan insanlar vardı. Bunlar, daha sonradan Psikodelik Altmışlar olarak bilinen çağın öncüleriydiler.

    Ailen Ginsberg nihayet Hindistan’dan döndü ve Amerikan karşı kültüründe görülmeye başlanan uzun saçıyla beni şok etti. San Francisco’da Gough sokağındaki evine yaptığım ziyaretlerde, akademi haricinde, kendime ikinci bir ev bulduğum hissini duymaya başladım.

    Altmışlı yılların başında, kendilerinden bir önceki Beat kuşağını besleyen ve San Francisco bölgesinde yoğunlaşan, bilinç ve gizli gerçekliklerin kâşifleri olan bu kişilerin çoğu iyi eğitimli, akıllı, yaratıcı ve kendilerini rahatlıkla ifade eden bireylerdi. Onlarla birlikte olmak ve Yeni Çağ hareketinin hızlı gelişimini görmek heyecan vericiydi.

    1963 yılında Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nde “Yukarı Amazonlarda Psikotrop Maddeler ve Gerçeklik” konulu halka açık bir konferans verdim. O zamanlar psikodelikler veya halüsinojenler henüz “tehlikeli” akademik konular değildi. Konuşmamda Şuarların (o zamanlar adlandırıldığı gibi Jıvarolar), ağızdan alınan bir halüsinojen olan ayahuska çayının yardımıyla görülenin gerçek gerçeklik olduğuna inandıklarını ve sıradan günlük hayatı ise “yalan” olarak gördüklerini açıkladım. Benden habersiz olarak, konuşmamın içeriği, üniversitenin bütün kampüslerine dağıtılan bir gazetede yer aldı.

    Sonucunda 1963 Kasımında, San Francisco’da düzenlenen yıllık Amerikan Antropoloji Derneği toplantısında yanıma tıknaz, iyi giyimli ve Latin tipli bir beyefendi yaklaştı ve kendisini Carlos Castaneda olarak tanıtarak, UCLA’da (Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi) öğrenci olduğunu söyledi. Berkeley’deki konferansında konuştuklarım hakkında benimle görüşmek istiyordu. Yakui (Yaqui) Kızılderilileri arasında derlediği saha notlarını düzenlemekte zorlandığını, hakkında konuşma yaptığım, gerçekliğe dair ikilik konusuna ilgi duyduğunu açıkladı.

    Daha sakin bir köşeye çekildik. Carlos’un, içine girmekte olduğum dünyalara karşı heyecan duyan ve bunlara ilişkin yerlilerin bilgisine gösterdiğim ciddi saygıyı paylaşan ilk antropolog olduğunu fark ettim.

    İlerleyen haftalarda düşüncelerini ve deneyimlerini paylaşmak üzere sıklıkla arabasıyla Los Angeles’dan Berkeley’e geldi. Tartışmalarımız, Batılılar açısmdan faydalı iki gerçeklik kavramı geliştirmemizi sağladı. Sonraki yayınlarında Carlos bu ikiliği, “sıradan” ve “sıra dışı” gerçeklik olarak iki basit terimle formüle etti ve ben de bununla ilintili “olağan (sıradan) bilinç hali” ve “şamanik bilinç hali” terimlerini kullandım. En sonunda, şamanizm ve halüsinojenlere ilişkin deneyimlerimi paylaşabileceğim bir antropologun var olduğunu bilmenin verdiği şevkle Şuarları üç kez daha ziyaret ettim.

    Carlos çok nükteli ve içten biriydi. Peyote kaktüsü ve Don Juan isimli bir Yakui brujo’su (büyücü) ile olan temasları hakkında harika hikâyeler anlatıyordu. Sandra Hamer ile bunları yazması için kendisini teşvik ettik. Birkaç hafta içinde ilk yazılı hikâyesini getirdi. Son derece etkileyici ve zannımca etnografya açısından doğru bir anlatımdı; daha da yazması için onu cesaretlendirdik.

    Ziyaretleri sürüp, yeni konular biriktikçe kitap uzunluğunda bir metin oluştu. Carlos’a, taslağını New York’taki Grove Press yayınevine götürmesi için yardıma olduk ve kitabı derhal geri çevrildi; söylendiğine göre yayınevinin sahibi daha sonraları bu kararına çok pişman olmuş. Don Juan’ın Öğretileri adıyla en sonunda Kaliforniya Üniversitesi Yayınevi tarafından, 1968 yılında birçok dram ve zorlukların ardından yayınlandı ki bu, başka bir sefere anlatılacak başlı başına bir hikâye. Ancak açık olan şey şuydu: Batının, yerlilerin sahip olduğu ruhsal ve felsefi bilgiye karşı olan kayıtsızlığı çözülüyordu.

    Bundan öncesinde bile daha 1964 yılında, Eliade’nin 1951 tarihli Şamanizm hakkındaki kitabının İngilizce basımı, başta Kaliforniya olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerinde konuya olan ilginin hızla artmasını sağlamıştı. Bu ilgi, 1960’larda LSD gibi psikodelik maddelerin yaygın olarak kullanımından büyük ölçüde güç alıyordu. 1964’ten önce bu Amerikalı psikodelik kâşifleri, şamanlarm binlerce yıldır aşinası oldukları bir alanı yeniden keşfettiklerinin farkında değildi. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yaşadıkları bu deneyimleri, Hinduizm ve Tibet Budizmi başta olmak üzere Doğu medeniyetlerinin iyi bilinen ruhcu gelenekleri içinde bir çerçeveye oturtma arayışına girdiler. “Yolculuk (seyahat)” kelimesinden ziyade “gezi” kelimesini kullanıyorlardı ve şamanlann deneyimledikleri seyahatleri çok azı duymuştu.

    Eliade’nin kitabıyla eş zamanlı olarak, San Francisco’ nun Haight-Ashbury bölgesindeki psikodelik “hippi” kâşiflere tuhaf şeyler olmaya başladı. LSD ve diğer bilinç durumunu değiştiren maddelerle yaptıkları geziler sonucu çoğunluğu, bu dünyadan göçmüş Amerikan Kızılderililerinin reenkamasyonlan oldukları sonucuna vardılar, içlerinden bazıları boncuklar, tüyler takmaya ve geyik derisi giymeye başladılar. Şamanik açıdan yorumlarsak, muhtemelen aslında deneyimledikleri, gezileri sırasında özellikle fark edilmek isteyen ruhlarla kaynaşmaktı.

    Tüm bunlar olurken, Berkeley’e döndüğüm zamanlarda meslektaşım olan antropologlarla ayahuska ve diğer şamanik deneyimlerimi paylaşmaya çalıştım. Sempatik ve ilgili davranmaya çalıştılar ancak fark ettim ki, tıpkı misyoner dini görüşlerle olduğu gibi, benim deneyimlerim de onların laik paradigmaları ile çatışıyordu. Kutsallığından ötürü ağza alınmaması gereken tabuları paylaşma çabalarımdan büyük oranda vaz geçerek, hem düz anlamıyla hem de mecazi olarak, akraba ruhları bulmak üzere Berkeley’ deki büyük üniversite kütüphanesinin rafları arasına dal-dım. İlk olarak, güçlü etkileri için halüsinojenlerin, öncelikle Ayahuska ve sonra tatulanın (boru çiçeği), kabilelerdeki kullanımına ilişkin üzerinde durulmamış kanıtları araştırdım. Bu maddelerle olan deneyimlerim ve Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da kullanılan diğer bitkiler, insanlığın ruhsal deneyimlerinin psikotrop maddelerden kaynaklandığını düşünmeme yol açtı; başka bir deyişle, dinsel deneyimin ve dolayısıyla din ve şamanizmin esas kaynağının, bu bitkiler olduğunu düşünüyordum. Dinlerin kökenine dair öğrenim görenler tarafından bu bitkilerin ‘kullanım ve etkisinin ciddiye alınmadığına ikna olduktan sonra büyük bir merak ve beklenti ile kültürlerarası karşılaştırma yaparak etnografya ve tarih literatürünü araştırmaya başladım. Dünyanın bazı kesimlerinde şamanların, öteki gerçekliği deneyimlemek için gerçekten de psikodelik bitkileri kullandıklarına ilişkin hatırı sayılır derecede kanıt buldum.

    Aynı zamanda uçan “cadılar”, kurt adamlar, vampir ve zombilere dair hikâyelerin ardında da bu bitkiler varmış gibi görünüyordu. Bu keşiflerin bazıları, Geç Ortaçağ ve Rönesans’ta şamanizmin (o zamanlar “cadılık”) hayatta kalmasında bitkilerin kullanımına dair makalemde yer aldı.

    Makale, düzeltilmiş basımı yapılan Halüsinojenler ve Şamanizm kitabımın bir parçasıydı ve esas olarak 1965 yılında Amerikan Antropoloji Derneği’nin yıllık toplantısında sunduğum makalelerin bir toplamıydı. Carlos Castaneda da sempozyumdaydı; ancak onun makalesi, kendi tercihi olarak, hiç yayınlanmadı.

    Gordon Wasson’in Meksika’da Mazatec yerlileri ile “sihirli mantar” deneyimleri, LSD’yi keşfinden sonra Albert Hofmann’ın yaptığı yayınlar, Aldous Huxley’in meskalin ile deneyimlerine ilişkin açıklamaları ve Timothy Leary’in dünyadan uzak Harvard lisans öğrencilerine LSD hakkında yaptığı sunum en başta olmak üzere başkaları da, eş zamanlı olarak, benzeri bilimsel araştırmalar ortaya koydular. Dolayısıyla 1960’ların başı ve ortalarında çoğumuza göre “bunu yapan uyuşturuculardı” ve eski zamanlardaki “dini deneyimleri” psikodelik bitkilerin ağızdan alınmasına bağlayan birçok makale yayınlandı. O yıllarda yaygın bir şekilde LSD ile yaşanan deneyler, ağızdan alman bioaktif maddelerin, şamanlarm başka bir gerçekliğe geçişinin “gizli” anahtarı olduğu görüşünü kuvvetlendirmişti.

    1968’de yayınlanan Castaneda’nın ilk kitabı da, tıpkı VVasson’ın Sibirya şamanlarının görü deneyimlerini psikodelik sinek mantarı (Amanita muscaria) yenmesine bağlayan 1957 tarihli Mantar, Rusya ve Tarih kitabında yaptığı gibi, bu genel görüşe katkıda bulundu.

    Ancak kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım neticesinde, 1960’ların sonunda, hiç de istemeyerek, dünyadaki birçok yerli kültürde şamanların işlerini psikodelik maddeler kullanmadan yaptıkları sonucuna varmaya başladım. Dünya genelinde, en başta davul olmak üzere, vurmalı çalgı (perküsyon aletleri) sesinin yerli şamanlar tarafından psikodeliklerden daha yaygın bir şekilde kullanıldığı açıktı. Davulun şamanik amaçlı kullanımının, birisinin bilinç halini değiştireceği olasılığını kabullenmek güçtü.

    Temel Şamanizm

    Onlarca yıllık kendi pratik deneyimlerim, kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım ve yaptığım saha çalışmalarım boyunca, kademeli bir şekilde, bilinç halini değiştirmek üzere işitsel uyarımın kullanılması da dâhil, şamanizmin temelinde yatan evrensel, evrensele yakın, ortak ilke ve uygulamaları diğerlerinden ayırdım. Özellikle 1970’lerde, sürekli daha da iyileştirmek suretiyle, bu ilkeleri etkin bir şekilde uygulamak ve öğretmek üzere yöntemler geliştirdim.

    Bu, kısmen kendi adıma şamanik şifa ve kehanete yönelik uygulamaları geliştirme çabamdan, kısmen da şamanik yöntemler konusunda başkalarını eğitirken gelmiş olan talepleri cevaplama gayretlerim neticesinde gerçekleşti.

    Şamanik uygulamanın altında yatan bu kültürler ötesi ilkeler, Temel Şamanizm olarak adlandığım şeyin esasıdır. Giriş bölümünde belirtiğim gibi temel Şamanizm, şamanizmin ayırt edici özelliklerinden birisi olan öteki dünyalara yolculukla birlikte şamanizmin evrensel, -evrensele yakın ve ortak özelliklerinden meydana gelir. Çoğu Batılı için şamanik yolculuk dâhil temel şamanizmin öğrenilmesi ve uygulanması, her kültürün kendine özgü sembolizmi, söylenceleri ve kavramsal ayrınülan bulunduğundan, tek bir kültürdeki şamanik uygulamaları örnek almaktan çok daha verimli bir yaklaşımdır. Eğer bu sizin kendi kültürünüz değilse söz konusu ayrıntılar, özellikler ve anlamlar, söz konusu yerli halk açısından taşıdıkları doğruluğu taşımazlar. Bununla bağlantılı olarak antropolog Joan Townsend, temel şamanizmi dikkatli bir biçimde neo şamanizmden ayırmıştır.

    Daha detaylı bilgi için “Şamanik Şifa” kitabımda, “Temel Şamanizmde Ana Kavramlar”a bakınız.

    Zaman içinde atölye çalışmalarının sıklığı, yoğunluğu ve uzunluğu arttı. Yaklaşık son otuz yıldır talepleri karşılamak için, şamanizm ve şamanik şifanın dünya genelinde korunması, çalışılması ve öğretilmesi amacıyla kar gütmeyen bir kuruluş olarak hayata geçirilen Şaman Çalışmaları Vakfı Uluslararası Fakültesine davet edilen eski öğrencilerim atölye çalışmalarında bana yardımcı oluyorlar.
  • Ali Şeriati ve Türkiye’nin 40. yılı


    TARİHİ vicdan, uygar bir ruha özgüdür. Medfun asırları, nesilleri ve devamlı bir geçmişi hikâye eden bu eserleri korumak, ihya etmek ve tanımak, sadece duygusal ve sanatsal bir değer taşımaz; aynı zamanda tarihsel akışın, kültürel bağlılığın ve ulusal ruhun devamını sağlar. Tarihsel süreklilik, mevcut kuşağın, şahsiyetini bulduğu geçmişle bağını kurar. Emperyalizm, çok karmaşık ve çok derin sosyolojik ve bilimsel gayretler içine girmiştir. Bu gayretlerle uygar İslam, Hint ve Çin ülkelerindeki kendi “sözde uygar”larını öyle “yetiştirme”ye çalıştılar ki o uygar(!)lar, ilerleme ve modernleşmeyi kendi gelenek ve tarihlerine zıt bilsin, realizm ve ilericilik adına geçmişi yok saysın ve tarihlerini mahvetsin ve kin ve nefretle kendi geçmişlerinden kaçsınlar. Çünkü geçmişe kin ve nefretle yaklaşmak, çağdaşlığın ve yeni düşünmenin göstergesidir!

    İsviçre’den İran’a dönüyordum. Yoldaşım, İzmirli bir Türk öğrenciydi, İsviçre’de eğitim görmüş(!) bir ziraat mühendisiydi. Benim için bundan iyi bir yolculuk olabilir mi?! Türkiye’nin mimarisinin dinî, kültürel, siyasî ve sosyolojik açıdan bence kapalı kalmış ince noktaları, güzel Fransızca konuşan gencin parmağıyla aydınlanacak diye düşündüm. Birkaç gün süren beraberliğimizde bu çerçevede onunla işim olmadığını anladım. Zira onun uzun bir hikâyesi vardı. İstanbul’a vardığımızda askerî bir geçit töreni ile karşılaştık. “Ne oluyor?” diye sordum. O genç, “Türk ordusu, kuruluşunun kırkıncı yılını kutluyor” dedi. “Kırkıncı asır mı?” diye sorduğumda, gülerek “Hayır! Aklın nerede? Kırkıncı yıl!” dedi. Tekrar sordum: “Kırkıncı ne?” Vurgulayarak dedi ki: “Kırkıncı yıl.” Türkiye tarihiyle geçmişinden bu kadar habersiz olan genç, bana bilgince izahatta bulundu: “Türkiye, ülkesiyle, toplumuyla, üniversite, medeniyet, sosyal ve kültürel kurumlarıyla kırk yıl önce kurulmuştur.”

    Artık dayanamadım. Yeni doğmuş, yeni adam olmuş, tarihi, bir insan ömrünün yarısı olan bir ulusa mensup bu adamla beraber olmaya dayanamayıp kaçtım!

    Sanki bu Kostantiniyye’nin göğü, en son büyük hadiseyi hatırlatıyordu. Sanki miladî 1453 yılında Fatih’in, ordusuyla Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbi ve Ortaçağ’ın en büyük medeniyet mer-kezlerinden biri olan bu şehrin kapılarından içeriye girişi, dünmüş gibi... Bir taraftan bu olay, Doğu Roma’da kültür ve uygarlığıyla güçlü Hıristiyanlığı Doğu’dan söküp Batı’ya atışı, dünmüş gibi... Bu yılın -bu yıl bile, Türkiye’nin eski Müslüman ordusunun fiilî kuruluş yılı değildir- Ortaçağ’ın bitişi ve Batı için yeni bir çağın başlangıcı olarak sayılışı, sanki dünmüş gibi… İsviçre’de okumuş bay mühendis, yarın bu ülkenin üniversitelerinde profesör veya tarım bakanı olacak, aydın tabakanın elitlerinden sayılacak bu bay mühendis bilmiyor ki onun ordusu, insanlık tarihine yön verecek bir biçimde askerlik kurumunu en büyük yiğitliğiyle altı asır önce kurulmuştur. Ve yine bu ordu, Orta ve Yeni Çağ’da Batı’nın en büyük imparatorluğunu kurmuş, tüm Doğu Avrupa ve Yemen’e hükmetmiştir. Onun atalarının siyasî, kültürel, düşünsel etkinliğinin göstergesi olan mescid ve minareler hâlâ Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’da o güçlü günleri hikâye etmekte. Fransa ve İtalya’ya kadar ilerlemiş ve bu gücünü 18. yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başlarına değin çok rahat bir bi-çimde sürdürürken Akdeniz’de en büyük deniz gücünü elinde bu-lundurmuştur.

    Daha ne diyeyim? Bundan 1000 yıl önce Batı’nın silahlı halkınca İslam Ülkesi’ne karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinde kullanılan ve üzerlerine savaş nağmeleri yazılmış kılıç, kalkan, miğfer ve mızraklar Avrupa’nın askerî müzelerinde sergilenmekte ve görenleri hayrete düşürmektedir.

    Daha ne diyeyim? Bugünkü Batı doğmadan, İslam da Doğu’yu ay-dınlatmadan önce bu topraklar, Roma’nın yani Bizans’ın uygarlık beşiğiydi. Oysa 1000 yıldan beri bu güçlü ordu uygarlık, bilim, iman ve kültüre sahip bu Dünya İmparatorluğu, kartal gibi Akdeniz’de mutlak hâkimiyet kurmuştur. Kısa sürede Kostantiniyye’nin siyah burçlarına oturmuş, Doğu-Batı arasındaki sınırda, eski ve yeni uygarlıkların kesiştiği noktada Doğu ve Batı’yı, Birinci Dünya Savaşı’na kadar en güçlü askerî güç olarak dünyanın büyük bölümünü gölgesi altında tutabilmiştir. Arabı, Yunanı, Kuzey Afrika’yı ve baştanbaşa Doğu Avrupa’yı egemenliği altında tutmuştur. 40 yıl önce, önden Batı’nın teknik ve askerî hileleriyle, arkadan İranlı ve Arap Müslümanların hançerleriyle vurulmuş... Arap topraklarını İngilizler ondan alırken, Avrupalılar Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya’yı ondan ayırmış ve böylece onu kıstırmışlardı. Osmanlı Sultanı’nın emriyle Batı’nın modern bilim ve askerî tekniğini kavramak ve Avrupa uygarlığını tanıyarak İslam İmparatorluğunu, güç ve kudretini Avrupa’nın ekonomik, siyasî, askerî ve kültürel saldırılarına karşı savunmaları amacıyla görevlendirilmiş Batıcı entelektüel ve subaylar, geri dönüp işe koyularak bu büyük dünya gücünü kendi içinde birbirine kırdırdılar. Geniş Osmanlı İmparatorluğu, mağlup olmuş ve cezalandırılmış küçük bir ülkeye dönüştürüldü. Bütün Asya, Avrupa ve Afrika ülkelerinden elinde bir İstanbul kaldı, bir de Ankara... Daha sonra harfler Latin harflerine dönüştü. Bu yeni harflerle eğitim gören yeni nesil ise inanmaya başladı ki, bizim tarihimiz kırk yıl önceden başlar! Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren! Yani mağlub olup cezalandırıldıkları ve parçalandıkları, sonuçta zaaf ve hakarete uğradıkları vakitten… Yani ordusu tarihinde bu kadar destanlar yazmış bu millet, tarihini yenilgi anıyla başlatıyor! Ben bu işe şaştım kaldım!

    İstanbul Kütüphanesi’ne gittim. İstanbul ki kültür, tarih ve kitap dünyasında çok büyük bir şöhreti var. Şevket ve güç dolu İslamî yüzyıllar boyunca bir hazine hazırlamıştır. Gördüm ki bu kütüphanenin salonu, geçmişin şevketini anlatıyor. Fakat bu geniş salonun kıyısında köşesinde el yazması eserleri inceleyen birkaç oryantalist var ve Türkiye’nin halkından ise bir tek Farsça bilen meşhur merhum Ahmet Ateş’i gördüm. Diğerleri ise, onların kişiliğini, manevî ve kültürel geçmişlerini oluşturan bu hazinelere sadece bakmaktalar. Biz ise Taht-ı Cemşid’in duvarlarındaki çivi kitabelerine!

    Anladım ki bu genç entelektüel mühendisi önce bu geçmişe yaban-cılaştırmak gerekti ki “Evet, senin tarihin, sadece kırk yıl öncesinden başlar” fikrini ona kavratabilsinler.

    Şimdi sen Afrika’da yeni doğmuş Çad, Togo, Kongo, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerin ömrü kadar yaşı olan bir ulus musun?! Mağlubiyetten başlayan bir tarih! Yani sen hiç yoktun, hiç olmadın! Düşünce, bilgi, dil, kitap, üniversite, uygarlık… adına şu anda sahip olduğun her şey, bizim atiyyemizdir.

    Dedim ki: “Siz Müslümansınız, niçin Cuma yerine Avrupalılar gibi Pazar gününü hafta tatili yaptınız?”

    Yaptığı tahlil, çok pişkinceydi: “Cuma, İslamî ve dinî bir bayram günüdür, mukaddestir. Eğer Cuma’yı tatil yapsaydılar, hepsi, eğlence, fısk ve fücura bu kutsal günde gitmek zorunda kalırlardı. Cuma yerine Pazar’ı tatil yaptılar ki tüm bu eğlence, fısk, fücur ve rezaletler Hıristiyanların kutsal gününde yapılsın.”

    Aydınlandım! Fakat zavallı ben, Avrupa ekonomisiyle olan ilişkiler nedeniyle Cuma yerine Pazar’ın hafta tatili yapıldığını, böylece İslam ve Avrupa pazarları arasında uyum sağlandığını hayal ediyordum. Fakat bunların manevî ve dinî analizlerini öğrenince sorunun ekonomik değil, İslamî olduğunu anladım! İslam’ın bu cihad ülkesinde, Haçlı Savaşları mücahidleriyle Osmanlı cengâverlerinin bu tür eğlence ve rezilliklerle Hıristiyanlıktan kurnazca intikam alışlarına bir sevindim ki bilemezsiniz!