• 136 syf.
    ·7/10
    Kara hakkında okumakta olduğunuz bu yazıyı yazmaya başlamadan önce aklıma şu soru takıldı: Kara ile siyah arasındaki fark nedir? İnternet bize bu konuda pek de tatmin edici bir cevap vermiyor, hatta Türk Dil Kurumu bu kelimeleri anlamdaş olarak gösteriyor. Ancak arada küçük bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Kara, “Nasıl?” sorusuna muhtemel bir cevap iken, siyah “Ne?” sorusuna bir cevap gibi geliyor. Cemal Şakar’ın isim tercihi bu çerçevede anlam kazanıyor; zira bu kitaptaki öyküler ikinci sorudan ziyade ilkine cevap oluyor. Bu cevap elbette beraberinde melankoliyi ve beklenmedik bir şekilde deneyselliği de getiriyor.

    Masamda Ruhumla isimli deneme-vari bir çalışmayla açılıyor kitap. Kitaba mukaddime niteliğinde bir açılış bu. Karanlıkla beraber karmakarışıklık göze çarpıyor. Aynı zamanda coşkun bir başlangıç olan Masamda Ruhumla, bu yönüyle Emin Gürdamur’un kitabının ilk öyküsü Atları Uçuruma Sürmek’i hatırlatıyor. Cesetler Hemen Her Yerde ile yazar tokat gibi çarpıcı bir şehir manzarasına itiyor bizi. Kara bir kitapta şehrin karanlığına yer vermeden olmaz elbette. Yazar karanlık atmosferini yoğun anlatımına da borçlu. Cümleler üst üste yığılıyor adeta. Bir sayfada “… gel helalinden bir karnını doyurayım. İstememiştir. Mutlaka istememiştir. Bana para ver diye inlemiştir. Pezevenk illa şarap alacak. Onun derdi açlık değil, şarap!” diye dilenciye laf ederken, yan sayfada “Bilmez birtakım tintini hanımlar, canti beyler kentin böyle olduğunu, bütün pisi, kiri, pası, nemi, yosunu meydana çıkarıverdiğini.” demektedir. Kara, öfkeye de bulanmıştır ister istemez. Bu keşmekeşte herkese öfkeliyken aynı zamanda herkese de üzülmektedir yazar, öykünün sonu da buna işaret eder. Bu keşmekeş az ileride Yumak hikâyesinde ismiyle müsemma bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bu hızlı öyküler Kara’ya kimi yerde katkıda bulunsa da kimi zaman yüzeysellik izlenimi veriyor. Öykünün en önemli faydalarından biri olan empatiye doyulamadan ilerliyorsunuz.

    Sonra Adı Leyla Olsun geliyor. Bölük pörçük bir hikâye, sayfaların büyük kısmı boş. Yazarın belki de “Ne?” yerine “Nasıl?” sorusuna cevap verdiği en belli olan yerlerden birisi. Olaylardan sıyrılıp durumlara odaklandığı, sıfatları art arda sıralamaya devam etse de bariz bir yavaşlamanın yaşandığı ve empatiye yer ayrılmaya başlanan nokta burası. Bu hikâye sonrasında gelen The Mahrem Palace isimli ve “zengin ve dindar” kesimi eleştirdiği hikâyesi de bu yavaşlığı memnun edici bir şekilde devam ettiriyor; aynı zamanda sosyal medyayı içine yedirmiş iyi bir hikâye olarak yerini alıyor. Ardından Mustafaaammmm geliyor; içinde deneysel diyebileceğimiz bir kısımda karbonmonoksit zehirlenmesinin nasıl gerçekleştiğine dair kısa bir yazı yer alıyor ve hatta İngilizce metinli bir çizim dahi mevcut. Bu hikâye ile birlikte tekrar hızlanıyoruz ama bu hikâyeye bu hızın yakıştığını da söylemek gerek. Bu hız, bu buğu, aynı zamanda Kara’nın ağırlık ve melankoliden çok daha fazlası ve çok daha renkli olduğuna dair bir işaret. Mustafaaammmm’daki deneysel yaklaşım sonrası kitabın bence en güzel hikâyesi olan Bir Avuç Dünya geliyor. Bir karakter hikâyesini Tarot kartları üzerinden gidiş-gelişlerle anlatmak Kara’yı iyice zenginleştiriyor. Unutulabilir bir hikâye, nitelikli hâle geliyor. Sonrasında gelen Sonsuzluk ve Bir Gün ise empati açısından herhalde kitabın en başarılı hikâyesi. Kaçınılmaz son adım adım gelirken, kitabın ismine yakışan gerilimli bir ortam başarılı bir şekilde inşa ediliyor.

    Böylece kitabın ilk kısmını bitirmiş oluyoruz. Herhangi bir bölümlendirme olmasa da, buradan sonraki hikâyelerin karanlığı gönül coğrafyamızdan geldiği için kalan kısmı ayrı bir bölüm olarak değerlendirmek mümkün. Kül, bizim ülkemizde ama bizden ayrı kalmış Suriyeli göçmenlere dair iç burkan bir hikâye. Sonra Kumsalda Denizden geliyor, gerçek bir olaya dayalı ve daha çok bir denemeyi andıran bir hikâye. Acılı babanın fotoğrafı kalıyor bize buradan yadigâr. Küf ise birbirine geçmiş hikâyelerden oluşuyor, ahvalimizdeki çeşitliliği vurguluyor. Bu noktada artık belirtmek gerekir ki “Nasıl?” sorusundan “Ne?” sorusuna evrilmiş vaziyetteyiz. “Siyah” cevabının, “kara” cevabından daha somut ve sıradan olması hasebiyle de, bu hikâyeler ilk kısımdaki hikâyelerden biraz daha zayıf kalıyor. Yanlış anlaşılmasın, yanı başımızdaki büyük kederlere üstten bakıyor değilim (Yani, inşallah değilimdir.). Kara’yı ilginç kılan, yazarın nasılını anlatıyor oluşu; bu ikinci kısımda ise nasıl olduğunu bilirsinize getirilen hikâyeler maalesef beni ilk kısımdaki kadar etkileyemiyor. Tam bu noktada Unutuş hikâyesi geliyor, diğer hikâyelere nazaran daha farklı bulduğum ve kurgusuyla kafa karıştırıcı bir hikâye. Kara’ya farklı bir soluk getirmesi açısından önemli. Kül ile beraber bu kısmın parlayanı.

    Peki, bu bütün yazılanlardan genele dair ne çıkarmak gerekir? Kara, dikkatli seçilmiş ismiyle neyi anlatmak istediğinin değil nasılı anlatmak istediğinin altını çizen bir kitap. Deneysel çabaları kimi zaman gereksiz gözükse de, çoğunlukla nitelikli eserler ortaya konmasına vesile olmuş denebilir. İlk kısım melankoliye kendini teslim etmeden, kimi zaman fazla hızlı ama kesinlikle sıkıcılıktan uzakken, ikinci kısımda bu biraz tersine dönüyor. Neredeyse her şeyin anlatımında postmodern bir serbesti içinde çeşit çeşit duygu durumuna teslim olduk da gönül coğrafyamızın acılarında hâlâ kendimizi kısıtlıyoruz gibi hissediyorum -postmodern ambalajlara rağmen hem de-. Belki de hassasiyetimizden. Gerçekten hissettiğimiz acılar belki de buralarda diye. Kara, şaşırtıcı enerjisi ve deneyselliğiyle kayda değer bir eser.

    Beğendiğim hikâyeler: Cesetler Hemen Her Yerde, Yumak, Adı Leyla Olsun, Mustafaaammmm, Bir Avuç Dünya, Sonsuzluk ve Bir Gün, Kül, Unutuş.
  • 168 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    "Hayat ne biriktirir bizim için? kırık dökük aşklar, yaşanmamışlıklar, olmamışlıklar, bir çoçukluk anısına teğellemiş hüzünler, aşkın sonsuz bekleyişleri, biraz keder, biraz da neşeyle çatılmış evler...Hayat bizim için saklamaya hazır olduklarımızı, bize yakışanları, ihtiyacımız olanları ve bizi büyütecekleri, bizi biz edecekleri biriktirir..."

    Dedemin Bakkalı, Sihirli Değnek ve Tarihi Hoşça Kal Lokantası kitaplarını okuduğum Şermin Yaşar'ın Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu kitabına tek kelime bayıldım. Yazarın içimizden seçtiği karakterler ve tanıdık diyaloglar olması kitabı güzel kılan sebeplerdi.
    Şermin Yaşar'ı dinlenmek ve kafa dağıtmak için genellikle okuyorum. Ağır bir kitap okuduğumda ya da kitap okuyasım gelmediği zamanlara denk getirmeye çalışıyorum ve böylece iyi bir motive sağlıyor.
    Kitapda birbirinden güzel öyküler mevcut. Kitaba da ismini veren Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu en beğendiğim hikaye oldu. Kitapda ki öyküler genellikle Ölüm temasında birleşiyorlar. İnceden verilen mesajların olması da çok iyiydi. Ölen eşine yazdığı hikayede ağlamamak elde değil. Hem güldüren hem de ağlatan bir kitapdı. Velhasıl ben severek okudum. Kesinlikle bu bizden olan hikayeleri okumanızı tavsiye ediyorum.
  • “Kadın doğulmaz, kadın olunur. Bu oluş sürecinde, kadının insanlığı imha edilir. Şunun sembolü, bunun sembolü haline gelir: toprak ana, evrenin orospusu; ama asla kendisi olamaz çünkü bunu yapması ona yasaklanmıştır.”

    “Sizden fuhuş yaptırılan, evsiz, dayak yiyen, tecavüz edilen, işkence edilen, öldürülen, tecavüz edilen ve sonra öldürülen, öldürülen ve sonra tecavüz edilenleri hatırlamanızı isteyeceğim; ve sizden fotoğraflananları, başına yukarıdakilerin herhangi biri veya tümü gelen ve bunlar olurken fotoğraflananları ve şimdi bu fotoğrafların özgür ülkelerimizde satılık olduğunu hatırlamanızı isteyeceğim. Başkalarının eğlencesi, başkalarının keyfi, başkalarının ifade özgürlüğü için incitilenleri; kar için, pezevenklerin ve girişimcilerin maddi çıkarı için incitilenleri hatırlamanızı istiyorum. Faili hatırlamanızı istiyorum ve sizden kurbanları hatırlamanızı isteyeceğim: sadece bugün değil, yarın ve ertesi gün de. Onları – failleri ve kurbanları – ne yaptığınıza, nasıl düşündüğünüze, nasıl hareket ettiğinize, neyi önemsediğinize, hayatınızın sizin için ne anlama geldiğine dahil etmenizi istiyorum.

    Şimdi, biliyorum, bu odada, bazılarınız, burada sözünü ettiğim kadınlar. Bunu biliyorum. Etrafınızdakiler bilmiyor olabilir. Sizden, size ne yapıldığına dair hatırlayabildiğiniz her şeyi – nasıl, nerede, kim tarafından, ne zaman ve eğer biliyorsanız, neden yapıldığını – kullanarak eril tahakkümü paramparça etmeye başlamanızı, onu tarumar etmenizi, kırıp dökmenizi, düzenini bozmanızı, altüst etmenizi, onun ayağına dolanmanızı, onu mahvetmenizi isteyeceğim. Sizden direnmenizi, itaat etmemenizi, erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarını yok etmenizi, onu kabullenmeyi reddetmenizi, ondan tiksinmenizi ve size neye mal olursa olsun onu değiştirmek için gereken her şeyi yapmanızı istemek zorundayım.”

    “Tecavüzün kaçınılamaz ya da doğal olduğuna inanmıyorum. Buna inansaydım, burada olmam için hiçbir sebep olmazdı. İnansaydım, siyasi pratiğim şu an olduğundan farklı olurdu. [Kadınlar olarak] size [erkeklere] karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.”

    “Feminizmden nefret ediliyor çünkü kadınlardan nefret ediliyor. Feminizm karşıtlığı kadın düşmanlığının doğrudan bir göstergesi; kadınlardan nefret etmenin siyasi savunusu.”

    “Birçok kadının feminizme direnmesinin sebebi, sanıyorum ki, kültüre, topluma ve tüm kişisel ilişkilere sirayet etmiş vahşi kadın düşmanlığının tamamen bilincinde olmanın getireceği ıstırap.”

    “Korkaklığın tanımını isterseniz eğer, üzerlerinde yürüyebilmek için tüm bir insan sınıfını aşağı bastırmaya ihtiyaç duymaktır.”

    “Bu dünyada dişi olmak, bizden nefret etmeye bayılan erkekler tarafından insani tercih potansiyelimizin çalınması demektir. Özgürce tercihler yapılmaz. Bunun yerine, eril cinsel arzusunun objesi haline gelmek için [gereken] beden tipine ve davranış ve değerlere uyum gösterilir. Bu ise, geniş bir aralıkta tercih yapabilme kabiliyetinin terk edilmesini gerektirir…

    Erkekler de tercih yapar. Bizi hor görmemeyi ne zaman seçecekler?”

    “Kadın, zekâsını kullanmanın daha kibar yollarını bulmaya çalışacaktır. Ama zekâ hanım işi değildir. Zekâ aşırılıklarla doludur. Keskin zekâ duygusallıktan tiksinir, ve kadınlar, etraflarındaki erkeklerin dehşetli aptallığına kıymet vermek için duygusal olmak zorundadır. Marazi zekâ, pozitif düşüncenin ve ebedi tatlılığın neşeli günışığından tiksinir; ve kadınlar günışığı ve neşeli ve tatlı olmak zorundadır, aksi halde kadının, rüşvet verir gibi gülücükler dağıtarak günün sonunu getirmesi mümkün olmaz. Yabani zekâ her türlü dar dünyadan tiksinir; ve kadınların dünyası dar kalmalıdır, aksi halde kadın sınır ihlal etmiş olur. Hiçbir kadın, sonunda kendini genelevde veya lobotomi yapılmış bulmaksızın, Nietzsche ya da Rimbaud olamaz. Her hayati zekânın, tutkulu soruları, agresif cevapları vardır; ama kadınlar kâşif olamaz; dişi aklına sahip bir Lewis ya da Clark olamaz.”

    “Bir kadının bedeninin her türlü ihlali erkekler için seks olabilir; pornografinin özündeki hakikat budur.”

    “’Kadınla yatar gibi erkekle yatmayacaksın; menfur şeydir.’ (Levililer 18:22). Bunun anlamı, basitçe, erkeklerin, adet olduğu üzere, gururla, erkekçe kadınlara yaptığı şeyi diğer erkeklere yapmasının, aykırı ve pis bir şey olduğudur: onları cansız, boş, içe bombeli şeyler olarak kullanmak; onları teslim alarak sikmek; onları sert seksle buyruk altına almak.”

    “Tecavüz, dayak, zorla gebelik, tıbbi kasaplık, motivasyonu seks olan cinayet, zorla fuhuş, [kadın sünneti gibi] fiziksel kesip biçme, sadistçe psikolojik taciz ve dişi deneyimin geçmişten deşilip çıkarılan ya da günümüzdeki kurbanlar tarafından aktarılan diğer yaygın tanıklıklarının kalpleri sıkıştırması, zihinlere ıstırap vermesi, bilinçleri isyan ettirmesi gerek. Ama öyle olmuyor. Bu öyküler ne kadar sık, ne kadar net ya da etkili, acılı ya da kederli anlatılırsa anlatılsın, rüzgâra fısıldansa veya kuma yazılsa daha iyi: sanki hiçmişler gibi yok oluyorlar. Anlatıcılar ve öyküler görmezden geliniyor veya alay konusu ediliyor, çenelerini kapatmaları için tehdit ediliyor veya imha ediliyor ve dişi ıstırabının deneyimi, kültürel görünmezlik ve hakir görme içine gömülüyor… kadınların maruz kaldığı taciz gerçekliğinin ta kendisi, kahredici yaygınlığına ve sürekliliğine rağmen, yok sayılıyor, kenara itiliyor. Gündelik yaşamdaki işlemlerde yok sayılıyor ve tarih kitaplarında yok sayılıyor, dışarıda bırakılıyor, ve ıstırabı önemsediğini iddia eden ama bu ıstıraba kör olanlarca yok sayılıyor.

    Sorun, basitçe ifade edilecek olursa, kadının ıstırabının hakikiliğini algılamak için, önce onun var olduğuna inanmanın gerekmesi. Kadınların kayda değer varlıklar olarak var olduğuna ne erkekler ne de kadınlar inanıyor. Tanımı gereği haysiyet veya özgürlük talep etme meşruiyetine sahip olmayan birinin, aslında bir şey, bir obje, bir yitiklik olarak görülen birinin ıstırabını gerçek olarak hatırlamak imkânsız. Bir kadın, milyonlarla çarpılan bireysel bir kadın, kendi ayrıksı var oluşuna inanmıyorsa ve bu nedenle kendi ıstırabının hakikiliğini teslim edemiyorsa, silinir, sıfırlanır ve yaşamının anlamı, her ne ise, her ne olmuşsa, kaybolur. Bu kayıp hesaplanamaz ya da akla sığdırılamaz. Muazzam ve korkunçtur ve yerini hiçbir şey dolduramaz, telafi edilemez.”

    “Ezilmişliğin temelinde, kişinin, kendisini kendi seçtiği kriterlere dayanarak üstün olarak tanımlayanlar tarafından dışarıdan tanımlanması yatar.”

    “Kadınlara zorla dayatılan şeyin kadınların özgürlüğünün bir standardı haline gelmesi ve tüm kadınların bunun böyle olduğunu söylemesi, dilin nakletme gücünün ötesinde bir trajedidir.”

    “Biri, tam bir şahıstan daha azı olan birini nasıl sevebilir, aşkın kendisi tahakküm değilse eğer?”

    “Nesneleştirilme konusundaki dişi bilgisi, gerekli ama yüzeysel [yeterli olmayan] bir kavrayışa kadar gelip durur: güzellik ödüllendirilmekte ve güzel olmamak cezalandırılmaktadır. Cezalar kişisel talihsizlikler olarak anlaşılır; sistematik, kurumsal veya tarihsel oldukları görülmez. Kadınlar, güzel oldukları için cinsel kullanım yoluyla da cezalandırıldıklarını anlamazlar; ve kadınlar, erkekler bu kadınları cezalandırmayı, ihlal etmeyi, veya imha etmeyi her şekilde becerse de, erkeklerin şehvetli bir cezalandırma, ihlal etme, veya imha etme arzusu uyandırmayan çirkin kadınların bulaşmasından kendilerini ve kendi toplumlarını korumak için her yola başvuracağını anlamazlar.”

    “Erkeklerle eşit olmaya adanmış bir dava, fakir yerine zengin; tecavüz mağduru yerine tecavüzcü; maktul yerine katil olmaya adanmış bir davadır.”

    “Bu erkek dünyasında orospu olmak, kadının kendisine konulan sınırları ihlal etmesi değildir; kadının kendisine konulan sınırları ihlal etmesi, kendisinin sahibi, kendi bedeninin ve onun kontrolünün sahibi olmasıdır, bedeninin bütünlüğüne erkeğin değil kendisinin sahip olmasıdır. Fuhuş kâğıt üzerinde yasa dışı olabilir ama hiçbir fahişe, bir sınıf olarak erkeklerin imtiyazlarına veya iktidarına fuhuş üzerinden karşı gelmiş değildir. Hiçbir fahişe özgür bir dünyada bir kadın tarafından zekâ ve bütünlükle kullanılabilecek hiçbir özgürlük veya eylem modeli sunmaz; model, sahte dişi cinsel devrimcilerin, avanak ‘özgür’ kızların aklını çelmek ve onlardan haz alan erkeklere hizmet etmek için vardır.”

    “Eril üstünlüğü, dille kaynaşmıştır, o kadar ki, her cümle onu hem müjdeler hem de teyit eder. Esasen dil olarak deneyimlenen düşünceye, açıkça kadınları ikincilleştirmek için geliştirilmiş olan dilsel ve algısal değerler nüfuz etmiştir. Her konunun parametreleri erkekler tarafından tanımlamıştır. Tüm feminist argümanlar, niyet veya sonuç itibariyle ne kadar radikal olursa olsunlar, güvenilirliğini veya hakikiliğini erkeklerin adlandırma gücünden alan eril sistem içindeki iddialar veya öncüller ile birlikte ya da onlara karşıdırlar. Adlandırma gücüne erkekler sahip olduğu sürece, eril sistemin aşılması mümkün değildir… Prometheus’un tanrılardan ateşi çaldığı gibi, feministler de erkeklerden, umulur ki daha sonuç alıcı şekilde, adlandırma gücünü çalacaklardır.”

    “O, kalbinde, kurtulamayanlar için yas tutuyor. Ruhunda, şu an eskiden kendisinin olduğu gibi olanlar için bir savaşıyor. Yaşamında, kadınların hayatta kalma, olma, eyleme, kendisini ve toplumu değiştirme kabiliyeti ve iradesinin hem öncüsü hem de kanıtı. Ve her yıl o daha güçlü ve ondan daha çok oluyor.”

    “Trajedi şu ki, kadınlar hayatta kalmaya o kadar kilitlenmişler ki, intihar ettiklerinin farkında değiller.”

    “Feministler, kadınlara eşit iş için eşit ücret ödendiğinde, kadınların ekonomik bağımsızlığın yanı sıra cinsel bağımsızlık da kazanacağını biliyorlar. Ama feministler, kadından nefret eden bir toplumsal sistemde, kadınlara asla eşit ücret ödenmeyeceği gerçeği ile yüzleşmeyi reddediyorlar. Erkekler, tüm o iktidar kurumlarında, kadınların cinsel emeği ve cinsel boyun eğdirilmişliği üzerinden güçlü kalıyor. Kadınların cinsel emeği devam ettirilmek zorunda; ve cinsiyet açısından nötr iş için sistematik düşük ücretler, kadınları hayatta kalmak için seks satmaya zorluyor. Kadınlara erkeklere ödediğinden daha düşük ücretler ödeyen ekonomik sistem, aslında kadınları evlilik veya fuhuş dışında çalıştığı için cezalandırıyor, çünkü kadınlar düşük ücretler için çok çalışıyor ve yine de seks satmak zorunda kalıyorlar. Kadınları yatak odasının dışında çalıştıkları için düşük ücretler ödeyerek cezalandıran ekonomik sistem, kadınların erkeklere cinsel olarak hizmet etmenin her kadının yaşamının gerekli bir parçası olduğu algısını ciddi şekilde pekiştiriyor: aksi takdirde, nasıl yaşayabilir? Feministler, eşit işe eşit ücretin basit bir reform olduğunu düşünüyor gibiler, oysa bu reform dahi değil; bu bir devrim. Feministler, erkekler kadınlara hükmettiği müddetçe eşit işe eşit ücretin imkânsız olduğu gerçeği ile yüzleşmeyi reddediyorlar, sağcı kadınlar ise bu gerçeği unutmayı reddediyorlar.”

    “Erkekler çoğu zaman kadınların sözlerine—konuşma olsun, yazma olsun—sanki şiddet eylemiymiş gibi tepki verirler; erkekler bazen kadınların sözlerine şiddetle tepki verirler. Bu yüzden sesimizi alçaltırız. Kadınlar fısıldar. Kadınlar özür diler. Kadınlar çenesini tutar. Kadınlar olarak bildiklerimizi önemsizleştiririz. Kadınlar büzülür. Kadınlar geri çekilir. Birçok kadının, hiçbir tehdidin boş olmadığını bilecek kadar erkek tahakkümü tecrübesi—kontrol, şiddet, aşağılama, hakaret—vardır.”

    “Kökü kız kardeşlikte olan değerler tesis etmemiz gerek derken, şiddetsizlik ile ilgili eril mefhumları bir an için bile olsun kabul etmememiz gerektiğini söylemek istiyorum. Bu mefhumlar bizlere yönelik sistematik şiddeti bir kez olsun kınamamıştır. Bu mefhumları benimsemiş erkekler, kendi başlarına kadına yönelik şiddet arz eden eril davranışları, ayrıcalıkları, değerleri ve ahkam kesmeleri asla kınamamışlardır.”

    “Erkekler dişi cinselliğini inşa etmişlerdir ve bunu yaparak kadınlarda cinsel zekâ şansını yok etmişlerdir. Cinsel zekâ, erkeklerin kadınlar için uydurduğu sığ, mukadder cinsellikte yaşayamaz.”

    “Aşağı olmak, kadınların başına geldiğinde bile banal ya da tesadüfi değildir. Kötü bir cilde veya gözlerin altında siyah halkalara sahip olmak gibi önemsiz bir dert değildir. Aksi halde mükemmel olan bir resimdeki yüzeysel bir kusur değildir. Küçük bir tahriş değildir, ne de eften püften bir sıkıntı, rasgele bir fenalık, ya da talihsiz ama (açık ki) zararsız bir adap eksikliği. Yumuşak ciltli bazı insanların ‘nahoş’ bulduğu bir ‘bakış açısı’ değildir. Bir kişinin yaşamda derin ve yıkıcı şekilde değersizleştirilmesidir, haysiyetinin ve özsaygısının tarumar edilmesidir, insan kıymetinden ve insan görülmekten zorla sürgün edilmesidir, bir kişinin, tamlık veya içsel bütünlük ihtimaline dahi, zorla yabancılaştırılmasıdır. Aşağı olmak, meşru özsevgiyi erişilemez kılar, onu hakaretle biteviye tekrarlanan bir kabusa parçalanan bir rüyaya dönüştürür; aşağı olmak, içten kırılmış ve aşağılanmış bir kişi yaratır. Döküntüler—asla bütün olamayacak birinin saçılmış parçaları ve sivri kıymıkları—daha sonra onun cinsi için neyin normal olduğunun standardı yapılır: kadınlar böyledir işte. Onu inciten hakaret—doğumundan bu yana devam eden, bir saldırı olarak aşağılama—onun sözde doğasının, aşağı bir doğanın sonucu olarak görülür, sebebi değil. Zarif bir dil olan İngilizcede, ona parça [piece] bile denilir. Şahsi deneyiminin muhtemel ki yeterince sevgi görmemek olacaktır. Onun öznelliğinin kendisi ikinci sınıftır, kendisi dünyada nasıl aşağı ise, deneyimleri ve algıları da dünyada aşağı olacaktır. Onun deneyimi psikolojik olarak aşağılayıcı bir yargıya indirgenecektir: hiç sevgi görmemiştir çünkü hep ilgiye muhtaçtır, nevrotiktir, hissettiği sevgi yetersizliğinin bizatihi kendisi, derinde yatan ve doğal bir bağımlılığın kanıtıdır. Kişisel deneyimlerine veya algılarına asla içinde bir gıdım gerçeklik payı varmış muamelesi yapılmaz. Ama o, asla yeterince sevilmez. Hakikatte; gerçekten; objektif olarak: asla yeterince sevilmez. Konrad Lorenz’in yazdığı gibi: ‘Birinden her bakımdan aşağı olan bir kimseye gerçek bir sevgi duymanın mümkün olduğundan kuşku duyarım.’ Ona verilmiş o kadar çok kirli ad vardır ki, bunların hepsini öğrenmek mümkün değildir, insanın kendi ana dilinde bile.”

    “Meta orospu olduğunda kapitalizm kötü veya zalim olmuyor; yabancılaşan işçi dişi et parçası olduğunda kâr kötü veya zalim olmuyor; söz konusu şirketler amcık sattığında şirketlerin insanları iliklerine kadar sömürmesi kötü veya zalim olmuyor; siyah amcık veya sarı amcık veya kırmızı amcık veya Hispanik amcık veya Yahudi amcık bacaklarını erkeğin zevki için açtığında ırkçılık kötü veya zalim olmuyor; yoksulluk, kendilerinden başka satacak şeyi olmayan mülksüzleştirilmiş kadınların yoksulluğu olduğunda kötü veya zalim olmuyor; güçlülerin güçsüzlere karşı şiddeti, adını seks koyduğumuzda kötü veya zalim olmuyor; kölelik, cinsel kölelik olduğunda kötü veya zalim olmuyor; işkence görenler kadın, orospu, amcık olduğunda işkence kötü veya zalim olmuyor. Yeni pornografi solcu; ve yeni pornografi Solun ölmeye gittiği büyük bir mezarlık. Sol, hem orospularım olsun, hem de siyaset yapayım diyemez.”

    “Kadınların özgürlüğü açık ki pezevenklerin özgürlüğünden daha fazlasını ifade etmeli bize.”

    “Özgürlük bir soyutlama değildir, birazcığı yeterli bir şey de değildir. Biraz daha fazlası da yeterli değildir. Daha azına sahip olan, daha az olan, özgürlük ve haklardan yoksun olan kadınlar, böylelikle şaşmaz şekilde daha az özsaygıya sahip oluyor: insanın cesur ve dürüst bir yaşam sürmek için ihtiyaç duyduğundan daha az özsaygı.”

    “Çoğu zaman, aileyi bir arada tutmak adına, kadın sürekli tekrarlanan dayağı, tecavüzü, duygusal işkenceyi ve sözlü aşağılamayı kabul edecektir; alçaltılacak ve utandırılacak ama buna dayanacaktır, aksi halde kaçarsa adam onu öldürür. Sözüm ona geleneksel aileyi savunurken kendinden geçen politikacılara, ailede erkek yokken kaç kadının dayak yediğini ve kaç çocuğun tecavüze uğradığını sorun. Sıfır, mükemmel ve cesaret verici bir sayıdır, ama eril üstünlükçü kültürlerdeki politikacılar arasında kim, sıfıra kadar saymayı biliyor ki?”

    '"Andrea Dworkin"'
  • 77 syf.
    ·8/10
    Kitap Yorumu//Duvar-Songül Bağıran
    .
    8 öyküden oluşan kitabın ilk öyküsü Duvar. Resim yapmayı seven, duvarlara resim çizen, köylünün diline alay konusu olmuş Cemil'in gün gelip de gurur kaynağı oluşunu anlatıyor ilk öykü. Diğer öykülerin adları ise şöyle; Bir Can Daha, Dedemin Zeytin Bahçeleri, Kedi Fesleğen, İdil Geçti Kızım Uyan, Mülteci, Sardunya, Sosyal Hizmetlerden Su Kabağına.
    .
    Herbiri hayattan, bizden bir şeyler anlatan öyküler. Hem tadında bitirilmiş, hem de biraz daha uzun olsa okunurdu denecek kadar tadında. Öyküler içinde en çok Kedi, Fesleğen adlı öyküyü sevdim sanırım. İçime işleyişini, geçmişe anılara götürüşünü. Ah bir de ben de çok severim fesleğeni.️️
    .
    @songul_bagiran 'a bu güzel kitap için teşekkür ediyorum. Yazın hayatında başarılar diliyorum. @ciniusyayinlari 'na ise bu eseri bize kazandırdıkları için teşekkürler. ‍️️️
  • 190 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Bu hikaye kitabında Şükran ablamız bizi bize öylesine saf ve temiz anlatmış ki her hikaye annemin anlattığı gibi geldi. Annemde böylesine bir sürü hikaye anlatır ben ve kardeşlerim heyecanlı biçimde dinlerdik.
    "Tütün"hikayesinden alıntı.
    Bir gün bilemedi nedendir, kaşıntı sarfı her yerini. Silkindi, silkindikçe silkindi, tepeden tırnağa pireler düştü yağmur gibi. Delirecekti, bilemedi nedenini. Ağabeyi de yoktu. Bu, kovadan boşalırcasına düşün küçücük canlıların tütün piresi olduğu bile bilmiyordu. Gördüğü tek şey, koskoca bir ordu gibiydiler ve başından aşağı dökülen küçücük yaratıkların ardı arkası kesilmiyordu.
    Kaşındıkça küçük kız, onlar da yere, üstüne başına düşüyorlardı...
  • 120 syf.
    ·Puan vermedi
    İlk adımını atan çocuğun, sevinci, heyecanı, coşkusu, korkusu, baş dönmesi ve cesareti ile yaşasak keşke hayatlarımızı. Oysa öyle olmuyor işler, büyükler kendileri ile kirletiyor tüm çocukları ve çocuklukları. Yasaklar içinde baskı içinde eritip yok ediyorlar tüm geleceğin yetişkinlerini. Anne baban neyse o oluyorsun çoğu zaman ve hatta bunu bir gurur meselesi haline getirip “ben böyle öğrendim rahmetliden” deyip sıyrılıyor bizden büyükler. Oysa bir umut ile aşk ile geliyoruz dünyaya veya çoğumuz öyle geliyor. İlk adımını sokakta atan bir çocuğun elinden tutmayı akıl ediyoruz etmesine de sonrası bir keşmekeş oluyor. Yasaklar kurallar ve adetler dikiyoruz önüne. Bunlara tutun yürü dercesine:
    “İlk adımını sokakta dilenen ninesinin parmağına tutuna tutuna atan ve o adımlarla bir yere varır mı varmaz mı büyür mü büyür de küçülür mü ölür mü ölür de kalır mı böyle bir hayat olur mu olmaz mı diye sormadan bir adım atan ve sana baka kalan bir bebeğin gözbebeklerindeki yansımandan asılsan. Tavana asılsan. Çakılsan. Yere çakılsan. Girdaba girsen dönsen dönsen ve dönsen. Dünyayı yeni baştan bambaşka bir yöne döndürsen. Ağzındaki lokma büyüse büyüse büyüse. Sen kendini lokmanın ağzında bulsan. Isırdığın her şey seni ısırmaya başlasa... Yudumladığın her şey yudumlamaya. Kokladığın her şey koklamaya. Canının çektiği şeylerin canı seni çeker olsa. Dünya bir anda tepe taklak döner olsa. İlk adımlarını senin cehennemine doğru atan o dilencinin torunu şu an omuzunda bebek kusmuğu. Bir sen kusuyorsun bir o. İçinde ne varsa dışarı çıkıyor. Dışarıda ne varsa içine giriyor. Sonsuz bir değiş tokuş başlıyor dışındakiler içine alıp içindekileri dışarı çıkarttığın, kendini çoğalta çoğalta azalttığın.”
    Bir var olma kaygısı yükü içinde doğarken ölümü üzerimizde taşıdığımız birer cesediz aslında. Kaybolan tüm cesetleri bulmak ise pek mümkün değil. İsimsiz gömülüyoruz kimsesizler mezarına. Ama yaşarken bir özlem duyuyoruz her şeye. Bir sürü şey eksik işte yitiğini arayıp duruyor insanlık. Bulamayınca deli oluyor veya usta yaşamakta.
    Toplumsal çöküşün hızlandığı bu günümüz toplumda gergedan yalnız bir hayvan elbette:
    “İnsanlar arasında başıboş bir gergedandan daha tehlikeli olan tek şey gergedanlar arasında yapayalnız bir adamdır.”
    Çöküş nerede başladı ki toplumsal çöküş bir yana insanın çöküşü ne zaman başladı. Tüketmeyi bu kadar ön plana çıkardığımız anda elbette. Bizim yerimize düşünüp karar veren tüm reklamcıları, politikacıları, eğitmenleri, sosyal medyayı baş tacı edip içselleştirdiğimiz de başladı çöküşün en kötüsü ve en derini. Öfkemizi göstermenin yolunu video kanalından öğrenir olduk tıpkı kitlesel bir ölüme neden olacak bomba yapımını öğrendiğimiz gibi. Anne baba olmayı da abarttık biraz. Ben olmayı değilde bencil olmayı öğrettik çocuklara. Kendimiz dışındaki dünyanın bize köle olduğunu sandık da gerçekle örtüşmeyen her anda huysuzluk çıkardık. Tepindik ağladık sitem ettik. Oysa bir var oluşu tamamlayan diğer varlıklar olduğunu biliyorduk. Onlarsız olmazdı elbette ama olamadı yine de.
    Toplumsal suskunluğa yeni bir sürü ad verip sürüne sürüne devam ettik yaşamaya. En büyük asker bizdik de patates soyduk gittiğimiz yerde. Savaştık sustuk kandırıldık sustuk; velhasıl kendimiz yarattık kendi cehennemimizi.
    Yazar bir naif öfke ile dile getirmiş yaşadığı yüzyılın sancılarını çelişkilerini bir gerçeküstü dille yazmış satırlarını. Kahramanları hem gerçek hem gerçeküstü seçmiş ve harmanlamış. Kadının örselenmesini, çocuk cinayetlerini, aile içi şiddeti, politik açmazları, yalnızlık senfonilerini sunmuş bize. Bir yandan tüm güzel öykücülerden beslenmiş bir yandan da yaşadığımız bu zamandan. Haybeden gerçek üstü birbirine bağlı birbirini tamamlayan ve daima yalnız bir gergedan gölgesi değmiş öyküler yaratmış usta ve naif kalemi ile.
    Keyifli okumalar elbette ama dura dura düşüne düşüne bir yolculuk diliyorum.
  • 136 syf.
    Bizi bize en iyi bizden biri anlatabilir. Bu da Sabahattin Ali kalemi ve yüreğiyle oldu. Hiç yabancılık çekmeden sımsıcak hislerle okuyucuya Anadolu kokusu tadı veren bi eser olmuş gerek içindeki öyküler, olaylar, kişiler yer ve zaman olsun gerekse de dili ile olsun bize has bi kitap bir defa okuduktan sonra aradan geçen zaman ne olursa olsun tekrar okuduğunuzda aynı duyguları yaşarsınız.