• 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Painati İstrati önceden komünistmiş. Belki sonradan da komünisttir bilmiyorum ama işte bakmış ki komünizm uygulanabilir bir şey değil, ki kendince neden olmadığını da 16. sayfadan alıntıladığım alıntılar bölümüne eklediğim kısımda harika açıklamış, kendini dostluğa, sevgiye vermiş. Bu kitap aslında bir devam kitabıymış, ilk kitapta yine bu kitabın ana kahramanı olan Adriyen'ın maceraları anlatılıyormuş. O kitabı da okumayı düşünüyorum ama her an vazgeçebilirim. Adriyen 20 yaşında, sol görüşlü, bohem hayatı yaşayan bir genç. Yalnız bohem hayatı yaşamak için fazla parasız. Para olmadan bohem takılmanın hiçbir albenisi yok. Kendisinden yaşça büyük olan ve benim anladığım kadarıyla fazlasıyla da öykündüğü bir adam olan Mihail ile birlikte Bükreş'te sefalet içinde yaşadıkları bir kesit anlatılıyor kitapta. İki kafadar iş bulma idarehanesi denen bir yere kapağı atıp sersefil yaşarlarken gönül maceralarına atılıyorlar falan. İkilinin arasındaki diyalogların alt metinlerinde İstrati'nin komünizmle ilgili şüpheleri açıkça ortaya konuyor. Hatta Adriyen karakteri baya baya İstrati'nin kendisi gibi, düşünce yapısı olarak. Kitap Varlık Yayınları' ndan dolayısıyla eski basım haliyle ve çevirisi de biraz çağımızın gerisinde bana kalırsa ama buna rağmen belki çevirmenin marifeti belki de yazarın tarzı sebebiyle çok rahat okunuyor.

    İstrati'nin mastürbasyona olan bakış açısını ise çok anlamsız ve garip buldum. Kitabın kısacık bir yerinde değiniyor buna, oradan çıkardım bunu. Karakterlerden biri odaya bir kız atıyor, bir başka karakter onların çıkardığı seslerden tahrik olup mastürbasyon yapıyor ve kahramanımız Adriyen bunu çok iğrenç buluyor. Ama cinselliğe karşı tutumu böyle değil, sadece mastürbasyona karşı aşağılayıcı bir bakışı var yoksa cinselliğin bedensel ve mutlak giderilmesi gereken bir ihtiyaç olduğunu düşünüyor kahramanımız, gideriyor da zaten.

    Sonlarında hilkat garibesi bir adamın evindeki maceraları fazlasıyla gereksiz buldum, böyle şeylerden pek etkilenmesem de yine de yer yer mide bulandırıcı ve aynı zamanda abartı buldum o evde olanları. Neden öyle bir bölüme yer vermiş yazar merak ediyorum. Çok ekstrası olan bir kitap değil, yazarın da kitabın da özeti 16. sayfadaki alıntı aslında.
  • “Takdir-i ezele teslimiz ama gayrete de aşığız.”
    Bunlar batının bohem zihni, buhranlı hayatı, karanlık kalbi.
    Biz, bu coğrafyada mücadele kelimesini öğrenmeden onun içine doğduk.
    Azim, çaba, sabır, mücadele, inanç ve umut.
    Çünkü en son umut tükenir.
  • 390 syf.
    ·8/10
    Butimar beğendiğim romanlar arasında yerini aldı, başta beklentim düşüktü. Beklentimin baya üstünde bir roman olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum.

     İstanbul'un bohem kalabalığında başlayan yolculukta birden geçmişin tozlu raflarından çıka gelen mektuplarla geçmişe bilet alan psikiyatrın romanı.

    Simyaya olan aşkı manevi duygularını zedelemiş, başta masum olan hayallerin, hazların, hep bir hayal olarak kalması gereken duyguların peşinde benliğini kaybetmiş. Bazı hayaller gerçekleşmemesi için vardı, Yusuf bunu göremedi..

    Butimarı okurken olaylar sanki benim hayatımda cereyan ediyormuş gibiydi. Ben Yusuftum kuyumda terbiye edemediğim doyumsuz nefsimdi, hazlarımdı.

    Nihayetinde acı ile son bulan Yusuf'un hayatı bir kabustu ve Butimar bir rüya...
  • Bu hayat süresince bende, derin bir bunalma, ruh sıkışması, kendinden kaçma, kendini unutmaya çalışma hali..
    Belki de bu halden kurtulmak içindir ki, kendimi cehennem çarkına büsbütün kaptırmış bulunuyorum. Ve çabaladıkça batıyorum. Yirmi yaşını henüz aşmışım... Kendi kendimin, kendi mahrem «ben»imin üstüne bir çeki taşı koymuş, taşa da çıkmış, hora tepmekteyim:
    — Sus! Sesini duymak istemiyorum!
  • 322 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    “Eylül”
    “Mehmet Rauf”
    Bence ismi “ Gözler kalbin aynasıdır , iki lafın belini kırar onlar :) “ olmalı. Gözlerle bakışmayı anladık ta muhabbet nedir :) hem de en koyusundan aşk dolu , muhabbet dolu , sitem dolu , feryat dolu ...

    Eser; okuyucuyu, Servet-i Fünun döneminin mutsuz , huzursuz ve karamsar atmosferinin içine alır ve tutkulu bir aşk hikayesini konu alır. ( Spoiler verilmesi an meselesi olduğu için konunun yanından bile geçmeyeceğim ). Beyoğlu’nun Bohem hayatı, Eski İstanbul’un el değmemiş mesire yerleri, olmazsa olmaz yalı ve piyano ihtiyacı, mevsimlerin kişiliği, umarsızlık, Batı’yı yanlış anlama ve yorumlama, kararsızlık , aşk ikilemi - sevgi neydi ? Felsefesine ufaktan giriş ;) -, ataerkil toplum ve içgüveyliği. Biraz etiket formatında oldu ama yoksa istem dışı spoiler verecektim. (Eseri okuyanlar ve okuyacaklar daha iyi anlayacaktır.)

    Kategorisinde ilk Psikolojik Roman olarak dile getirilir. Gerçekten öyle midir? Belki tartışılabilir fakat ilk başarılı roman örneklerinden olduğu su götürmez bir gerçektir. Kurgusu, dili , karakter analizleri , psikolojik tahlilleri bakımından oldukça çarpıcı bir eser. Aforizmaları sevenler için son derece zengin bir zemine sahip olduğunu söyleyebiliriz.

    Aynı zamanda eser oldukça hızlı okunabilecek bir üsluba sahip. Can Miras serisinin eseri , İstanbul’un dönem fotoğrafları ile süslemiş olması oldukça eğlenceli olmuş. Halid Ziya Uşaklıgil demiş ki : “ Bence Eylül , tek başına , bir yazarın ismini edebiyat tarihine silinemeyecek şekilde nakşetmek için kafidir.” Gerçekten Türk Edebiyatımızın Klasikleri arasına girmeyi hakettiğini ve psikolojik tahlilleri seven okurlar için mutlaka okunması gerektiğini düşündüğüm bir eser.

    Son olarak eserden çarpıcı bir alıntı paylaşmak istiyorum.

    “ E, sonbahar bu... artık bu kadar güzellik ve sıcak verdikten sonra! Eylülden daha ne beklenir? Eylül, malum ya, hüzün ve matem ayıdır.”
  • 512 syf.
    Necip Fazıl Kısakürek, şiirlerini “sezmek” ve “düşünmek” eylemleri sayesinde yazdığını ifade etmiş ve şiirini “belli başlı bir sanat anlayışından tüten şiirler” olarak tanımlamıştır. (Şairin poetikasına ait bu ifadeler)
    O şiirini anlatmak için anlam derinliği olan kelimeler seçip, bunları kurguda bütünlük sağlayarak yapmıştır. Necip Fazıl şiirinde anlam derinliği ve bütünlüğünü imgelerle sağlamıştır. Şairin değişen his ve fikir dünyası titizlikle seçilen imgelerin arkasında gizlidir aslında.
    Necip Fazıl zihin dünyası ve onun hayatı anlamlandırma çabası, gizli imgeleri çözüldüğünde ortaya çıkar. İncelemede, Necip Fazıl’ın anlam dünyası ve imgelerini çözümlenmeye ve açıklamaya çalıştım.
    Faydalı Okumalar…
    Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir ve sanat ferdin en mutlak ve hür suretle kendini idrak ettiği zirve demiştir. Sanatçı için eseri, kendiyle baş başa kaldığı tek yerdir. O her ne kadar yaratma sancısı çekse de, bu anı yaşamaktan memnundur. Çünkü iç dünyasında yaşadığı olumsuzluklar, eser ile buluşma noktasında hazza dönüşür ve sanatçı bu sayede eksikliklerinden acı bir şekilde de olsa zevk duyar. Bu zevk duyma anı geçicidir. Kaynağı ne olursa olsun, sanatçının problemini çözmez ve sanatçı yaratma sancılarını çekmeye devam eder.
    Wellek bu durumu “şairlik yeteneğinin insana bir eksikliği telafi etmek için” verildiğini belirtir.
    Pope hem kambur hem cücedir,
    Byron topaldır,
    Proust nevrozludur.
    Necip Fazıl da bir eksiklik duyar, ancak bu eksiklik somut bir uzvun değil, soyut bir eksikliktir. Şiirlerinin derin yapısında bilinçdışına ait simgesel anlatımlarla karşılaştığımız Necip Fazıl’ın da tamlık arayışını yaşadığı görülmektedir. Şiirlerindeki anlam dünyasının belirleyicisi, şairin kaygıları ile bunların neden olduğu boşluktur.
    O, yaratıcı süreç içinde çatışmalarını çözümlemeye ve şiir aracılığıyla tamlığa varmaya çalışmıştır.
    Necip Fazıl’ın hayatının izdüşümü olan Çile eserindeki şiirler, yaratıcı sürecin tüm sancılarını yansıtmaktadır. Onun şiirlerinin merkezinde 5 temel unsur ve bunların zıt kavramları vardır.
    Bunlar:
    -Yaşam/Ölüm,
    -Dünya/Öte dünya,
    -Akıl/İman,
    -Boşluk/Hakikat ve
    -Yaradan/Yaratılan’dır.
    --------
    Necip Fazıl, kelimeyi şöyle tanımlar: “Şiirde her kelime, kendi zatı ve öbür kelimelerle, nispeti yönünden şairin gözünde, içine renk renk, çizgi çizgi ve yankı yankı cihanlar sığdırılmış birer esrarlı billur zerredir.”
    “İman, ihlâs, vecd ve aşk, bunlar birer kelime / Kelimeyi boğardım verselerdi elime” dizelerinde kelimelerin arkasına gizlenen anlam evreni ironik bir dille vurgulanmış.
    Yaşananların zihinde yarattığı etki ve bıraktığı iz, simge ve imgenin temel oluşum nedenidir. İnsan, fiilen ya da düşünsel olarak yaşadıklarını, etkilenme derecesiyle doğru orantılı olarak belleğine kaydeder. Simge ve imgeler bu kaydı sağlayan ipuçlarıdır.
    -Yahya Kemal’in Üsküp’ü ezan sesiyle,
    -Bedri Rahmi’nin memleketini renklerle,
    -Sait Faik’in İstanbul’u insanla hatırlaması, yaşantı ile simge ve imge arasındaki ilişkiye örnektir.
    Necip Fazıl’ın ele aldığı temel kavramlar için seçtiği imgeler, onun istek ve arzuları üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir. Özellikle 1972’den sonra kendiyle başbaşa kalmayı tercih etmesi, uyumsuzluğun huzura doğru yöneldiğinin bir göstergesi olarak düşünülebilir. Şairin bu amaçla kullandığı imgeler, onun yaşadığı deneyimlerden, felsefi ve dini temelli fikirlerinden kurulu zihni yapısına ait somut bir tablo oluşturmuştur. Bunun arka planında;
    -“boşluk” kaygı ve çatışma nedeni,
    -“hakikat” varlık nedeni,
    -“akıl” insanı bohem hayata iten sebep,
    -“iman” insanı nefsten kurtararak yaşama hazzına varmasını sağlayan neden olarak yer alır.
    Şairin zihin dünyasına vehim ve şüphe hâkimdir. Bu soyut kavramlar çoğunlukla negatif imgelerden hareketle şöyle anlamlandırılabilir:
    Yaşam  çile
    Ölüm  çileden kurtuluş
    İnsan  çile mahkûmu
    Dünya  çile mekânı
    Öte dünya  huzur yeri
    Zaman/akıl  çile nedeni
    İman  çileden kurtuluş çaresi
    Kitabın ismi, içeriği ile çok uyumludur nitekim bu şiir kitabının merkezindeki simge “çile”dir. Şair, çile çekmeyi kişiyle, mekânla, sebep ve sonuçlarıyla bir bütün halinde ele almış.
    Necip Fazıl, şiirlerinde benliğine yenik düşen, varlığı anlamlandırmaya çalışan, mistik zamanın özlemiyle ölümü bekleyen ve sanat yapma amacı olan birçok özneyi işlemiş. Şair, temelinde varoluş kaygısı bulunan çile hallerini zıt kavramlarla tanımlayıp aşmaya çalışmış. Bu tercih hem varlığı hem de kendisini tanımlamada anlam kapısının kilidi olmuş.
    Necip Fazıl şiirinin anlam kapısından girildiğinde,
    -hakikatin “ölüm”, “iman”, “öte dünya”;
    -sahte olanın ise “yaşam”, “akıl”, “maddi dünya” olduğu görülür.
    Zaman ise insanın gerçek ile sahte ayrımını yapmasını engelleyen kuşatıcı bir varlıktır. Şair, bu kuşatılmışlığı yaşam, insan, zaman ve akıl etrafında oluşturduğu “daire” metaforuyla anlatmış. Yaşamın her insan için doğum ile ölüm arasındaki kısır döngü olması, zamanın bu hazin çarkın işleteni olması, aklın tüm çabalarına rağmen bu döngünün nedenini çözemeyecek oluşu ve insanın bu düzenin tutsağı olması, şairin başı ve sonu belli olmayan “daire”yi metafor olarak seçmesinin gerçek nedenleridir. Amacı kendini/insanı bu çıkmazdan kurtarmak olan Necip Fazıl Çile’de yer alan imgeleri, anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde kullanmış.
    Şiiri “mutlak hakikati aramak” olarak tanımlayan Necip Fazıl’ın, maddi dünyanın yükünden mistik dünya sayesinde kurtulmaya ve çatışma hâlinden hakikati yaşayacağı huzur hâline şiir ile varmaya çalışmış.
  • 335 syf.
    “Aşk Üzerine”,”Felsefenin Tesellisi”,”Öp ve Anlat”gibi eserlerinden tanıdığımız Yahudi asıllı Alain de Botton'ın kaleme aldığı diğer bir eser de“Statü Endişesi”dir. Eser’”Merdivendeki konumumuz bizim için çok önemlidir; çünkü benlik imgemiz (kendimizi nasıl algıladığımız) başkalarının bizi nasıl algıladığıyla birebir alakalıdır.Nadir istisnalar dışında (sokrates ve isa gibi) hepimiz kendimize tahammül edebilmek için dünyanın bize saygı duyduğuna dair birtakım işaretler arar, onlara bel bağlarız"şeklindeki nefis bir söz ile başlıyor ve bu düşünce üzerine temelleri atılıyor kitabın.
    Alain de Botton, yine kendine özgü zarafet ve incelikle dolu kalemiyle insandaki statü endişesinin kaynağını ve onunla başedebilmek ya da bu endişeyi yararlı bir duruma dönüştürebilmek için neler yapılabileceğini anlatıyor eserinde.
    Statü endişesinin tarihsel geçmişini ve tarih boyunca bu endişeyi yenmek isterken gösterilen çaba ve hareketi ;Felsefecilerden,yazarlardan,siyasetçilerden yardım alarak bize aktarıyor.Toplumun acımasız yargılarına karşı filozofların,ressamların,bohem hayatı tercih edenlerin bu endişe karşısındaki kalkanlarını gösteriyor.Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu hepimizin içini kemiren; fakat çok az insanın bunu ifade edebildiği gerçeğini su yüzüne çıkarmayı başka bir deyişle evrensel korkularımıza ayna tutmayı amaçlamakta “Statü Endişesi”nde yazarımız.

    Keyifli okumalar.