• 1008 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekânlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak… Ama bitmesin istiyorsunuz.

    Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum.

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğimle yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin okuduğum en iyi romanı diyebileceğim bir eseri. Herhangi bir şekilde sıralama yapma ihtiyacı duyulursa en başa alınması gereken eşsiz bir kitap. Kitapta sadece insanlarıni hayatlarına girişiniz değil, aynı zamanda insan psikolojisine, hayatın etiklerine, yazıldığı dönem Rusya’sına, ilişki ağlarına, inanca daha doğrusu yaşamda karşınıza çıkabilecek her tür olguya girmiş oluyorsunuz. Bunu yaparken ne bir sıkılma ne bir daralma ne de bir ders alıyormuş tadı alıyorsunuz. Dostoyevski size sadece bir gezinti temenni eder gibi dolaştırıyor. Sadece bir gezinti, hepsi bu. Sonrasında ne çıkartırsın ne düşünürsün bunlar sana kalmış…

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikâyesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikâyede yeri çok büyük.

    Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin âşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kâhya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası… Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz.

    Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, “şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış” diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi.

    Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar.

    İyi okumalar.

    Metin Yılmaz duygularımızın tercümanı olmuş.
  • 608 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    15 Mayıs 1919 yani 100 yıl evvelden başlıyoruz kitabımıza. Zaman ne de çabuk geçiyor değil mi? Ben bu sefer farklı bir başlangıç yapmak istiyorum. Eğer ülkemizde sadece ‘okuduğun kadar konuşmak’ diye bir durum var olsaydı (ki keşke olsaydı) sizce ne olurdu? Ben çok düşündüm ama muallakta kaldım. Çok fazla konuşan gene mi olurdu yoksa ülkeye yıllarca süren bir sessizlik mi çökerdi? Çıkamıyorum işin içerisinden ve bu sefer de bu konuya takıldım.

    Kitabımızda 1919 yılından değil de Mustafa Kemal’in gençlik yılı, Selanik yaşamı üzerinden başlıyoruz. Yazarla gene anlaşamıyoruz. Gene Osmanlı sultanına demediğini bırakmıyor. Bu konuyu açıklamıştım zaten. Benim Ata’m ne kadar kötü de olsa yöneticisini sürekli yermez; ne kadar iyi de olsa sürekli de övmez. Ben böyle öğrendiğim için böyle söylüyorum. Şimdi bile büyüklerimizi sevmesek de saygı duyuyoruz. Onlara hürmeten değil, bu bizim asaletimizden. Kötü söz söylemesi çok kolay ama biz asil insanlarız. Değmiyor, dediğimiz an konu kapanıyor. Böyle de olmalı zaten. Şahsen ben böyle düşünüyorum.

    Kitapta sayfalar 108i gösterdiğinde gene yazarla çatışmaya giriyoruz. Bu aşağılık baş örtüsü ve rezil serpuş diyerek sadece FES’i kastetmediğini çok iyi anlıyorum çünkü. Bakıldığı zaman bunu son dönemlerde de görüyoruz. Ödül alan ve hiçbir faydalı ürün vermeyen birçok insan işte önüne gelen dini unsura saldırıyor mescit yaptırmayacağız falan diyor. İnsanlar istediği gibi ibadet edebilir bana göre, sizce de öyle değil mi? Biz kimiz de bir başkasının yaşantısına karışıyoruz? Bizim yarattığımız, hayatı ve ölümü bizim elimizde olanlar var mı? Var diyen varsa bu ayrı, ona saygı duyacağım ama herkesin kendi özgürlüğü varsa, bu düzende herkes ibadetini rahatça ve kimseyi rahatsız etmeden yapar. İstediği gibi de giyinir. Herkesin yaptığı kendini ilgilendirir. Özellikle DİN üzerinden yapılanları da bu paragrafta kınamak istedim. Şimdi kim aşağılık, kim rezil acaba... Ki bu yazar kendisiyle aynı sayfada nasıl çelişiyor biliyor musunuz? Gene aynı sayfada Mustafa Kemal’in şu cümlesini aktarmak istiyorum: Fes veya Şapka veya Kalpak, hangisi olursa olsun mesele bunda değildir. Hepimiz el ele vererek devletimizin menfii için çalışmalıyız. O dönemleri en iyi o dönemin insanlarından okumak şansım olduğu için sürekli hakaret içeren bir kitabı sabrederek okumaya çalışıyorum. Sabrımın sonlarına geliyorum ve bu yazarın neden çok fazla tutulmadığını da çok iyi anlıyorum şimdi. İnsanların birbirine saygı içinde yaşaması çok zor geliyor, herkes karşısındaki kendisine köle olsun, ona muhtaç yaşasın istiyor. Eskiden çok fazla sahte peygamber muhabbetleri dönerdi, artık herkes kendini Tanrı ilan etmiş. Ne kadar mükemmel. Ne kadar eşsiz..!

    Kitabın yarısının oldukça geçmişe odaklandığını görüyoruz tekrar niteliğinde. Ardından artık SAMSUN ile başlayan Kutlu Yolculuk zamanlarına odaklanıyoruz. Burada yaşananları çok açık bir dille okuyoruz. Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak atanması, hazırlıklar, yaşanılan süreç ve diğer her unsur inceleniyor burada.

    Şimdi yazara gene muhalefet olacağım. Mustafa Kemal’i gene kötü örnek gösteriyor. Nasıl mı? Mustafa Kemal sanki bir kadın avcısı, bir sapık vs gibi kötü şöhret yaratacak tanımlamalarla tanıtılıyor sürekli ama sürekli bunlar tekrarlanıyor. Hani adamın bütün gençliği sanki SEX odaklı geçmiş gibi. Dedim ya bu yazara hiç kanım ısınmadı ama o dönemi anlamak için mecburum okumaya. Çok kapsamlı bir eser diye. Yok yani bu kadar da olmaz ama katlanamıyorum artık. Yok akşama Ayşeyle giriyor, yok Fatma ile sabahlıyor. Bu ne anasını satayım sanki koskoca Paşa’nın hiç işi yok, bütün gün karı kızla zaman geçirecek. Böyle hülyalı sahnelerin çok karşısındayım her zaman. Her insanın cinsel hayatı olur, vardır ama bunu bir kadın hastalığı varmış gibi sürekli göze sokmanın anlamı yok. Yani ben burada Milli Mücadele dönemini okumak için varsam, bunu ve bunun gelişimini; ordunun durumunu, savaş yıllarında halkın durumunu, Ata’nın karşılaştığı zorlukları ve verilen mücadeleyi okumalıyım. Ben ileride Allah verir de Tarih eğitmeni falan olursam bunu çocuklara nasıl öğreteceğim? Öğretmene bak, çocuklara Atatürk diye kahramanlıklarını değil de SEX hayatını anlatan bir seri öneriyor. Böyle rezillik, böyle ucuzluk olabilir mi?

    Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar nefret ettin madem neden okuyorsun? Oldukça haklı bir soru ama bende size şunu diyeceğim, başka bir böyle eser vardı da ben mi okumadım da bunu seçtim? Yok ki ağabeyler. Yok yani. Keşke olsa, gocunmam 100.000 sayfa da olsa 6 ayımı sırf buna harcar gene okurum. Keşke olsa ama yok. Olanlarda da yetinmek böyle zor. Allah şahit eğer bu günümüz yazarlarından biri olsa ve o dönemi anlatsa kitabını da yazarını da yerden yere vurmasını çok iyi bilirdim. Sadece şunu söyleyeceğim. Aç olduğunuzda UCUZ etin yahnisi bile GÜZEL gelebiliyor. Gerçekten çok açsanız ve yiyecek başka bir şeyiniz de yoksa. Üzgünüm ama durum bu...

    Burada bir tarih tazelemesi yapalım istiyorum hep beraber.

    => 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa, maiyetiyle birlikte Samsun’a ayak basar. Burada halkın yavaş yavaş kendine bağlandığını görür ve bundan çok etkilenir. Bin bir macera sonrası (Enver Paşa’nın uçak anıları canlandı gözümde bir an) sağ salim gideceklerdir buradan. Burada ilk etap 6 gün kalırlar.

    => 25 Mayıs 1919’da Havza’ya varırlar. Burada Sıtkı Hoca ve onun verdiği nutukla ateşlenen bir halk göreceğiz. Yine burada uzun bir süre kaldıkları, ilk defa bir devlet yani Lenin Rusya’sı ile görüşerek dikkatlerini üzerie çeken bir Mustafa Kemal Paşa göreceğiz. Ayrıca büyük kahramanlardan Topal Osman’da burada kitaba dahil oluyor. Havza gerçekten de adı gibi çok önemli bir havza oluyor desek yeridir arkadaşlar. Burası çok mühim. (bu son cümleyi de ne zaman kullansam Ali İhsan Yavuz aklıma geliyor arkadaş)

    Evet güzel dostlarım. Böylelikle gene sonlara doğru hız ve heyecan kazanan bir kitabımızın daha sonuna geldik. Gün bitmeden yetiştirmek için çok inatlaştım kendimle ama bazı yerlere doyamayıp tekrar baştan aldığım, bazı yerlere odaklanamadığım ve bir de günlük gelen giden insan rutinim nedeniyle yetiştiremediğim ve bu kapsamlı eseri de atlatmaktan memnuniyet duyar; hepimize iyi geceler ve iyi okumalar dilerim. Esen kalın..
  • 496 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    2019 Yılında okuduğum en iyi üç kitaptan birisi kesinlikle “Ben Ozzy”dir. Kitabı okurken Ozzy’nin hala nasıl hayatta olduğuna şaşırıyorum. Sınırları zorlamanın ötesinde sınırları zorlamak, akla hayale gelmeyecek şeyleri yapıp, aynı şekilde bunlara maruz kalmak. Akıl ve mantığın birleştiği noktada Ozzy Osbourne’a ulaşmanın imkanı yoktur. Mantıksız ne varsa, evet kesinlikle orada bir şeyler olmuş ve taşın altından o çıkmıştır…

    Geçen aylarda Mutley Cure belgeselini izlerken, bir bölümde Ozzy’de canlandırılmıştı. Tabi ben bunu belgeselde izleyince abartısı vardır demiştim, kendi ağzından okuyunca şüphem kalmadı. Bana deseler ki, dünyanın en değişik, en saçma sapan işlere bulaşan grubu hangisidir deseler, ne kilise yakanları, ne vandallık yapanları işaret ederim. Net olarak bir numaraya Mutley Cure’ü yazarım. Belgeseli izlediğimde tekrar anlamıştım ki, insanların bir sınırı yok. Hele ki sonsuz bir güç verilirse hiç yok. Bu güç tabi ki para.

    Şimdi biraz geçmişe dönelim ve ben Metal müzikle nasıl tanıştım onu anlatayım. Daha sonra kitaba gireceğim ama birkaç anıdan ne zarar gelebilir?

    Abim benden 10 yaş büyük. Onun döneminde Metal müzik yeni yeni ülkemizde ortaya çıkıyordu. Tabi ki dünya bu müzik türünü çoktan öğrenmişti ama ülkemiz yeni yeni alışıyordu. Bizimkiler daha çok Anadolucu Rockçıydı… Özellikle 60’ların etkisi sonraki yıllarda hissedilmişti ülkemizde. 60’lar deyince aklınıza Beatles gelmesi gerekir, hem İngiltere hem de Amerika’nın, sonrasında ise dünyayı değiştirmişlerdir desek yalan olmaz.

    İlk okul zamanlarım. Beşinci sınıfa gidiyorum. Abimin kendi yaptığı bir müzik seti var. Amfisi ayrı, kaset çaları ayrı, hoparlörler ayrı. Setin üzerinde Slayer, Metallica, Nirvana, Iron Maiden gibi grupların adlarının yazdığı yamalar var, yapıştırılmış. Hepsi özenle kesilmiş ve yerleştirilmiş. O amfi o kadar kuvvetliydi ki, hoparlörlerden çıkan ses 10 Bloklu siteyi inletirdi. Pencere her zaman açıktır ve dışarıdaysanız bedava konsere hoş gelmişsinizdir.

    Arada sırada kurcaladığım için, denk gelen kaseti dinlerdim. Bir gün doldurulmuş bir kaset gördüm ve teybe taktım. Üzerinde elle yazılmış grup adları vardı. Neyse kim bilir kimlerdir, ne bileyim ben, taktım, oynat tuşuna bastım, ses çıkmadı. Sağına soluna baktım, on/off yazan tuşu gördüm. Lanet olsun, resmen bir rüzgar esti sesle birlikte kafayı yiyecektim. Hızlıca durdurdum, hoparlörün sesini kıstım, tekrar oynata bastım. İlk olarak kimi dinledim, ne dinledim hatırlamıyorum, tek hatırladığım şey Nirvana adıydı. Daha sonra bunu ara sıra yapmaya başladım ve azar azar dinliyordum. Ama bu uzun sürmedi, çocuğum sonuçta, dışarıda top koşturmam, Atari oynamam ve canım ne isterse onu yapmam gerekiyordu. Sabah evden çıkar, gece dönerdim. Bizim çocukluğumuz online değil, yan yana arkadaşlarımızla oyun oynayarak geçti. Atari’nin çok sağlam bir modeli vardı ve oyunlarım çok güzeldi. Arkadaşlarımla eve gelir ve oynardık. Saatlerce oynardık, isterseniz 4k isterseniz 8k görüntüyü önüme getirin, ben o 8 bitlik müzik eşliğinde, çözünürlüğü berbat diyeceğiniz oyunları seçerim. Tadı ayrıdır!

    Neyse, o dönem o şekilde geçti. Tabi ben yavaş yavaş Türkçe olmak üzere Rock müzik dinlemeye başladım. Bunların içinde Barış Manço, Cem Karaca (O adamın şapkasından korkardım, niye bilmiyorum ama korkunç gelirdi o zamanlar. Dinlerdim ama izlemezdim.) Erkin Koray, daha sonra Müzik türü seçmiyorsun tabi, o düşüncede değilsin çünkü, Grup Vitamin, Ayna, Haluk Levent, Özlem Tekin, Yaşar Kurt, Kıraç ( o zamanlar TRT’de askerlere çalıyordu galiba.) MFÖ, Haramiler, Bulutsuzluk Özlemi, Athena, Üç Hürel… bunların içinde adını hatırlamadığım birçok saçma sapan isimde vardır. Çoğunun kaseti evimizde vardı, artık yoklar annem atmış, üzücü… Kurban çok değişik gelirdi mesela. Pop müzikten Gülben Ergen bile dinlemiş olabilirim, ne var bunda önümüze gelmiş, çocuğuz ve sürekli ekranda Hülya ile o var, Televole dönemleri. Kim Bunlar diye bir grup vardı. Süheyl ve Behzat Uygur’un o değişik programına çıkmışlardı, ertesi gün abimlere kasetlerini aldırdım. Kaç defa dinledim bilmiyorum. Dağlar Kızı Reyhan’ı coverlamışlardı çok güzeldi bence. Diğer parçaları da güzeldi.

    Dağlar Kızı Reyhan demişken, Black Sabbath - N.I.B parçasının 40’ıncı saniyesinden sonrasına bakarsanız, Dağlar Kızı Reyhan’a ulaşabilirsiniz. Kim kimden yürütmüştür, az buçuk tahmin edersiniz bence. Dinleyin, şaka yapmadığımı anlarsınız. https://www.youtube.com/watch?v=vwLQw_95hX0
    Şaşıran çok insan olduğunu biliyorum ama ben bunu yıllar önce kendim dinlerken fark ettiğim için mutluyum. En azından günlük saçmalıkların komiklik olsun diye paylaşıldığı saçma bir tweet’ten öğrenmedim.

    Abimler demişken… O zamanlar sanırım Metallica’nın beyaz tişörtü moda ettiği zamanlar. Ben yanlış hatırlamıyorsam, Load ya da Reload albümü olmalı. Siyahları kaldırıp, beyazlara geçmişlerdi. Bir nevi değişiklik sanırım. Abimlerde yırtık Jean pantolonlar, kendilerinin bizzat aldığı ve pantolona işlediği yamalar, kolları yırtılıp yelek haline getirilmiş kot ceketler, arkasında kocaman bir Guns’N Roses amblemi, her yerde grup yamaları. Bu tür şeylere bugün kolayca ulaşabilirsiniz ama o zamanlar ulaşamazdınız. Kendiniz yapmanız ve hayal gücünüzü kullanmanız gerekirdi. Baskılı tişört istiyorsan, gidip bastırırdın. Bunlar için mekanlar vardı ve her yerde ütü vardı, çok iyi hatırlıyorum. İstediğin yamayı tişörte basıyorlardı. Her şey manuel olduğu için, şimdiki dandik işlerden değildi, baskı öyle çabucak gitmezdi. Yıllarca o baskı yerinde dururdu. Ayakkabı seçimi domuz burnu çizmeler. Kovboy botu’da diyebiliriz. Tabi ki her yeri metal işlemeli. El yapımı. Yaşadığımız yerde bunları yapan beş kişiydiler, onlarda zaten arkadaştı. Birlikte kavga eder, birlikte müzik dinler, birlikte gezerlerdi.

    O zamanlar Kadıköy bir numaraydı metalciler için. Özellikle Akmar baya bir ünlenmişti. Basında sürekli Satanistler olarak lanse ediliyor ve kedi kestikleri sanılıyordu. Halbuki zır cahil medya ile zır cahil toplumun saçmalamasından ibaretti. Günümüzde dahi ülkemizde Satanist olduğunu iddia eden falan varsa hayal görüyor, ya da hayalden çıkamamış bir şeyleri taklit etmeye çalışıyordur. O zamanlar böyle bir şey yoktu, tamamen özentilerin yaptığı birkaç saçmalığa ulaşırsınız o kadar. Polis toplayıp götürürdü bunları, sonra konuya hakim olmadıkları için ertesi gün serbest bırakılırlardı. Sadece getirdikleri için tutarlardı o kadar.

    Kısacası daha da uzatmayayım anıları. Yıllar geçtikçe Metal müzikle aram çok iyi oldu, Rock değil Metal müzik. Daha sonra bütün hepsini dinlemeye başladım, sonra İskandinav grupları keşfettim. Özellikle Türkiye’nin en büyük mp3 forumlarında yöneticilik yaptığım sıralarda, keşfedip paylaştığımız grubun ve şarkının haddi hesabı yoktu. Bulurduk, yüklerdik, paylaşırdık. Binlerce kişiye ulaşırdı bu müzikler, çok keyif aldığım dönemlerdi. Ne YouTube, ne WP var. Paylaşım yeri Upload ettiğin sitelerdi. Winamp üzerinden radyo yayını da yaptım. Mirc bilmez çoğu insan, oradaki insanlara radyo yayını yapıyordum. Bu yayınları yaparken 56K modem vardı, sonra hayatımıza ADSL girdi, 128 Mb, sonrasında 256Mb hızları. O zamanlar çok önemliydi ve siteler bu hızları kaldırıyordu. Teknolojiyi sonradan görmedim, onunla birlikte büyüdüm. Her aşamasına tanıklık ediyorduk. Bir şeyin içine düşmedik yani. Teknolojinin globalleşmesine bizzat tanıklık ettiğim bir yaşa sahibim ve çok mutluyum. Yani bizler yaşadık, şimdi ise ne olduğunu bilmedikleri şeyleri sadece üretiliyor diye kullanıyor insanlar. Halbuki, neyse konuyu dağıtmayalım.

    Metal Müzik arşivim Terabaytları aşmış durumda şu an. Hiçbir zaman vazgeçmedim. Abimler ise tabi ki uzaklaştı bu müzik türünden. Daha çok türküye yöneldi diyebilrim. Çok iyi bağlama çalar. Lakin bana gitar çalmayı öğretmemiş olması çok saçmadır, bu bana mantıksız gelir. Neden öğretmezsin. İstemiyor değildim, istiyordum. Ama her zaman daha önemli işleri olur değil mi abilerin? Birçok yerde çalıyorlardı güzel şeylerdi. Tabi sonradan kendim öğrendim.

    Günümüze kadar geldim, çok iyi gruplar ve müzikler keşfettim. Sadece Metal Müzikle kalmadım tabi ki. Türkçe çok dinlemiyorum, nedeni 80’ler sound’ı dediğimiz şeyi çok sevmem ve ondan ayrılamamamdır. İşim olmaz o saçmalıklarla. Pop zaten dinlemiyorum. Lakin Beatles’ın Pop mu Rock mı yaptığını anlamadığınız şeyi önceden severdim, şimdi daha çok seviyorum…

    Beatles demişken, Ozzy’nin esin kaynağıdır.

    Kitaba gelirsek, attığım başlığın hakkını fazlasıyla veriyor. Hem bu müziği seven hem de biyografi okumayı seven biri olarak diyeceğim şu ki, elimden bırakmak istemedim. O kadar harika bir kitaptı. Ozzy’den böyle bir şey nasıl çıkmış bilmiyorum lakin, çok güzel bir iş çıkmış. Kendisinin de inanmıyor olduğunu düşünüyorum.

    Beatles gibi bir geçmişe sahip aslında… Günde 12 saat sırf eğlendikleri için kulüplerde çalıyorlardı. Black Sabbath ile dünyaya merhaba dediler. Çok sağlam bir ekip aslında. Tony Iommi gibi bir insana sahipler. Şu an bir video açsanız, kameranın Tony’nin parmaklarına zoomladığını ve o parmaklarda bir gariplik olduğunu görürsünüz. Bir kaza eseri orta ve yanındaki parmak eziliyor ve kopuyor. Hem doktorların dediği hem de mantıken gözüken müzik hayatının bitmiş olduğu. O Parmaklar olmadan nasıl çalabilir ki? Adam vazgeçmiyor ve dünyanın en iyi gitaristlerinden birisi şu an. Parmaklarının ucuna bir şey geçiriyor ve denemeye başlıyor. Kendi stilini de böylece ortaya çıkarıyor. Gitarın klavyesinde öyle güzel çalışıyor ki o parmaklar, dünyanın en güzel riffleri çıkıyor o parmaklardan.

    Ozzy’nin hala nasıl yaşıyor olduğu hakkında bir fikrim yok.

    Seks, uyuşturucu, alkol, daha çok uyuşturucu, daha çok alkol, daha fazla ot, daha fazla hap, günde 4 şişe viski, litrelerce bira, kilolarca ot… Ayık olduğu zaman dilimi yok, hep kafalar güzel. Nerede uyuduğun ve uyandığın konusunda fikrinin olmaması nasıl bir duygudur mesela? Bir barda içerken, otobanda uyanmak mesela?

    Ozzy’nin ve yanındakilerin başına gelenleri büyük bir keyifle ve dehşetle, aynı zamanda kahkaha ile okudum. Tur otobüsü düşünün, bir uçak kanadıyla yarısını biçiyor ve grubundan iki kişi ölüyor. Elinde dolu bir tüfekle duvardan atlıyorsun ve tüfek yere düşünce ateşliyor kendisini, 1 cm’le hayatta kalıyorsunuz? O kadar çok anı var ki, hiçbirisini alıntı olarak paylaşmadım. Kitabı bırakmaya kıyamadım. O kadar keyif aldım.

    Beatles biyografisi de muazzamdı resmen yaşamıştım Beatles’ı. Hem tek onaylı biyografiydi, hem de grupla beraber yazılmıştı. Ozzy’nin yaptığı iş cidden muazzam, harika bir kitap. Yapılan o kadar kötü şey var ki, insan okuyunca içeceği 1 şişe biraya bile şüpheyle yaklaşıyor. Hala nasıl yaşıyor çok ilginç… Cidden o vücut onca şeyi nasıl kaldırıyor.

    Ozzy’nin hem eski hem de yeni görüntülerine bakarsanız, bir ürkek tavrı, utangaç tavrı vardır. Şarkısını söylerken bile tedirgindir. Adam normalde pek cesaret abidesi değil, hem de hiç değil.

    Grup üyeleri de kitabın içerisinde geçen gruplar ya da kişiler benim için harika bir keyif yaşamama neden oldu. Gerçekten dinlediğim müziği tekrardan yaşadım. Fazlasıyla Metal gruplarının belgeselini izlediğim için, çoğu görüntü gözümde canlanıyordu.

    Tabi ki müzik listem olmadan okumadım. En çok dinlediğim ne Ozzy ne Black Sabbath’tı… Axel Rudi Pell’den başkası değildi. Hiç bıkmadan dinlerim, sololar, vokali… Muazzam, muazzam…! Kitaba resmen ruh verdi… Metal müzik dinleyip, Axel ile tanışmayan metal müzik dinleyicisini yadırgarım açıkçası, bilmediği için değil aslında, çok şey kaçırdığı için…

    Kitabı şiddetle öneriyorum. İçeriğinde geçen küfür ve şiddetli anılar nedeniyle küçük okurlara sert gelebilir. Ama kaçırılmayacak bir lezzet. Bu pastadan dilim almayın, pastayı alıp bir köşeye geçin ve yemeye başlayın. Sadece son dilimi bir başkasına bırakın ki, kendi pastasını alması için fırsatı olsun. Tadına doyamadığı için yeni bir pasta alsın…

    Sadece belirli yazarları okuyan okurları pek tutmuyorum. Kitabın ruhuna aykırı davrandıklarını ve çeşitliliğin içinde bir kısırdöngüde kitaplar okuduklarını düşünüyorum. Bu anlamsız ve fazlasıyla zayıf bir tercih. Damak tadı tabi ki herkesin farklıdır ama bir yemeği yemeden tadının kötü olduğunu düşünmek mantığa aykırıdır.

    Mutlaka alın okuyun, ikinci kitabı Ben Dr. Ozzy’i okuyacağım bu ay içinde, çünkü kopamadım… Çıkmak istemiyorum Ozzy’nin dünyasından, beni bağladı ve esir aldı. Bağımlısı olmanız muhtemel bir durum...

    Kitabın puanına gelecek olursak… On üzerinden bir milyon!

    Daha önce okuduğum şu özel kitapları da mutlaka okuyun;

    Jimi Hendrix - Sıfırdan Başlamak (Benim Hikayem)
    Patti Smith - Çoluk Çocuk
    Hunter Davies - The Beatles
    Christopher John Farley - Efsanenin Doğuşu - Bob Marley
  • 96 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Uyku böyle güzelken kim bilir ölüm nasıldır? Hiç düşlediniz mi ölümünüzü ya da sizsiz bir dünyanın da var olabileceği gerçeği ile yüzleştiniz mi? Zamana hüküm eden Kronos dahi – Kronoloji ismi bu titandan türemiştir. – bu kavrama yenik düşmüştür. Ömrümüzü geçmişten bu güne koyacak olursak ve zaman bir okyanus ise bizim yaşam süremiz bir damla kadar hacim edebilir mi bunu düşlemek gerekmektedir.

    Roma’da MÖ 106 tarihinde doğan hitabet ustası, şair bakışlı siyaset adamı. MÖ 75’te questor, MÖ 69’da aedilis, MÖ 66’da pretor ve MÖ 63’te ise consul olmuştur. Hatta dönemin saygın kişisi tarafından “pater patriae” – devletin babası- unvanını almıştır. Bunların hepsini ise kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya yapmış ve Roma’da kendi döneminin en önemli şahsiyetlerinden bir tanesi olmuştur. Atlı sınıftan olduğu için Roma tarihinde bir ilk olarak consul seçilmiştir. Küçüklüğünde Yunancayı öğrenmiş ve hocası Yunan Hatip Apollonius Molon tarafından – hocası aynı zamanda Jul Sezar’ın da hocasıdır – “Sana büyük bir hayranlık duyuyorum Cicero ve tebrik ediyorum, ancak Yunanlar için üzülüyorum. Şimdiye kadar elimizde kalan tek sermaye eğitim ve söz hâkimiyetiydi. Ne yazık ki artık senin sayende bunlar Romalıların elinde geçecek.” diye küçük yaşında övgüye mazhar oldu. Bu söylem ise Cicero’nun dil becerisinin ve ne kadar iyi bir hatip olduğunun bir göstergesidir. Cicero bir filozof değildir ancak çok iyi bir gözlemci ve harika bir düşünürdür. Amacı ulusu olan Roma’ya Yunan felsefesini tanıtmak, kendi diline çevirmek ve kendi dilinde bir şeyler vermek isteyişi milliyetçi kişiliğini öne çıkarmaktadır.

    “Bu yaşam aslında ölümdür, seçme şansım olsaydı bu yaşamın yasını tutardım.” (Alıntı #51882893 )

    Ölüm her canlıya göre aynı durumdur. Bedenin bütün yaşamsal fonksiyonlarının durulmasıyla oluşan bu durum bir “son” mudur? Eserimizde işte burada konuya giriyor ve bu konuda kendinden önce gelen bütün filozofları ve öğretilerini irdeleyip “ölüm bir son mudur?” sorusuna cevap aramaktadır. Bu yaparken de varoluşu irdelemek, oluşumu tamamlamak gerekmektedir. Diğer Cicero eserlerinde karşılaştığımız Platonvari diyalog yazımın burada da sürdüğü görmekteyiz. Eser A ve M kişilerinin soru ve soruyu cevaplamasından yani A kişisinin sorusuna karşılık M kişisinin verdiği cevaba göre ilerleyiş sürdürülmektedir. Ancak diyalog M kişisine geçince diyalogdan çıkıp monolog bir hal almaktadır. Sokrates bu tarz diyaloglara yani soru cevap yazımına kişide saklı olan bilgiyi cevap vererek dışarı çıkarma adını takmıştır. Platon ise bunu geliştirerek diyalog halini almasını sağlamıştır. Aristoteles bu tarza teknik katmış Platon ve Cicero’dan farklı bir yol izlemiştir. Seneca ise her ikisinden farklı bir yol izlemiş ve diyaloglarına kurgu katmıştır. Aslında bu tarz günümüz romanlarına çok iyi bir önayak olmuştur demekte çokça muhtemeldir.

    Yaşam ve diğer her şey ateş, su, toprak ve hava karmasından meydana gelmiştir. Ancak Aristoteles’in dediği bir şey daha vardır beşinci olarak… Bunu ise ruh olarak tanımlamak mümkündür. Çünkü ruh ne toprak gibi, ne ateş gibi ne de diğer hava ve su gibi bir şeyden meydana gelemeyecek bir şeydir. Kimi filozof bu ruha ve nerede olduğuna kafa yorarken; kimileri akıl ruhtur ve ruhta kafada bulunur demiştir. Bir takım filozoflar ruh kalptir ve kalpte bulunur demişlerdir ki en yakını ise ruh nefestir, göğüs kafesinde bulunur. Ancak hepsinin ortak bir fikri vardır ki ruh tanrısal, doğaüstü bir oluşumdur.

    “Beğenilme sanatları besleyip büyütür, herkes ün arayışıyla yanıp tutuşur ve insanların nazarında eleştiri konusu olan şeyler hep ihmal edilir.” (Alıntı #51883739 )

    Peki ya beden öldüğünde ruhun ne olacağı hakkında bir fikri olan var mı? Kimi düşünür bedenle beraber ruhunda öldüğünü söylemiştir. Kimi ise beden öldükten bir müddet sonra ruhunda öldüğünden bahsetmiştir ve birçoğu da ruhun ölümsüz olduğuna dem vurmuş, bunu savunmuş, bunun üzerine sayfalarca kitaplar yazmışlardır. Ruhun ölümsüz oluşuna en yakın düşünürün ise ölüme gülerek giden Sokrates’ten başkası olması garipsenecek bir durumdur. Böyle rahat bir şekilde ölüme giden bir insanın ya aklından zoru vardır ya da ölümden sonra olacaklara inanmasından kaynaklanacak bir düşünce onu rahatlatmıştır. Bu da demek olur ki Tanrısal Platon’un hocası ruhun ölümsüzlüğüne inanıyordu. Böyle bir varsayım ortaya atmak haklı bir sebeptir ve ölümden korkmayanların ölümün sonrası hakkında inandıkları gerçeklerin etkin olduğunu söylemek çok doğrudur.

    Canlılar içerisinde sonunu bilen tek varlık insandır ve sonunu bile bile yaşama tutunur. Bir spoiler vermek istiyorum; hepimiz öleceğiz…

    Konu ölüm olunca aslında yazılacak çokça şey vardır ancak düşüncelerimin sizi etkileyip kitaptan alacağınız kendi salt düşüncelerinizin etkilenmesini istemiyorum. Okurken ya da okuduktan sonra kafa yorup kendi düşüncelerinizle daha iyi bir düşünce kritiği yaratıp çok daha iyi şeyler düşleyebilir ve hayatınıza adapte edebilirsiniz. Bu sebeple kısa kesmeyi bir görev olarak öngörüyorum.

    “İnsan zihnine gelince, tanrıyı görmediğin ama tanrının eserlerinden yola çıkarak onun varlığını kabul ettiğin gibi, aynı şekilde her ne kadar insan zihnini görmesen de olayların anımsanmasından, nesnelerin icat edilmesinden, hareketlerin hızından, erdemin tüm güzelliklerinden zihnin gücünün tanrısal olduğunu kabul edeceksin.” (Alıntı #52004849 )

    Kitabım Doğubatı Yayınları’ndan ve çevirisi muazzam. Diyalog şeklinde okurlarına sunulmuş naçizane bir eserdir. Kitap içerisindeki dizinde 100 üzeri ünlü düşünür, komutan ya da dünya insanı ismi geçmektedir. Diyologta bulunan M kişisi Marcus Tullius Cicero’dur desek hata etmemiş oluruz. Kısa olmasına rağmen sayfalar dolusu kitap yazımlarına kafa tutabilecek bir akademik çalışmadır. Sayfa kalitesi yerinde ve sayfa sonu açıklamalarıyla okurunu sürekli aydınlatıp, bilgilendirmektedir.

    Sözü özü; kitap akademik eserlere kafa tutacak kadar yerinde konuları ele almakla kalmayıp, daha fazlasını dahi okuruna verebilecek kapasitededir. Bu sebeple kitap şiddetle okunulası ve tavsiye edilesidir. Kendi düşünce yapınıza ve belleğinize yeni düşünceler katmak istiyorsanız kitap tam size göredir.

    Sevgi ile kalın.
  • Bir yorgunluk var üzerimizde, hâlimizden belli.
    Uykularımız geç saatlere firar etmiş,
    Gözlerimiz birçok defa Güneş’i karşılamış.

    Gönlümüz desek bedenimizden daha da yorgun…

    Peki beden yorgunluğunun çaresini araştırıp bulduk diyelim.
    “Beslenmenize, uyku saatinize oldukça önem gösterin.” diyen uzmanların uyarılarını dikkate aldık diyelim.

    Ya gönlümüz ne olacak?
    Şu bizi iyiden iyiye hapsedip hiçbir yere bırakmayan gönlümüz ne olacak?

    Attığı çığlıkların farkında mıyız?
    Yoksa…
    Bu çığlıkları, mutluluktan atılan kahkahalar mı sanıyoruz?

    Sahi ne yaptık biz bu gönlümüze de sahibini tanımıyor?

    “Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)

    Günahlar, sonsuz hayattaki en dehşetli arkadaşlarımız.
    İşte her şey ortada; gönlümüzü mahvetmişti, yakıp yıkmıştı ondandı bu yüreğimizin feryatları.
    Hem itiraf etmeliyiz ki bu durum yaz mevsimin gelmesiyle daha da ürkütücü bir hâl almıştı.

    Evet yaz mevsiminde Güneş bir başka doğar, uzun günlerin başlangıcında yeryüzüne “Merhaba!” der, tebessüm ederdi. Hararetiyle yakar, insanların ferahlamak için köşe bucak kaçmasına neden olurdu.

    Peki ne yapardı insan?

    Bir anda kendini günahların ortasında bulur; günahlar her taraftan saldırmaya başlar, ona nefes aldırmazdı. Manevî hava fazlasıyla bozulurdu.

    “Sene boyunca çalışıp yorulmuşuz zaten. Şöyle biraz eğlensek, hayatın tadını çıkarsak… Deniz, kum, Güneş, yaz aşkları, sabahlara kadar bitmek bilmeyen muhabbetler…” gibi sözler daha da kirletirdi bu mevsimi.

    Yaz aşkları demişken “Aşkın mevsime göre değişeni olur mu?” diye sormak istiyorum.
    Neydi bu yaz aşkı dedikleri mesele?

    “Yaz aylarını çok eğlenerek geçirmenizi sağlayan kalp kıpırdanmasıdır.”
    “Sadece tatilde güzeldir, şehirler kaldırmaz bu aşkı dönüşte çoğu zaman her şey biter.”
    “Yaz muhabbetinin ardından herkesin farklı kentlere gideceğini bilmesi bu yüzden fazla bir sorumluluk alma gibi bir olayın asla söz konusu olmayacağı ilişkidir.”

    Ne olur nefsinizin bir oyunu olan bu duygu karmaşasına “Aşk” demeyin.
    Yazık etmeyin o keskin duygunun hatrına.
    Söylenememiş, mühürlü kalmış; helalinden başkasına yâr olmayacak o cümleleri harcamayın sebepsizce.
    Kırıp dökmeyin, yakmayın daha fazla canını.

    Allah’ın “Zinaya yaklaşmayın.” ayeti yerleşmedi mi kalbinize, bu yüzden mi bu haramda lezzet arama çabası?

    Hem lezzet almak böyle olmaz ki…
    Aldığın lezzet bir ise arkasında bıraktığı elemlerle sana on tokata bedel olur.
    Ayrıldıktan sonra eğer vicdanın sönmemişse hissettiğin sızlama, ruhunun daralması, sürekli mutsuz hâlinin devam etmesi tokatlardan birkaçı…

    Bu yaz mevsiminde sana çeşit çeşit nimetler gönderen Rabbin’e şükrün haramda böyle lezzet arayarak olmamalı!

    Bir de şu var ki yaz sıcakları diğer mevsimlere göre hayliyle fazladır, bunaltıcıdır.
    Peki biz daha bu sıcağa dayanamayıp aciz kalıyorsak bu durumun bize cehennemi hatırlatması, bunun üzerine uzun uzun tefekkür etmemiz gerekmez mi?
    Ama üzülerek söylüyorum ki hepimizin bildiği gibi hatırlatmamış aksine unutturmuş; açık saçıklıkla gelen günahlar alıp başını gitmişti.

    “Sıcak (öğle vakti) şiddetlendiği zaman, onu namazla serinletin. Muhakkak ki, sıcaklığın şiddeti, cehennemin nefes almasından ileri gelir. Öyle ki, cehennem ateşi Rabbine ‘Ya Rabbi! Bir kısmım bir kısmımı yedi.’ diyerek şikâyette bulundu. Bunun üzerine Allah, nefesin biri kışta, biri de yazda olmak üzere (yılda) iki nefes almasına izin verdi. İşte sizin gördüğünüz en şiddetli sıcak ve en şiddetli zemherir/soğuk bundan (bu iki nefesten meydana gelmekte)dır.”
    (Buharî, Mevakît, 9; Müslim, Mesacid, 185, 186, 187)

    Bir de yaz mevsimde çokça görülen diğer olay ise maneviyatta önemli düşüşlerin yaşanması. İbadetlerin eksik yapılması ya da tamamen terk edilmesi, ibadetlerden lezzet alamama, sürekli kabz hâli, faydasız şeylerle meşguliyetin artması…

    ►Peki tüm bunlara karşı nasıl mücadele edebiliriz yok mu bir çözümü?

    Öncelikle Rabbimizi tanımaya çalışarak başlamalıyız.

    “Elhamdülillah Müslümanız yani o kadar da batmadık.” deme kardeşim. Tanımıyoruz Rabbimizi, tanıdığımızı sanıyoruz. Hayatta en çok sevdiğin kişiyi düşün. O kişi hakkında en az yarım saat konuşabilirsin değil mi? Onun neyi sevdiğini, neleri sevmediğini kolaylıkla anlatabilirsin. Peki Allah’ı anlatmak deyince neden birkaç cümleden öteye geçemiyoruz, lâl olup susuyoruz?

    Yoksa bizler “Evet Allah var, iman ettim.” deyip hayatımızda Allah’ı unutarak gafillerden mi olmuşuz?
    Allah’ı sadece mahşerde bize hesap soracak bir yaratıcı olarak mı tanımışız?

    İşte bu yüzden kolay geliyor bizlere bu yaz aylarında haramlara girmek.
    Bu yüzden namazlarımızı terk edebiliyoruz umursamadan.

    Çünkü nasıl bir Rabb’e kul olduğumuzun farkında değiliz ki…
    İmtihan için gönderildiğimiz dünya yurdunu, ebedi cennetimiz sanıp sahiplenmişiz; bundan bu tükenmişliklerimiz.

    Hâlbuki Rabbimizi gerçekten tanısaydık;
    yaz aylarında daha fazla nasıl harama girerim, neler yapabilirim diye plan yapar mıydık?

    Yaz sıcağından dehşet alır, açıp ellerimizi “Ya Rabbi mahşerde ferahlık nasip et, hesabımı kolay eyle.” diye dua ederdik.
    Günahlara girmek yerine onlardan kurtulmak için çabalardık.

    Allah’ın kelâmına sarılır, hayatımızı ona göre yaşardık.
    Sahi en son ne zaman okuduk? Cuma gecesinde mi, Ramazan’da mı yoksa hatırlamıyor muyuz bile?

    Nereye kadar gidecek bu böyle,
    Daha ne kadar şeytanı dinleyeceğiz?

    Başlamak gerekli, hem de geç olmadan…

    “Yapamam, yapamıyorum…” gibi yıkıcı cümlelerin ardına saklanma sakın kardeşim.

    “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamâmen de terk edilmez.” sırrına göre hareket etmelisin. Çünkü insan yapmak istediklerine bir anda, tamamıyla ulaşamaz. Ne kadarını yapabiliyorsa onu elde etmek için çaba göstermelidir.

    Günde bir cüz Kur’an-ı Kerim okuyamayabilirsin ama bir sayfa okuyabilirsin değil mi kardeşim?
    Haydi bunu da yapamadık diyelim en azından bir ayet olsun okuyabilirsin değil mi?

    “İyi de günlük bir ayet okusam çok az olur, fazlasını da okuyamam ki.” diye düşünmeden önce şunu söylemek isterim kardeşim: Her şey küçük bir adımla başlar, hayatında çok güzel yollar kat etmiş insanları ilerleten bu adımlarıdır. Yaptığını küçümseme, Allah senin ihlasına binaen onu çok eder, merak etme. Ve emin ol bir düzen kurduktan sonra zaten sen isteyeceksin daha çok okumayı. Hem unutma ki kardeşim, bazı azlar vardır ki bazı çokları çok cihetlerden geçer.

    Bununla birlikte Kur’ân âyetlerinin nurlu bir tefsiri olan Risale-i Nurları her gün az da olsa okumaya çalışmalısın. Risale-i Nur, Kur’ân’ın imanî hakikatlerini kuvvetli delillerle açıklar, ispat ve izah eder. Ve asrımızın ihtiyaçlarına tam cevap verir, aklımızı ve kalbimizi tam tatmin eder. Bu eserlerden istifade ettikçe göreceksin ki Rabbimizi daha yakından tanımaya başlamışsın, günahlardan daha kolay kendini çeker olmuşsun. 

    Namazlarını düzenli bir şekilde kılmak için çabalamalısın kardeşim. “Olmuyor.” deyip vazgeçmek sana yakışmaz. Üzerinde olan Rabbin’in nimetlerini hatırla. Bunların şükrünü nasıl yapacaksın? Şükrün en net görünen hâli namazdır. 24 saat içinde 1 saat namaza ayırmak zor değil kardeşim, yeter ki sen bir yerden başla. Zira ömür su misali akıp gidiyor.

    Son olarak kardeşim eğer ki hâlâ bir şeyleri değiştirmeye, bir yerden başlamaya karar vermediysen başta sorduğum soruyu tekrarlamak istiyorum:

    “Biz ne yaptık ki bu gönlümüze sahibini tanımıyor?”
  • Bir yandan gazete yayımlanırken diğer yandan da mahkemeler sürmektedir. Bu sıralarda Markopaşa aleyhine gösteriler de yapılmaya başlanmıştır. Dönemin diğer gazetelerinde, satıcılardan aldıkları Markopaşa'ları yırtan yurttaşlardan söz edilmektedir. Eskişehir'de Markopaşa'yı getiren Toros Ekspresi'ne saldırı girişimi olur (Cumhuriyet ile Ulus, 25.3.1937).
    Vakit ve Son Posta gazeteleri ( 19.3.1947), İzmir'in çeşidi yerlerindeki olayları aktarır. Diğer yandan Turancı dergiler tarafından Markopaşa sık sık tehdit edilmektedir.

    Altın Işık dergisi (15.3. 1947), İstanbul Üniversitelileri Markopaşa'ya karşı eyleme çağırmakta ve şunları yazmaktadır:
    "... Müjdeler olsun Markopaşa'ya: Ankara Üniversitesinin ateşli gençliği kendisine selam ediyor. Onların elinde baltaları, balyozları yok amma, uyanık şuurları; ruhlarına ekilmek istenen tohumların hangi "orak"la biçileceğini ve bir gün kafalarında hangi "çekiç"in indirilmek istendiğini biliyor. Evet Sabahattinof efendi! Ankara'da üniversite kürsüsüne kadar sokulabilen yoldaşlarınızı lanetleyen ve maskelerini aşağıya indiren Üniversiteli gençler, İstanbul'da muhtelif defalar teşerrüf ettiğiniz [kendi tabirinizle] "barbar sürü"nün ta kendisidirler (...) Ankara Üniversitesinin asil gençleri kulağınıza fısıldıyor: "İstanbul Üniversitelileri geliyor." (15.3.1947)


    Markopaşa · 24 Şubat 1 947 · Saya: 12
    Birinci sayfada "Korkuyoruz" başlığıyla Markopaşa'nın nasıl çıktığı ve hangi koşullar altında yayın yaşamını sürdürdüğü anlatılıyor. Başyazısında Sabahattin Ali "Ne inkılapçılık!" başlığıyla eğitim alanındaki atılımların nasıl ters yüz edildiğine değiniyor:
    "...İlk öğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitülerinde sahiden uyanık gençler
    yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Birde baktık, bu kültür yuvaları, eski medresdere rahmet okutan bir yobazlık
    baskısı altına alınıyor .
    ...Hele istiklal anlayışımızdaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başa baş ne vakar
    içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz! Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle "münevver yobazı" yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...
    Ne inkılapçı insanlar; Milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler."

    Birinci sayfada ayrıca "Dikkat" başlığıyla okuyucuların istekleri üzerine 4, 5 ve 7. sayıların "ikinci tabını" yaptıklarını ve gazete
    yönetim yerinden sağlanabileceği duyuruluyor. İkinci sayfada " İşte Bu Adamların İç Yüzü! " başlıklı yazının bir bölümünde, Beyoğlu'ndaki Foto Süreyya'dan söz açılmış. Süreyya'nın, siyasi havanın yönüne göre vitrini siyasi kişilerin fotoğraflarıyla süslemesi konu edilmiş. Bir matbaacının Süreyya'nın binasını kiraladığı, Markopaşa'yı dizrnek ve basmak üzere bu matbaacı ile anlaşıldığı, tam basılacak zaman Süreyya'nın yazıları artırdığı haberine yer verilmiş. Süreyya ile matbaacı arasında şu
    konuşma geçiyor:
    - Gizli beyanname basmıyoruz, kanunsuz iş görmüyoruz. Hem sizinle alakası ne?
    - Dizilen yazıların kurşunları benim birader. Ben de sizinle beraberim. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama bu herifler (aynen) Atın altında buzağı arıyorlar.
    İşte bu adamların iç yüzü. İnsan Halk Partisi'nede, memlekete de acıyor.




    Markopaşa ·3 Mart 1947 · Sayı: 13
    Stad Matbaası'nda basılan sayının adının altında karikatürist Cemal Nadir'in ölümünden duyulan acıya değinilerek gelecek
    sayıda Nadir'in karikatürlerine yer verileceği belirtiliyor.
    Birinci sayfada " Ricali Devlet Neler Yiyor? Et Yok, Ekmek Yok, Meyve Yoksa Boşan da Semerini Ye" başlıklı haberyorum ile "Görülmemiş Tiyatro" adlı başyazı verilmiş. "Size Kimler İftira Ediyor" başlıklı yazıdan başka "Şakalar" köşesinde, çıkardığı magazinden Aziz Nesin'in yazdığı anlaşılan "Vallahi Batırırım" başlıklı yazıda şöyle deniliyor:

    "...Düz taban da değilim ama, nedense, üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagözde çalışırdım, Ankara'ya aldılar. Tan gazetesinde muharrirdim, bam. "Cumartesi" adlı bir magazin çıkardım, bam. "Gerçek" gazetesinin sekreteri idim, bam. "Yeni Dünya"da çalıştım, bam. "Görüşler"de yazı yazdım, bam. "Ses" de makale yazdım, bam.
    Hani kayığa binmeye korkuyorum, batacak diye. Her insan, dünya yüzünde, elbette m üsber bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var. Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk partisine girmektir. Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hak ile yeksan ederim."

    İkinci sayfadaki "Milletin Efendisi İşte Bu" başlıklı şiirsel yazıda toplumun anılan kesiminin durumu anlatılıyor. Son kıt'asında
    şöyle deniliyor:

    Vergisinin hesabını düz verir
    Bahar verir, yaz kış verir, güz verir,
    Bir almadan isteyene yüz verir.
    Milletimin efendisi işte bu.

    Diğer sayfalardaki benzer nitelikte olan yazılardan biri de şöyle:

    "Önemle duruyoruz: Bakanlara herhangi bir memleket meselesini sorsanız,
    - Üzerinde önemle duruyoruz, diye cevap verirler.
    Başbakan nutuk verir:
    - Üzerinde önemli duruyoruz.
    Belediye reisimiz Lütfi Kırdar, et meselesinin, süt meselesinin ve diğer meselelerin üzerinde önemle duruyorlar. Ben yirmi senedir, üzerinde önemle durulan meseleler bilirim ki, hala halledilmemiştir. Bu önemde bir uğursuzluk var. Allah rızası için, bir kere de, üzerinde önemsiz dursunlar, belki işler yürür. Yahut da, önemle duracaklarına, önemle yürüseler.


    Markopaşa 10 Mart 1947 Sayı: 14
    Başyazı "Lanet Olsun"dan başka "Halil Menteşe'ye Açık Mektup" ve Cemal Nadir Güler'le ilgili bir karikatür ile bir yazıya yer verilmiş. Yazılar arasındaki "Tatar Ağaları Yaya Kaldı" başlıklı olanında halka suç atıldığı; halkın, aslında gösterilmek istenenden çok daha ileride olduğu vurgulanıyor:
    "Kitapçılara sorarsınız:
    - Niçin böyle çiğ kapaklar içinde en bayat, en kötü, belden aşağılık ve kan kokan kitaplar basarsınız?
    Alacağınız cevap şudur:
    - Bayım, anlamıyor, halk anlamıyor.
    Sorulacak makama sorarsınız:
    - Niçin tam bir hürriyet yoktur.
    - Efendim, daha halk yetişmedi, bu kadarını bile kaldıramıyor.
    Halk gazetesi diye çıkan zevk ve fikir düşkünü paçavraların sahiplerine sorarsınız:
    - Niçin hakikatleri yazmıyorsunuz. neden bu kadar adi?
    - Azizim nasıl anlatmalı. Halk anlamıyor ki...
    Adi Arap filmlerinin kopyası , gözü yaşlı curcuna ve yaygarayı milli film diye yutturanlara sorarsınız:
    - Neden mükemmel eserler meydana getirmiyorsunuz?
    - Efendim, gitmiyor . . . Halk anlamaz, anlamaz bu halk ...
    Memleketin biricik tiyatrosuna sorun:
    - Niçin dön başı mağrur yerli eserleri sahneye koymazsınız?
    - Sansür bırakmıyor ki ... Hem halk da anlamaz...
    Nedir bu halkın çektiği, neden halka bu kadar iftira edilir?
    Biz halkın iyi, doğru, güzel eserlere susamış olduğunu delillerle ispata hazırız. Halk bu geri zihniyetin çok daha ilerisindedir.
    Partilerden, resmi ve hususi müesseselerden en küçük sermayedarlara kadar, hepsi dört nala koşup halka yetişmelidirler. Tatar
    ağaları yaya kaldı!


    Gazetenin dördüncü sayfasında " Markopaşa Ansiklopedisi" köşesindeki "Biliyor musunuz" başlıklı yazı yüzünden, Falih Rıfkı
    Atay'ın başvurusu üzerine, Sabahattin Ali'ye sorumlu yazı işleri müdürü olarak kovuşturma açılacaktır. Bu yazıda savlanan suç unsuru Falih Rıfkı Atay'a hakarettir. Falih Rıfkı Atay, dava gerekçelerini gazetelere-basma gönderilmek üzere hazırladığı bir mektupla açıklamıştır:
    "Bir İstanbul gazetesinde şu satırları okudum: Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parası ile ve zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz? Bir Türk vatandaşının apartman veya apartmanları olması ayıp değildir. Fakat benim hiçbir
    apartmanım, gelir getirici hiçbir mülküm yoktur. Bir fikir ve dava gazetesinin başında bulunduğum için, bir de iftira katılarak
    teşhir edilmek istenilişimden maksat ne olduğu meydandadır. Bu gazeteyi mahkemeye verdim. (Cumhuriyet, 13.3.1947).

    Dava konusu yazıyı Rıfat Ilgaz ya da Şerif Hulusi yazmıştır. Sabahattin Ali, mahkemede yazıyı kendisinin yazdığını söylemiş, "mizah maksadıyla kaleme alınmış olduğunu, başka bir kasıt bulunmadığını" belirtmiştir. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama ile ilgili olarak Akşam gazetesi (9.4 .1947) şu ,haberi vermektedir:

    [Sabahattin Ali] Falih Rıfkı'yı uzun yıllardan beri tanımakta olduğunu, ona başkaları tarafından ağır tarizler (taşlamalar) yapıldığı halde bir şey demediğini, kendisinin bu yazısına kızarak mahkemeye müracaatını hayretle karşıladığını bildirdi.. Buna karşılık Falih Rıfkı'nın avukatı Kemal Oram, "Sabahattin Ali'nin yazısının hakaret kastı ile yazılmış olduğunu ve cezalandırılması ile Kızılay'a teberru edilmek üzere ayrıca 10.0000 lira manevi tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Savcılık ise, Milli Korunma Kanununa göre suç sayılan hava para alma isnadında [suçlamasında] hakaret kastının mevcut olduğunu, yazını maksadının Fatih Rıfkı'yı siyasi mevkiinde lekelemek olduğunu söyleyerek" ( Tasvir 9.4.1947) "Sabahattin Ali'nin Matbuat Kanununun 26 ve Ceza Kanununun 487. maddelerinin işaretiyle aynı kanunun 48. maddesi gereğince cezalandırılmasını" (Akşam, 9.4.1947) istemiştir. Bir hafta sonra yapılan duruşmada Sabahattin Ali daha ayrıntılı bir savunma yapmıştır:
    "...Davacı vekilinin gerek arzuhalinde, gerekse mahkememiz huzurundaki sözlerinde bu yazıyı; surer-i mahsusada müvekkili
    Falih Rıfkı Atay' ı tahri kasıt ve niyetiyle yazdığı ileri sürülmekte, savcılık makamımız da bu yazı ile Falih Rıfkı Atay'ı halkın
    husumetine maruz bırakacak şekilde tahkir ettiğini iddia etmektedir. ( . . . )
    Siyasi bir mizah gazetesi olan (Markopaşa) bazı tezatlardan istifade ederek bir nükte yapmak istemiş, hadiseleri vakalardan
    büsbütün uzaklaştırıp tam bir şaka sahasına dökmek için "Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parasıyla ve zaruret
    içinde geçindiğini biliyor musunuz?" diye ciddiyet ve hakikatle alakası olmayan bir cümle tertip ve neşretmiştir. Binaenaleyh,
    bir mizah gazetesinde mizahi bir serlevha altında ve baştan başa mizahi cümleler arasında neşredilmiş bulunan bu bir tek satırın
    Falih Rıfkı Atay'ın şeref, haysiyet ve vakarını kıracak mahiyette bir hakaret telakki edilmesine aklen ve kanunen imkan yoktur.
    Çünkü bizim yazımızı okuyanın onu ciddi telakki etmesine imkan olmadığı bedihidir. [apaçıktır].
    Sadece tezatlar, garibeler [tuhaflıklar], imkansızlıklar bir araya getirilerek mizahi bir tesir yapmaktan başka hiçbir gaye gütmeyen bir latifeden ibaret yazıda hakaret kastının bulunmayacağı izaha muhtaç bir keyfiyet değildir. Falih Rıfkı Atay'ın bunu vakar, haysiyet ve şeref kırıcı bir hakaret telakki ermesi de yanlıştır. Kaldı ki, Ulus Gazetesi'nde sahibi bulunduğum (Markopaşa) ve dolayısıyla şahsım hakkında latife hududunu bir hayli aşan yazılar intişar ermiştir [yayımlanmıştır] . Bunlardan Markopaşa'nın yeni çıktığı sıralarda Ulus Gazetesi'nde intişar eden [yayımlanan] bir fıkrada Markopaşa Gazetesi başlığındaki resim telmih edilerek [dokundurularak] Sovyet selamı vermekle vasıflandırıldığı gibi, daha bir hafta evvel çıkan Ulus Gazetesi'nin ikinci sırasındaki bir fıkrasında da; Troçki'nin eski akrabası olmak ve Vişinski'nin masallarını dinlediğim şeklindeki bu yazıları sırf mizah sütunlarından okuduğumuz için ya aynı şekilde yahut da sükutla karşıladığımız halde hiç kimsenin ciddi telakki [kabul] etmeyeceği bir yazıdan dolayı adalet karşısında hesap vermeye mecbur edilmekliğimizi
    bir tecelli [alın yazısı] olarak kabul ediyor ve yazıda hiçbir hakaret kasıt ve niyeti mevcut olmadığını arz ederek beraatimizi istiyoruz. ( Ulus, 14.04.1947).

    Yargılama sonucunda TCK'nin 482. maddesinin son fıkrası gereğince Sabahattin Ali 3 ay hapis, 100 lira para cezası ve 1000 lira da tazminat ödemeye (Cumhuriyet, 29.4.1 947) mahkum edilir. Ancak bu karara karşın başarılı bir savunma sonucu ceza ertelenir. Gerekçeli karar şöyledir:

    "...Sanığın tacile mani mahkumiyeti bulunmamasına ve ahlaki temayüllerine (eğilimlerine) nazaran cezanın tecili halinde ileride cürüm işlemekten çekineceğine ve nedamet [pişmanlık] eylediğine mahkemece kanaat geldiğinden sanık hakkında hükmedilen
    mezkur [adı geçen] cezanın Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. ( Ulus, 2 9.4. 1947)

    Aziz Nesin'in bu davayı değerlendirmesi ilginçtir:
    "... Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira
    tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Fatih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya
    sevk eden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye
    veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Fatih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.


    Markopaşa 17 Mart 1947 Sayı: 1 5
    Sabahattin Ali kovuşturmaya uğradığı için yeni bir yazı işleri müdürü bulunmuştur: Mücap Nedim Ofluoğlu. O sıralarda İstanbul Şehir Tiyatrolarında figüran olarak çalışan Ofluoğlu şiirle de uğraşmaktadır. Mücap Ofluoğlu, Markopaşa'da görev alışını şöyle anlatıyor:

    "... Aziz Nesin'le tanışmamızın, dost olmamızın sonucu bana "Markopaşa'da Sabahattin Ali'nin bıraktığı neşriyat müdürlüğünü
    alır mısın?" dediler. Galiba biraz da para alacağım düşüncesiyle (...) yapılan teklifi kabul ettim, neşriyat müdürlüğünü aldım.

    Birinci sayfadaki "Anlamıyor musunuz Arkadaşlar!" başlıklı yazıda, ülkedeki çeşitli olayların kaynağı irdeleniyor. Yazı, sonraki
    yıllarda olacakların bir öngörüsü niteliğinde:
    "...Bu iş, İngiltere'nin uzun yıllardan beri Hindistan'da, Mısır'da, Filistin'de, Yunanistan'da yaptığı iştir, anlamıyor musunuz? Yurdumuz buralara mı benzesin istiyorsunuz. Minder çürütenler, sandalye sevenler, koltuğa tutkallı kişiler, Türk gençlerini birbirlerine düşürmek istiyorlar. İç ve dış zorluklardan etekleri tutuşanlar, bazen sağcıları, bazen solcuları tutar görünüyorlar.
    Bir iktidar oyununa alet olduğumuzu anlamazsak, belki de yarın birbirimizi boğazlatacaklar, yeni Türk demokrasisinin ve
    Atatürk'den kalan harici itibarımızın külleri karşısında oturup, sinsi kahkahalarla övünecekler. Sağcı yahut solcu, iki taraftar türlü kalem ve fikir mücadelesi yapabilir. Fakat, faşist barbarlara taş çıkaracak şekilde birbirimize saldırmayalım.
    Milletini sevenler! Hürriyet ve demokrasi mücadelesinde birleşelim. Aldatılıyoruz arkadaşlar!

    "Şakalar" köşesindeki "Abdesthane ibriği" başlıklı yazıda, Markopaşa'da konu edilen kimi kişilerle ilgili olarak gelen eleştiriler
    şöyle yanıtlanıyor:
    "Kimseye, gözünün üstünde kaşın var diyemiyorsun. İdare-i maslahat icabı, köre şaşı, şaşıya şehla, şehlaya badem gözlü demek
    lazımmış. Affetsinler; yapamıyorum bunu. Bu yüzden dostlar incinirmiş, arkadaşlar gücenirmiş ... Ne yapalım? Hemen yapıştırıyorlar:
    - Bak nanköre, falanca zaman kahve ısmarlamıştım. Şimdi aleyhime döndü.
    - Gördünüz mü haini ... Tramvayda yerimi vermiştim. Şimdi bana atıp tutuyor.
    - Adam enik, yetiştirdik de işte böyle oldu.
    - Besle kargayı, oysun gözünü.
    Ne yapalım, kim dedi onlara, papağan dururken, karga beslesinler diye.
    Bir gün bir arkadaş gelir:
    - Yahu ... Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu. Bari dostlarımız, dostlarının listesini versinler de, zülfü yara
    dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?
    Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz. Bir gün Borazan Tevfik'i saraya çağırmışlar. Ser musahip Nadir ağa,
    -Tevfik, demiş, taklit yaparak, efendimize hoş vakit geçirteceksin.
    - Yapamam efendim.
    - Neden?
    - Yapamam işte...
    Ser musahip ısrar edince, nihayet şöyle demiş:
    - Arnavut taklidi yapamam, Tüfekçi Tahir Paşa darılır. Arap taklidi yapamam, Arap İzzet paşa kırılır. Çerkes taklidi yapamam,
    Çerkes Tahsin paşa, gücenir. Zenci taklidi yapsam, zatıaliniz alınırsınız.
    Sonra Borazan Tevfik, bir ayağını havaya kaldırır, elini ileri doğru uzatıp boynunu kıvırır.
    - Kala kala, bir· bu kaldı, der.
    - O ne Tevfik?
    - Apteshane ibriği efendim.
    Şimdi biz de doğru söylesek, Recep Peker darılır. Güneşe karşı baksak, zülfü yara dokunur. İstanbul'u ağzımıza alsak Lütfü
    Kırdar alınır. Hürriyet yok desek... Kala kala bir apteshane ibriği kalıyor, ondan mi bahsedelim?

    Bu sayıdan sonra 24 ve 31 Mart günleri çıkması gereken Markopaşa'nın iki sayısı zamanında çıkarılamamıştır. Nedeni, Aziz Nesin'in, Amerikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı "Nereye Gidiyoruz"
    başlıklı bir broşürden dolayı tutuklanması ve matbaalara yapılan baskılardır. Mücap Ofluoğlu, Aziz Nesin için savcılığa dilekçe ile başvurur ve "Bu hareketin kanunsuz olduğunu ve eğer mevcut gösterilen bir matbuat suçu varsa bunun takibatını yapmanın
    savcılığa ait olacağını" bildirir. Şerif Hulusi de vali ile görüşür. Hiçbir sonuç alınamaz.

    Şerif Hulusi, Sabahattin Ali'ye yazdığı
    "...21 Mart 1947 günlü mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:

    "İki gözüm Sabahattin Ali;
    Sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz'in yazmış olduğu "Nereye Gidiyoruz?" broşürü imiş ... Bugün sabah iki polis Aziz' i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hala Aziz gelmedi ... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Markopaşa'yı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk [Yetiş] , [Mim] Uykusuz, Mücap [Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz...

    Markopaşa'yı çıkarma yolları denenmektedir. Haluk Yetiş, Sabahattin Ali'ye yazdığı iki ayrı mektupta bu konuyu anlatmaktadır:

    -Sabahattin Bey Aziz'den henüz haber alamadık. Mamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Markopaşa'nın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Markopaşa'yı çıkarma ya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım... " (24 Mart 1947)
    "...bütün uğraşmalara rağmen henüz Markopaşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yeni birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız . . . Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu
    anlayamadım. Galiba Fatih Rıfkı davasına ait..
    Haluk Yetiş . . .
    (1 Nisan 1947)


    Markopaşa · 7 Nisan 1947 Sayı: 1 6
    Basılacak matbaa bulunamaması yüzünden iki hafta çıkamayan gazete "Gutenberg Matbaası" adı verilen teksir makinesi ile
    basılmıştır. İki yapraklı, ancak sadece ön yüzleri basılan ve arka yüzleri beyaz kalmış olan Markopaşa'nın başlığının altında şunlar yazılıdır: "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar. Siyasi mizah gazetesi. Sayısı 5 kuruştur. Sahip ve yazı işlerini idare eden Mücap Ofluoğlu. Markopaşa'nın başına gelenler gazetede şöyle konu edilmiştir:
    "...Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var, Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar
    hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükumet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan
    tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü yazmakta
    serbesttir diyen Başbakanımız var. Evet bütün bu bol hürriyet numaraları; demokrasi varyeteleri muhalefet cambazlığı arasında şu küçücük mizah gazetesini çıkarmaya imkan yok... Markopaşa meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş ... Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşayı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadı ile sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır.
    Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleti bile korkutacak kadar mı korkunçsun? Dünyaya niçin geldiğini, niçin yaşaması ve niçin ölmesi lazım geldiğini bilen insanlar bu gazeteyi çıkarıyorlar. İşte, okuyucular, size bir gazete takdim ediyoruz ki , bundan yarın , küçük menfaatleri, mikroskopik kaygıları, günlük endişeleri ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret göstermeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır,. Ve insanlar layık oldukları idareye müstahaktırlar. Şimdi gazetemizi teksir makinesi ile basıyoruz. Bu makineye GUTENBERG Matbaası ismini verdik.
    Gazetemizi bastırmamak için bütün matbaalara tesir yapanlar inşallah bu on kiloluk makineyi da mühürlemek, kırıp parçalamak
    gibi gülünç bir duruma düşmezler ...

    Teknik olanaksızlık nedeniyle ilk kez karikatür konmayan sayıda, çeşitli kısa haber ve yorumlar yer almıştır.

    Bu sayının çıkarılışı başka sorunları da getirmiş, yazarlar yine soruşturmaya uğramıştır. İlerisini Haluk Yetiş'den dinleyelim:

    "...Mahkemeler, sıkıyönetimin baskısı, ikide bir kapatmalar, dava açmalar, toplatmalar başlı başına bir uğraşıyı gerektiriyordu.
    Bunlarla uğraştığımız kadar Markopaşa'yla uğraşamıyorduk. Matbaa sahiplerini sıkıştırdılar, gazeteyi çıkaracak yer bulamadık.
    Gutenberg matbaası sorunumuzu çözümledi. Gazeteyi Gutenberg matbaasında çıkardık. Polis seferber oldu, Gutenberg matbaasının yerini bulmak için. Fakat uğraşmaları boşuna gitti. En sonunda bizi sorguya çekmek zorunda kaldılar. Gutenberg matbaası, elimizin altındaki teksir makinesine verdiğimiz addı. Teksir makinesi aldık zorunlu olarak. Derginin iç sayfalarını ön yüzlerini, arka yüzleri beyaz basabildik ancak. Bu basılmış kağıtları da birbirine telleyerek tutturduk. Bir gün, gece sabaha kadar sürdü bu işlem. Mehdi Zıt, Osman, Mücap Ofluoğlu, Uykusuz ve ben çalıştık bu işlerde. Fiyatını da beş kuruş koymuştuk, fakat bir liradan alıcı buluyordu. [Her zaman] 60 bin satılan gazeteyi biz ancak yirmi bin kadar hazırlayabilmiştik
    Haluk Yetiş, bu sayıyla ilgili olarak sonradan şunları söylemiştir:
    "...Matbaa sahiplerine öylesine baskı yapıldı ki, gün geldi gazetenin dizgi tertip işlerini yaptıracak yer bulamadık. Başvurduğumuz hiçbir matbaa olumlu cevap vermeyince bir sayı dizilip basılamadık. Ne yapmalıydık? Ne yapılabilirdi? Düşündük, ölçtük, sonunda bir teksir makinesi almaya ve dergiyi bu makinayla çıkarmaya karar verdik. Bildiğimiz teksir makinası ile iki sayfalık gazete çıkardık. Bu işi teksir makinasında ben, Mustafa Uykusuz, Mücap Ofluoğlu, Mehdi Zıt çıkardık. Onlar da ücret filan söz konusu olmadan yardımcı oluyorlardı. Basılan iki yaprağı zımba teliyle birleştirerek ancak on beş bin kadar yapabildik Buna bir matbaa adı koymak gerekiyordu yalnız. Bakalım ne yapacaklar dedik, basıldığı yerin adını "Gutenberg" matbaası koyduk ve piyasaya sürdük Teksirle basılan bu sayılar bile bir tek iade dönmemek üzere satıldı .
    Basın tarihimizin bu ilginç olayını bir de Aziz Nesin'den dinleyelim:
    "... Bir arkadaş daktilo başına geçti. Durmadan aynı sayfaları tekrar tekrar yazıyordu, öbür arkadaşlar, mumlu kağıtları teksir
    makinasında basıyorduk. Bu iş geceli gündüzlü iki üç gün sürdü. Bu suretle ancak yirmi bin gazete çıkardık Bu iptidai
    [ilkel] çalışma tarzından dolayı ilk matbaayı icat eden adamın ismine izafeten [ilişik olarak] Gutenberg matbaasında basılmıştır
    diye yazdık Vilayet makamına da, teksir makinasından ibaret Gutenberg matbaasını açtığımıza dair müracaatta bulunduk.
    Bu suretle basılan yirmi bin gazeteyi yalnız İstanbul'a çıkardık Çıktığı gün gazete kalmamıştı." (Medet, 1 .6 . 1 950)


    Markopaşa 14 Nisan 1 947 · Sayı: 17

    Markopaşa'nın bu sayısı yine daktilo dizgisiyle yapılmış ve Berksoy Basımevinde iki misli ücret karşılığında basılmıştır. Sahip
    ve yazı işleri müdürü Mücap Ofluoğlu görünmektedir.
    Aziz Nesin Ankara'da bulunan Sabahattin Ali'ye yazdığı rnektubunda "Mutlaka, mutlaka ve yine mutlaka bir baskı makinesine ihtiyacımız var. Ne yapıp yapıp bunu elde etmeliyiz. Baskı makinesi için dilen, borç bul, avans bul, ne yap yap, bu işi. yapalım. Kısa zamanda borcu öderiz" demektedir. 18 ve 23 Nisan 1947 tarihli mektuplardan anlaşılan, Berksoy Basımevinin arızalı bir makinesi 200 lira karşılığında tamir ettirilmiş ve ayda 350 lira karşılığında kiralanmışrır. Ama Nazım Berksoy, daha fazla para isteyip sözleşmeyi yapmaktan vazgeçmiştir. 26 Nisan 1947 tarihli rnektubun ilerisinde Aziz Nesin şöyle demektedir:
    "... Nazım baktı ki, makine bizim elimize geçince tıkır tıkır işliyor, hayatında 350 lira kazanmamış olan çingene herif mukaveleyi imzalamaktan vazgeçti ( . . . ) Şimdilik makineyi zorla kullanıyorum. Mahkemelik olacağız. Her ne olursa olsun, başka yapacak bit şey yok

    Gazetenin birinci sayfasında "Büyük Ölüler Kongresi" başlığıyla siyasal yergiler ele alınmış. Bir de "mevlut" duyurusu göze
    çarpıyor. Şöyle deniliyor: "Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız Fikir Hürriyeti için ölümünün kırkıncı gününe müsadif pazartesi günü Hacıbayram Camii şerifinde öğle namazını müteakip, afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le, Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı' nın eşleri ile birlikte teşrifleri rica olunur.

    Üçüncü sayfada "Çat içeride, Çat Dışarıda" başlığıyla Markopaşa'nın ve yazarlarının başına gelenler anlatılmıştır. "Nereye
    Gidiyoruz diye bir broşür yazmıştım" cümlesinden Aziz Nesin, "Zaten bendeniz kadroya dahil oldum" cümlesinden de Rıfat Ilgaz tarafından yazılmış olabileceği sanılan yazı şöyle:

    Burada sözü edilen broşür, Aziz Nesin'in Arnetikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanan Truman Doktrini'ne kaqı yazdığı
    bir broşürdür. Bu broşürden dolayı Aziz N esin 30.Ni􀊧n'da sıkı-' yönetiınce tutuklanarak yargılandığı askeri mahkemece "yayın
    yoluyla milli menfaadere aykırı eylemdebulfiİlmak" suçundan on
    ay ağır hapse ve 4,5 ay sürgüne mah􀊨fım edi\ec􀊩ktir. Cezaevinde
    yazı yazacak, kaçırarak Markopa1a'da yayımlayacaktır. 20 Şubat
    1 948'de tahliye edilip Bursa'ya sürgün olarak yollanacaktır.65
  • Markopaşa · 3 Şubat 1947 · Sayı: 9

    Markopaşa'nın bu sayısı ile kadroya Rıfat Ilgaz da katılmış olmalıdır. Ilgaz, Boğazlayan Ortaokulunda hastalanmış, 2 Ocak

    1947'de İstanbul Validebağı Sanatoryumuna gelmişti. Kendi anlatımıyla Boğazlayan Ortaokulundaki görevine başladıktan (2 Kasım 0946'da atanmıştı) bir-iki ay sonra Markopaşa'ya katıldı .



    Bu sayının konu başlıkları ''Alibaba ve Kırk haramiler", "Yıldız Şehriyesi ve Ahtapot" ve "Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Beş Para Etmez" köşesi. Bu köşede 1910'da, 1930'da, 1945'te hürriyet söylevlerinin verildiği ama hapisler, zindanlar, kelepçelerin sürdüğü belirtiliyor. İlerisinde şöyle deniliyor:

    "Sene 1947... Hürriyet kızı, yine arzı endam etmiştir. Millet hakkını arıyor, sendikalar, partiler kuruluyor, yazılıyor, çiziliyor ama ... İşte bu kadar. 16 Aralıkta sürgünler, tevkifler, dayaklar...

    ***

    Evvela, söyletiliyor, sonra da ... Şair ne demiş:



    Vakti istibdatta söz söylemek memnu idi.

    Ağzını açsan hükümet ağlatırdı ananı.

    Devri hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

    Evvela söyletirler, sonra bellerler ananı.



    Sabahattin Ali'nin başyazısı yine günümüze uzanıyor ve irtica tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor:



    "...Gazetelerinde, nutuklarında hep bunu ileri sürüyorlardı. Memlekette rahat nefes almağa bile imkan vermeyen baskılarına

    bir sebep göstermek gerekince, "ara sıra anarşi olur, düzen bozulur gibi sözler etseler bile" asıl bu irtica bahanesini ele alıyorlar.

    Yobazlığın hortlamasına müsaade edemeyiz diye yırtınıyorlardı. Nihayet günün birinde yobazlık kara kuvvet, yeşil sarık,

    irtica sahiden hortladı. Ama Menemen'de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil. Ankara'da ve

    kendi aralarında. Yirminci yüzyılın ortasındayız. Sesini günden güne yükselten irtica bağırıyor:

    "Kız okullarını oğlan okullarından ayıralım. Kız öğrencileri köy enstitülerine almayalım..." (Sanki tarlada ve fabrikada da

    kadını erkekten ayırabilirlermiş gibi.)

    "Ulum-u diniye okutalım da şu bozuk ahlakımız düzelsin ... " (Sanki kendi ahlaklarında din ile düzelecek taraf kalmış gibi.) Dünyanın neresinde bir gerilik varsa dört elle sarılıyorlar. Hür ve efendi bir milletin içinde yaşadıklarını unutup uşaklara

    dalkavukluk ediyorlar. Ankara'nın bir camisinde beş on ihtiyar bir hacı babanın eteğini öpünce utançlarından yere geçecekleri

    yerde sinsi ve memnun gülümsüyorlar. Çünkü onların kanaatlerince, bu millet ne kadar uyuşturulursa, kendi hak edilmemiş

    ekmeklerini o kadar emniyette yiyeceklerdir. Daha dün Atatürk'ün etrafında ileri düşünceli, laik zihniyetli görünmeye çalışan bu ikiyüzlüler, şimdi yeşil sarığı küflü kafalarına geçirip diyorlar ki: Amerika'da da, İngiltere'de de ahlak dine dayanırmış. Bu ne kadar kökü içeride düşünce böyle? Amerika'da bir sürü de tarikat vardır. Şu halde hemen tekkeleri de açalım. Suriye'ye, Mısır'a giden şeyhleri geri çağıralım, sokakları keşküllü teberli dervişler ile dolduralım. Ne hallere düşmüşler! Demek halkın gözünü boyamak için ellerinde başka çareleri kalmamış."



    Gazetenin ikinci sayfasındaki yazılar arasında "Bizimki Patlıcan mı?" başlıklı şiirsel yazı göze çarpıyor. Şiirin bazı kıtaları şöyle:


    Görmüyoruz sanmayın iç yüzünü işlerin

    O doğru duruşların, o eğri gidişlerin

    Ne yolda dolduğunu bu yaldızlı fişlerin

    Neler çiğnediğini hiç durmadan dişlerin

    Biliriz yenilen ne, kuzu mudur, tavşan mı?

    Sizinki tatlı can da, bizim ki patlıcan mı ?

    ***

    Yok mu millet malından azıcık pay bize de

    Adımız hiç görülmez pasaportta, vizede

    Biz de gezmek isteriz Kahire'de, Cizre'de

    İsterlerse gideriz hatta Portekiz'e de

    Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    . . .

    Bizler de sizin gibi yorulmak istiyoruz

    Divanda, encümende bulunmak istiyoruz

    Kimiz, neyiz, neciyiz sorulmak istiyoruz

    İnsanlar sırasında görülmek istiyoruz

    On yıl pösteki gibi sürünen de insan mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    • • •

    Adam olmak sırrına bir türlü eremedik

    Şu ümit ağacından bir yemiş deremedik

    Çalıştık, çabaladık bir rahat göremedik

    Hasılı güme gittik, bir hasır seremedik

    Size apartman, konak, bize delik tavan mı

    Sizinki tatlı can da, bizimki patlıcan mı?





    Bu sayıda yayımlanan "Ali Baba ve Kırk Haramiler -Divanhaneden Röportaj" başlıklı yazı yüzünden yeni bir dava daha açıldı. Matbuat Kanununun 30. maddesine dayanılarak açılan davanın sorgusunda Sabahattin Ali: " Yazıda müphem ve suizannı bir

    nokta olmadığını, kimseye hakaret kastı olmadığını, Harami'den maksat hırsız ve soyguncu olmayıp, gizlilik kastedildiği, parti divanı toplantılarının gizli yapılması ve divan azasının kırk kişiden terekküp etmesi [meydana gelmesi] dolayısı ile bu şekilde bir espri yaptığını, Ali Baba'nın da gizli toplantıya girmeye muvaffak olmuş muharrir olduğunu" ( Tanin, 28.2. 1947) beyan etti.



    Savcılık anılan maddeye göre sanığın altı aydan iki yıla kadar hapis ve 200 liraya kadar da para cezası ile cezalandırılması talebinde bulundu ( Tasvir, 4.3.1947) Sanık avukatının, savunmasında, yazının basit bir siyasi toplantı yazısı olduğunu söyleyerek bunun Basın Kanununun 30. maddesi ile ilgisinin olmadığını belirtmesi üzerine yargıç Reşit Nomer, Sabahattin Ali'nin beraatına karar verdi ( Vatan, 4.3.1947).



    Markopaşa · 10 Şubat 1947, Sayı: 10

    Birinci sayfada "Islaha Çalışırken" başlığıyla Markopaşa'nın çıkış zorluklarına değiniliyor ve şöyle deniliyor:

    "...Bu gazeteyi ne kadar müşkül şartlar altında çıkardığımızı bugün anlataınayız. Çünkü zülfüyara dokanır. İstanbul'un bütün matbaalarını mintarafillah [Allah tarafından] (!) veya mimarafiliktidar [iktidarın emriyle] Markopaşa'yı basmazlar. Yazılarımız okunmuyor, baskı fena, klişeler çıkmıyor, bütün bunların hepsini biliyoruz. En yüksek baskı fiyatı vererek, hatta yüz suyu dökerek, ancak bu kadarını çıkarabiliyoruz. Okuyucularımız, içinde bulunduğumuz şartları göz önünde tutarak, bizi maruz görsünler. "Markopaşa" da Halk Partisi'ne döndü. Her sayı biraz daha ıslah edelim derken, biraz daha berbatlaşıyor. Bütün zorluklara rağmen Halk Partisi'ne benzememeye çalışacağız."



    Sabahattin Ali'nin "Ne İstiyoruz?" başlıklı yazısında anlatılanlar oldukça özet ve bugün için de önemli:

    ... Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ortak milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında

    taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş

    incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün. Ve insanları sahiden insan eden o en büyük nimet: Hürriyet, riyakar ağızlarda "Adam avlama yemi" olarak kullanılmasın.

    Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölece peşinden girmek değil, bu millerin selametini en iyi sağlayacak yolları MÜSTAKİL olarak seçmek şeklinde kendini göstersin. ·

    İşte biz sadece bunları istiyor ve böyle düşünüyoruz. Eğer böyle düşünmek ve bunları istemek bir suçsa, hemen

    haber versinler, bu suçu işlemekten, yazmaktan, söylemekten vazgeçelim. Yok, bunlar suç değilse, o zaman bize açık veya sinsi yollardan kahpece vurmakran vazgeçsinler. Çünkü namuslu insanlar, bu kadar kirli yollardan girmeye lüzum da görmezler, tenezzül de etmezler."



    "Şakalar" köşesindeki yazının başlığı "Çarıklı Erkanıharp". Yazı, Halk Partisi'ne muhalefet özelliğini en iyi gösteren örneklerden: Bir çok çarıklı erkanıharp gördüm, geçende gördüğüm hepsine baskın çıktı. Bu bir kayıkçı idi. Hem küreğini çekiyor, hem siyasetten konuşuyordu.

    - Bey, dedi, Halk Partisi çekilmeye çokran razı ha, ne dersin?

    - Yerin kulağı var, aman sus, dedim.

    Kızdı.

    - Zaten kravatlı millet değil misiniz, dedi, size korkak bile denmez, ödleksiniz. Korkma, suyun kulağı yoktur. Cesaretimi ispat için olabilir, belki de çekilmek istiyor, dedim.

    - İstiyor ama, çekilemiyor.

    - Neden?

    - Delikanlının biri, babasına bağırmış: Baba, hırsız, tutun."

    "Oğlum al da gel."

    -Gelmiyor.

    -Öyle ise bırak da gel."

    - Bırakmıyor.

    Şimdi anladın mı? Halk Partisi de işte böyle.

    - Anlayamadım.

    - Senin karnın aç olsa, cebinde de bir li,ran olsa, bir lokantaya girsen. Cebindeki parayı yeter sanıp, iki kap yemek yesen. Bir de

    listeye baksan ki, bir buçuk liralık yemek yemişsin. Ne yaparsın? Lokantadan çıkamazsın, rezalet var, akşama kadar da oturamazsın. Elbet bir tanıdık gelir de hesabını görür diye, boyuna yemek yersin. İşte Halk Partisi de öyle. Bir tanıdık çıksın da hesabını görsün diye, boyuna yiyor. Lokantadan çıkmaya çoktan razı ama, hesap vermekten korkuyor."



    Bu sayının 2, 3 ve 4. sayfalarında siyasal mizah türünde ilanla ile okuyucu köşesi gibi yazılar yer almış.



    Markopaşa, 17 Şubat 1947 · Sayı: l l

    Bu sayıda, Yeni Sabah gazetesinde Kenan Öner'in (DP İstanbul il başkanı) yazdığı ve Sabahattin Ali'ye çtatığı yazı "Kenan

    Döner'in Marifetleri başlığıyla konu ediliyor. Üç satırda altı kez saçmaladığı vurgulanarak şöyle deniliyor:

    "... Bir kere Sabahattin Ali'nin kızıl mızıl olduğunu nereden uyduruyor? Sabahattin Ali sadece bu yurdun ve bu halkın güzelliklerini, iyiliklerini, dertlerini ve bu yurdun ilerlemekten, bu halkı saadete ulaşmaktan alıkoyan yolsuzlukları, çirkinlikleri, tarafsız ve realist bir şekilde yazmıştır. Kenan Öner dürüst bir adamsa bunun bir tek kızıl satırını göstermelidir.

    ...Sabahattin Ali'nin Ankara'da Nihal Atsız aleyhinde açtığı dava sadece bir hakaret davası idi.

    ..Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali'yi asla himaye etmemiş, hatta günün birinde, hiçbir kanuni ve idari sebep göstermeden,

    "görülen lüzum üzerine" bakanlık emrine almıştır...

    ...Kenan Öner gibi hukukçu ve profesör geçinen bir adamın, bir satırını okumadığı, şahsiyeti hakkında bilgi sahibi olmadığı

    bir kimse hakkında ve mahiyetini bilmediği hadiseler üzerinde, şunun bunun lafına kanarak kalem yürütmesi, başına değilse

    bile yaşına yakışmaz. Yazık!



    Birinci sayfadaki bir başka yazı da "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Tüyler Ürpertir" köşesinde "Ağustos Böceği ile Karınca"

    başlığıyla verilmiş.



    "..1950 yılında, yine bugünkü gibi lapa lapa kar yağıyordu. Ağustos böceği aç ve perişan, soğuktan tir tir titreyerek, karıncanın

    pencereleri buğu tutmuş apartmanına yaklaştı. Kapıyı çaldı. Şişman ve göbekli karınca, pencereyi araladı. Tir tir titreyen ağustos böceği:

    - Perişanım bayım, bana bir lokma hürriyet, diye yalvardı.

    Şişman karınca, altın dişlerini göstererek sırıttı:

    - Ha ha hayy . . . bayım, aklın nerede idi? Sen, demokrasi, hürriyet misakı, anayasa diye, bütün yaz, cır cır öterken, gönül

    eğlendirirken, ben çalışıyordum. 7 Eylül kararları alıyor; idare kongresi, parti divanı topluyordum. Şimdi ambarımda, dünya

    kadar, çuval çuval hürriyet var ama, onlar yalnız benim malım.

    Allah versin, haydi aşağı kapuya ...

    Ağustos böceği Anglosakson komşunun kapısını çaldı, içeriden bir ses duyuldu:

    - Who are you? (Kimsin)

    - Ben hürriyet dilencisi, Ağusros böceği kulunuz.

    - I do not know Turkish. (Türkçe bilmem)

    Zavallı Ağustos böceği, merdivenlerden yuvarlandı ve karlara gömüldü.

    2950 yılında bu masalı dinleyen minicik Türk çocuğu:

    - Zavallı Ağustos böceği, diye ağlamaya başladı."



    Bir yandan gazete yayımlanırken diğer yandan da mahkemeler sürmektedir. Bu sıralarda Markopaşa aleyhine gösteriler de yapılmaya başlanmıştır. Dönemin diğer gazetelerinde, satıcılardan aldıkları Markopaşa'ları yırtan yurttaşlardan söz edilmektedir. Eskişehir'de Markopaşa'yı getiren Toros Ekspresi'ne saldırı girişimi olur (Cumhuriyet ile Ulus, 25.3.1937).

    Vakit ve Son Posta gazeteleri ( 19.3.1947), İzmir'in çeşidi yerlerindeki olayları aktarır. Diğer yandan Turancı dergiler tarafından Markopaşa sık sık tehdit edilmektedir.



    Altın Işık dergisi (15.3. 1947), İstanbul Üniversitelileri Markopaşa'ya karşı eyleme çağırmakta ve şunları yazmaktadır:

    "... Müjdeler olsun Markopaşa'ya: Ankara Üniversitesinin ateşli gençliği kendisine selam ediyor. Onların elinde baltaları, balyozları yok amma, uyanık şuurları; ruhlarına ekilmek istenen tohumların hangi "orak"la biçileceğini ve bir gün kafalarında hangi "çekiç"in indirilmek istendiğini biliyor. Evet Sabahattinof efendi! Ankara'da üniversite kürsüsüne kadar sokulabilen yoldaşlarınızı lanetleyen ve maskelerini aşağıya indiren Üniversiteli gençler, İstanbul'da muhtelif defalar teşerrüf ettiğiniz [kendi tabirinizle] "barbar sürü"nün ta kendisidirler (...) Ankara Üniversitesinin asil gençleri kulağınıza fısıldıyor: "İstanbul Üniversitelileri geliyor." (15.3.1947)





    Markopaşa · 24 Şubat 1 947 · Saya: 12

    Birinci sayfada "Korkuyoruz" başlığıyla Markopaşa'nın nasıl çıktığı ve hangi koşullar altında yayın yaşamını sürdürdüğü anlatılıyor. Başyazısında Sabahattin Ali "Ne inkılapçılık!" başlığıyla eğitim alanındaki atılımların nasıl ters yüz edildiğine değiniyor:

    "...İlk öğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitülerinde sahiden uyanık gençler

    yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Birde baktık, bu kültür yuvaları, eski medresdere rahmet okutan bir yobazlık

    baskısı altına alınıyor .

    ...Hele istiklal anlayışımızdaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başa baş ne vakar

    içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz! Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle "münevver yobazı" yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...

    Ne inkılapçı insanlar; Milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler."



    Birinci sayfada ayrıca "Dikkat" başlığıyla okuyucuların istekleri üzerine 4, 5 ve 7. sayıların "ikinci tabını" yaptıklarını ve gazete

    yönetim yerinden sağlanabileceği duyuruluyor. İkinci sayfada " İşte Bu Adamların İç Yüzü! " başlıklı yazının bir bölümünde, Beyoğlu'ndaki Foto Süreyya'dan söz açılmış. Süreyya'nın, siyasi havanın yönüne göre vitrini siyasi kişilerin fotoğraflarıyla süslemesi konu edilmiş. Bir matbaacının Süreyya'nın binasını kiraladığı, Markopaşa'yı dizrnek ve basmak üzere bu matbaacı ile anlaşıldığı, tam basılacak zaman Süreyya'nın yazıları artırdığı haberine yer verilmiş. Süreyya ile matbaacı arasında şu

    konuşma geçiyor:

    - Gizli beyanname basmıyoruz, kanunsuz iş görmüyoruz. Hem sizinle alakası ne?

    - Dizilen yazıların kurşunları benim birader. Ben de sizinle beraberim. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama bu herifler (aynen) Atın altında buzağı arıyorlar.

    İşte bu adamların iç yüzü. İnsan Halk Partisi'nede, memlekete de acıyor.









    Markopaşa ·3 Mart 1947 · Sayı: 13

    Stad Matbaası'nda basılan sayının adının altında karikatürist Cemal Nadir'in ölümünden duyulan acıya değinilerek gelecek

    sayıda Nadir'in karikatürlerine yer verileceği belirtiliyor.

    Birinci sayfada " Ricali Devlet Neler Yiyor? Et Yok, Ekmek Yok, Meyve Yoksa Boşan da Semerini Ye" başlıklı haberyorum ile "Görülmemiş Tiyatro" adlı başyazı verilmiş. "Size Kimler İftira Ediyor" başlıklı yazıdan başka "Şakalar" köşesinde, çıkardığı magazinden Aziz Nesin'in yazdığı anlaşılan "Vallahi Batırırım" başlıklı yazıda şöyle deniliyor:



    "...Düz taban da değilim ama, nedense, üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagözde çalışırdım, Ankara'ya aldılar. Tan gazetesinde muharrirdim, bam. "Cumartesi" adlı bir magazin çıkardım, bam. "Gerçek" gazetesinin sekreteri idim, bam. "Yeni Dünya"da çalıştım, bam. "Görüşler"de yazı yazdım, bam. "Ses" de makale yazdım, bam.

    Hani kayığa binmeye korkuyorum, batacak diye. Her insan, dünya yüzünde, elbette m üsber bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var. Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk partisine girmektir. Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hak ile yeksan ederim."



    İkinci sayfadaki "Milletin Efendisi İşte Bu" başlıklı şiirsel yazıda toplumun anılan kesiminin durumu anlatılıyor. Son kıt'asında

    şöyle deniliyor:



    Vergisinin hesabını düz verir

    Bahar verir, yaz kış verir, güz verir,

    Bir almadan isteyene yüz verir.

    Milletimin efendisi işte bu.



    Diğer sayfalardaki benzer nitelikte olan yazılardan biri de şöyle:



    "Önemle duruyoruz: Bakanlara herhangi bir memleket meselesini sorsanız,

    - Üzerinde önemle duruyoruz, diye cevap verirler.

    Başbakan nutuk verir:

    - Üzerinde önemli duruyoruz.

    Belediye reisimiz Lütfi Kırdar, et meselesinin, süt meselesinin ve diğer meselelerin üzerinde önemle duruyorlar. Ben yirmi senedir, üzerinde önemle durulan meseleler bilirim ki, hala halledilmemiştir. Bu önemde bir uğursuzluk var. Allah rızası için, bir kere de, üzerinde önemsiz dursunlar, belki işler yürür. Yahut da, önemle duracaklarına, önemle yürüseler.





    Markopaşa 10 Mart 1947 Sayı: 14

    Başyazı "Lanet Olsun"dan başka "Halil Menteşe'ye Açık Mektup" ve Cemal Nadir Güler'le ilgili bir karikatür ile bir yazıya yer verilmiş. Yazılar arasındaki "Tatar Ağaları Yaya Kaldı" başlıklı olanında halka suç atıldığı; halkın, aslında gösterilmek istenenden çok daha ileride olduğu vurgulanıyor:

    "Kitapçılara sorarsınız:

    - Niçin böyle çiğ kapaklar içinde en bayat, en kötü, belden aşağılık ve kan kokan kitaplar basarsınız?

    Alacağınız cevap şudur:

    - Bayım, anlamıyor, halk anlamıyor.

    Sorulacak makama sorarsınız:

    - Niçin tam bir hürriyet yoktur.

    - Efendim, daha halk yetişmedi, bu kadarını bile kaldıramıyor.

    Halk gazetesi diye çıkan zevk ve fikir düşkünü paçavraların sahiplerine sorarsınız:

    - Niçin hakikatleri yazmıyorsunuz. neden bu kadar adi?

    - Azizim nasıl anlatmalı. Halk anlamıyor ki...

    Adi Arap filmlerinin kopyası , gözü yaşlı curcuna ve yaygarayı milli film diye yutturanlara sorarsınız:

    - Neden mükemmel eserler meydana getirmiyorsunuz?

    - Efendim, gitmiyor . . . Halk anlamaz, anlamaz bu halk ...

    Memleketin biricik tiyatrosuna sorun:

    - Niçin dön başı mağrur yerli eserleri sahneye koymazsınız?

    - Sansür bırakmıyor ki ... Hem halk da anlamaz...

    Nedir bu halkın çektiği, neden halka bu kadar iftira edilir?

    Biz halkın iyi, doğru, güzel eserlere susamış olduğunu delillerle ispata hazırız. Halk bu geri zihniyetin çok daha ilerisindedir.

    Partilerden, resmi ve hususi müesseselerden en küçük sermayedarlara kadar, hepsi dört nala koşup halka yetişmelidirler. Tatar

    ağaları yaya kaldı!




    Gazetenin dördüncü sayfasında " Markopaşa Ansiklopedisi" köşesindeki "Biliyor musunuz" başlıklı yazı yüzünden, Falih Rıfkı

    Atay'ın başvurusu üzerine, Sabahattin Ali'ye sorumlu yazı işleri müdürü olarak kovuşturma açılacaktır. Bu yazıda savlanan suç unsuru Falih Rıfkı Atay'a hakarettir. Falih Rıfkı Atay, dava gerekçelerini gazetelere-basma gönderilmek üzere hazırladığı bir mektupla açıklamıştır:

    "Bir İstanbul gazetesinde şu satırları okudum: Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parası ile ve zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz? Bir Türk vatandaşının apartman veya apartmanları olması ayıp değildir. Fakat benim hiçbir

    apartmanım, gelir getirici hiçbir mülküm yoktur. Bir fikir ve dava gazetesinin başında bulunduğum için, bir de iftira katılarak

    teşhir edilmek istenilişimden maksat ne olduğu meydandadır. Bu gazeteyi mahkemeye verdim. (Cumhuriyet, 13.3.1947).



    Dava konusu yazıyı Rıfat Ilgaz ya da Şerif Hulusi yazmıştır. Sabahattin Ali, mahkemede yazıyı kendisinin yazdığını söylemiş, "mizah maksadıyla kaleme alınmış olduğunu, başka bir kasıt bulunmadığını" belirtmiştir. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama ile ilgili olarak Akşam gazetesi (9.4 .1947) şu ,haberi vermektedir:



    [Sabahattin Ali] Falih Rıfkı'yı uzun yıllardan beri tanımakta olduğunu, ona başkaları tarafından ağır tarizler (taşlamalar) yapıldığı halde bir şey demediğini, kendisinin bu yazısına kızarak mahkemeye müracaatını hayretle karşıladığını bildirdi.. Buna karşılık Falih Rıfkı'nın avukatı Kemal Oram, "Sabahattin Ali'nin yazısının hakaret kastı ile yazılmış olduğunu ve cezalandırılması ile Kızılay'a teberru edilmek üzere ayrıca 10.0000 lira manevi tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Savcılık ise, Milli Korunma Kanununa göre suç sayılan hava para alma isnadında [suçlamasında] hakaret kastının mevcut olduğunu, yazını maksadının Fatih Rıfkı'yı siyasi mevkiinde lekelemek olduğunu söyleyerek" ( Tasvir 9.4.1947) "Sabahattin Ali'nin Matbuat Kanununun 26 ve Ceza Kanununun 487. maddelerinin işaretiyle aynı kanunun 48. maddesi gereğince cezalandırılmasını" (Akşam, 9.4.1947) istemiştir. Bir hafta sonra yapılan duruşmada Sabahattin Ali daha ayrıntılı bir savunma yapmıştır:

    "...Davacı vekilinin gerek arzuhalinde, gerekse mahkememiz huzurundaki sözlerinde bu yazıyı; surer-i mahsusada müvekkili

    Falih Rıfkı Atay' ı tahri kasıt ve niyetiyle yazdığı ileri sürülmekte, savcılık makamımız da bu yazı ile Falih Rıfkı Atay'ı halkın

    husumetine maruz bırakacak şekilde tahkir ettiğini iddia etmektedir. ( . . . )

    Siyasi bir mizah gazetesi olan (Markopaşa) bazı tezatlardan istifade ederek bir nükte yapmak istemiş, hadiseleri vakalardan

    büsbütün uzaklaştırıp tam bir şaka sahasına dökmek için "Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parasıyla ve zaruret

    içinde geçindiğini biliyor musunuz?" diye ciddiyet ve hakikatle alakası olmayan bir cümle tertip ve neşretmiştir. Binaenaleyh,

    bir mizah gazetesinde mizahi bir serlevha altında ve baştan başa mizahi cümleler arasında neşredilmiş bulunan bu bir tek satırın

    Falih Rıfkı Atay'ın şeref, haysiyet ve vakarını kıracak mahiyette bir hakaret telakki edilmesine aklen ve kanunen imkan yoktur.

    Çünkü bizim yazımızı okuyanın onu ciddi telakki etmesine imkan olmadığı bedihidir. [apaçıktır].

    Sadece tezatlar, garibeler [tuhaflıklar], imkansızlıklar bir araya getirilerek mizahi bir tesir yapmaktan başka hiçbir gaye gütmeyen bir latifeden ibaret yazıda hakaret kastının bulunmayacağı izaha muhtaç bir keyfiyet değildir. Falih Rıfkı Atay'ın bunu vakar, haysiyet ve şeref kırıcı bir hakaret telakki ermesi de yanlıştır. Kaldı ki, Ulus Gazetesi'nde sahibi bulunduğum (Markopaşa) ve dolayısıyla şahsım hakkında latife hududunu bir hayli aşan yazılar intişar ermiştir [yayımlanmıştır] . Bunlardan Markopaşa'nın yeni çıktığı sıralarda Ulus Gazetesi'nde intişar eden [yayımlanan] bir fıkrada Markopaşa Gazetesi başlığındaki resim telmih edilerek [dokundurularak] Sovyet selamı vermekle vasıflandırıldığı gibi, daha bir hafta evvel çıkan Ulus Gazetesi'nin ikinci sırasındaki bir fıkrasında da; Troçki'nin eski akrabası olmak ve Vişinski'nin masallarını dinlediğim şeklindeki bu yazıları sırf mizah sütunlarından okuduğumuz için ya aynı şekilde yahut da sükutla karşıladığımız halde hiç kimsenin ciddi telakki [kabul] etmeyeceği bir yazıdan dolayı adalet karşısında hesap vermeye mecbur edilmekliğimizi

    bir tecelli [alın yazısı] olarak kabul ediyor ve yazıda hiçbir hakaret kasıt ve niyeti mevcut olmadığını arz ederek beraatimizi istiyoruz. ( Ulus, 14.04.1947).



    Yargılama sonucunda TCK'nin 482. maddesinin son fıkrası gereğince Sabahattin Ali 3 ay hapis, 100 lira para cezası ve 1000 lira da tazminat ödemeye (Cumhuriyet, 29.4.1 947) mahkum edilir. Ancak bu karara karşın başarılı bir savunma sonucu ceza ertelenir. Gerekçeli karar şöyledir:



    "...Sanığın tacile mani mahkumiyeti bulunmamasına ve ahlaki temayüllerine (eğilimlerine) nazaran cezanın tecili halinde ileride cürüm işlemekten çekineceğine ve nedamet [pişmanlık] eylediğine mahkemece kanaat geldiğinden sanık hakkında hükmedilen

    mezkur [adı geçen] cezanın Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. ( Ulus, 2 9.4. 1947)



    Aziz Nesin'in bu davayı değerlendirmesi ilginçtir:

    "... Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira

    tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Fatih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya

    sevk eden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye

    veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Fatih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.





    Markopaşa 17 Mart 1947 Sayı: 1 5

    Sabahattin Ali kovuşturmaya uğradığı için yeni bir yazı işleri müdürü bulunmuştur: Mücap Nedim Ofluoğlu. O sıralarda İstanbul Şehir Tiyatrolarında figüran olarak çalışan Ofluoğlu şiirle de uğraşmaktadır. Mücap Ofluoğlu, Markopaşa'da görev alışını şöyle anlatıyor:



    "... Aziz Nesin'le tanışmamızın, dost olmamızın sonucu bana "Markopaşa'da Sabahattin Ali'nin bıraktığı neşriyat müdürlüğünü

    alır mısın?" dediler. Galiba biraz da para alacağım düşüncesiyle (...) yapılan teklifi kabul ettim, neşriyat müdürlüğünü aldım.



    Birinci sayfadaki "Anlamıyor musunuz Arkadaşlar!" başlıklı yazıda, ülkedeki çeşitli olayların kaynağı irdeleniyor. Yazı, sonraki

    yıllarda olacakların bir öngörüsü niteliğinde:

    "...Bu iş, İngiltere'nin uzun yıllardan beri Hindistan'da, Mısır'da, Filistin'de, Yunanistan'da yaptığı iştir, anlamıyor musunuz? Yurdumuz buralara mı benzesin istiyorsunuz. Minder çürütenler, sandalye sevenler, koltuğa tutkallı kişiler, Türk gençlerini birbirlerine düşürmek istiyorlar. İç ve dış zorluklardan etekleri tutuşanlar, bazen sağcıları, bazen solcuları tutar görünüyorlar.

    Bir iktidar oyununa alet olduğumuzu anlamazsak, belki de yarın birbirimizi boğazlatacaklar, yeni Türk demokrasisinin ve

    Atatürk'den kalan harici itibarımızın külleri karşısında oturup, sinsi kahkahalarla övünecekler. Sağcı yahut solcu, iki taraftar türlü kalem ve fikir mücadelesi yapabilir. Fakat, faşist barbarlara taş çıkaracak şekilde birbirimize saldırmayalım.

    Milletini sevenler! Hürriyet ve demokrasi mücadelesinde birleşelim. Aldatılıyoruz arkadaşlar!



    "Şakalar" köşesindeki "Abdesthane ibriği" başlıklı yazıda, Markopaşa'da konu edilen kimi kişilerle ilgili olarak gelen eleştiriler

    şöyle yanıtlanıyor:

    "Kimseye, gözünün üstünde kaşın var diyemiyorsun. İdare-i maslahat icabı, köre şaşı, şaşıya şehla, şehlaya badem gözlü demek

    lazımmış. Affetsinler; yapamıyorum bunu. Bu yüzden dostlar incinirmiş, arkadaşlar gücenirmiş ... Ne yapalım? Hemen yapıştırıyorlar:

    - Bak nanköre, falanca zaman kahve ısmarlamıştım. Şimdi aleyhime döndü.

    - Gördünüz mü haini ... Tramvayda yerimi vermiştim. Şimdi bana atıp tutuyor.

    - Adam enik, yetiştirdik de işte böyle oldu.

    - Besle kargayı, oysun gözünü.

    Ne yapalım, kim dedi onlara, papağan dururken, karga beslesinler diye.

    Bir gün bir arkadaş gelir:

    - Yahu ... Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu. Bari dostlarımız, dostlarının listesini versinler de, zülfü yara

    dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?

    Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz. Bir gün Borazan Tevfik'i saraya çağırmışlar. Ser musahip Nadir ağa,

    -Tevfik, demiş, taklit yaparak, efendimize hoş vakit geçirteceksin.

    - Yapamam efendim.

    - Neden?

    - Yapamam işte...

    Ser musahip ısrar edince, nihayet şöyle demiş:

    - Arnavut taklidi yapamam, Tüfekçi Tahir Paşa darılır. Arap taklidi yapamam, Arap İzzet paşa kırılır. Çerkes taklidi yapamam,

    Çerkes Tahsin paşa, gücenir. Zenci taklidi yapsam, zatıaliniz alınırsınız.

    Sonra Borazan Tevfik, bir ayağını havaya kaldırır, elini ileri doğru uzatıp boynunu kıvırır.

    - Kala kala, bir· bu kaldı, der.

    - O ne Tevfik?

    - Apteshane ibriği efendim.

    Şimdi biz de doğru söylesek, Recep Peker darılır. Güneşe karşı baksak, zülfü yara dokunur. İstanbul'u ağzımıza alsak Lütfü

    Kırdar alınır. Hürriyet yok desek... Kala kala bir apteshane ibriği kalıyor, ondan mi bahsedelim?


    Bu sayıdan sonra 24 ve 31 Mart günleri çıkması gereken Markopaşa'nın iki sayısı zamanında çıkarılamamıştır. Nedeni, Aziz Nesin'in, Amerikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı "Nereye Gidiyoruz"

    başlıklı bir broşürden dolayı tutuklanması ve matbaalara yapılan baskılardır. Mücap Ofluoğlu, Aziz Nesin için savcılığa dilekçe ile başvurur ve "Bu hareketin kanunsuz olduğunu ve eğer mevcut gösterilen bir matbuat suçu varsa bunun takibatını yapmanın

    savcılığa ait olacağını" bildirir. Şerif Hulusi de vali ile görüşür. Hiçbir sonuç alınamaz.



    Şerif Hulusi, Sabahattin Ali'ye yazdığı

    "...21 Mart 1947 günlü mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:



    "İki gözüm Sabahattin Ali;

    Sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz'in yazmış olduğu "Nereye Gidiyoruz?" broşürü imiş ... Bugün sabah iki polis Aziz' i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hala Aziz gelmedi ... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Markopaşa'yı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk [Yetiş] , [Mim] Uykusuz, Mücap [Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz...



    Markopaşa'yı çıkarma yolları denenmektedir. Haluk Yetiş, Sabahattin Ali'ye yazdığı iki ayrı mektupta bu konuyu anlatmaktadır:



    -Sabahattin Bey Aziz'den henüz haber alamadık. Mamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Markopaşa'nın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Markopaşa'yı çıkarma ya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım... " (24 Mart 1947)

    "...bütün uğraşmalara rağmen henüz Markopaşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yeni birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız . . . Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu

    anlayamadım. Galiba Fatih Rıfkı davasına ait..

    Haluk Yetiş . . .

    (1 Nisan 1947)





    Markopaşa · 7 Nisan 1947 Sayı: 1 6

    Basılacak matbaa bulunamaması yüzünden iki hafta çıkamayan gazete "Gutenberg Matbaası" adı verilen teksir makinesi ile

    basılmıştır. İki yapraklı, ancak sadece ön yüzleri basılan ve arka yüzleri beyaz kalmış olan Markopaşa'nın başlığının altında şunlar yazılıdır: "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar. Siyasi mizah gazetesi. Sayısı 5 kuruştur. Sahip ve yazı işlerini idare eden Mücap Ofluoğlu. Markopaşa'nın başına gelenler gazetede şöyle konu edilmiştir:

    "...Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var, Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar

    hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükumet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan

    tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü yazmakta

    serbesttir diyen Başbakanımız var. Evet bütün bu bol hürriyet numaraları; demokrasi varyeteleri muhalefet cambazlığı arasında şu küçücük mizah gazetesini çıkarmaya imkan yok... Markopaşa meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş ... Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşayı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadı ile sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır.

    Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleti bile korkutacak kadar mı korkunçsun? Dünyaya niçin geldiğini, niçin yaşaması ve niçin ölmesi lazım geldiğini bilen insanlar bu gazeteyi çıkarıyorlar. İşte, okuyucular, size bir gazete takdim ediyoruz ki , bundan yarın , küçük menfaatleri, mikroskopik kaygıları, günlük endişeleri ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret göstermeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır,. Ve insanlar layık oldukları idareye müstahaktırlar. Şimdi gazetemizi teksir makinesi ile basıyoruz. Bu makineye GUTENBERG Matbaası ismini verdik.

    Gazetemizi bastırmamak için bütün matbaalara tesir yapanlar inşallah bu on kiloluk makineyi da mühürlemek, kırıp parçalamak

    gibi gülünç bir duruma düşmezler ...



    Teknik olanaksızlık nedeniyle ilk kez karikatür konmayan sayıda, çeşitli kısa haber ve yorumlar yer almıştır.



    Bu sayının çıkarılışı başka sorunları da getirmiş, yazarlar yine soruşturmaya uğramıştır. İlerisini Haluk Yetiş'den dinleyelim:



    "...Mahkemeler, sıkıyönetimin baskısı, ikide bir kapatmalar, dava açmalar, toplatmalar başlı başına bir uğraşıyı gerektiriyordu.

    Bunlarla uğraştığımız kadar Markopaşa'yla uğraşamıyorduk. Matbaa sahiplerini sıkıştırdılar, gazeteyi çıkaracak yer bulamadık.

    Gutenberg matbaası sorunumuzu çözümledi. Gazeteyi Gutenberg matbaasında çıkardık. Polis seferber oldu, Gutenberg matbaasının yerini bulmak için. Fakat uğraşmaları boşuna gitti. En sonunda bizi sorguya çekmek zorunda kaldılar. Gutenberg matbaası, elimizin altındaki teksir makinesine verdiğimiz addı. Teksir makinesi aldık zorunlu olarak. Derginin iç sayfalarını ön yüzlerini, arka yüzleri beyaz basabildik ancak. Bu basılmış kağıtları da birbirine telleyerek tutturduk. Bir gün, gece sabaha kadar sürdü bu işlem. Mehdi Zıt, Osman, Mücap Ofluoğlu, Uykusuz ve ben çalıştık bu işlerde. Fiyatını da beş kuruş koymuştuk, fakat bir liradan alıcı buluyordu. [Her zaman] 60 bin satılan gazeteyi biz ancak yirmi bin kadar hazırlayabilmiştik

    Haluk Yetiş, bu sayıyla ilgili olarak sonradan şunları söylemiştir:

    "...Matbaa sahiplerine öylesine baskı yapıldı ki, gün geldi gazetenin dizgi tertip işlerini yaptıracak yer bulamadık. Başvurduğumuz hiçbir matbaa olumlu cevap vermeyince bir sayı dizilip basılamadık. Ne yapmalıydık? Ne yapılabilirdi? Düşündük, ölçtük, sonunda bir teksir makinesi almaya ve dergiyi bu makinayla çıkarmaya karar verdik. Bildiğimiz teksir makinası ile iki sayfalık gazete çıkardık. Bu işi teksir makinasında ben, Mustafa Uykusuz, Mücap Ofluoğlu, Mehdi Zıt çıkardık. Onlar da ücret filan söz konusu olmadan yardımcı oluyorlardı. Basılan iki yaprağı zımba teliyle birleştirerek ancak on beş bin kadar yapabildik Buna bir matbaa adı koymak gerekiyordu yalnız. Bakalım ne yapacaklar dedik, basıldığı yerin adını "Gutenberg" matbaası koyduk ve piyasaya sürdük Teksirle basılan bu sayılar bile bir tek iade dönmemek üzere satıldı .

    Basın tarihimizin bu ilginç olayını bir de Aziz Nesin'den dinleyelim:

    "... Bir arkadaş daktilo başına geçti. Durmadan aynı sayfaları tekrar tekrar yazıyordu, öbür arkadaşlar, mumlu kağıtları teksir

    makinasında basıyorduk. Bu iş geceli gündüzlü iki üç gün sürdü. Bu suretle ancak yirmi bin gazete çıkardık Bu iptidai

    [ilkel] çalışma tarzından dolayı ilk matbaayı icat eden adamın ismine izafeten [ilişik olarak] Gutenberg matbaasında basılmıştır

    diye yazdık Vilayet makamına da, teksir makinasından ibaret Gutenberg matbaasını açtığımıza dair müracaatta bulunduk.

    Bu suretle basılan yirmi bin gazeteyi yalnız İstanbul'a çıkardık Çıktığı gün gazete kalmamıştı." (Medet, 1 .6 . 1 950)





    Markopaşa 14 Nisan 1 947 · Sayı: 17



    Markopaşa'nın bu sayısı yine daktilo dizgisiyle yapılmış ve Berksoy Basımevinde iki misli ücret karşılığında basılmıştır. Sahip

    ve yazı işleri müdürü Mücap Ofluoğlu görünmektedir.

    Aziz Nesin Ankara'da bulunan Sabahattin Ali'ye yazdığı rnektubunda "Mutlaka, mutlaka ve yine mutlaka bir baskı makinesine ihtiyacımız var. Ne yapıp yapıp bunu elde etmeliyiz. Baskı makinesi için dilen, borç bul, avans bul, ne yap yap, bu işi. yapalım. Kısa zamanda borcu öderiz" demektedir. 18 ve 23 Nisan 1947 tarihli mektuplardan anlaşılan, Berksoy Basımevinin arızalı bir makinesi 200 lira karşılığında tamir ettirilmiş ve ayda 350 lira karşılığında kiralanmışrır. Ama Nazım Berksoy, daha fazla para isteyip sözleşmeyi yapmaktan vazgeçmiştir. 26 Nisan 1947 tarihli rnektubun ilerisinde Aziz Nesin şöyle demektedir:

    "... Nazım baktı ki, makine bizim elimize geçince tıkır tıkır işliyor, hayatında 350 lira kazanmamış olan çingene herif mukaveleyi imzalamaktan vazgeçti ( . . . ) Şimdilik makineyi zorla kullanıyorum. Mahkemelik olacağız. Her ne olursa olsun, başka yapacak bit şey yok



    Gazetenin birinci sayfasında "Büyük Ölüler Kongresi" başlığıyla siyasal yergiler ele alınmış. Bir de "mevlut" duyurusu göze

    çarpıyor. Şöyle deniliyor: "Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız Fikir Hürriyeti için ölümünün kırkıncı gününe müsadif pazartesi günü Hacıbayram Camii şerifinde öğle namazını müteakip, afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le, Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı' nın eşleri ile birlikte teşrifleri rica olunur.



    Üçüncü sayfada "Çat içeride, Çat Dışarıda" başlığıyla Markopaşa'nın ve yazarlarının başına gelenler anlatılmıştır. "Nereye

    Gidiyoruz diye bir broşür yazmıştım" cümlesinden Aziz Nesin, "Zaten bendeniz kadroya dahil oldum" cümlesinden de Rıfat Ilgaz tarafından yazılmış olabileceği sanılan yazı şöyle:



    Burada sözü edilen broşür, Aziz Nesin'in Arnetikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı
    bir broşürdür.