• O bir çay istemişti, trenin içinde
    Biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
    Ben yalnız kalmıştım, senin içinde
    Oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

    Aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin..

    O bir dile sığınmıştı, sözü içinde
    Yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde
    Ben eski kalmıştım, senin içinde
    Oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni!

    Düşü geçtik, kendine bakabilirsin..

    O bir bende kırılmıştı, hayli içimde
    Issız otağ kurulmuştu, canım içinde
    Oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni!

    Kimi geçtik, kimseye sorabilirsin...
    Haydar ergülen
  • Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • 484 syf.
    Yeniden merhabalar güzel kalpli insanlar! Bir bardak çay ve Zülfü Livaneli'nin ''Güneş Topla Benim İçin '' sarkısıyla selamlıyorum sizleri..

    ''Umutların arasından
    Kirpiklerin karasından
    Döşte bıçak yarasından canım
    Güneş topla benim için..''

    Romanları 40 dilde yayınlanan Ömer Zülfü Livaneli , 1946 yılında dogdu. Ankara'da Maarif Koleji'nde okudu, Stockholm'de felsefe ve müzik eğitimi gördü.
    1972 yıllında fikirlerinden dolayı askeri cezaevınde yattı, 11 yıl sürgünde yaşadı.
    Kitapları sadece Türkiye'de degil, Çin, Almanya, İspanya, Kore gibi ülkelerde de çok satanlar listesine girmiş ve Balkan Edebiyat Ödülü'nü alan bir yazardır.
    Livaneli, dünya kültür ve barışına katkılarından dolayı 1996 yıllında Paris'te UNESCO tarafından Büyükelçilikle onurlandırıldı ve Genel Direktör danışmanlığına atandı.

    Gelgelelim, bilgi dolu ve akıcılıgıyla benı etkısınde bırakan Ömer Zülfü'nün Serenad'ına...

    "Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk adet gördüğünde mi, 18 yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi? Bence hiçbiri değil. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini."

    ''İnsan ancak acı çekerek olgunlaşır'' diyen dosteyevski, romandaki ana karekter olan kadının olgunlaşmasını, büyümesini yaşamış oldugu acıların kuvvetiyle ilişkilendirilebilir. Ana karakterimiz olan ''Kadın'', Türkiye'deki ataerkil toplumun , kadınlar üzerindeki tesirleri, kadınlar üzerindeki güç konumlarını, kadına olan bakış açıları ve özellikle de dul kadınlara olan tavırlarını eleştirel bir şekilde ele almıştır. Kadın-erkek ilişkileri, ebeveyn sorumlulukları, iş kurumlarının kadın üzerindeki baskılayıcı ve aşagılayıcı tavırlarını, toplumun kadın uzerındeki egemenliğini irdeleyen Ömer Zülfü aynı zamanda tarihte yaşanan acılarla dolu hikayelerı ve özellikle de bu coğrafyada yaşanan insanlık dışı olayları cesurca kaleme almış ve okuyanda derin izler bırakacak türde mürekkebi güçlü ve bilgi doludur.

    Livaneli ; Tarihte ki Struma olayını, Mavi Alay olayını, Ermeni olaylarının gerçek yüzünü göstermeye çalışıp, bu coğrafya üzerınde yaşayan insanların hangı ırktan olursa olsun herkesın derin acılar yaşadıgını ve bu yaşanmışlıkların ikdidarlar tarafından hep saklanılıp, insanları nasıl ötekileştirilip ve kendi çıkarları doğrultusunda nasıl empoze etmeye calıştıklarını aktarıyor. Evet bu coğrafyada yaşayan insanların tarıhi acılarla dolu, etnik kökeni ne olursa olsun, tarih kan ve acıyla dolu... Tarihi şekilendirenler ise toplumu olusturan bireylerden ziyade toplumlara hüküm süren iktidarlar olmuştur. Birbirine komşu olan bir Ermeni ile bir Türk arasında bır problem yoktur ama Ermeni hükümeti ile Türk Hükümeti arasında bir problem oluyor ve bu problemler toplumun her kesimine etki edıyor.

    Yeryüzünde ne çok insanlar var, gökyüzündeki yıldızlar kadar.. Yeryüzünde birbirinden kopuk ne çok insan var , gökyüzünde ki yıldızların düzeninden uzak. Yeryüzünde birbirinden habersiz ne çok insan var, gökyüzünde ki güneş ile ay 'ın uyumundan bihaber. Hayat çeşitli amaçlar peşinde çeşitli kaygılarla akıp gidiyor ve hayat bitiyor .. Güneş yerini Ay'a bırakarak bu ritüelikler devam edıp tekrarlanıyor ama ''Kimse Kimsenin Hikayesini Bilmiyor...''

    Ve siz değerli okuyucular ''Serenad''ın hikayesini kesinlikle okuyun.


    -Başka Bir Gökyüzü / Emily Dickinson -


    Daima açık ve durgun
    Farklı bir sema,

    Ve karanlığa rağmen
    Değişik bir günışığı var orada;

    Solgun ormanlar dert değil,
    Sessiz tarlalara etme aldırış,

    Yaprakları yeşil
    Bir küçük orman var yaz kış-

    Ve parlak bir bahçe var,
    Kırağı ve donun asla uğramadığı;


    Solmayan çiçeklerinin içinde
    Arıların canlı vızıltısını işitirim:

    Gel gir, bahçeme
    Yalvarırım, kardeşim!

    Schubert'in Serenade'si ile kalın...
  • Çayın da bir derdi var.
    Ateşler içinde yandığına göre,
    unutulduğunda soğuduğuna göre,
    bekleye bekleye acıdığına göre var bir derdi...

    #La Edri#
  • Yalnızlık, garsonun gelip, "Ne içersiniz?" diye sorduğunda, senin soru soracak kimsenin olmamasıdır. "Çay" dersin, "Kahve" dersin. "Ne içersin canım?" diye soramazsın işte... Yalnızsın, yalnızım, yalnızız. İşin özünde herkes yalnız.
  • Bir kadın ne kadar güzel, kültürlü,

    Zarif, dürüst ve hoş olursa olsun

    Hırçın, huysuz ve asabiyse son derece iticidir

    Hangi erkek böyle bir kadınla birlikte olmak ister?

    Yanınızda lüzumsuz el, kol hareketleriyle

    Asabi mimiklerle dişlerini sıkarak konuşan

    Her an patlamaya hazır bir bomba ile

    Ne kadar huzurlu ve mutlu olabilirsiniz?

    Şık giyinmek de önemlidir ama zerafet daha önemlidir

    İnsan yaradılış itibariyle hantal olabilir

    Öyle ölçülü öyle güzel yürüyen toplu hanımlar vardır ki

    Onların yürüyüşlerini bile izlemek ruha huzur verir

    Hele onlarla yürüyüşe çıkmak ne kadar mutlu eder insanı

    Yere basışlarındaki yumuşaklık

    Adımlarındaki acelesiz huzurlu tempo ruhu rahatlatır

    Zerafet kadını şiirleştirir..

    Ne kadınlar vardır tesettürlü de olsalar

    Süzülür gibi dans eder gibi yürürler

    Bir bardak su verirken bardağı değil dünyaları uzatırlar insana

    Hizmet önemli değil, sunuş önemlidir

    Yumuşak, hoş bir hareketle, gözlerinin içi gülerek

    Saygı ve sevgi dolu bir bakışla

    Uzatılan bardağın içindeki her ne ise mutluluğa dönüşür

    Daha içmeden huzur, mutluluk ve yaşama sevinci yayılır ruha

    Sunulan suysa

    Su da hayatsa

    Bu su ab-ı hayattır

    Günaydın aşkım, canım.. demeseler bile

    Öyle bir tebessümle gelirler ki yanınıza

    Hangi kötü ruh halinde olursanız olun

    O anda gülümser, huzur duyar, bütünleşiverirsiniz

    Bir demet çiçek gibidirler

    Cıvıl cıvıl bir kuş, berrak akan bir su, gün ışığı gibidirler

    Uzaktan duyarsınız sıcaklığını

    Ona doğru yaklaştığınızın farkına bile varamazsınız

    Mıknatıs gibi kendilerine çekmişlerdir sizi

    Demir tozları gibi yapışır kalırsınız

    Zaman durmuştur, mekan orasıdır

    Dünya o kadarcıktır

    Kalabalığın sayısal değeri bire inmiştir

    İkiye çıkmasına da lüzum yoktur

    Şiir gibi yürürler, şiir gibi dolanırlar etrafınızda

    Şiir gibi konuşur, en güzel melodiler gibi gülerler

    Ağlayışları da hiçbir kadının ağlayamayacağı kadar güzeldir

    Hiçbir kadın senin kadar güzel ağlayamaz

    Bir yıldız yağmurudur senin gözyaşların der ümit yaşar oğuzcan

    Film de onlardır, şarkı da hayat da..

    Dokunmaya kıyamazsınız, bakmaya doyamazsınız

    Birkaç ömür daha istersiniz yaradandan

    Okşasanız saatlere düşman olursunuz

    Dünyanızı cennete değişmezsiniz

    Dansedercesine yaşamaktır onunla günlük hayatı yaşamak

    Gülümseyerek uyanırlar

    Müzikte dansedercesine çay yapmaya giderler

    Telaşsız, cıvıl cıvıl güne başlayan sevimli kuşlar gibidirler

    Geyşalar gibidirler

    Onların tüm amaçları erkeklerini mutlu etmektir

    Onları mutlu ederek, mutlu olurlar

    Bir de hizmetçi ruhlu kadınlar vardır

    Sabah sabah oflaya puflaya yataklarından kalkarlar

    Söylene söylene takır tukur temizliğe başlarlar

    Kafanıza çarpar gibi kurarlar sofrayı

    Mükellef bir kahvaltı sofrasında bile çekilmezler

    SADECE BAYANLARIN MI ROMANTİZMDEN HOŞLANDIKLARINI SANIYORSUNUZ

    YA DA SEVİLMEKTEN

    ERKEKLERİN DE ROMANTİZME, SEVGİYE, İLGİYE İHTİYAÇ DUYDUĞUNU DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?

    ONLAR SEVDİKLERİNE İNANDIKLARI, DOYA DOYA SEVGİ ALDIKLARI ZAMAN KAHVALTILARINI YAPMIŞ OLURLAR

    O KONUDA AKŞAMA KADAR ACIKACAKLARINI

    BAŞKALARINA İHTİYAÇ DUYARAK AVUÇ AÇACAKLARINI, SEVGİ DİLENECEKLERİNİ DE SANMIYORUM

    Akşam da aynı sıcaklıkla karşılarım

    Aynı huzur ortamına çekildiklerinde onlardan mutlu kimse olmaz

    Kovsanız da yanınızdan ayrılmaz,

    Ne kadın ne erkek kimseye ihtiyaç duymazlar

    O sizindir

    İmza ile kanun ile değil

    Bir köle gibi seve seve

    Artık herkes onu sizden kıskansın

    Sahabeden birisinin hanımı ekmeğini, suyunu güneşe koyar

    Sıcak su, kuru ekmek yermiş

    Kocası işinde öyle yiyor diye

    Eşini, erkeğini kendinden önce düşünür zarif olan kadın

    Onu ana gibi şevkatle sarar

    Abla gibi kanat gerer üstüne

    Kardeş gibi yanında canında taşır

    Arkadaş gibi omuz verir paylaşır

    Eşi olarak da tüm yüreğiyle çok sever,herkesten üstün tutar

    Sahip çıkar kardeşim, sahip çıkar..

    Evde ne huzur veriyorsunuz da dışarıdakilerden kıskanıyorsunuz

    Herşey iyi gidiyorsa onlar neden kendini dışarıya atıyorlar

    Arılar bal dolu kovanlırını neden terkediyor

    Acı yok, tatlı yok, evde duranın aklı yok

    Kalıp gibi kolalı kadın olmayın

    Sinirden tirtir titreyen, söylenen,

    bağırıp çağıran, kavgazan, fettan, fetbaz bir kadın olmayın

    Önce sakin olun

    HUZUR BULUN, HUZUR VERİN..

    Sonra zarif olun, daha sonra da duygusal olun

    Akıllı olun akıllı

    Unutmayın ki; onların herkesten önce

    Size ihtiyaçları var...
  • Paris, 15 Mart 1924, Luvur Müzesi
    ***
    (''Jokond'' isimli manzum romanın birinci kısmından bir iki kroki)
    *
    Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor.
    Can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor.
    Bıktım artık canımın sıkıntısından.
    İçimdeki bu ruh yıkıntısından
    aldı fikrim şu hisseyi:
    Müzeyi
    gezmek iyi,
    müzelik olmak fena.!
    *
    Ben bu maziyi hapseden saraya
    öyle ağır bir hükümle kondum ki,
    çatlarken sıkıntıdan yüzümde yağlı boya
    mecburum durup dinlenmeden sırıtmaya.
    Çünki
    ben o Floransalı Jokondum ki
    Floransadan daha meşhurdur tebessümüm.
    *
    Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor,
    ve mademki maziyle konuşmaktan çabuk bıkılıyor,
    ben
    karar verdim bugünden itibaren
    bir hatıra defteri tutmağa.
    Belki dahli olur bugünü yazmanın
    dünü unutmağa.
    *
    Lâkin acayip bir yerdir Luvur.
    Burda belki bulunur:
    İskenderi Kebirin
    kronometreli Lonjin saatı.
    Fakat
    bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem
    ve bir tabaka temiz defter kâadı.
    *
    Lânet olsun Luvruna, Parisine
    Yazarım ben de hatıratı
    muşambamın tersine.
    *
    Ve işte:
    Kırmızı burnunu eteklerime sokan,
    saçları şarap kokan
    miyop bir Amerikalının
    aşırınca cebinden mürekkepli kalemini
    başladım hatıratıma.
    Yazıyorum sırtıma:
    Tebessümü meşhur olmanın elemini.!
    *
    18 Mart. Gece
    *****************
    Luvur uyudu.
    Zulmette Venüsün kolsuz vücudu
    benziyor bir harbi umumi neferine.
    Palıyor bir Şövalyenin altın miğferi:
    vurdukça gece bekçilerinin feneri
    karanlık bir resmin üzerine.
    Burda
    Luvurda
    benziyor günlerim birbirine
    tahta bir mik'abın dört tarafı gibi.
    Başım keskin kokularla dolu
    bir ecza dolabının rafı gibi.
    *
    20 Mart
    *********
    Hayranım Felemenk ressamlarına:
    Süt ve sucuk tacirlerinin tombul madamlarına
    kolay mı üryan bir ilâhe edası vermek.?
    Lâkin
    isterse ipekli don giyinsin
    inek + ipekli don = inek.!
    *
    Dün gece
    bir pencere
    açık kalmış.
    Felemenkli üryan ilâheler soğuk almış.
    *
    Bugün
    bütün gün
    ziyaretçilere
    çevirip dağ gibi pembe çıplak gerilerini
    aksırıp öksürdüler.
    Tutulmuşum ben de nezleye.
    Nezleli bir tebessümle gülünç olmayım diye,
    ziyaretçilerden gizliye gizliye
    burnumu çekip durdum.
    *
    1 Nisan
    *********
    Bugün bir Çinli gördüm.
    Başı perçemli Çinlilere benzer yeri yok.!
    Ne de çok
    baktı bana.!
    Bilirim ki ben
    Fildişini ipek gibi işliyen
    Çinlilerin teveccühü
    atılamaz yabana.
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    *
    20 Nisan
    **********
    Çin hadisatıyla meşgul gazeteler.
    Anlıyorum ki artık,
    Kaf dağından gelen eder
    altın semasında Çinimâçin yurdunun
    gerdi kanat.
    Fakat
    bu işte yalnız Britanya lordunun
    tüyleri yolunmuş bir kuş
    gibi matruş
    gırtlağı değil,
    kesilecek
    Konfuçyusun
    uzun
    seyrek
    sakalı da.
    *
    22 Nisan
    **********
    Dün gece bir Amerikan zurnasıyla
    12 beygirlik bir Fordun kornasıyla
    bir rüyadan uyandım.
    Ve bir lahza gördüğüm
    bir lahzada öldü.
    *
    Gördüğüm durgun mavi bir göldü.!
    Bu gölde canımın çekik gözlü canı
    yaldızlı bir balığın sarılmıştı boynuna.
    Ben gidiyorum ona
    sandalım çinişi bir çay fincanı,
    açtığım yelken
    kamış bir Japon
    şemsiyesinin
    nakışlı ipeğinden.
    *
    2 Mayıs
    *********
    Bugün Çinlim gelmedi.
    *
    5 Mayıs
    *********
    Bugün de yok.
    *
    8 Mayıs
    *********
    Benziyor günlerim
    bir istasyonun
    bekleme salonuna.
    Gözlerim dikili demiryoluna.
    *
    10 Mayıs
    ***********
    Yunan heykeltraşları.!
    Selçuk elinin çini nakkaşları.!
    Cemşide ateşle halı dokuyanlar.!
    Çölde hecinlere kaside okuyanlar.!
    Vücudunun rakısı rüzgâr gibi esen.!
    Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen.!
    Ve sen
    beş parmağında beş hüner taşıyan
    Mikel Anj usta.!
    Haykırın ilân edin düşmana dosta:
    Pariste fazla bağırmış diye,
    sevgilisi Jokondun,
    Fransa hududunun
    atılmış haricine.!
    *
    Çinden gelen sevgilim gitti Çine.!
    Ve ben artık
    bilemem kimlere derler Leylâ ile Mecnun.?
    O pantolonlu Leylâ
    Ben eteklikli Mecnun değisem.!
    *
    Ağlayabilsem a...h
    ağlayabilsem.!
    *
    13 Mayıs
    ***********
    Bugün tam benim önümde
    kanlı ağzının
    boyasını tazeleyen
    bir ev kızının
    elindeki aynaya ilişince gözüm,
    parçalandı kafamda şöhretimin teneke tacı.
    İçimde kıvranırken ağlamak ihtiyacı
    dudaklarım kırıtıyor,
    pişmiş bir domuz kellesi gibi suratım sırıtıyor.
    *
    Dilerim ki
    kübist bir ressama fırça olsun kemikleri
    Leonar da Vinçinin,
    boyalı elleriyle sarılıp boğazıma,
    altın kaplama bir diş gibi ağzıma,
    bu mel'un tebessümü taktığı için.!
    *
    (Yakında bu romanın tamamı çıkacak.)