Antik Mısır Tanrısı
Antik Mısır Tanrısı Aton (Aten, Zentuk) ve Aton Dini Hazırlayan: Akhenaton "Aton, uludur, birdir, tektir.
O'ndan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Aton, görünmeyen bir ruh.
Ta başlangıçta vardı Aton,
Tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Aton, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman." Akhenaton [1] Aten ya da Aton ya da Zentuk, 4. Amenhotep (Akhenaton, Akhenaten, 4.Amenofis) tarafından ortaya çıkarılan [2] dinî inanışın tek ve yarı-soyut tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan kutsal kitaplı dinlerde olduğu gibi tek yaratıcı olarak kabûl edilmiştir. [3] Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli Mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve sûretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. [4] Firavunların saltanatı, 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1364 yılına gelindiğinde, 18'inci sülaleden Ameophis IV (Akheneton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar, başta Amon (Güneş Tanrısı) olmak üzere birçok tanrıya tapıyorlardı. [5] Akhenaton, babası gibi bir asker değil, her şeyden önce bir düşünürdü. Zamanının büyük bölümünü Amarna'da, karısı Nefertiti ile birlikte yeni bir dinin "gerçeklerini" bulmaya çalışarak geçiriyordu. [6] Yusuf Peygamber'den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'ın tahtına oturacak olan Akhenaton, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken Mısır'ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı. [7] Moneist (tek tanrılı) bir temeli olan ve yaratıcı ilah Aton'un dışında tüm tanrıları reddeden yeni bir dini kurdu [11] Halkına, ilâh'ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti. Adını, Aton'un hizmetkârı anlamına gelen AKH-EN-ATON şeklinde değiştirdi. [7] Bu dönüşüm, kısmen güncel muhâlefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir. Yeni başkent, Teb'in 500 kilometre kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bâkir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücâdelenin merkezî rolünü üstlenecektir. [8] Yeni başkente taşınılır taşınılmaz; Teb, başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton, mücâdelesinde bir adım dâhî geri adım atmayarak, Aton dışındaki Mısır ilâhlarının isimlerini âbidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. [6] Teb, Uzun süre sonra bu dönemde ilk kez önemini yitirmiştir. Çünkü Akhenaton, aynı zamanda Amon'un şehrinden de nefret etmekte, onu Tağut'un / kâfirliğin sembolü olarak görmektedir. [9] Akhenaton, Mısır'ın geleneksel dinini kaldırıp yerine Aton olarak bilinen bir tek güneş tanrısına tapınmayı getirdiği için "Sapkın Firavun" olarak bilinir. Odanın çevresine dört koruyucu tılsım (sihirli tuğla) yerleştirilmiştir ve bunların birinde de firavunun adı yazılıdır. Odanın kuzey duvarındaki bir nişte, kapaklı dört küp Akhenaton'un küçük eşi Kiye'nın iç organlarının saklanması için konulmuş; ama üzerlerindeki yazılar silinmiştir. Mezarın döşemesi üzerinde bulunan kil mühür izlerinde Akhenaton'un halefi Tutankhamon'un (M.Ö. 1333-1323) adı yazılıdır. [10] Akhenaton, tahta geçtiğinde râhip sınıfının gücünün krallıktan fazla olduğunu ve yönetimi ellerinde tuttuklarını fark etmiş ve bundan kurtulmak istemişti. Bir başka kaynağa göre ise Firavun, bir güneş râhibi olan amcasının etkisindeydi. [11] Başkenti Teb'den, şimdiki adıyla el-Amarna'ya taşıdı. [12]. Amarna'ya "Aton'un Ufku" anlamına gelen "Akn-et-Aton" adı verildi, sonra "Amon'un Büyük Râhipliği" makamını kaldırdı. [11] Akhenaton'un tek bir tanrıya inanması, halkını tedirgin etmişti. Özellikle Akhenaton'un düşmanları, onun eski firavunlar kadar güçlü olmayı amaçladığına ve artık büyük ölçüde râhiplerin eline geçmiş olan dinsel gücü yeniden kazanmaya çalıştığına inanıyorlardı. Onlara göre tek bir tanrıya tapmak çok, yanlıştı. [6] Teb'de bir isyân çıktı; ama ordu, bastırdı. Akhenaton, kararlıydı. Yeni dinin esaslarını belirledi ve mistik şiirler yazdırdı. İnancının temelinde yalana karsı gelerek gerçeğe ulaşma düstûru vardı ve Tek Tanrı'ya olan sevgi, derin duygularla anlatılıyordu; mezar taşlarında "Ey. Biricik Allah, senden başkası (ve senden başka bir ilâh) yoktur." yazıları bulunmuştur. [11] Kralın eylemlerinin meşrûiyeti, mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde; Aton kültü, henüz Akhenaton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'î bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti. Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidârı "kendilerinin mutlak hâkimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir. [8] Firavunların halka benimsettirdiği resmî din, eski ve geleneksel olan her şeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa Akhenaton, resmî dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich, şöyle yazıyor:
"Eski geleneğin kutsadığı bir çok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların râhiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı" [13] Putperestlikle mücâdelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak'taki Amon tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton'u bulduk) adında başka bir mâbed inşâ ettirdi. Akhenaton'un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı Güneş'i ve Ay'ı da O yaratmıştı. [11] İlâh'ın Bir, isminin ise Aton olduğunu halkına ilan etti. Tapınaklardaki bütün putların kırılmasını, duvarlardaki tanrı (!) isimlerinin kazınmasını emretti. Ameophis (İmparatorluk tanrısı Amus razı olsun) olan adını Akheneton (- İslamiyet'teki Abdullah adı gibi - Aton'un hadîmi, yâni hizmetkârı) olarak değiştirdi. Akheneton'un inandığı ve halkının da inanmasını istediği İlah, kendi ifâdesine göre, yalnız Mısırlıların değil, bütün insanların, bütün kainatın Yaratıcı'sıydı. Güneş'i, Ay'ı, yıldızları yaratan "O" idi. Akhenaton, bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu: “Aton. Gündüz gibi ışıklı Aton.
Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı.
Sen, benim kalbimdesin.
Fakat [onlar,] seni tanımak istemiyorlar.
Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
Onlara araştırma gücü ver!
Senin gücün, senin planın, sonsuzdur.
Dünya Sana ait ve Senin.
Çünkü onu Sen yarattın.” Bir başka şiirinde de şöyle der: “Senin nûrunla bütün yollar açılır.
Balığın suda zıplaması, Sen'dendir.
Senin nûrun, rûhların kalbine nüfûz eder.” Halkın, krallara ulûhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dînî törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı. [11] Kraliçe Nefertiti, o dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Kocası Akhenaton'la aynı eşit haklara sahipti. Bazı kararları kocasının yerine verebiliyordu. Bir kraliçenin firavunla aynı yetkiye sahip olması da Mısır'da alışılmış bir durum değildi. Bundan halk ve din adamları, rahatsızdı. Çok tanrılı dinden Tek tanrılı dine geçişte eşine verdiği destek yüzünden düşmanları artmıştı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı; ama yine de Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [14] Şurası bir gerçektir ki, bir firavunun bir anda tüm tanrıları - özellikle de Amon'u - reddedip Aton'u yüceltmesi, Mısır için gerçekten gerek gündelik hayatta, gerek siyâsî açıdan büyük bir şok olmuştur. Bu, aynı zamanda cesaretli bir harekettir. Çünkü Akhenaton, inancını kabul ettirirken o dönemde büyük güç sahibi Amon rahiplerini boyun eğdirebilmiştir. [9] Ancak Akhenaton, tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu, kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thoth, "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thoth'a: "sırlara vâkıf" pâyesi verilmesi sürdürülmüştür. [15] Zamanın kaynakları, Aton dinini getirdikleri için ilâhların (!) onlara ceza verip erkek çocuğu vermediğini firavunun da ilâhları simgeleyen putları yıktırıp hepsinin yerine Aton kültürünü getirdiğini belirtirler. Yani ilâhların (!) verdiği cezaya isyân eden firavun, onların varlıklarını da reddediyor. Sonuçta Nefertiti'ye verilen cezâ, onu çok derin bir üzüntüye ve mutsuzluğa sevk etmiştir. [14] Güneş Tanrı Aton'a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı'nın hizmetkârı anlamına gelen Akhenaton'a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı, daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizâh gelişti. Hatta şiirlerde açık-saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler, son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. [16] Akhenaton'a ilk karşı çıkanlar Mısır'ın çok kudretli bir tabakası olan râhiplerdi demiştik. Ancak Akhenaton, onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı Teb şehrinden ayrılarak kendisine Amorna (El-Amarna) şehrini kurdu. Ölünceye kadar da burada yaşadı. [11] Akhenaton, büyü ve sihri yasakladı. Ölümden sonra da tek hâkimin Aton olduğuna inanıldı. Yeni dine inanan, Aton'un büyüklüğü ve tebliğine iman eden kişi, öte dünyada da mutlu olacaktı. Buna rağmen. Akhenaton, tanrı oğulluğu sıfatını dareddetmedi ve yüzyıllar sonraki Hz. İsa'yı anımsatan bir tür peygamberlik yaklaşımı içindeydi. Ama önemli bir yön daha vardı, kişi Tanrı'ya asla bir ihtiyâcını karşılamak için hitap etmezdi. Aksine, doğanın güzelliğine ve Yaratıcı'nın iyiliğine heyecân ve aşk duyan biri olmalıydı. Gökten akan ve yaşamın kaynağı olan Nûr'a tapılırdı. Eşit olarak yayılan aydınlık, adalet kavramını simgelerdi ve bu Nûr, Gerçeklik Ülkesi'ne bağlıydı, burada da Anadolu Tasavvufu'nun bâzı çizgileri ister istemez akla geliyor. Bir yazıtta söyle denir; "Ey yaşamın başlangıcı olan Aton, yeryüzünü güzellikle doldurursun, ışığın yarattığın her şeyi aydınlatır ve her şey senin aşkının bağlarıyla bağlanır, her göz kendi üstünde seni görür, Ey Sen ki, tek ilahsın ve hiçbir benzerin yoktur, sen dünyayı kalbinin istediği gibi yarattın." Anlaşılıyor ki; Akhenaton,Tek tanrı düşüncesinin simgesi olarak güneşi ve ışınlarını seçmişti. Tapılan bir heykel ya da put yoktu. Bu yeni din, yuvarlak kırmızı bir güneş ve ondan çıkarak yere inen ve uçlarında el şekilleri bulunan ışınlar olarak simgelendi. [11] Aton'un da sembolü, - tıpkı Ra gibi - güneş kursuydu. [17] Ancak Teb'in önde gelenleri, O'nun bu dini tebliğ etmesine müsaade etmediler. Akhenaton ve ahâlisi, Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-Aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis; yani "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. [13] Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla da aynıdır. Adon, daha sonra İbrânîler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür. [4] Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. [2] Sanatkârlara tâlimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Her şey, sade ve olduğu gibi resmedilecekti. [11] Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir. [8]
Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir. [8] Aton, her işinin ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi. [2] Diğer tanrıların aksine, tek tanrı Aton'un insânî tasviri yoktur. Bu da semâvî dinler ile paralellik gösterir. [9] Ama uzun soluklu bir inanış olmamıştır. [2] Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulunduğu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton, zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altında kaldılar. [13] Tarihte ilk soyut tek tanrı inanışını yerleştirmeye çalışan Akhenaton'un ölümünden (M.Ö. 1352) sonra, Amon rahipleri yeniden etkinlik sağlayarak, bu inanışı yok ettiler ve Mısır'ı eski inanışına döndürdüler. [3] Akhenaton "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeleri yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. [2] Akhenaton'un ölümü sonrası, Aton inancı da son bulmuştur. İktidar boşluğunu fırsat bilen Amon rahipleri, Smenkhare ve Ay'ın ölümünden sonra çocuk yaştaki Tutankhaton ve karısı Ankhesenpaaton'u tahta çıkarmışlardır. Burada çok ilginç bir olayla karşılaşıyoruz. Aton döneminde doğmuş olan bu kişinin adları, sırf "lanetli tanrı'nın adını taşıdığı ve halka kötü bir izlenim bıraktığı için Amon rahipleri tarafından değiştirilmiş ve Tutankhaton / Tutankhamon adını almış, Ankhesenpaaton ise Ankhesenamon adını almıştır. [9] Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, "Restorasyon Fermanı'nı yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir. Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve 20. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu 20. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: "Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır." [8] Akhenaton'dan sonra başa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık bir yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu 2. Ramses başa geçti. Hz. Musa gelene kadar da batılın hükmü Mısır'da sürdü. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğulları'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu. [13] Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar. Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb'e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti. [11] Ancak Mısır'da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa'nın eliydi. [7] Teoloji ve Aton Dini Felsefesi Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:
"Bütün davarlar otlarla yaşar.
Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir.
Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar.
BÜtün koyunlar ayak üstü oynar.
Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar. "
Aton, yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar.
"Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil.
Sen bu arzı istediğine göre yarattın.
Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar.
Yeryüzündeki herşey ki
Ayakları üzerinde yürür
Ve yüksekle olan herşey ki
Kanatlarıyla uçar.
Suriye ve Nubiye memleketlerinde
Mısır diyarında
Herkese layık olduğu yeri seçersin
Bütün ihtiyaçları verirsin."
Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır.
Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan birtakım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.
"Oğlun Akhen-aton'un koru
Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin
Cihan senin elindedir, yarattığından beri"
İlerleyen bölümlerde ise bu yakarış, çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:
"Sen bunları oğlun için
Senden gelen oğlun için
Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için
Onun sevgili kral kızı karısı, İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın
Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor."
Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti. Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışsever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi. Akhenaton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.
Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu. Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu.
"Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum
Senin güzelliğini her gün görüyorum
Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek" [8] Eski Mısır'a yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Sadece ölümden sonraki hayata inanç bile eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu fakat bu dinin sonradan bozulmaya uğradığını, tek tanrı inancının da bu bozulmayla birlikte çok tanrı inancına döndüğünü ispatlar niteliktedir. Nitekim dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve O'na kul olmaya çağıran uyarıcıların eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf'un tarihi, İsrailoğulları'nın Mısır'a gelmeleri ve burada yerleşik düzene geçmelerinin başlangıcını teşkil etmesi açısından da son derece önemlidir. [13] Hz. Yusuf'un Akheneton'dan önce Mısır'da yaşadığını biliyoruz. Demek ki Akheneton'un ortaya çıkmasını, Hz. Adem'den beri süregelen ve Hz. İbrahim'le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar uzanan Allah'ın vahyettiği Hak Dine bağlamak uygun olacaktır. [

hltsevim, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
17 May 22:23 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 8/10 puan

UÇURTMA AVCISI
Özgün Adı: The Kite Runner
Yazarı : Khaled Hosseini
Yayınevi : Everest
Çeviren : Püren ÖZGÖREN
Basım : 38. Basım, Ağustos 2014 (1.Basım, 2004) / 375 Sayfa
Türü : Roman
Kategori : Yetişkin

Kitabın Yorumu
Khaled Hosseini; romanları ünlenince, mesleği olan cerrahlığı bırakıp romancılığa geçiş yapan ABD vatandaşı (Afgan asıllı) yazardır. “Uçurtma Avcısı”; yazarın, ailece yaşadıkları mültecilik serüveninden esinlenerek yazdığı ve Afganistan’daki insanları, kültürü, savaşı ve göç olgusunu işlediği romanıdır.
Romanda; bir çocuğun (Emir); ailesi, Afganistan’da geçen çocukluğu ve unutamadığı yakın arkadaşı Hasan, ailesinin Amerika’ya göçü, burada tutunma çabaları, babasının ölümü, evlenmesi ve nihayet vicdani bir sorumluluk duyarak ülkesine tekrar ziyarette bulunması konu ediliyor.
1975 – 2002 yılları arasında yaşanan ve özellikle Afganistan’la ilgili yakın tarihli olayların (Sovyet işgali, iç savaş, ABD’nin Afganistan’daki operasyonları) da anlatıldığı roman, esas olarak iki – üç aile arasındaki olayları ve kişisel ilişkileri anlatırken, toplumlararası kültürel farklılıklarını (ABD - Afganistan, Peştun - Hazara, İran - Afgan) da gözler önüne seriyor. Özellikle, okur; göç olgusunu ve mülteciliğin insanlar üzerindeki etkisini, eski ve yeni vatan arasındaki yaşam koşullarının farklılığını güçlü bir şekilde hissedebiliyor.
Romanda ana vurgu olarak, bizce; “iyilik yapmak için yeterli cesarete sahip olmanın gerekliliği” ortaya konmuş. Kitaptaki iki olay akılda kalıcı. İlki; Emir’in arkadaşı Hasan ile olan ilişkileri (Emir’i vicdan muhasebesine sokan cesaret yoksunluğu). Diğeri ise; Emir ile Babasının yaşadıkları üzerinden ele alınan ve daha gerçekçi ve duygusal olan “baba – oğul ilişkileri”.
Romanın; cümleleri kısa, dili anlaşılır, anlatımı akıcı ve okuru etkilemesi üst seviyede.
“Uçurtma Avcısı”na, duygusal bir roman diyebiliriz. Kişilerin olaylara tepkileri ile psikolojik tahliller, okuru romana sıkıca bağlıyor. Roman, dur durak bilmeyen olaylar ile bir film senaryosunu andırıyor. Yazarın güçlü tasvir kabiliyeti, olayları anlatış şekli (Emir’in ağzından), olayların seyri; romandan çok “anı” türünü okuyormuş hissi veriyor. Gerek “Uçurtma Avcısı” ve gerekse yazarın diğer romanı olan “Bin Muhteşem Güneş”in film olarak çekilmesi, kitaplarındaki özgün kurgunun yanında, KHALED’in canlı anlatım tarzından da kaynaklanıyor olabilir.
Kitap The New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiş, sürükleyici bir romandır.
Sonuç olarak; hem kendi toplumuna ve hem de iltica ettiği topluma uyum sağlayamayan bir ailenin üzerinden göç olgusunu anlamak, savaşın bir topluma yıkıcı etkisini hissetmek için okunabilecek bir romandır.


Kitaptan Alıntılar
* “Hasan’ı da çağırmamı söyledi ama ben Hasan’ın yapılacak işleri olduğu yalanını uydurdum. Baba’yla baş başa kalmak istiyordum” (Sayfa 15)
* “Benim için Amerika, anılarımı gömeceğim yerdi. Baba için, anılarının yasını tutacağı bir yer.” (Sayfa 132)
* “Ama bence Süreyya’nın geçmişini umursamayışımın en önemli nedeni, benim de kendime ait bir geçmişimin olmasıydı. Pişmanlık nedir, çok iyi biliyordum.” (Sayfa 184)
* Yaşamımda öyle çok iyilikle karşılaşmıştım ki. Ve mutlulukla. Bunları hak edip etmediğimi merak ediyordum.” (Sayfa 187)
* “Sohrap’ın suskun olduğunu söylemek yanlış olur. Suskunluk huzur içeriyor. Sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi.
Sessizlik ise düğmeyi kapatmak. Kesmek. Tamamen durdurmak.”(Sayfa 364)


* Değerlendirmem *
8/10

* Dış Değerlendirmeler *
- 1000 kitap’ ta değerlendirme notu; 9 /10 (7689 okur).
- Goodread’deki değerlendirme notu; 4.27 / 5 (2.011.010 okur)
- Penguin/Orange Readers’s Group Ödülü (2006, 2007)

İyi okumalar.

Simurg Atlantis ELF (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
16 May 14:55 · Kitabı okudu

Ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden.
Can canı sever ötesi yok bunun çocuk.
Ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü.
Çocuğu ve çocuğun ölümsüzlüğünü.
Sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü.
Ah elbette aşktır dostluğu mayalayan.
Ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa.
Bir dostla bir sevgili arasındaki ayrıntıyı.

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, Arkadaş Zekai ÖzgerSakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, Arkadaş Zekai Özger
Sadiye Olcay, Boyalı Kuş'u inceledi.
14 May 02:53 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bir aile düşünün çocuklarını savaştan uzak tutmaya kaçırmaya çalışıyolar onu ama olmuyor... karşılaştığı zorluklar tek başına hayatta kalma mücadelesi vermesi korkuyka geçen günler ve geceler ... savaş bir çocuğu ne kadar etkiler bir çocuğun gözünden yaşanılan vahşete hüzne tanık oluyoruz..
Kosinski boyalı kuş ta açıkça farklı olana ceza verilip ezildiğini her türlü kötülük yapılarak hor görüldüğünü onu yok etmek istendiğinii anlatıyor .. küçük çocuğun da siyah saçları ve kara gözleri nedeniyle çingene ya da yahudi denilmesi bazen de kendilerine ölümü getirecek uğursuz biri olarak görülmesi vurgulanıyor...
ve her zaman olduğu büyükler savaşır en çok yarayı alan da hep çocuklar olur...gerçek dünyayı tanımak insanı insandan soğutan savaşın kirli yüzüne tanık olmak adına okumak ve okutmak gerek...

ibiaryu, bir alıntı ekledi.
 11 May 09:24 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

'' Bir insanı öldürebileceğiniz hiç aklınıza geldi mi bugüne kadar? '' dedi.
Yanıt vermeden önce tereddüt ettiğimi görünce başını iki yana sallamaya başladı. '' Muhtemelen yanıtınız bu , '' dedi. '' Belki size şiddet içeren bir ölümü nasıl romantikleştirebileceğimizi sormalıydım. ''
'' Ne demek istediğinizi anladığımdan emin değilim. '' dedim yavaşça.
'' Kendimizi ifade etmek için şiddetten nasıl faydalandığımızı bir düşünün , dedi. '' Televizyonda , filmlerde. Çocukların oynadığı video oyunlarında. Ortalama bir çocuğun kaç bin ölüme tanık olarak büyüdüğünü gösteren çalışmaları bir düşünün. Binlerce. Ama gerçek şu ki , aldığımız tüm eğitimlere rağmen , öldürücü olabilen bir öfkeye tutulduğumuz vakit , nasıl tepki göstereceğimizi çok ender olarak biliyoruz. ''

Tabu, John KatzenbachTabu, John Katzenbach
Emre Koçak, bir alıntı ekledi.
09 May 22:37 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Beşinci Mektup
Ayrılık diye bir şey yok.
Bu bizim yalanımız.
Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?

Güneş çoktan doğdu.
Uyanmış olmalısın.
Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
Öyleyse ayrılmadık.
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
Önce beklemekten.
Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
Kanunlara saygı göstermesini,
İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o?
İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
Saadet bekliyor yaşamaktan.

Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.
Aradıklarının çoğunu bulamamış,
Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
Göçüp gidiyor bu dünyadan.

İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
Ve yaşayıp beklerken ölmek!

Özleme bir diyeceğim yok.
O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
Yaşantımız özlemlerle güzel.
Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
Seni özlediğim içindir.
Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
Seni özlediğim içindir.
Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
Yine seni özlediğim içindir.

Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!

Şiir Denizi 1, Ümit Yaşar OğuzcanŞiir Denizi 1, Ümit Yaşar Oğuzcan
Sadık Cemre Kocak, İnsan Olmak'ı inceledi.
07 May 20:16 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabın önsözünde verilen tarihe göre Haziran 1983 yılında bu yazının kaleme alındığını anlıyoruz. O dönemden bu döneme halen devam etmesi yazarın büyük başarısı olup bu 35 yıllık süreçte bir şeyin değişmemiş olması da yazarın seviyesini arttırdığı kadar sektörü de negatif yönde etkilemektedir kanımca. (Burada belirtilen sektör toplum ve insan gelişimidir) Spoiler olması muhtemel çünkü bölümlerin tanıtımını yapacağız. Ayrıca İstanbul’da bir Üniversite’de bu bir ders konusu olduğundan dolayı oradaki arkadaşlara da hem şimdi hem gelecekte faydası olacaktır.
Birey ve Toplum: İnsanların nasıl bir araya geldikleri değerlendiriliyor. Bunun yanında ilk savaşların akla gelenin aksine kalabalık değil de birkaç kişinin oluşturduğu grupların arasında yaşanıldığına ve ilk kabilelere değiniliyor. Günümüze kadar ki insanların ve insanlığın gelişimi, kültürü, teknoloji ve uzay bilimine kadar geliyoruz. En önemlisi de Türk toplumu ve şehir-köy ikilemine değinip bu bölümü sonlandırıyoruz. Hemen ardından da bireyin en önemli yapıtaşı olan Aile konusuna giriyoruz.
Ana-Baba ve Çocuk: Bebeklikten başlayarak gelişen insanın kendine duyacağı güvenin ne olabileceğini konuşuluyor. Çocuğun doğumu ile ilgili durumlar ve çocuk bekleniyor mu beklenmiyor mu buna verilen tepkiler toplumsal yönden tüm dünya üzerinden işlenmiş. Oldukça dikkat çekici. Ayrıca sadece çocuk değil anne ve babanın çocuğuna yansıttıkları da konu edilmiş. Öyle ki Çağdaş Evlilik ve Geleneksel Evlilik arasındaki farkın bile bir sıkıntı olabileceğine değinilmiş.
İnsanlardan Korkmak: Korkunun sadece akıllara gelen anlamı değil aynı zaman da bir psikolojik bunalımla da gelebileceği düşüncesi; özellikle yalnızken suçluluk, değersizlik ve kimse beni istemiyor düşüncesinin ağır basmasıyla oluşacak sorunlar işleniyor. O reddetmeden ben reddedeyim kaygısı ile yalnız kalan insanlara da bir vurgu yapılmış ve kişinin kendi psikolojik iç dünyasına yönelik tahliller yapılmış.
Öfke ve Düşmanlık: Genel anlamıyla zaten öfkeli birinin buna gerekçe aramasına bağlı olarak yapabileceği gibi, hakkı olanı alamamak ve önem verdiği birinden beklediği karşılığı görememek de bunun en büyük etkenleri arasında sayılmış. Keder, karamsarlık ve nihayetinde depresyon da bu konunun en can alıcı yeri. Son olarak da bu yolun sonu olan 'İntihar' konusu işleniyor.
Değersizlik Duygusu: Bu sadece bir bölüm olarak değil his olarak alınması gereken bir konudur kanımca. İnsanlar özellikle dönemimizde kendisini oldukça değersiz ve yalnız hissediyor. Kendine değer vermeyenin başkasına da bir değer veremeyeceği üzerinden başlayan bu yaklaşım oldukça sert ve bir o kadar da akılcı ilerliyor desek yeridir. Özellikle kendi değersizlik duygularına sahip olan birinin her yerde üstün olma çabasında olduğu da belirtiliyor.
Kaygı: Çok karıştırılan korku ve kaygı duygusunun yapısal farkına değiniliyor. "Korku, herkes tarafından tehlikeli olarak kabul edilen bir duruma karşı yaşandığı halde; Kaygı, kişinin kendisinin ürettiği bir duygudur ve bu duygunun nedeni çoğu insana saçma görünür" şeklinde tanımlanmıştır. Burada temel olarak 'Çaresizlik' konu edinilmiş ve yaşanan olumsuzlukların temeline bu konu işlenmiş.
Sorumluluktan Kaçış: Sorumluluk denilince akla gelen -aile, iş, arkadaş- kavramının arasında kişinin 'Kendine karşı sorumlulukları' çok fazla konu alınmıyor ve bunun nedenleri anlatılmaya çalışıyor. İnsanın bunların yanında gün içi kendini yorgun hissetmesi ve akşam bundan iz kalmadığı halde söylenmesi de bu durumun en etkili örneklerinden biri olarak verilmiş.
Yalnızlık: Üzerinde en çok durulan konulardan birisi. Bir insan ve psikolojisi için oldukça önemli ve etkili bir durum. Yaşanılan bu sıkıntı insanın kendi canına kıymasına kadar gideceği için çok tehlikeli olmasından ve yalnızlık için olabilecek çarelerden bahsediliyor. Bunun yanı sıra bir özseverlik var ki hayatta tamamen bencillik alanında bir yaklaşım olarak göze çarpıyor yve bencil insanların topluma ne kadar zarar verdiklerini anlatıyor. Bu bölüm benim açımdan ayrı olarak basılıp yayınlanması gereken bir bölümdü.
Ortak Yaşam İlişkisi: Bu ilişkide bireylerin bir arada olma ilişkileri üzerinden sadece aşk değil arkadaşlık ilişkisi kurmaları ve bunun çeşitleri hakkında bilgileniyoruz. Teğet ve Yapışık ilişkilerden bahsediliyor ve duruma göre hangisinde ne tür şartlar yaşanılacağına değiniliyor. Özellikle yapışık ilişkilerde sorunlar üzerinde isminden de anlaşılacağı üzere fazlaca duruluyor. Şaşırtıcı olarak bu bölümde kadınlara değiniyoruz. Kadın ve erkek arasındaki çatışma, belirsizlik ve çapkınlık ayrıca çapkınlığın erkeklere özgü değil kadınlarla da olduğu ve daha az yansıtıldığı işleniyor. Ayrıca bu ortak yaşam da cinsellik ve cinsel birleşmenin önemi ve yaşandığı durumlar da detaylıca anlatılıyor. Özellikle çiftlerin bu birlikteliklerinden beklentiler detaylandırılıyor.
Nevrotik Kısırdöngü: Yazarın da söylediği üzere bu bölümde nevrotik döngü içinde sürüklenen kişilerin tanıtılması amaçlanıyor. Bu insanların çok fazla kapasitesini kullanamadığı, siyah ve beyaz üzerinden düşünebilecekleri bir yargıya sahip olduklarından bahsedilmiş.
Yaşam ve Ölüm: Adından da anlaşılacağı üzere bir doğum anından ölüm anına kadar insanın insanlığa faydalarını ve toplum içindeki durumuna değiniliyor. Marjinallik de bir diğer dikkat çeken kavram. Yazarın en güzel anlattığı kısım da burada; kaç yılı geride bıraktığını düşünen insanın kaç yılı kaldığını hesaplama devrine geçişini çok güzel anlatıyor yazarımız. Yazarımız finalde seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler diyerek aslında bu başlığı en güzel şekilde tanımlıyordu.
Kendini Yaşamak: Daha iyi yaşamak, kendi kendini geliştirebilmek yani özünde bir kişisel gelişim sunuluyor. Eskiden insanların yaşadıklarını dile getirmemesi, şimdi ise bunun özel olarak veya toplumsal olarak tartışıldığı bir devrin içinde olduğu belirtiliyor.
Epilog: Yazarın son sözlerini ve yazımının temel amaç ve nedenlerini işlediği bölüm. Bilim insanlarının gözünden toplum yaşayışına ve insanlara değinildiğini görüyoruz. Yazarın 'Varoluş Psikolojisi' etkisinde olduğu ve psikanalisttik kökenli kuramlardan fazlasıyla etkilendiğini belirtiyor. Kitabımız oldukça güzel tamamlanmış. Yazarımızın ellerine sağlık demeden geçemeyeceğim. Şuan bile güncel konulara değinmiş.
*Ayrıca kendisi ‘Psikanalitik’ yazmış ki yazım hatası yapmış. Gerçekte ona “Psikanalisttik” diyecekti. Bunu da belirtmeden geçmeyelim.
Şimdilik sözlerimize son veriyor ve cümleten iyi akşamlar diliyorum. Kendinize iyi bakın, esen kalın efendim..

Cihan Dekur, Dönüşüm'ü inceledi.
 01 May 21:46 · Kitabı okudu

çekirdek aileden olan erkek çoçuğun yaratıklaşması ardından sürünerek hayata veda etmesi, ölümü üzerine ailenin ansızın unutuşu ve ardından gelen mutlu bir aile portresi.

Oktay Demir, bir alıntı ekledi.
28 Nis 20:51 · Kitabı okudu · 8/10 puan

İşte böyle!.. Biraz yatıştın değil mi?..Şimdi şu sıska yüzü, şu minicik kadavrayı, şu güzel kızıl saçları okşa bir. O güzel kızıl saçlar ki, senin acımasız dünyan çocukları açlıktan öldürmeseydi eğer, uçuk sarı renkli bir giysiye çok yaraşacaklardı...Yalnızca okşa onu,yeter! Alix'in ölümü binlerce çocuğun başkaldırışıdır, yaşayabilmek için savaşanların verdikleri kurbanlardan biridir.

Tütün, Dimitır Dimov (Sayfa 398 - Ararat Yayınevi)Tütün, Dimitır Dimov (Sayfa 398 - Ararat Yayınevi)