• "BÜTÜN ANNELER, ANNELERİN EN GÜZELİ..
    SEN, EN GÜZELLERİN GÜZELİ.."

    İşte böyle bir şiirle başlıyor kitap. Sanki ilk sayfadan "Bak canın yanacak, haberin olsun!" der gibi..

    Kaybedilmiş, yitirilmiş, unutulmamış, özlenmiş her ne varsa, anne kelimesinin her renginde ama hep anne kokusuyla beraber..

    "Anamın elinden çıkmış o oyalardan bir tekine, şimdi bütün yazdıklarımı, bundan sonra da yazacaklarımı verirdim.." diyor.
    Ama bir fotoğrafı bile yok elinde.
    Ve ekliyor başka bir yerde ;
    "Bayramlığımın olmamasına annemin gönlü razı değildir. Onun için beni yatırdıktan sonra, idare lambasının kör ışığında, dikiş makinesinde, bana babamın eskilerinden bir şeyler dikecektir, hem de sabaha dek yetişecek.."
    Bir dönemin özelliklerini çok belirgin hissettiren bu satırlar, ailenin dışına taşıp, toplumun o günkü fotoğrafını çekiyor adeta. Anlık, acı dolu bir kare..

    Bir çocuğun ağzından Muallim Bey 'in evini anlatırken ;
    " Öyle güzel bir evi var ki anne.. "diyor,
    " Yazı masası var.
    Bir dolu kitapları var..
    Hepsi de ciltli, bir de camlı dolabı var..
    Koltukları var anne!
    Ama kadife.. Öyle güzel bir ev ki.. "

    Kapatıyorum kitabı.. Biraz soluk almam lazım. Hissetmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum. Sadece bu kadarını yaparken bile içim acıyor..

    Sonra ;" Benim de onunkiler gibi iyi yamanmış çoraplarım olsaydı, misafirlikte utancımdan boyuna ayaklarımı gizleyip oturmazdım.." diyor.
    Yeni bile demiyor, iyi yamanmış diyor..
    Ben, bende olan ne varsa, varlığından utanıyorum bu sefer.

    "Öyle büyük öyle büyük bir adam olacağım ki, bütün haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar var ki, bu kadar büyük haksızlıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok büyük adam olmam gerekiyordu."
    Bu sefer de bir şeyler filizleniyor içimde.. Ah ne kadar geç kalmışım bu kitabı okumakta diyorum. Hiç ama hiç tanımamışım Aziz Nesin 'i..

    Sayfalar ilerliyor, ben bin türlü duygu içinde eşlik ediyorum. Ya, diyorum, çok hassas bir zamanıma denk geldi, ya da başka türlü okunmaz bu satırlar hissedilmeden...

    "Annemin rengi soldukça türküler de susmuştu.." diyor.
    Verem hastası annesinden bahsediyor.
    İlaç niyetine aldıkları haftalık yarım kilo eti, çocukları yemeden yiyemeyen, boğazına düğümlenen annesinden bahsediyor.
    Kaldıkları evde yangın çıktığında, kurtarabildiği üç şeyden biri dikiş makinesi olan annesinden bahsediyor..
    Uzun zaman çocuklarıyla yalnız kalan, nerede olduğunu bilmediği eşini bekleyen annesinden bahsediyor..
    Sen okumalısın, doktor olur da belki beni iyileştirirsin diyen annesinden bahsediyor..
    Hastalığa, yaşama, dünyaya yenilmiş annesinden bahsediyor.
    Öleceği günü rüyasında gören annesinden bahsediyor..
    "ÖLÜM GÜZEL DEĞİLDİR ELBET.. AMA SİZ ÖLÜMÜ, GÜZEL, GENÇ BİR VEREMLİ ANNENİN YÜZÜNDE GÖRDÜNÜZ MÜ?!!"

    Herkes anı yazabilir, ama yazarken hiçbir eksiğini, yanlışını, yanılgısını, ayıbını saklamaması gerçekten takdire değer..

    "Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söylemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip rahatlıyorum. Onun için benim Darüşşafaka'ya borcum, sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. "

    Hem okuldan kaçan hem de okumak isteyen, fakat söylenilen yalanı içine sindiremeyen, bunun yanında eğer Darüşşafaka'ya girmeseydi hiç tanımamış olacağımız Aziz Nesin söylüyor bunu.

    Babalı ama babasız geçmiş bir çocukluk..
    " Baba! Bana öyle geliyor ki, ben seni bütün oğulların babalarını sevdiklerinden daha çok seviyorum.." diyor her şeye rağmen.

    Ve başka bir yerde yine babasını anlatıyor. Ama bu sefer gülümsüyorum okurken..
    "Babam fesi seviyor, öyleyse ben fesi sevmeyeceğim.
    Mustafa Kemal şapka giyin demiş, öyleyse şapka giyilecek.
    Ah şu babam ah!.. Onu öyle seviyorum ki.. Ama o da Mustafa Kemal 'i sevse ya.."

    Mehmet Nusret Nesin..
    Nam - ı diğer kart Nusret.
    İlk defa on üç yaşında yeni elbiseleri olan Nusret..
    Gül yaprağı satan, evden kaçan Nusret..
    Asker Nusret..
    Bölük komutanı Nusret..
    Kitapları yüzünden tutuklanan, yargılanan, hapis cezasına çarptırılan..
    Vakıf kuran, ödüller alan, iyi ki yazmış dediğim güzel kalem, dürüst insan..
    Arkasında yüzlerce öykü, şiir, tiyatro eseri bırakan..

    İlk defa bitirmeden inceleme yazdığım bu kitabın, bundan sonrasını sessiz okuyacağım.
    Çünkü içimde hiç susmadan anlatan bir dev var artık.
    Bu kitabı okumayan Aziz Nesin 'i tanıyorum demesin lütfen.

    Söylemeden geçemem tabi ki ; Tuco Herrera keskin nişancıymışsın. ;))
    Çook teşekkür ediyorum tavsiyen için. :))
  • Tanrım, senin her şeye yeterli olduğuna inanıyorum. Her şeyin senin buyruğunla olduğuna inanıyorum. Hatta bir çocuğun ölümü bile. Her şeyin iyi olduğuna inanıyorum. Çünkü akla sığmaz şey bu. Akla sığmaz! Akla sığmaz!
  • Bebeğinin doğum sırasında öldüğünü ya da doğuştan ağır bir kusur taşıdığını hayal ediyordu. O zaman kendini öldürmeden önce onu öldürdüğünü, anne ve çocuğun gebelikte olduğu gibi ölümde de ayrılmaz biçimde yeniden birleştiğini düşünüyordu. O kadar arzu edilen doğum gömme törenine dönüşüyor ve cenaze imgesi, sanki çocuğunu yalnızca ölümü için arzu edermiş gibi hastayı coşturuyordu. Ölüm için doğuruyordu. Vermeye hazırlandığı yaşamın ve kendi yaşamının acımasızca sonlanması, onu her türlü endişeden esirgeme, varoluşun sıkıntılarından kurtarma hedefini taşıyordu. Doğum, geleceği ve tasarıları yok ediyordu.
  • "Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!"
    "If i dont miss you this much; i couldnt love you this much!"
    ----------------------------------------------------------------------------
    Ayrılık diye bir şey yok.
    Bu bizim yalanımız.
    Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
    Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?
    Güneş çoktan doğdu.
    Uyanmış olmalısın.
    Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
    Öyleyse ayrılmadık.
    Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.
    Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
    Önce beklemekten.
    Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
    İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.
    Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
    Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
    Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
    Kanunlara saygı göstermesini,
    İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.
    Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
    Ya o? Ya o?
    İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
    Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
    Saadet bekliyor yaşamaktan.
    Zaman ilerliyor, bir Gün o da ölümü bekliyor artık.
    Aradıklarının çoğunu bulamamış,
    Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
    Göçüp gidiyor bu dünyadan.
    İşte yaşamak maceramız bu.
    Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
    Ve yaşayıp beklerken ölmek!
    Özleme bir diyeceğim yok.
    O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
    O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
    O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.
    İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
    Yaşantımız özlemlerle güzel.
    Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
    Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
    Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.
    Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
    Seni özlediğim içindir.
    Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
    Seni özlediğim içindir.
    Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
    Yine seni özlediğim içindir.
    Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
  • Ben futbolcuyum çıktığım her maçtan önce bir kitap okusam hiçbir stres kalmıyor 1 hafta kitabı elime almadım ayağımda stres çatlağı meydana gelmiş.... Onun için her zaman okuyorum.... Okumak okumak okumak....
    Lirik bir inceleme olsun bari.
    Yazar, tıpkı bir film yönetmeni gibi, yazar ya hani, tıpkı daha yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun kandırıkcılığıyla aşk masalının ismine “Uzun Hikaye” yi uygun görmüş. Masal olduğu daha başlangıç cümlelerindeki buharlı trenden de belli zaten. Bu devirde buharlı tren mi kalmış? Varmış demek ki. Belki de zihnimizde. Varmış işte. Bir de, nerelisiniz sorusuna “Sevda köylüyüm” demiş ya, masal ya işte, yoksa ilk gördüğü, yeni tanıştığı istasyon şefine “Ama çoook iyi adam” der mi insan. Demiş işte.

    Masal işte. İyi mi kötü mü, diye sormaya hacet bırakmadan cevabını vermiş. Çok iyi adam demiş işte. Daha ilk tasvirlerden sonra, masalımızın olmazsa olmazı kötü adamları da boy göstermeye başlıyorlar. Kötüler hayatın her yerinde varlar. Bırakalım sebep sonuç saçmalığını bir kenara, ama yine de takılalım artlarına. Bakalım nerelerine hayatın taşıyacaklar bizi? Bunlar bir dudağı gökte, bir dudağı yerde canavarlar değil, devletin okul müdürü, belediye zabıtası, cumhuriyet savcısı gibi statükodan yana bürokratları değil midir? Öyledirler elbette. Kurdukları düzeni, düzen de düzen deyip, dümeni düzene kırmamak lazım geldiğine inanan, bunun için de en iyisinin hiç konuşmamak, susup oturmak olduğuna kanaatli, en azından inanmış gibi görünenler, işte bu kötü adamlar. Bunlar onlar.

    Bir hurda vagon böylemi derlenip toparlanır, böyle mi bir aşk yuvasına çevrilir? Ama bu bir masal ki işte. Masallarda da mı rahat yok? Oğluna, annesiyle nasıl kaçtığını anlattığı bir bölüm var ki, zevkten kıkır kıkır gülmezseniz eğer, masalı yarım bıraksanız hakkınızdır. Bırakamazsınız işte. Çünkü bu bir masal. Ve her yeni başlangıca, ardına aldığı devlet gücüyle engel olan kötüler var hep. Kötüler olmazsaydı eğer, iyiler olur muydu acep? Olmazsaydı kötüler, acı da olmazdı. Acısız hayat yavan mı olurdu yoksa? Galiba öyle. Annenin ikinci doğumda ölümü de, yerleşilen ikinci yerden kaçış da hep onların yüzünden. Allah kötülerin, o kötülerin, onların ellerine düşürmesin. Sağcısı var, solcusu var. Kötü, kötüdür işte.

    Tam nefes alamaz hale gelecekken, içimizde söylemeye başladığımız güzel şarkılar eşliğinde aşk yetişiyor imdadımıza. Şarkıların kaynağının aşk olduğunu unutmayın ama. Hem onların hem de biz okurların imdadına aşk yetişiyor. Masalımız başladığı gibi trenle, hem de buharlısıyla devam ediyor yoluna ve eski bir vagonun aşk yuvasına çevrilmesiyle son buluyor. Eskiyen pembe manto ve ayakkabıdan çok güzel bir aşk metaforu var, kaçırmayın derim. Yeşilçam filmi izlemek gibi bir şeydi. Beni çok duygulandırdı.

    Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var. Ve orada şöyle deniyor, “Sevenleri hiçbir kuvvet ayıramaz.”

    Öyle işte. Mustafa Kutlu’nun hiç aşırılığa kaçmadan ama suya sabuna da dokunarak ortaya koyduğu bu aşk masalını sevdim ben.
  • İsimle Ateş Arasında, iki ana öykü üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi ”Numan ile Nihade arasındaki aşk”, ikincisi ise ”Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş, bozuluş ve yıkılış öyküsü”dür; hatta bu bağlamda, Osmanlı Devleti’nin çöküşü anlatılmaktadır denilebilir. O halde romanda biri bireysel, diğeri tarihsel olmak üzere iki ana tema vardır. Ancak her iki tema, tasavvufi bir bakış açısıyla işlenir. Bu nedenle romanın en önemli özelliklerinden biri mistik bakıştır. Numan ile Nihade’nin aşk öyküsünde bu mistik bakış; aşkı tasavvufi açıdan yorumlama çabası açıktır. Bir isim satın alarak Yeniçeri Ocağı’na katılan Numan, Nihade’yi sever, aşkı uğruna ailesini terk edip Nihade’yle evlenir. Romanda sık sık siyahlar içinde, kapkaranlık örtülü olarak betimlenen sevgili (s.29; 39. 63), bu yönüyle aklı peşine düşüren bir gizemdir. Aşık, kendini sevgilinin gizemine kaptırır ve billûr aydınlıkları ”esmer bir gecenin karanlığında…” (s. 63) boğulur. Hüsn-i Aşk’taki Aşk gibi, daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşer. Bu, aklın karanlığıdır. Turgut Uyar’ın deyişiyle ise ”aşkı karanlık”tır.

    Bu aşk öyküsünde, arada kalmışlık temi de önemli bir yer tutar. Hatta Nihade ile Numan arasındaki aşk öyküsünün büyük ölçüde arada kalmanın trajikliğine dayandığı söylenebilir.

    Aşka tasavvufi bakış, romanda kelam-kalp, akıl-duygu çatışmasında iyice belirgindir. Numan,
    ”Her şeyi kelama yükleme…” (s. 75) alışkanlığıyla, aşka hep aklıyla yaklaşmak ister. Akletmenin yaman istilasına uğramış, aşkı kalbiyle değil aklıyla onaylamanın telaşına kapılmıştır (s. 170). Bu nedenle kuşku düşer aşığın kalbine. çünkü akıl, kuşkudur, huzursuzluktur. Yapıttaki
    ”Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. ” (s.172)
    cümlesi bu düşünceyi pekiştirir.

    Tasavvufta ”Kelam, bilmenin… ” (s. 79) yoludur, aşka kelam (akıl) ile varılmaz. Romanda bu düşünceyi ifade eden, ”Akıl aşka denge değildir. (..) Aşkın pazarında kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun… ” (s. 166), ”…aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. ” (172) gibi pek çok cümleye rastlanır. Numan, aşkı kalbiyle bulmaya değil de aklıyla bilmeye kalkışınca, gerçek aşka ulaşamaz, eşikte kalır ve ”Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatlar. Aşamadım. ” (s. 171) ”Ama ben, bu kemter kul. Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. ” (s. 176) der.

    ”Numan ile Nihade arasındaki aşk öyküsü”, bu tasavvufi bakış içerisinde sürer ve sevgilinin, akıl dairesinde kalan aşığı terk etmesiyle sona erer. Dolayısıyla bu öyküde, tasavvufi aşk anlatılarının ana teması olan akılla kalp arasındaki çatışma . işlenir ve sonuçta gerçek aşka ulaşmanın kalple olabileceği vurgulanır. Böylece . tematik düzlemde, geleneksel anlatılarımızdan tasavvufi öykülerle bir bağ kurulur.

    Aşk öyküsünde işlenen bir başka tema, koku ve çiçeklerdir. Romanda, kokuların yapılışı, kimi çiçekler ve bunların öyküsü uzun uzun anlatılır (s. 68-80). Hatta koku ile tasavvuf arasında ilgiler kurulur, kokunun metafizik nitelikler taşıdığı belirtilir. Kokular arasında filbahri kokusu, ezelden izler taşıyan, insana fizik ötesi evreni, ”sınırsız güzeli ” (s. 79) anımsatan çarpıcı bir kokudur (s. 76- 77).

    Romanın ikinci ana öyküsü, ”Yeniçeri Ocağı’nın öyküsü”dür. Bu öyküde, bir yeniçeri, geriye dönüş tekniğiyle Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, devşirme usulünü, başlangıçta ocağın sağlam yapısını, yeniçeriler ile sultan arasındaki güçlü bağları anlatır:
    - Kuruluş döneminde ordu sultanı, sultan da ordusu için vardır. Ancak bozulma Üçüncü Murat’la başlar. 0, ”ordularının başında sefere çıkmayan alışılmadık bir hünkardı(r). ” (s.. 57). Bu sultan, canbaz, perendebaz, hokkabaz taifesinin Yeniçeri Ocağı’na girmesine izin vererek bozulmaya zemin hazırlar. Aslında bozulma sadece orduda değildir; on sekizinci yüz yıla gelindiğinde nakış, minyatür, hat, cilt, mimari, saray, ebru, şiir her şey bozulmuş (s. 97-101), sultanla yeniçeriler arasındaki bağlar kopmuştur. Kopuş, yeniçerilerin ağzından
    "…biz artık birbirini bütünleyemeyen birer yarımız. ” (s. 110)
    cümlesiyle ifade edilir. Ardından başkaldırılar başlar. Böylece sözlüklere yeni bir deyim girer: Kazan kaldırmak. Yeniçeriler, ”zorba” diye anılır olmuşlardır. Bu öykü, yeniçerilerin evlenmelerine izin verilmesi, ticarete atılmaları, askerlikten kopmaları ve esame defterlerinde yapılan yolsuzlukların anlatılmasıyla sürer ve İkinci Mahmut döneminde ocağın yıkılmasıyla sona erer. Savaşçılıkları nedeniyle semendere benzetilen yeniçeriler, ateş içinde yok olurlar. Romanda Yeniçerilerin öyküsüne bağlanan küçük öyküler de vardır.
    ”Nezuka: Devşirme” (s.45- 49)
    başlıklı ilk öyküde, ”Nezuka adlı bir çocuğun küçük yaşlarda devşirme olarak alınması, ailesinden ve vatanından koparılması, dilini ve kökünü unutması, Yeniçeri Ocağı’na katılmak üzere yetiştirilmesi”, ”III.Murad” (s.57-59)de, ”III. Murat döneminde Yeniçeri Ocağı’na canbaz ve perendebazların alınmasına izin verilmesi ve böylece ilk bozulma” anlatılır. ”Şehzade” (s.113-118), ”kafeslerde kapalı, tedirgin ve halktan kopuk bir yaşam sürdüren şehzadelerin öyküsü'dür. Romanın en etkileyici bölümlerinden olan ”II.Osman” (s. 141-147)te, ”Yeniçerilerin Genç Osman’ı acımasızca katletmeleri” anlatılır. ”IV.Murad” (s. 153- 157) başlıklı bölüm, ”hiddeti ve acımasızlığıyla ünlü Dördüncü Murat’ın, esame defterlerinde yapılan yolsuzluklar ve rüşvetle yaptığı mücadele'nin öyküsüdür. Öyküde, ”IV Murat’ın Yeniçeri katibini rüşvetle sınaması ve rüşvete kanan katibin boynunu vurdurması” anlatılır. ”Gül-ebru-su: III. Selim” (s. 187-192), ”yenilikçi ve sanatçı ruhlu bir padişah olan III. Selim’in yeniçerilerce öldürülmesi”ni anlatan bir öyküdür. ”III.Mustafa” (s.203-206) başlıklı bölümde, ”çöküş döneminin çaresiz ve tedirgin, adım tarihe yazdırmayan padişahlarından III. Mustafa’nın öyküsü” anlatılır.
    ”Düzme Solak: Turnanın Ölümü” (s. 223- 224), ”Efsane” (s. 225-227) ve başlık verilmemişse de 228-230. sayfalarda anlatılanlar, bir öyküdür denilebilir. Bu bölümde, padişahın muhafız solaklarının askerlik niteliğinden uzaklaşması, turnayla ilgili bir aşk efsanesiyle ilinti kurularak ele alınmıştır.
    ”II.Mahmud” (s.231-235) ve ”Mahmud Adli” (s. 269-274) başlıklı bölümlerde ”Sultan II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasını” anlatır. Ancak-”Mahmud Adli” den önce yer alan ”Süleyman” (s. 263-267) başlıklı öykü ise yeniçerilerin veya sultanların öyküsüne bağlanmamakla beraber dünyada bir ad bırakmakla ilgili olması bakımından romana eklemlenir. Öyküde, tersanede körükçü olarak çalışan Süleyman adlı sıradan bir delikanlının, duvara yazdığı şiirle adını geleceğe ulaştırması anlatılır.

    Yeniçerilerin öyküsü, kimi yönlerden Numan ile Nihade Arasındaki aşk öyküsüne benzer. Aşk öyküsünde üç aşama söz konusudur. İlk aşamada, aşık (Numan), sevgiliye (Nihade) gönlünü delicesine kaptırır; aşk böylece doğar ve gelişir. İkinci aşamada, aşığın kalbine kuşku düşer, aşka fitne karışır ve kopuş başlar. Son aşamada aşık kuşkunun karanlığında yolunu ve sevgilisini yitirir, gerçek aşka varamaz. Yeniçerilerin öyküsünde de yeniçerilerle sultan arasında böyle bir süreç yaşanır. Ocağın kuruluş döneminde yeniçeriler (aşık), sultana (sevgili) canları pahasına bağlıdırlar. Bu bağlılık, ”Cihanda bir padişahı vardı, bir de kendisi… ” (s.49), ”Su sızmazdı aramızdan. Ten ve can kadar yakındık. ” (s. 103) cümleleriyle belirtilir. Ancak aşk öyküsündeki gibi, yeniçerilerle sultan arasına da fitne girer. Son aşamada sultanla yeniçeriler koparlar, aşk biter, yeniçeriler ateşte yanarlar. Bu, her iki öyküde olayların, İbn-i Haldun’un devletlerle ilgili görüşüne uygun biçimde doğum, gelişme ve ölüm aşamaları doğrultusunda geliştiğini gösterir. Son bölümdeki şu cümleler bu bakımdan önemlidir:
    ”Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. ,, (s. 296)

    Söz konusu iki öykü ”farklı değer veya kavramların karşı karşıya gelmesi” üzerine kurulması bakımından da benzeşirler. Daha önce de inildiği gibi, Numan ile Nihade Arasındaki aşk, akılla kalp arasındaki çatışmaya dayanır. Yeniçerilerin öyküsünde de isim-ateş, sultan ordu, ney-kılıç, Mevlevilik-Bektaşilik, doğu-batı gibi sözcük ve kavramların temsil ettj i değerler Arasında benzer bir çatışma vardır.

    Örneğin isim, var olma, hayat, ateş ise yok olma, ölüm demektir .Romanda bu,
    ” Bir isim koymakla başlar her şey. Bir ismi kaldırmak/a biter aynı şey. ” (s. 274) cümleleriyle belirtilir. Yeniçerilerin öyküsünde, padişahı padişah eden, sikkede yazılan ve hutbede söylenen ismidir. Bir padişahın ismi hutbeden çıkarıldığında sultanlığı son bulur. Bu nedenle padişah, isimdir (s. 12). Yeniçeriler ise, yakan ve yanan bir ateştir, onların tarihteki diğer adı semenderdir. Romandaki, ”Semenderdi lakabımız: Ateşte yanmayan masal yaratığı. Ateşte yaşardık. Ateşle sınanırdık.” (s. 56) cümleleri ateşin bu öyküdeki anlamını açıklar. Ayrıca yeniçerilerin esame defterlerinin romanın sonunda ateşte yakılması da ismin ve ateşin anlamlarını vermesi bakımından önemlidir. Benzer biçimde ”GüI-ebru-su: IlI.Selim” başlıklı öyküde, ney ve kılıç karşı karşıya gelir. Bu öyküde, ney, güzellik, müzik, duygusallıktır; hatta sanatçı bir ruha, duyarlığa sahip Üçüncü Selim’i simgeler. Kılıç ise, savaşı, ölümü, yeniçerileri simgelemektedir. Aynı çerçevede Mevlevilik, sarayın, merkezin, padİşahın bağlandığı tarikat, Bektaşilik ise, yeniçerilerin tarikatıdır. Nizâm-ı Cedit, batıyı, yeniliği: Yeniçeri Ocağı ise, doğuyu temsil ederler. Bu değerler Arasındaki çatışma ikinci ana öyküde, daha üst katmanda sultanlarla Yeniçeri Ocağı Arasındaki çatışma içinde değerlendirilmelidir.

    Sonuç olarak hayat-ölüm, tasavvuf, aşk, akıl-kalp çatışması, koku ve çiçekler, Yeniçeri Ocağı, Osmanlı ordusunun bozulması, toplumsal çözülme, ordu ile sultanlar arasındaki çatışmalar, romanda işlenen başlıca temalardır.

    Romanda iki ana öyküye paralel olarak olay örgüsünde de İki zincir vardır. ilk zincir, Numan ile Nihade’nin aşk öyküsündeki olay halkalarından, ikincisi ise, yeniçerilerin öyküsünü oluşturan olay halkalarından meydana gelmektedir.
  • Av ile avcı arasındaki dialog kafaları karıştırır cinstendi. Beyninin işleyiş tarzının öğrenilmesi
    amaçlı, kötü çocuğa yöneltilen soru, işin hiçte kolay olmayacağının ilk sinyallerini verir
    gibiydi.
    ----En çok neye ya da nelere sahip olmak isterdiniz?
    Bir psikiyatrin sorabileceği rutin ancak sorulması en gerekli soruydu. Şiddete dönük
    eylemlerde çok çabuk uyarılabilen ve şiddet uygulamaya meyilli bir ruh halinin var olduğu
    düşünülen kişinin ve artık bir çoğunluk olarak hayatımıza giren o nun gibilerin ; tahrip
    etmeye, öldürmeye, yok etmeye ve katletmeye yani kısaca olayların gerçekleştiği tarihsel
    dönem açısından kaos oluşturmaya onları iten sebeblerin anlaşılır olması sağlanacaktı.
    Soruya hemen cevap vermedi. Roman ve hikayelerde anlatatıldığı gibi de dalıp
    gitmedi… Gözlerinde hiç buğu oluşmadı, bakışları ne bir sonsuzluğa doğru uzandı ne de
    ışığın halende ulaşmadığı, bilimin söylediği evrenin bilinmez boşluklarına. Aksine karşıdaki
    insanı çileden çıkaracak kadar sakin, az sonra söyleyecekleriyle de ‘’bu adamdan bir tane
    daha daha yok dedirtecek kadar farklı biriydi.
    --- İstediklerimi değil istemediklerimi anlatırsam, böylece daha fazla yardımcı
    olabilirim.
    Psikiyatr, göz kapaklarıyla olurunu ifade etti.
    ---- O halde başlayalım, diyerek konuşmasına devam etti:
    ---- Ben sonsuza kadar yaşamayı istemezdim nitekim öyle de olacak. Olur ya bir gün
    ölümsüzlük iksirini bulursam, en nefret ettiğim insanlara içireceğim. Onlara verilebilecek en
    büyük ceza, sonsuza kadar yaşamaları olurdu.
    Psikiyatr nasıl bir çıkmazın içine girdiğinin farkına dahi varamamıştı. Sadece,o nu bu
    bilim dalıyla birleştiren ve bu tür adamlar ile buluşturan geçmişindeki yolların tek bir çakıl
    taşını dahi paysız bırakmadan, bütün hepsine ağız dolusu küfürler savurabilmişti. Kaos
    yaratan bir beynin resmini anlaşılır olması açısından büyütmek isterken şimdi karşısında
    ölümü kendi için isteyen biri vardı. Sevilmeyenlere verilmesi en son akla gelebilecek
    hediyeydi; onlara yaşamayı sunmak üstelik sonsuza kadar.
    Bu gün pekte zinde olmadığını düşünerek, soruları yüzeysel geçmekten yanaydı.
    Sonraki görüşmelerde kötü çocuğun, tanıdıkça kendisine daha fazla güvenmesini beklediğinden , sadece
    şahıs hakkında birkaç fikir edinmek amaçlı konuyu değiştirdi:
    --- Hangi dine mensubsun.
    --- Din!
    --- Evet din.
    --- Sadece bu günümü değil olmayacağım günlerimi de düşünüyorum. O günler için de
    çalışıyorum.
    --- Çalışmaktan kastınız?
    --- Bana hizmet veren herkese teşekkür ettim ve ediyorum.
    --- Bu bir görgü kuralı ve insanların çoğu yapıyor.
    --- Cennette tek kişilik değil zaten.
    Psikiyatr aldığı son cevap ile, hiç alışkanlığı olmadığı halde ağzını kocaman kocaman
    açıp uzun bir kahkaha attı. Hesabı ödemek için şahıstan izin istedi. Başka bir gün görüşmek için sözleşerek ayrıldı.

    Abdulselam GÖZÜTOK