• 832 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10·
    Zaman Çarkı, belki de fantastik kurgunun başına gelen en güzel şey. Herkesin okuyabileceği bir seri değil belki ama müptelası olanlar da azımsanmayacak kadar çok. Bense daha 3. kitaba geçmiş bir çaylak olarak size tanıtmaya çalışacağım bu kitabı. Dünya’nın Gözü bu serinin açılış kitabı. Bu dünyaya adım atma işlemi belki de. İki yıl önce ilk okuduğumda yoğun ve ağdalı anlatımından mağduriyet yaşasam da keyifle okuduğum gerçeğini gizleyememiştim. İkinci okuyuşumdaysa aradan geçen iki yılda ne kadar yol katettiğimi fark ettim ister istemez. Sanki ilk okuduğum kitap değil de başka bir kitap okumuş gibi kolayca bitiriverdim kitabı. Ana hatları haricinde kitap hakkında hiçbir şey hatırlamadığımı da belirtmek istiyorum. İnsan, okudukça kendini ne kadar geliştirebiliyormuş sahiden. Neyse, bu kez okuduğumda ne yoğun ne de ağdalı anlatım karşıladı beni. Sayfalar su gibi aktı gitti. Aldığım keyifse paha biçilemez. Bu kez karakterlerle daha çok özleştim. Rand ile bir oldum. Egwene’ye deliler gibi kızdım. Moiraine’in ve Lan’ın asaletine hayran kaldım. Mat’in muzırlıklarına güldüm bazen, Perrin’in dağ gibi görüntüsünün altındaki yumuşak kalbini hissettim. Nynaeve’e kızsam da haksız göremedim. Yani, her şeyi çok çok sevdim. En sevdiğim karakteri soracaksanız kesinlikle Lan derim. Öyle asil ruhlu bir insandı ki. Sırf Lan’i tanımak için bile okunabilir bu seri. Neyse devam edelim. Çıkılan bu yolculuğu ben de beraber adımladım sanki. Betimlemelerle süslenmiş bu yolculuk hikayesinin konusundan da bahsedeyim en iyisi. Çok kapsamlı bir kurgusu olduğunu 15 kitaplık bir serinin varlığından anlayacağınızı umuyorum. İkinehir’de yaşayan Rand, Mat ve Perrin’in ve birkaç yan karakterin Karanlık Varlık’a karşı savaşını okuyoruz bir nevi. İçlerinden birisi Yenidendoğan Ejder, yani dünyayı Karanlık Varlık’tan kurtaracak olan ve kırılışı getirecek olan kişi. Yaşanan tuhaflıklar sebebiyle Aes Sedai olan Moiraine ve onun muhafızı Lan uzun zamandır hiçbir yabancının adım atmadığı İkinehir’e gelirler. Aradıkları ise Ejder elbette. Onların gelmesinden birkaç gün sonra Trolloc’ların köyü yakıp yıkması sebebiyle Ejderin burada olduğundan iyice emin oluyorlar. Moiraine’in acilen yola koyulmaları ve Tar Valon’a gitmeleri gerektiğini söylemesi üzerine bu felaketlerden köyü kurtarma maksatlı yola koyulurlar. Sakin ve kendi halinde yaşayan İkinehir’liler elbette şaşkın ve korkmuş bir haldeler ama ellerinden hiçbir şey gelmiyor ne yazık ki. Hatta inanıp inanmamakta bile kararsızlıklar yaşıyorlar. Gerçek olduklarına bile inanmadıkları, sadece efsanelere konu olduğunu sandıkları Trolloclar ve Myddral’lerle karşılaşmak onları büyük şaşkınlığa sürüklüyor. Her şey buradan itibaren başlıyor işte. Böyle basitçe anlattığıma bakmayın, en az 150 sayfa kadar sürüyor bu bölüm. Ancak okurken hiç sıkılmıyorsunuz, öyle akıcı ki anlatamam. Kitapta sevdiğim özelliklerden birisi en arkada bulunan kapsamlı ve incelikli sözlük oldu. Neredeyse her şeyi içinde barındırıyor oluşu aklınızda hiçbir soru işareti kalmamasını sağlamasının yanı sıra bu oluşturulan yeni evreni tanımayı da daha kolay hale getiriyor. Kitabın cildi ise muhteşem. Kapaklarına bayılıyorum gerçekten. Çok kaliteli bir baskıya sahip ve kitaba yakışan kadim bir görüntü verilmeye çalışılmış. Kitabın son bölümleri ise bence yeterince güzel yazılmıştı, bazı okurların beklediğine değmediğini söylediğini görmüştüm. Bense çok beğendim, sizler de okuyunca düşüncelerinizi paylaşırsınız belki benimle. Beni üzen bir şey de kitapta haritanın olmayışıydı. Neden olmadığını bir türlü anlamadım çünkü yolculuk hikayelerinde dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat eden karakterlerin yolculuklarını haritadan takip edince daha anlamlı geliyor yaşananlar. Ben de o yüzden internetten bulduğum ingilizce bir harita eşliğinde okudum kitabımı. Öyle daha keyifli oluyor, emin olabilirsiniz. Kitabın ilk baskılarında kuşe kağıda basılmış büyükçe bir Zaman Çarkı haritası bulunuyormuş, ben de internette gördüm. Şimdi basmıyor oluşları gerçekten üzücü bir durum. Neyse, en azından ikinci kitapta normal bir harita bulunuyor, o yüzden mutlu olmadım diyemem. Son kitapta da kuşe kağıda basılı kitaba yapışık bir harita varmış sanırım. Neyse, bu kadar yeterli sanırım. Kitap hakkında yazılacak çok ama çok şey var, mesela size Trolloc’ların ve Myddral’lerin ne olduğundan bahsedebilir, Karanlık Varlık hakkında birkaç şey söyleyebilir, Aes Sedailer ve kitabın isminin anlamı hakkında konuşabilirim. Ama bunlardan bahsetmek yerine sizlerin okuyup daha çok keyif almanızı yeğlerim. Rica ediyorum, okuyun okutun. Çok değerli ve harika bir kitap, serinin devamını okumak için en az benim kadar sabırsızlanacağınızı biliyorum. Keyifle okumanız ümidiyle.
    Puanım: 5/5
  • 685 syf.
    ·Puan vermedi
    Sezai Karakoç... Bu ismi bilmiş olmakla bile kendimi şanslı hissediyorken bir de şiir kitabını okumuş olmak bana bir armağan gibiydi adeta. Sanki elimde bir kitap değil bir hazine tutuyordum. Tüm şiirleri ayrı ayrı güzel olmakla beraber en çok MONNA ROSA bölümüne, bu bölüm içinden de en çok PİŞMANLIK VE ÇİLELER şiirlerine hayran kaldım. Ayrıca ŞAHDAMAR, GÜL MUŞTUSU ve ÇEŞMELER bölümleri en çok sevdiklerim...

    Her insanın ruhuna bu dizelerin değmesi gerektiğini düşünüyorum. Keyifle okunacak, tekrar tekrar okunacak özel bir eser. İyi okumalar.
  • 376 syf.
    ·9 günde·8/10
    Benim bu kitaptan sayfaları hem heyecanla hem de korkuyla çevireceğim, hatta korkudan zor okuyacağım yönünde beklentilerim vardı. Gel gelelim Hayvan Mezarlığı'nın gerilim ve psikolojik yönü daha ağır çıktı.

    Hikaye, Creed ailesinin Ludlow, Maine'de taşra denebilecek bir yerde ev tutmasıyla başlıyor. Tuttukları ev bir yanı kamyonların sık sık geçtiği işlek bir otoyol ile gizemli ve büyük bir ormanın arasında. Buraya geldikleri ilk andan itibaren çeşitli talihsizliklerle karşılaşıyor aile ve karşılaştıkları büyük küçük fark etmeksizin her tür hadisede iç dünyaları ve psikolojileri çok iyi tasvir edilmiş. Öyle ki, ailenin maruz kaldığı en ufak can sıkıcı durumda bile bireylerin gerginliği ve zihinlerinin yorgunluğunu okuyucu çok iyi alıyor ve kitabı bu şekilde duygusal iniş çıkışlarla okuyor.

    Louis Creed'in hezeyanlı kişiliği metnin ilk bölümünden itibaren çok güzel bir şekilde kurguya yedirilmiş. Dolayısıyla olayların ilerleyen safhalarında karakterin yaptığı tercihler şaşırtıcı olsa da okura bunun için gerekli alt metin sunulmuş.

    Kitap 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm giriş niteliğinde olduğu için başlarda yavaş ilerliyor. Hayvan Mezarlığı'nın amacı ortaya çıktıktan sonra kitap tam heyecanlanıyor derken ikinci bölümde uzun uzun psikolojik tasvirler yapıldığından dolayı kurgu yavaşlıyor. Üçüncü bölüm ise tahmin edilebilir olaylar silsilesinden oluştuğu halde keyifli bir şekilde okumaya devam ettim.

    Genel görünüm itibariyle kesinlikle tüyler ürpertici bir kitap. Ana fikir oldukça yaratıcı. Yer yer kendimi 3. sınıf bir korku filmi izliyor gibi hissetmiş olsam da ana fikir ardındaki yaratıcılığa saygı duyuyorum. Stephen King'in en çok satan kitabı bu olsa da umarım en iyi kitabı bu değildir. Kendisinden daha kompleks kurgulanmış, gerçekten korkutacak kitaplar okumayı diliyorum.

    Altın yayınlarının editörlüğü çok güzeldi fakat çeviride yer yer anlaşılması güç cümleler vardı.
  • 344 syf.
    ·5 günde·Beğendi·7/10
    Toprağın Sonu, ilk kitaba göre daha az ama ikinci kitaba göre daha çok sevdiğim bir kitap oldu. Bence anlatımı, dili böyle bir fantastik kitap için çok uygundu. Fakat olay bakımından çok eksikti, özellikle her kitapta artık dişe dokunur olaylar olmasını beklemekten sıkıldığımı söyleyebilirim, yani hiçbir şey olmuyor değil ama... anladınız bence siz demek istediğimi. Bunun dışında yan karakterleri ana karakterlerden daha çok sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle Baldair, Fritz ve Daniel karakterlerine bayıldım ama o kadar iyiler ki ana karakterimiz olan kıza karşı bazen gerçekçi sınırları aşıyor bence yazar. Aynı zamanda yazarın aynı anda en fazla 3 önemli karakter yazabildiğini düşünmeye başladım bu kitapta. Demek istediğim şu: Örneğin 3-4 bölüm Vhalla ile Aldrick'i, sonra yine 3-4 bölüm Vhalla ile Daniel'ı, sonra 3-4 bölüm Vhalla, Fritz, Elecia, Baldair gibi karakterleri görüyoruz sadece. Kız birinden uzaklaşıyor diğerine gidiyor, birinden diğerine, tabi her yan karakter de hazır olda kızımızın yanlarına gelmesini ve onu teselli etmeyi bekliyor. Ve serinin her kitabında şey oluyor; iyi ve heyecanlı son, ki bu güzel. Sonra hızlı bir başlangıç ve bir önceki kitabın sonunu neticelendirme. Ardından uzuuuun bir süre devam eden aşk olayları falan filan ve olaysız geçen günler. Bu döngü devam edip duruyor. Arada bir kitap sonlarında etkileyici olması adına yazar birer karakter de öldürüyor tamam. Neyse bu kısımlarda kitabı bu şekilde eleştirdikten sonra tabi şunu da belirtmek istiyorum ki yazar bir şekilde çok güzel bir evren oluşturmuş ve karakterleriyle birlikte her şekilde kendini okutuyor. Genel olarak seri favorilerime şimdilik girmedi ama sevdim diyebilirim. Bu kitap da serinin normalin biraz üzerinde bulduğum bir kitabı oldu. 4. kitabın diğer kitaplardan daha iyi olduğunu duydum o yüzden heyecanlıyım. Son kitap ise şimdilik elimde olmadığı için üzgünüm. Eğer fantastik severlerdenseniz ne olursa olsun bir şans verin derim ben seriye, baktınız durgun geldi sevmediniz bırakırsınız. Eğer bu tür kitaplara çok aşina değilseniz de sorun değil, rahatlıkla okursunuz ve seversiniz diye düşünüyorum...
  • 384 syf.
    ·9/10
    YÖNETİCİNİN ELKİTABI

    Harvard Business Review’in 384 sayfalı Beş (5) kısımdan oluşan kitapta sırasıyla,
    1- Liderlik zihniyetine ulaşmak
    2- Kendinizi yönetmek
    3- Kişileri yönetmek
    4- Ekip yönetimi
    5- Şirketi yönetmek bölümleri yer alıyor.

    Ben bu kitabı objektif olarak değerlendiremeyeceğimi düşünüyorum. Sebebi ise hem kişisel gelişim kitapları ile çok haşır neşir olmamam hem de kendi aile şirketimizde yönetici sıfatıyla bilfiil çalışıyor olmamdır. Sadece bu tür kitaplar okuyarak yöneticiliği öğrenemeyeceğiniz gibi sadece yöneticiliği yaparak da yani çekirdekten yetişerek de başarılı olamazsınız. İkisinin karışımı; hem kendi deneyimleriniz hem de başkalarının deneyimleri sizi başarıya götürecek en güzel kokteyldir. Tüm bunları bir kenara bırakarak kitaba geri dönmek istiyorum elimden geldiğince.

    Başarılı ve güçlü bir lider olmak için her gün önünüze dikilen problemleri çözmeniz gerekir. Kurumsal süreçleri gözden geçirmeli, bütçe oluşturmalı, görevleri doğru kişilere paylaştırmalısınız. İş dediğimiz şeyin kişisel boyutu da çok güçlüdür. Yeri gelir bir çalışana koçluk yaparsınız, yeri gelir üstünüzle bir meseleyi tartışırsınız. Bu tip her türlü durumda göreviniz, empati kurmanızı, güçlükleri yenmenizi ve mutlaka ama mutlaka bir amaç gütmenizi gerektirir. Başarılı olmak için pratik becerilerinizi geliştirmelisiniz. Bunu da içinize dönerek, kişisel gelişiminize yatırım yaparak yapmalısınız.
     
    Bir lider olarak kendi gelişiminize yatırım yaptığınızda, başkalarının hayatını etkileme gücünüzün ne kadar fazla olduğunu anlamaya başlarsınız. Başarı kriterleriniz artık şirketinizde imza attığınız inovasyon, gelişimindeki payınız ve tüm sektörü etkileyen, altında imzanız bulunan yeniliklerdir.

    Türkiye için uygulanabilirliği zaman alacak tavsiyeler de var elbette. Kitap kurumsal altyapısı oturmuş firmaların ara yönetici CEO ve SEO pozisyonlarındaki kişilere daha çok anlam ifade etse de, benimki gibi aile şirketlerinde çalışan 2. Ve 3. Nesil yöneticelerin de çıkartabilceği çok ders, altını çizeceği çok nokta var.

    Liderlik hakkında ise;
    1.  İnsanların önüne peşinden gidecekleri amaçlar koymak. 
    2.  En iyi elemanları işe almak 
    3.  En iyileri elde tutmak
    4. Güvenle görev dağıtımı
    5. Zaman Yönetimi 
    6. Ekipleri yönetmek
    7. Değerlendirme ve koçluk 
    8. Sorunlu çalışanlara yaklaşım.
    9. Krizlerle başa çıkmak  
    10. Kişisel kariyer geliştirme(Hem kendiniz hem de diğerleri için)
    11. Lider olmak
    12. Strateji
    13. Ana bölüm: Finansal araçları kullanmada ustalaşmak:
    1. Bütçeleme
    2. Mali Tabloları anlamak
    3. Net bugünkü değer ve iç verim oranı
    4. Başa baş noktası analizi ve faaliyet kaldıracı
  • 208 syf.
    Öncelikle yeşilçam filmlerindeki kadar sıcak, samimi, duru ve çok naif bir aşk hikâyesi olduğunu belirtmek istiyorum. Kafanız dolu iken kışın soğukta sıcacık evinizde kahvenizi yudumlarken güzel bir aşk filmi izler gibi okuyabilirsiniz kitabı. "Yann ile Gaud"; çok yakışıklı ama fakir balıkçı Yann ile çok güzel ama zengin Gaud'un hikâyesi. Ve buna eklenen muhteşem ötesi betimlemeler...
    Kitabı okurken deniz, yosun, tuz ve balık kokusu duyuyorsunuz... Denizi hissediyorsunuz.
    Kitapta çok fazla betimleme olmasına rağmen hiç sıkmadı. Dili çok akıcıydı. Zaten bir süre sonra betimlemelere öyle alışıyorsunuz ki ortamı merak etmeye başlıyorsunuz.
    Hikâyenin içinde ayrıca "gece yarısı güneşi görebilmek" kuzey denizindeki yaz boyunca batmayan güneş ile bütün kış boyunca hep karanlığın olması Yann tarafından Gaud'a öyle basit öyle güzel anlatılmıştı ki alıntı yapmadan da geçemedim o satırları (sanırım ben de bana bu kadar basit anlatılmasını isterdim )
    Ve beni en çok etkileyen bölüm ise "denizle evlenme" oldu.
  • 62 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    *Pandemi zamanında almıştım ve yeni okuyabildim. Sevgili şair dostum Cenk Kolçak'ın şiir kitabını kesinlikle tavsiye ederim. Büyük bir iştahla okudum. Kitabın incelemesini bir röportaj üzerinden paylaşmak istiyorum.


    CENK KOLÇAK KİMDİR?

    1991’de İstanbul’da doğan Cenk Kolçak, Gazi Üniversitesi’nde Makine Teknolojisi bölümünü bitirdikten sonra, Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde lisansını tamamladı. İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans bölümünü okumak için gittiği İrlanda Cumhuriyeti’nde, İngilizce dil hazırlık eğitimini tamamladıktan sonra okulu bitirmeden Türkiye’ye geri döndü. Kolçak, (Disiplinlerarası) İnsan Gelişimi ve Eğitim Yüksek Lisans mezunudur.

    Şiirleri Edebiyat Nöbeti, Yıldız Tozu, Yeni E, Edebiyatist, vb. dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Akbabalar Çağında (2018) isimli şiir kitabı Öteki Yayınevi tarafından yayınlandı. Aynı zamanda Artı TV’de pazar günleri yayınlanan “Edebiyattan Sayfalar” programını da hazırlayıp sunan şair Kolçak, şiir ve edebiyat üzerine söyleşiler gerçekleştiriyor.

    "Akbabalar Çağında" 2018 yılında Kasım ayında Öteki Yayınevi etiketiyle aramıza katıldı. Ayrıca (2019) 9. Ruhi Türkyılmaz Sanatevi Şiir Ödülünü de kazanmıştır bu kitapla. Kitap üç bölümden oluşmaktadır. "Semt, Başklaşan Semt ve Akbabalar Çağında". Toplam 62 sayfadır kitap.

    Akbabalar Çağında, Cenk Kolçak’ın ilk şiir kitabı... Kolçak, yaşanılan çağı, leş yiyerek yaşamını sürdüren akbabalarla özdeşleştiriyor. Emeği hiçe sayanların, eşitsizliği büyütenlerin, başkasının acısıyla mutlu olanların çağını gözler önüne seriyor. Kolçak, bu çağa karşı mücadeleye bir semt kurarak başlıyor. Tek tipleştirmeye, ötekileştirmeye ve renksizleştirmeye yer olmayan... Lirik bir dille dayanışmayı, sevgiyi ve kardeşliği örgütlüyor şiirlerinde...

    Akbabalar Çağında, Cenk Kolçak’ın ilk şiir kitabı... Kolçak, yaşanılan çağı, leş yiyerek yaşamını sürdüren akbabalarla özdeşleştiriyor. Emeği hiçe sayanların, eşitsizliği büyütenlerin, başkasının acısıyla mutlu olanların çağını gözler önüne seriyor. Kolçak, bu çağa karşı mücadeleye bir semt kurarak başlıyor. Tek tipleştirmeye, ötekileştirmeye ve renksizleştirmeye yer olmayan... Lirik bir dille dayanışmayı, sevgiyi ve kardeşliği örgütlüyor şiirlerinde...

    Cenk Kolçak’la yeni kitabını konuştuk. “Akbabalar Çağında”n yola çıktık, şiirinde kurduğu semte konuk olduk. Tanık olduğu bu çağın içerisinde çıkar bir yol aradığını ifade eden Kolçak “Dil, yaşanılan çağın ve coğrafyanın tanıklığını yapan toplumsal bir olgudur” diyor.

    Kitabın ismiyle başlayalım, neden “Akbabalar Çağında”

    Bireyin, dolayısıyla da toplumun yaşamsal fonksiyonlarının giderek kaybettirildiği bir sistem eleştirisinin ismidir “Akbabalar Çağında”. Bilindiği üzere leşle beslenen ve kursağı oldukça büyük olan akbaba kuşunu, egemen sınıflar olarak imledim. Emeğin hiçe sayıldığı, toplumsal eşitsizliğin ve totaliter düzenin kol gezdiği; erk-egemen zihniyetin kemikleştirildiği, annelerin zulüm gördüğü, düşüncelerin fişlenerek akademisyen; öğretmen, gazeteci ve sanatçıların toplumsal olarak tecrit altında tutulduğu ve çocuklarını parklarda oyun yerine ölümle tanıştıran kötücül bir çağ bu... Ve ben tanık olduğum bu çağın içerisinden bir çıkar yol arıyorum yarına.

    Şiirde bu yolu nasıl arıyorsunuz, şiirinize nasıl yansıyor?

    Yaşanılanın bir öznesi olmak, birçok şeyi anlamayı, anlatmayı ve sorgulamayı daha samimi ve sarih bir yolla mümkün kılıyor. Yani, yalnızca perde arkasından dışarıyı izleyerek yazılan bir şiir olmadığını söylemek istiyorum Akbabalar Çağında’nın. Şairin, toplumun tam olarak içerisinden geçen bir birey olması gerektiğine inandığım için şiirin de bireyin varoluşsal kaygılarını, yaşamsal problemlerini ve toplumsal yanlarını hayatın tüm nesnelliğiyle birlikte ortaya koyan bir varlık biçimi olduğunu düşünüyorum. Bu varlığı ise gözlemleyerek, deneyimleyerek, sorgulayarak ve dahası kendimle yenişerek ortaya çıkarıyorum.

    Kitabın bölümlerinde semt vurgusu var... Şiirlerinizde semtin yeri nedir?

    Semt, hepimizin içerisinde yaşadığı ve şiirlerde aktarılan toplumsal izdüşümlerin yer aldığı bir dünya tasviri olarak yer alıyor kitapta. Akbabalar çağında bir semt olarak da düşünebiliriz bunu.

    Bu semt nasıl bir dünya açabilir misiniz biraz, semtin özellikler nelerdir?

    Duvarlarında, bahçelerinde, kaldırımlarında geçmişin izlerini taşıyan, hiç yitirilmeyen bir umutla, sevgiyle örülen, düşlenilen bir semt olduğu gibi günümüz gerçekliğini de gözler önüne seren bir semt bu. Az önce tanımlamasını yaptığım bir çağ içinde, geçmişinde toplumsal dinamiklerin bariz belirleyicisi olduğu bu semtin geleceğinde tek tipleştirmenin, ötekileştirmenin, renksizleştirmenin yeri yok diyebilirim.

    Kitabınızdaki “Delikli Aldo” ve “Feronia” karakterleri kurduğunuz semtin ya da tarif ettiğiniz çağın neresinde...

    Bu iki karakter de, kurduğum semtin ve çağın tam da ortasında diyebilirim. Antik Roma’da Feronia, ormanlar ve tabii kaynaklar tanrıçası olarak yer alan mitolojik bir karakterdir. Şiir, günümüzde betonlaşan ve giderek daralan dünyamızın bir nevi kurtarıcısı olarak nitelediğim Feronia’nın aramızda bulunmayışına ince bir sitem niteliği taşıyor.

    Delikli Aldo ise, anlatıcısı Ermeni (Gramofon Narek) bir yurttaş olan İtalyan bir karakter. Burada ise sözde ‘faili meçhul’ bir cinayet üzerinden etnik kimliğin ötekileştirilmesine dikkat çeken bir kurgu mevcut.

    Toplumcu damardan beslenen şiirler yazıyorsunuz. Son dönemde toplumcu kaygıları olan genç şairler dikkat çekiyor. Kendinizden yola çıkarak genç kuşakların toplumcu şiire olan yakınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Dil, yaşanılan çağın ve coğrafyanın tanıklığını yapan toplumsal bir olgudur. Şairin ve dolayısıyla şiirin, insanlara olağanmış gibi gösterilen –dayatılan- olayların ve gelişmelerin üzerine eğilen; tabiri caizse sistemin düzenini bozarak topluma aşılanan değişimlere farklı bir perspektiften bakmamızı sağlayan bir sorumluluk taşıması gerektiğine inanıyorum. Günümüzde toplumsal değişimlerin hızla yer aldığı coğrafyamızdaki kırımlara ve dönüşümlere kayıtsız kalmayışım, dili muhalif normlarda kullanmama sebep oluyor diyebilirim.

    Toplumcu yaklaşıma yakın duran genç kuşakları ise, yaşadıkları zaman içerisinden ele aldıkları problemleri yansıtma biçimleriyle ve verili olan dili nasıl ve hangi materyallerle yıkabildikleri doğrultusunda değerlendiriyorum. Bu konuda, yazdığı şiirin bilince sahip olan ve şiir sanatını iyi icra ederek geleceğe dair iz bırakacağına inandığım pek çok şair arkadaşımız var ne güzel ki.

    "ŞİİR DİLİNİ YIKIP YENİDEN KURMAYI DENEDİM"

    Kitabınızda mensur şiirlerle de karşılaşıyoruz. Bu tercihinizin nedenleri neler?

    Sanırım dikkatinizi çeken, kitaba adını veren ve kitabın son bölümünü oluşturan Akbabalar Çağında şiiri oldu. Burada, yaşadığımız toplumun ve kültürün dinamiklerini sorgulayan bireyin, kendiyle de çeliştiğini anlatan bir nehir şiir çıkıyor karşımıza. Son şiire kadar kurduğum şiir dilini, burada yıkıp yeniden kurmayı denedim ve öyküleyici yaklaşımımdan ötürü sizin de belirttiğiniz gibi düzyazı şiire dayandırdığım bir şiir çıktı ortaya. Kimi okura bu bölüm daha cazip gelirken, kimisine de daha uzak düşüyor. Bana ise, kitaptaki şiirlere nazaran daha farklı bir yazım tekniği olduğu için cazip geliyor.