• Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk Milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben; şerefi, haysîyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda, yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, "vatan hâini" ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanımız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iâde ediyorum.

    Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri içinden; her biri bir türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından; kısacası hür vatandaşlar diyârından geldim. Fakat bir köle gibi geldim.

    Ne elimde kendimi müdâfaa edecek bir kalem, ne dilimde fânî kulaklara ulaştırılması mümkin bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kağıtlarından bir mahkûm gömleği.. Hem bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş olduğu milletçe malûm olan ve millete îlân edilen bir gazetenin kağıdındandır ve belki de müseccel vatan hâinlerinin çuvaldızıyla dikilmiş âdînin bayağısı bir gömlektir.

    Hür vatandaşlar diyârından bu adâlet sığınağına varabilmek için uzun, ızdıraplı, karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdâfaada kullanacağı dil tatlı olamazsa mâzurdur. O insan, Türk Milletine, yalnız tâbiiyetiyle, yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil; kanıyla, târihiyle, mensûbiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla, taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o millettendir; o büyük ummandan bir katredir. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o engin denizdeki çer çöp gibidir. Çünkü darağacına da çeksen sancak yine sancaktır.

    Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdânım bende kalmıştır.

    Bu bir müdâfaa değil, elinden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın çırpınmasıdır. Bu, her Türkün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için, bütün feryat takâtini ortaya koyan bir insanın meçhûlden istimdâdıdır. Bu, o çelenkten mahrum edilmiş bir Türkün, alnından koparılan çelengin açtığı yaraları, şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları, göstermek için, aylardır hasretini çektiği bu güne, o yaraların küşât resmi olan bu güne sizi dâvettir.

    Beni ve benim hâlimden benden fazla acı duyan sevdiklerimi bu gayyaya atan kazanın mahiyetini anlatmağa, rabbânî kudreti tefsir ve izaha, ve takdiri, hiç olmazsa yarı yoldan, geri çevirmeye çalışacağım. Haksızlığa uğradığına inanan, suçsuzluğunu ilk gününden bu güne kadar bilen, açıkçası bir kasta kurban gittiğine -imandan ötesi varsa- işte o şekilde kani bulunan bir kimse haysiyetiyle ve onun korkusuzluğu ile konuşmak istiyorum. Bu müdâfaanın -varsa- celâdeti bundandır. Bir mahkemenin burcuna sığınıp, ben de bir defa, üzerimden pervasız akıp giden düşnamlara, tahkirlere, resmî ve hususî tezlillere, ithamlara karşı hür vatandaşların diyârına seslenmek istiyorum. Ondan öte târih varsın beğendiği dille konuşsun.

    Onun, bizi, mütearifeleri isbât zorunda bırakan, dünyaca revaçta bir ilim olduğunu bildiğim halde, siyasetin her türlüsüne karşı nefretim bu gün eskisine göre daha artmış ve cehâletim bir mürekkep gibi daha da koyulaşmıştır. Onun için, iddiânâmenin medih ve istihsanında bulunduğumu kekelediği ırkçılık ve Turancılığın müdâfaasını yapacak değilim. Zîrâ benim suçum bu değildir. Ben, dilimin döndüğü ve aczimin elverdiği kadar, hür vatandaşlar diyârı olarak tavsif edilen, eşit adaletin yürüdüğü, müstakil Türkiye Cumhuriyetinde, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını iki gece misafir etmenin basit bir muaşeret icabı olduğunu ve bunun bir suç olamayacağını, dünyanın hiç bir yerinde, târihin hiç bir devrinde suç sayılmadığını müdâfaa ve isbâta çalışacağım.

    Gerçi târih, böyle bir hareketin müdâfaasına lüzum hasıl olduğuna hayret edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız yirmi asırlık inkilâplardan dolayı hayrette kalan târih varsın biraz da buna şaşsın.

    Dünyanın döndüğünü isbât için bile, insanlığın asırlar harcadığını ve asırlarca canlar harcadığını düşündüğüm zaman, benim şahsıma taallûk eden bu küçük hakikatin üzerine adalet güneşinin doğması için beklemek mecburiyetinde olduğum zamanı uzun görmüyorum. Fakat târihin misallerine rağmen, insan nedense bu güneşin doğuşunu; kendisi ve onu sevenlerle birlikte, gönülleri en candan, en lekesiz bir sadakat ve sevgi ile dopdolu, gözleri bu ufka dikilmiş onlarla birlikte seyretmek ümidiyle titreyecek kadar hodbin olmaktan geri kalmıyor, bu zevki târihe bırakmak feragatine bir türlü yanaşmıyor. Bu gözler hâlâ bir yıldız masumluğu ve sabrı ile o ufukta asılıdır. İçimi bir cam kırığı gibi yırtıp gelen bir sesle, kendi kendime de olsa diyorum ki; hür vatandaşlar diyârında adalet güneşi hiç batmamalıydı. Çünkü onu bizim gözlerimizden saklayan şey, bir bakımdan, o kadar zayıf, o kadar basit, öyle hiçten ki... Ankara vâlîsine her nasılsa unutulup gönderilmeyen, fakat bundaki unutkanlık bana ait olmayan bir davetiye ve kendisinden bütün hayatımda üç mektup ya aldığım ya almadığım Necdet Sançarın iki üç satırlık bir tekerlemesi. Birincisi yüzünden vâlî üç yıl bana dargın durmuştur; ikincisinin bana daha nelere mâl olacağını kestirmek güçtür. Çünkü mevkufluya, ve savcı Kâzım Alöçün bize açıkça söylediğine göre hatta masumluya taallûk eden bu davanın, hürriyetinden mahrum her insana uzun görünen seyri, bende tahmine değil, intizara bile mecâl bırakmamıştır.

    İşte yüzüne, şairane akşamların hafif, tül bulutları bile yakışmayan adalet güneşinin üzerine bir mezardan daha dar olan bir hücrenin, bir zindanın zifîrî karanlıklarını yığan bu iki küçük kâğıt parçasıdır.

    Cumhurbaşkanının konsere geleceğini ve konservatuvara herhangi bir mümâyişten benim tek başıma mesul olduğumu söylemek için beni çağıran vâlî Nevzat Tandoğanın o zaman vatanperverliğin bana kalmadığını, isterse beni kazıklayacağını iddia etmesinden hiç bir mana çıkaramamıştım. Çünkü bence kazıklamak, ticaret argosunda bugün herkesin öğrendiği gibi ihtikâr ve vurgunculuk demekti. Halbuki vâlî ticaretle meşgul değildi. Fakat bunun, ondan beter bir hürriyet ihtikârı demek olduğunu işte anlamış bulunuyorum. Çünkü bunun bedelini on aydır hürriyetimle ödemeğe çalışıyorum ve bir türlü hesabımı kapatamıyorum.

    Necdet Sançarın, her neşeli insanda tabii görülen tekerlemesine gelince bunu biraz şaka ve mizah tarafı olan makul bir insanın anlaması için insanca olmayan tarafının galip bulunması icap eder. Bunu bir şifre sayan ve izaha kalkıştıkça kendisi hakkında reva gördüğü ve tekrarından edeplendiğim sıfat karşısında bir tesbih sayısınca beni estağfirullah demeğe mecbur kılan vâlînin bu ısrarı ya bir vehme dayanır, o zaman yakın târihimizin, istibdadın dillere destan olan vehimlerinin yüzünü kızartacak bir yeni örneğini vermiş oluruz. yahut, daha fenası bu bir kasıttır ki bundan duyulacak hicâbın rengini dünyanın bütün kırmızı boyaları ifade edemez. Emniyet umum müdürü Osman Sabri Adalın yanında vâlî, bu bir kaç satır tekerlemenin şifre olduğunu su göstermez bir hakikat olarak kabul ve örfî idare komutanlığının emriyle beni ihtilattan men edilmek kaydıyla tevkif ettiğini söyledi. Bana eziyet edeceğini ilâveyi de unutmadı. O zaman şikârını yakalamış olanların vahşi sevinciyle parlayan gözlerini gördüm. Ve orada, benim hafızamdan çoktan silinmiş bir davetiyenin hâlâ taze, hâlâ kurumamış siyah mürekkebini seyrettim. Ve diyorum ki: Bu bir kasıttır. Yoksa, İstanbuldaki örfî idare komutanlığı beni nereden tanısın? Hiç tanısaydı, bugün bile hâlâ davanın neticesi alınmadığına göre, daha o zamandan millî ve vatanî hıyanetleri sabit olan diye beni efkâr-ı umumiyeye arz ve ilan edebilir miydi?

    Beni on aydır hürriyetten mahrum yaşatan, bir ümidin kıyısından alıp bir yesin kayalarına çarpan işte bu vehimdir. Benim küçük hayatımın on yedi yılını dolduran, Giresunda bir nahiyeden başlayarak, Samsun, Balıkesir, Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir, Bursa ve tekrar Ankarada yaptığım, bana vatan hizmetinden duyulan derin zevki veren, benim için hayatın tek mânâsı haline gelen çok sevdiğim mesleğimi, öğretmenliği elimden alan işte bu tekerlemedir.

    Şimdi artık ömrüm boyunca akıp gelen güzel hatıraların köprüsü yıkılmış olan Ankarada, başkentte, son beş yıllık vazifem sırasında, murakabelerin en yükseğine, hem de sık sık mazhar olarak elde ettiğim, daima artan bir gayretle ve sadakatle lâyık olmağa çalıştığım teveccüh ve itimadı, her faninin erişmekle hayatın nadir iftihar ve sevinçlerinden birini duyacağı teveccüh ve itimadı benden gasp eden işte bu bir kaç satır tekerlemedir.
    Bu tekerleme yüzündendir ki bir dişi kuşun tek başına beklediği Yuvası, ertesi gün onun başına yıkılıncaya kadar bir eşkiyâ ini gibi sarılmıştır.

    Hem de, beni bir ferahın cennetinden, bir zindanın gayyâsına indirirken kullanılan zincir, bir suikast isnadının zinciridir. Telâffuzu bunu yapanlara ne kadar tatlı gelirse gelsin, benim dilim de, gönlüm de, vatanın değil, evcek de kendi aile büyüğümüz saydığımız, öyle sevdiğimiz, öyle alıştığımız bir insana karşı, hakkımda reva görülen bu çirkin şüphenin -ister vehim, ister kasıt olsun- zehriyle ömrüm oldukça acılansa çok görülmez.
    Ve yine, bu kadar büyük, çirkin, âdi bir mâna verildiği halde, hazırlık tahkikatı esnasında ne bana, ne de bunu yazan Necdet Sançara bir kerecik bile sorulmayan, son tahkikat kararında sözü geçmeyen; duruşma sırasında yazılı delillerin arasında okunacak kadar da bir haysiyet izafe edilmeyen işte bu şifredir.
    Şüphe yalnız sandalyeye has bir kusur değildir, ben de şüpheleniyorum.

    Her ne kadar bunun bir şifre olmadığı anlaşılmışsa da, vâlînin, bana eziyet edeceği hakkındaki vaadi, emniyet umum müdür muavini Kâmuran -soyadı bence malûm değildir- tarafından yerine getirilmiştir.
    Haziranın en sıcak bir öğle sonunda, kendisi tarafından mutena hücre ve ziyaretçilerince tabutluk diye adlandırılan işkence odasında, bu, elektrik lambaları altında ışıl ışıl yanan odada, ayakta beş saat bir şehrâyîn seyrettim. Buradan bir adım ilerisi değil, fakat on dört asır gerisi görünüyordu: Arabistan çölünde efendileri tarafından kızgın güneş altında kayalara çakılmış çıplak köleler..

    Tabii yirminci asr-ı medeniyette ham bir tabiat unsuru olan güneş yerine, onun göz kamaştıran ve kör eden icatlarından biri, elektrik vardı. İşte, İstiklal mücadelesi kazanıldığı ilk yıldan başlayarak 11.Mayıs.1944 târihine kadar, mesleğin çeşitli kademelerinden, en geniş teftiş ve murakabeler görerek Devlet Konservatuvarı Müdürlüğüne, kayrılarak değil, lâyık olarak getirilmiş bir öğretmene reva görülen tahkir budur.

    Vazife hayatı, cumhuriyetle yaşıt ve vatan hizmetinde yorulmuş sayılan bir vatandaşın mükâfatı budur; bu elektrikler altında verilen siyasî terbiye metodunu, bütün kültürü kötü zabıta romanlarından ibaret olan bu adam, bu sözde Mülkiye mezunu, Siyasal Bilgiler Okulunda öğrenmiş olmasa gerek. Münevver vatandaşların Türk kanunlarına bu teshin vasıtalarıyla ısındırıldığından, anayasanın hâlâ yürürlükte bulunan 73üncü maddesinin bu ışıklar altında okutulduğundan, ve ömrünü vatan çocuklarını aydınlatmağa vakfetmiş bir öğretmenin bu yolda tenvir edildiğinden ben, nefsimde tecrübe ile yeni haberdar oldum. Bir hukukçu olması icap eden savcının bunu bileceği ve kitapta yerini bulacağı da pek tabiîdir. Çünkü kendisi de 29.Eylül.1944 Cuma günü yapılan alenî bir duruşmada bize her türlü zulmü caiz gören acayip bir mütâlaada bulundu. Fakat, hikmet-i vücudu Türk Irkından olanlar da dahil- her vatandaşın kanunca korunmuş olan hakkını belirtmekten ve ancak kanunu temsilden ibaret olan iddia makamı çürük hitabet temrinleri için icat edilmiş değildir.

    Benim maruz kaldığım muamelenin adı istibdat devrinde zulümdü, cumhuriyetin 21inci yılında da zulümdür. Bunun adı anayasanın 73üncü maddesinde işkence, Türk ceza kanununun 243üncü maddesinde yine işkencedir. Yalnız bunun bana tatbikinde kanunda yeri olmayan tarafı, her hangi bir suçu söyletmek için değil de, sadece keyf için yapılmış olmasındadır. Anayasada 73üncü madde, sırada, 88inci maddeden öncedir ve ona gelinceye kadar daha bir çok maddeleri okumuş olmak mantıkîdir.

    İşte bu söylediklerimle, efkâr-ı umumiye karşısında benim açtığım bu davaya da bu memlekette el koyacak elbette bir salâhiyetli adlî merci vardır. Yoksa, malımızı, canımızı, ırzımızı, namusumuzu emanet ettiğimiz Emniyet Umum Müdürlüğü ismi ile bu makamda muavinliği işgal eden bir adamın hareketleri arasındaki tezat ve tenakuzu bana hiç kimse izah edemez. Ve ben, mahalle çocukları oynasın diye çamurdan halk edilmedim. Ben bu vatanın toprağından yoğruldum. Şerefim ondandır ve yarın, içlerinde bana bu hareketi yapan Kâmuranın da bulunduğu vatandaşların şerefini, hudutlarda, ateş altında koruyacak olan kan, damarlarımda, nöbet yerinde bir asker gibi, akmağa hazır dolaşmaktadır.

    Savcı Kâzım Alöçün gerek son tahkikat kararında, gerek esas hakkındaki mütalaâsında, pek lüzum olmamakla beraber, kendime karşı vazifemi yapmış olmak için, ileri sürülen bir kaç acayip noktaya da ilişeceğim. Lüzum yoktur, çünkü duruşma zabıtları ve yazılı deliller dava dosyasında mevcuttur. Yoksa Savcı Kâzım Alöçün geniş karihasından daha ne gibi suç delilleri ortaya koyabileceğini kestirmek güçtür. Ve adliye târihimizde bu tarz delillerin zannımca ihtira beratı kendisinde olmak gerektir.

    Ben fazla münakaşa etmeden bunları tekrarlamakla yetineceğim.

    İşte son tahkikat kararında suç bulmuş insanların mağrur edasına göre: 1902 senesinde İneboluda doğan bu adam... demek ki ben, haberim olmadan mükerrer bir suç işlemişim. 1902 yılında doğduğum yetmiyormuş gibi bir de üstelik İneboluda doğmuşum.

    Esas hakkındaki mütâlaasında da: ... Esasen Nihâl Atsızın eski bir arkadaşı bulunduğu, birlikte Malatya ve Edirnede öğretmenlik yaptıklarını itiraf eden maznun diyor.

    Kendisine duruşma esnasında itiraf ettiğim, nedense burada yer verilmemiş bir kaç suçumu daha söyleyim; ben, Atsızla, Yüksek Muallim Mektebinden beri arkadaşım: Leylî olduğumuz için aynı koğuşta yattık, aynı masada yemek yedik, ikimiz de Edebiyat şubesinde olduğumuz için aynı sınıfta, aynı dersleri aynı hocalardan okuduk ve sonra da ailece gider gelir, birbirimizde misafir kalır olduk.

    Son tahkikat kararında, benim mektuplarımdan birindeki; en yakın hadiseler Türke Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor cümlesini en yakın hadiseler Türkiyede Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor şeklinde tashih etmek suretiyle okuduğunu anlar ve yazdığını bilir geçinen, kendine güvenilir bunca yıllık bir edebiyat öğretmeninin hatasını herkesin içinde yüzüne vurmuştur. Her ne kadar hâlâ kendi cümlemin bu düzeltilmiş bozuk şeklinden bir mâna çıkaramadıysam da, asıl, halli ondan daha müşkül bir ukde olarak bunun sebebini kavrayamadığım için, esas hakkındaki mütâlaada benim mektuplarımdan alınmış ibarelere, aslında olmadığı halde serpiştirilmiş olan istifham işaretlerinden kafamı kurtaramıyorum.

    Adı şaire çıkmış olan bir edebiyat öğretmeninin mektuplarını düzelten savcının, kendi mesleğindeki vukufundan nasıl şüphe edilir, bunların elbette hukukî bir tarafı olduğunu bilmemesine nasıl ihtimal verilir. Haddini bilmeğe çalışan bir kimse haysiyetiyle bana bu bapta aczimi itiraftan başka yapacak bir şey kalmıyor.

    Orhun mecmuasının imtiyazını almağa tavassut etmeyi bir suç sayınca, bu imtiyazı verip vermemek iktidar ve salahiyetini doğrudan haiz olan bakanlar kurulunun -ki içlerinde maarif vekilinden başkasını tanımam- bu kapanma kararını kaldırması hususunda savcının ne diyeceğini merak etmekle beraber onu biriyle bir kıyas ve içtihat muammasına düşürmek istemem.

    Yazıların kontrolörlüğü meselesi de duruşma sırasında yeter derecede açıklanmıştır. Duruşma zabıtlarıyla, 26.6.1943 târihli, dava dosyasında saklı mektubu bir defa daha; bilgisini tazelemek için okumasını tavsiye ederim.

    Duruşma sırasında acayip ifadelerle Atsızın müdâfaasını yaptığım iddiasına gelince: Ben Türkçeyi ancak bir türlü konuşabiliyorum, o da doğru konuşmaktır. Belki acayip görünen de budur. Çünkü, benim için, bir iddianın ne kadar yerinde olduğunu duruşma zabıtlarından araştırmak imkânı mahkemenin kararı dolayısıyla mevcut olmamakla beraber, bu ifadeler zapta benim ağzımdan çıktığı gibi geçtiği için de bir acayiplik varit değildir. Müdâfaa babında ise Atsızın bana ihtiyacı yoktur. Yalnız ben şuna işaret edeyim ki, ister Atsız gibi aksay-ı şarkta oturur müfrit bir milliyetçi, isterse Pertev Boratav gibi aksay-ı şimalde hayal kuran bir beynelmilelci ve insaniyetçi olsun, insanın manevi servetini teşkil eden hatıraları tâ mektep sıralarından beri samimiyet yolunda haşirneşir olmuş arkadaşlarımı satmak ve inandığı ahlâk prensiplerini, vicdanını, ne tarafından bakılsa bir tahta parçasından ibaret olan bir dünya sandalyesiyle değişmek gibi ilk bakışta kârlı görünür bir ticaret zihniyeti bende yoktur.

    Cemal Oğuzu evime davet edip etmediğim duruşma sırasında ne bana, ne de Atsıza sorulmadığı ve benim böyle bir daveti yapmayacağım 23 Nisan 1944 târihli, dava dosyasında mevcut mektuptan ve ilk tahkikat ifademde sarahatle beyan edilmiş olmasından ve bunun yazıya geçmesinden savcının malûmu olduğu halde onu burada, bunun bir suç olmaması bir tarafa, öne sürmesi de bana hem acayip hem garip geliyor.

    Sabahaddin Alinin vekâlet emrine alındığının doğru olmadığını söylemek de neden suç olsun? Bir arkadaşa bu kadar basit ve herkesin bildiği vakıanın doğru değil de yalan olarak bildirilmesi icap ettiğini ve bundaki hikmeti kavrayamadım. Bunun bir gün, bir iddia makamından, bir esas mütalâa olarak ileri sürüleceğine ben değil, Eflatun olsa ihtimal veremezdi.

    Davanın tahrik mi, hem tahrik hem de bir nevi emir mi olduğu meselesini üstelemiyorum. Sabahaddin Ali hakkında üst makama niçin bir rapor vermediğim sualini anlayamadım. Nasıl bir rapor olacaktı bu?
    Kâzım Alöç beni birine benzetti sanırım. Ben o değilim, benim adım Orhan Şaik Gökyaydır. Benim, vazifemi ve mevkiimi hususî fikir ve maksatlarıma alet ettiğimi veya edeceğimi zannedenler mi olmuştur? Hiç olmazsa son beş yıllık konservatuvar müdürlüğüm sırasında eriştiğim ve kıymetini herkesin ölçemeyeceği takdirler yerine, bana vazifemde nefret veya muhabbetlerimin, yahut da menfaatlerimin rehberlik ettiği rivayeti mi çıktı? Anlayamadım.

    Her ikisi de yakın arkadaşım olan Atsızla Sabahaddin Aliyi barıştırmamakla işlediğim suça da hayretle yeni vâkıf oldum. Aynı iddianamede, değerli maznunlardan Hasan Ferit Canseverin barıştırması, benim de barıştırmamaklığım suç gösteriliyor. Demek barıştırmak suç, barıştırmamak, o da suç. Benim bu iki kutup arasında şaşkın pusulaya döndüğümü bir tarafa bırakarak kısaca işaret edeyim ki Ulus başyazarının ısrarla istediğini, emrine gazetenin avukatını tahsis ettiğini ve maarif vekilinin de dava açmasını söylediğini kendisinden işittiğim Sabahaddin Aliyi o günlerde Atsızla barıştırabilmekliğim için benim bunlardan çok daha üstün bir nüfuz ve salahiyetim ve kudretim olması gerekti. Bunlar da bende yoktu.

    Nihali misafir etmekle, neden siyasî bir hata işlediğimi, on aydır bu yüzden hürriyetimden edilmiş olmakla beraber hâlâ anlamış değilim. Bununla beraber, Tanrı korusun yarın, Nihâlle taban tabana aykırı fikirler taşıyan ve benim aynı şekilde, tıpkı Atsız gibi on sekiz yıllık mektep arkadaşım olan Pertev Boratavı annesi, kendisi, eşi ve oğlu ile birlikte, hem de bundan iki sene kadar önce, yani yakın bir zamanda bir buçuk ay evimde misafir ettiğim için bana ayrı bir hesap açılmasından, haklı olarak korkuyorum.

    Ben bir Türkçe öğretmeni sıfatıyla, savcının suç saydığı bir arkadaşlığı, ilkokuldan yeni gelmiş öğrencilerin körpe dimağlarına nakşetmeğe, ortaokulların birinci sınıfındaki masumların kalplerine silinmez bir yazı ile yazmağa memur bulunuyorum.

    Ortaokul Okuma kitabının [Okuma kitabı, sınıf I., Türkiye Cumhuriyeti, Kültür Bakanlığı, Devlet Basımevi, Istanbul 1938] 67inci sahifesinde Kefil adlı parça okunsun. Orada, kızkardeşiyle nişanlısının düğünlerini yapıp dönmek üzere üç gün izin isteyen bir idam mahkûmuna kefil olan bir arkadaşın hikâyesi anlatılmaktadır. Karşısında zalim bir hükümdarın balmumu gibi eridiği ve onu da bu iki arkadaşın üçüncüsü olmayı kendilerinden dileyecek kadar hislendirmiş olan bir ölüme kadar varan yüksek arkadaşlık sadakatini telkin, bizim vazifelerimiz arasında iken bunun bir suç sayılmasını, hem de mahiyeti anlaşıldıktan sonra bir suç sayılmasını tevil veya tahkim edecek kelime benim lûgatimde yoktur, Türk lûgatinde bulunacağını da sanmıyorum. Yoksa, okuma kitabındaki bu parça, İngilizcede olduğu gibi Liverpul yazılıp Mançester okunsun diye oraya konmuş değildir.
    Bir de Atsız hakkında vur! emri mi çıkmıştı, kellesini getirene mükâfat mı vâd edilmişti. Ben de, Atsız da bundan on ay önce şimdiki sizler gibi hür insanlardık, hür vatandaşlardık, hür Türklerdik. Bir davanın, bir haksız ithamın müdâfaası için bile olsa, bu kadar basit bir muaşeret kaidesini, bir misafirliği, on sekiz yıllık bir mektep arkadaşını, bir aile dostunu iki gece misafir ettiğimi söyleyip durmak, bunu onun başına kakar gibi tekrarlamak bana ağır geliyor, ayıp geliyor, utanılacak, yüz kızartacak bir leke geliyor.

    Ölümün evimize kanat gerdiği günlerde, hastayı Azrailin elinden kurtarmak için kendi evini bir kale yapıp bizimle beraber bu ölüm meleği ile döğüşen; eşimi, annesi, ölümcül halde hasta babası ile birlikte aylarca misafir eden bir arkadaşa, mahkeme huzurunda hesap vermek için de olsa, bu şimdi artık zehir olup evcek hepimizin boğazına dizilen lokmaları bir bir saymak bana nankörlük geliyor, bunları bana ne diye hatırlatıyorsunuz? Beni buna mecbur bırakan savcının kalbi, bu neviden insanî hisler kervanının uğrağı değilse, kabahat bende değildir. Ve peşin hükümlerin yuva kurduğu başlar, benim duyduğumu duyamaz ve düşündüğümü düşünemezse mazurdurlar.

    Savcı Kâzım Alöçün suç saydığı mektuplara gelince: Bunlar orasından burasından kırpılarak, yalan yanlış birbirine eklenerek, başı sonu kesilerek bir suç unsuru haline getirilmeye çalışılmıştır. Ve bu yüzden mânidar olmuşlardır. Aslında bu mektuplar mânidar değil, sadece, her okur yazar insanın herhangi bir yazısında tabiî görüleceği üzere mânalıdır, yani mânasız değildir. Bunlar, dikkatle değil de, bir selâm sabah mektubu olarak şöylece okunduğu zaman bile, görülür ki Atsızın Orhun Mecmuasında başvekile neşrettiği açık mektuplar üzerine yazılmıştır. Bu açık mektupların mevzuu ve hedefi memlekette tehlikeli bir şekil alan komünistlik cereyanı üzerine dikkati çekmektir. Benim manidar? mektuplarım da bunun üzerine yazılmıştır, onu alıkoyucu, itidale çağırıcı mektuplardır. Nitekim bu açık mektuplar üzerine yazdıklarımla ondan önce yazılmış ve yine dava dosyasında mevcut mektuplarım karşılaştırıldığı zaman sonuncuların rastgele iki arkadaş arasında yazılan selâmlı, sabahlı, keyifli mektuplar olduğu görülür. Ve berikilerin de, vatan ve millet mefhumunu, müstakil Türk vatanının dışında mânalandırmak isteyen bir cereyanın yer yer kendisini göstermesi üzerine her hangi bir Türkün, müstakil bir vatanı, bir bayrağı, bir milleti olan her Türkün duyacağı bir his ve endişe ile yazılmış dertleşme mektuplarından başka şeyler olmadığına hükmedilir. Fakat bir mektup da bir insan gibi bir bütündür. Onun teşrihini anlamak için ayağını çıkarıp kol yerine takmak icap etmediği gibi bir mektup hakkında hüküm vermek için de ondan, sureta mânidar görünen satırlar almak yetmez. Bu yolda sözü uzatmak yerine, bu mektupların mâna ve mahiyeti hakkında, hattâ lise talebelerinden seçilecek bir ehl-i vukuf heyetinin vereceği hükme razı olduğumu beyan ederim.

    Ne Irkçılık-Turancılık propagandası, ne de bunun tarafımdan medh ü istihsanı gibi bir iddianın yersizliğini göstermek için savcı Kâzım Alöçün, nedense başvurmağa, amme şâhidi olarak ikâmeye lüzum görmediği bu kadar ayrı vilâyetlerde benden ders almış olan ve sayıları binleri aşan bu kadar çok talebemden ve tanımak şerefiyle bahtiyâr olduğum yüzlerce öğretmen arkadaşlarımdan istediklerine, hakkımda iddiasını isbât edecek sualleri sormağa davet ediyorum. Yoksa diyeceğim ki savcı Kâzım Alöç bende suç bulmuş değil, Türk ceza kanunundan benim falıma bakmış ve açtığı sayfada 142nci maddeye rastlamıştır. Fakat Türk ceza kanunu, vatandaşların hürriyetini ellerinden almak için başvurulur bir fal kitabı değildir.

    İşte hür vatandaşlar diyârında yakalanıp şerefi, canlı canlı, bir post gibi yüzülmek istenen meraklı avın hikâyesi, gerçek ve târihî hikâyesi bundan ibarettir.

    Söyleyeceklerim de bu kadardır!
    Orhan Şaik Gökyay
  • Peygamber neslinden Hz. Şuayp’ın (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. ŞUAYP’IN (A.S.) KISACA HAYATI - Şuayp Peygamber Kimdir?

    Şuayp Aleyhisselam’ın adı Kur’an-ı Kerim’de 11 defa geçer.

    Allah tarafından kendisine müthiş bir konuşma yeteneği verilmiştir. “Hatîbü’l-Enbiyâ” (peygamberlerin hatibi) olarak bilinir.

    İbrâhîm veya Sâlih Aleyhisselam’ın neslindendir. Anne tarafından Hz. Lût’un kızına ulaştığı ve Eyyûb Aleyhisselam ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Musa Aleyhisselam’ın kayınpederidir.

    Putlara ve heykellere tapan, alışverişte hilekâr davranan, tevhîd ve hidayetten uzaklaşmış Meyden ve Eyke halkına iman etmeleri için Peygamber olarak gönderildi.

    Hz. Şuayp, İbrâhîm Aleyhisselam’a indirilen Hanîf dîninin hükümlerine göre amel etti.

    Şuayp -aleyhisselâm- çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat ederdi. Bilhassa ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için elinden geleni yapar, hakkı tevzî ve telkîn etmekte büyük titizlik gösterirdi.

    Şuayp Aleyhisselam’ın kavmi Medyenliler, Semûd kavmi gibi nasîhat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helâk oldular. Eykeliler ise üzerine ateş ve kıvılcımlar yağarak helak oldular.

    Bir rivayete göre Şuayp Aleyhisselam, âsî kavimlerin helâkinden sonra Medyen’e yerleşmiş diğer bir rivayete göre Hz. Şuayp Medyen ve Eyke kavimlerinin helâk edilmesinin ardından âhir ömrünü geçirmek üzere kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye gitti, orada vefât etti ve Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk’un altına, yâni Hatîm’e defnedildi.

    “Hatîbü’l-Enbiyâ” (peygamberlerin hatibi) olarak bilinen Hz. Şuayp’ın (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. ŞUAYP’IN (A.S.) HAYATI - Şuayp Aleyhisselam Kimdir?

    İbrâhîm -aleyhisselâm- veya Sâlih -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Anne tarafından Hazret-i Lût’un kızına ulaştığı ve Eyüp -aleyhisselâm- ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kayınpederidir.

    Şuayp Aleyhisselam Hangi Kavme Gönderildi?
    Dağlık ve ormanlık iki komşu ülke olan Medyen ve Eyke halkına gönderilmiştir. (Hâkim, Müstedrek, II, 621/4075)

    Şuayp Aleyhisselam Nerede Doğdu?
    Medyen’de doğup büyüyen Şuayp -aleyhisselâm-, o kavmin asîl bir âilesine mensuptu. Gençliği Medyen kavminin arasında geçti. Bu bölge halkı sapıtıp azıtmıştı. Şuayp -aleyhisselâm- ise, onların kötülüklerinden uzak, temiz ve nezih bir hayat yaşardı. Bu nezih hayâtı ve nasîhatleri ile insanlara numûne olurdu.

    MEDYENLİLER KİMDİR?

    Medyen, Akabe körfezinden Humus vâdîsine kadar uzanan bölgedir. Medyen adını, burada yaşayan bir kabîleden almıştır.

    Medyenliler, sapıklık ve isyan yollarına düşmüşler, Allâh’a ibâdet ve itâati terk etmişlerdi. Putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen’in kervan yolları üzerinde bulunması sebebiyle halk, ticâretle meşguldü. Ancak hîle yaygınlaşmış, bir sanat ve mârifet hâline gelmişti. Halk, kendileri için bir alışverişte bulunduğunda tartıyı fazla tutarlar, aldıklarını az gösterirler; başkalarına bir şey satarken ise, fazla ücret alıp eksik mal verir, hîle ile azı çok olarak gösterirlerdi. Hattâ alış için ayrı, satış için ayrı terâzi kullanırlardı.

    Yine bu azgın kavim, insanların yollarını keser, onların mallarından bir kısmına el koyarlardı. Özellikle yabancı ve gariplerin mallarını çeşitli entrikalarla ellerinden alırlardı. Beşerî münâsebetleri, tamamen hîle, eziyet ve zulüm üzerineydi. Hak Teâlâ’nın verdiği bol nîmetlerin kıymetini bilip şükürlerini edâ etmezler, Allâh’a isyan etmek ve putlara tapmak sûretiyle son derece nankörlük ederlerdi. Kısaca Medyenlilerin inancı putçuluk; alışveriş esasları hîlekârlık ve en gözde meslekleri de vurgunculuktu.

    Bütün ulvî esasların yıkıldığı Medyen’de tam anlamıyla îtikâdî, siyâsî, iktisâdî ve ahlâkî bir çöküntü vardı.

    Medyenliler, böyle sefîh bir hayat içinde gâfilâne yaşarken Allâh Teâlâ onlara Şuayp -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Hazret-i Şuayp, kendilerine güzel nasîhatlerde bulundu. Allâh’ın emir ve nehiylerini anlattı. Cenâb-ı Hakk’a şirk koşmamalarını ve yalnız O’na ibâdet etmelerini; alışverişte, ölçü ve tartıda haksızlık yapmamalarını; âhiret gününe îmân etmelerini ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamalarını söyledi. Yüce Allâh’ın azâbının çetin, nîmetinin sayısız olduğunu bildirdi.

    Medyen Kavmi İle İlgili Ayetler
    Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:

    «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zîrâ ben sizi hayır (refâh ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azâbından korkuyorum.»” (Hûd, 84)

    “…Dedi ki:

    «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir mûcize gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın! İnsanların eşyâlarını eksik vermeyin! Islâhından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır.»” (el-A’râf, 85)

    “…Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin ve âhiret gününü bekleyin!..” (el-Ankebût, 36)

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- bu şekilde Medyen halkına hakîkatleri tebliğ ediyordu. Onları kıyâmet gününü ve ilâhî hesâbı tasdîk etmeye dâvet ediyor ve orada fayda verecek ameller işlemeye teşvik ediyordu.

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, bilhassa alışveriş ve ölçüp tartmada yapılan hîleler husûsunda halkını dâimâ îkâz etmekteydi. Ayrıca eğer bu davranışlarından vazgeçip tevbe etmezlerse, kendilerine verilen bütün nîmetlerin geri alınacağına dâir ihtarda bulunuyordu. Allâh Teâlâ, bu kavme pekçok mal ve nîmet ihsân etmişti. Onlar ise tevbe edip şükredecekleri yerde hîle yapıp haddi aşmaya devâm ediyorlardı.

    Şuayp -aleyhisselâm- nasîhatlerine devamla şöyle dedi:

    “Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adâletle yapın; insanlara malları husûsunda haksızlık etmeyin; yeryüzünde fesatçılık çıkararak fenâlık yapmayın!” (Hûd, 85)

    Bundan sonra Şuayp -aleyhisselâm-, ticâretin esaslarını belirledi. Bu, ölçü ve tartıyı tam tutmak ve normal kâra râzı olmaktı. Normal kârda, iş ve ticâret emniyeti, Allâh katında da kul hakkına riâyetin yüz aklığı vardı. Şuayp -aleyhisselâm-, öğütlerine devâm etti:

    “Eğer mü’min iseniz, Allâh’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Bununla birlikte ben üzerinize bir bekçi de değilim.” (Hûd, 86)

    “Yâni yaptığınız kötü işlerden dolayı size cezâ veremem ve sâhip bulunduğunuz nîmetlerin, nankörlüğünüz sebebiyle elinizden çıkmasına da mânî olamam! Ben ancak bana bildirileni tebliğ ederim!”

    Şuayp Peygamber’in Daveti
    Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Şuayp -aleyhisselâm-, kavmini şu beş husûsa dâvet etmekteydi:

    1. Tevhîd ve yalnızca Allâh’a ibâdet.

    2. Kendisinin peygamberliğini tasdîk.

    3. Terâziyi tam tutmak, doğru ölçmek; hîle yapmamak.

    4. İnsanların bütün haklarına riâyet. Gasb, hırsızlık, rüşvet, yol kesme vb. açık ve gizli bütün kötü fiilleri terk etmek.

    5. Din ve dünyâ işlerinde fesat çıkarmamak.

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın dâvet ettiği bu beş esas, hulâsa olarak «Hâlık’a tâzîm, mahlûkâta şefkat ve merhamet» şeklinde de ifâde edilebilir. Zîrâ bu ölçü, tevhîd ve peygamberleri tasdîk ile bütün kul hakları ve yeryüzünde fesat çıkarmamak gibi hususları da içine almaktadır.

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın dâveti hayli etkili oldu. Çevrede büyük tesir uyandırdı. İnsanlar gruplar hâlinde ziyâretine geliyor, kendisine îmân ediyor ve bildirdiklerini yerine getiriyorlardı. Allâh’a ibâdet ederek, ticârette doğruluktan ayrılmıyorlardı. Ancak inanmayanlar da çoktu.

    İnanmayanlar, bu hâle öfkeleniyor, normal kârı az görüyorlardı. Birbirlerini: «Normal kârla kimse zengin olamaz!» diyerek haksızlığa ve bâtıla teşvîk ediyorlardı.

    Azgın kavim, peygamberlerine:

    “Dediler ki:

    «Ey Şuayp! Babalarımızın taptıkları (putları), yâhut mallarımız husûsunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!»” (Hûd, 87)

    Burada “namaz”dan maksad, dindir. Çünkü namaz, dînin en şümûllü ve en büyük ibâdeti olarak âdeta dîni temsîl eder. Bu bakımdan namaz son derece mühim bir ibâdettir.

    Şuayp Peygamber’in Tebliğ Üslubu
    “(Şuayp) dedi ki:

    «Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delîlim varsa ve O, bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sâdece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Fakat muvaffakıyyetim ancak Allâh’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na yönelirim.»” (Hûd, 88)

    Şuayb -aleyhisselâm-, bu âyet-i kerîmedeki:

    “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.” ifâdesiyle: “Size ancak yaptığım şeyleri emrediyorum. Eğer sizi bir şeyden men ediyorsam, onu ilk terk eden kişi ben olurum.” demiş olmaktadır.

    Tebliğde bu hassâsiyete sâhip olmak, Cenâb-ı Hakk’ın medhettiği mühim bir haslettir. Aksi şekilde davranmak ise şiddetle yasaklanmış ve zemmedilmiştir. Nitekim son zamanlarında İsrâîloğulları ulemâsı bu kötü huya yakalanmışlardı. Bu sebeple Allâh Teâlâ onlara hitâben:

    “Kitâbı (Tevrât’ı) okuduğunuz hâlde, kendinizi unutup insanlara iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınız işin kötülüğünü) düşünmüyor musunuz?” (el-Bakara, 44) buyurmuştur.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “Kıyâmet günü bir adam getirilir ve cehenneme atılır. (Ateşin harâretiyle) karın bölgesinde bulunan bütün muhteviyât (bağırsaklar, böbrekler vs.) dışarı çıkar. Bu adam eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi dönmeye başlar. Cehennem ehli toplanarak:

    «–Ey falan, sana ne oluyor? Sen bize iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmaz mıydın?» derler.

    Adam şöyle cevap verir:

    «–Evet, ben size iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım. Sizi kötülüklerden sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım.»” (Müslim, Zühd, 51/2989)

    Şuayp -aleyhisselâm- bu ölçüler ışığında bıkmadan usanmadan tebliğine devâm ediyordu. Fakat azgın kavim, Şuayp -aleyhisselâm-’ın bu tavsiye ve nasîhatlerini dinlemediler. Gittikçe azgınlıklarını daha da artırdılar. Hazret-i Şuayp’a, güçlü bir kabîleye mensûb olduğu için herhangi bir kötülük yapamasalar da, O’na îmân edenleri tehdîd etmekten geri kalmıyorlardı. Hazret-i Şuayp bu hususta da onları îkâz etti:

    “Tehdîd ederek, inananları Allâh yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın! Düşünün ki siz sayıca az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur!” (el-A’râf, 86)

    ŞUAYP ALEYHİSSELAM’IN DİNİ NEYDİ?

    Şuayp -aleyhisselâm-, bütün sıkıntılara rağmen, kavmini hidâyete dâvet etmekteydi. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a indirilen Hanîf dîninin hükümlerine göre amel ediyordu. Peygamberliği Şam’a kadar yayılmıştı. Allâh aşkı ile yanan gönüller, O’nu görmek için Medyen’e doğru sefer ediyorlardı. Medyen ahâlîsi de yollarda durup, Şuayp -aleyhisselâm-’ın ziyâretiyle şereflenmek isteyen mü’minlere mânî olmaya çalışıyorlardı. Bu ise şeytana tâbî olmanın açık bir tezâhürüydü. Çünkü şeytan, dergâh-ı ilâhîden kovulunca Cenâb-ı Hakk’a:

    “«And olsun ki ben, onları (kullarını) saptırmak için Sen’in doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların pek çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın!» dedi.” (el-A’râf, 16-17)

    Medyen Ve Eyke Halkının Helak Sebebi
    Nitekim Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- kavmini;

    1. Yollar üzerinde oturup insanları tehdîd ederek onlara eziyette bulunmaktan,

    2. İnsanların Allâh’a îmân etmelerine mânî olmaktan,

    3. Mü’minleri ve yeni îmân edecek olanları çeşitli şüphelere ve tereddütlere sevk edip dalâlet yoluna saptırmaktan men etmeye çalışıyordu.

    Şuayp Aleyhisselam’ın Son İkazları
    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, kavminin kötü davranışlarına ve isyanlarına üzülüyor, büyük bir sabırla onları cehâlet uykusundan uyandırmak istiyordu. Onları son olarak şöyle îkâz etti:

    “Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin, yâhut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musîbet getirmesin! Lût kavmi sizden uzak da değildir.” (Hûd, 89)

    Yâni onlar da sizin zamanınıza yakın bir zamanda helâk oldular. Dolayısıyla helâk olanların zamanca size en yakını onlardır. Küfürde, kötülüklerde ve helâki gerektiren şeylerde sizden uzak değillerdi. Bu sebeple helâk oldular. Onlardan ibret almalısınız!..

    “Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin! Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.” (Hûd, 90)

    Kavmin ileri gelen müşrikleri, Hazret-i Şuayp’ın bu tekliflerine râzı olmadılar:

    “Dediler ki:

    «–Ey Şuayp! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde Sen’i cidden zayıf görüyoruz! Eğer kabîlen olmasa, Sen’i mutlakâ taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin!»

    (Şuayb):

    «–Ey kavmim! Size göre benim kabîlem Allâh’tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allâh’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.» dedi.” (Hûd, 91-92)

    Şuayb -aleyhisselâm-, bu azgın kavmin îmân etmelerinden ümîdini kesince, kavmini Allâh’a havâle etti. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Ancak yine de belki ibret alırlar diye kendilerine ilâhî azâbı hatırlattı:

    “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allâh aramızda hükmedinceye kadar bekleyin! O hâkimlerin en hayırlısıdır.»” (el-A’râf, 87)

    Ancak Medyenliler, yine Şuayb -aleyhisselâm-’ı yalancılıkla suçladılar. Kendisini ve kendisine îmân etmek isteyenleri de, Medyen’den çıkaracaklarını söyleyerek tehdîd ettiler. Artık inananların, kendi içlerinde yaşamalarını tehlikeli bulmuşlardı:

    “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki:

    «–Ey Şuayb! Ya Sen’i ve Sen’inle beraber inananları memleketimizden çıkarırız veya dînimize dönersiniz!»

    (Şuayb):

    «–İstemesek de mi?» dedi.” (el-A’râf, 88)

    Ve şunları ekledi:

    “Doğrusu, Allâh bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dîninize dönersek, Allâh’a karşı iftirâ atmış oluruz. Dîninize geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir; meğer ki Allâh dilemiş olsun. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sâdece Allâh’a tevekkül ederiz. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (el-A’râf, 89)

    Bu âyette Şuayp -aleyhisselâm-, kavminin dînine geri dönme teklîfini reddetmekte, fakat bu işte Allâh’ın dilemesini istisnâ tutmaktadır. Onun bu tavrı, Allâh’ın irâdesine teslîm olmasının bir ifâdesidir. Çünkü peygamberler ve velîler, devamlı olarak Allâh’ın azâbından ve hâllerinin değişmesinden korkarlar.

    Bu sebeple Şuayb -aleyhisselâm- diyor ki:

    “–Allâh’ın dînini bırakıp da sizin dîninize dönmemiz, kabûl edilir şey değildir. Ancak Allâh, bizim helâkimizi dilemişse, bir şey diyeceğimiz yoktur. Çünkü bütün işlerimiz O’nun elindedir. O, dilediğini itâati sebebiyle bahtiyar kılar; dilediğini de günahlarından ötürü cezâlandırır.”

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de dâimâ şöyle duâ ederdi:

    “Ey kalblere hükmeden Allâh’ım! Kalblerimizi Sana tâate âmâde kıl!” (Müslim, Kader, 17)

    Her şeye rağmen âsî kavim bir türlü uslanmıyor, kendileri îmân etmedikleri gibi, Hazret-i Şuayb’a îmân eden mü’minleri de hazmedemiyorlardı. Onları kınıyor, sürekli olarak tehdîd ediyorlardı. İnanmak için gelenlerin de önlerini keserek Hazret-i Şuayb’ı kötülüyorlar, onları îmân etmekten vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Onların bu hâli âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

    “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:

    «Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdîrde siz mutlakâ ziyâna uğrarsınız!»” (el-A’râf, 90)

    Üstten Gelen Korkunç Sayha
    Şuayp -aleyhisselâm-’ın yoldan çıkmış bu insanlara yapacak bir şeyi kalmamıştı. Dedi ki:

    “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de (vazîfemi) yapacağım! Rezîl edecek azâbın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyeceğim.»” (Hûd, 93)

    “Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve O’nunla beraber îmân edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (Hûd, 94)

    Bu durum, diğer bir sûrede şöyle tasvîr edilir:

    “Derken o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Şuayb’ı yalanlayanlar, ziyâna uğrayanların ta kendileridir.” (el-A’râf, 91-92)

    Böylece Medyen halkı, sapıklık, hîlekârlık, haksızlık, Allâh’a ve peygamberine isyan vs. çirkin amellerinin cezâsını bulmuş oldular. Bu cezâ, zâlimlerin kaçınılmaz bir sonuydu ve zâlimlere acınmazdı:

    “(Şuayp) onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki:

    «Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!»” (el-A’râf, 93)

    “Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Medyen kavmi de Semûd kavmi gibi (Allâh’ın rahmetinden) uzak oldu.” (Hûd, 95)

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın kavmi de Semûd kavmi gibi nasîhat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helâk olmuşlardır. Bunların cezâlarının aynı olması, kötü ahlâk bakımından birbirlerine benzediklerine işârettir. Nitekim Allâh’ın rahmetinden uzak olmaları için her iki kavme de aynı bedduâ edilmiş ve Medyen kavmi bu hususta Semûd kavmine benzetilmiştir.

    Semûd kavmini altlarından, Medyen halkını üstlerinden gelen bir sayha helâk etmiştir. Böylece onlar, Allâh’ın rahmetinden uzak olarak iki âlemin de hüsrân ve azâbına dûçâr olmuşlardır.

    EYKELİLER KİMDİR?

    Eyke, sık ormanlık demektir. Coğrafî olarak bu yer, Kızıldeniz sâhilinden Medyen’e kadar uzanan bölgenin adıdır. Burada yaşayanlara da Eykeliler denmiştir.

    Şuayp -aleyhisselâm-, Medyenliler gibi her türlü zenginlik, bolluk ve nîmetler içinde yaşayan, ancak tevhîd ve hidâyetten ayrılmış bulunan Eykeliler’e de doğru yolu göstermekle vazîfelendirilmişti.

    Eykeliler de tıpkı Medyen halkı gibi Şuayb -aleyhisselâm-’ı yalanladılar.

    Eyke halkı İle İlgili Ayetler
    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.” (eş-Şuarâ, 176)

    “Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler.” (el-Hicr, 78)

    “Şuayb onlara şöyle demişti:

    «(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının ve bana itâat edin! Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” (eş-Şuarâ, 177-180)

    Allâh’ın peygamberleri, insanların karşısına iki sıfatla çıkıyorlardı:

    1. Onlardan hiçbir ücret ve menfaat istemiyorlar, ecir ve sevaplarının Allâh’a âit olduğunu bildiriyorlardı.

    2. Bütün herkese bir üsve-i hasene, yâni bir fazîlet örneği oluyorlardı. Onların sözleriyle yaşayışları arasında tam bir mutâbakat vardı.

    Bu iki sıfatın ehemmiyetine Yâsîn Sûresi’nde de dikkat çekilmektedir. Habîb-i Neccâr, “Ashâb-ı Karye”yi dâvete gelenler hakkında kavmine:

    “Ey ashâb-ı karye! Size gelen bu kimseler, sizden bir ücret istiyorlar mı? Bu insanlar hidâyet üzere (üsve-i hasene) değiller mi?

    Mâdem bu kimseler sizden bir ücret istemiyorlar, hidâyet ve istikâmet (yâni fazîletli bir hayat) üzeredirler, o hâlde siz de kendilerine itâat edin!” diyerek onları akl-ı selîme dâvet ediyordu.[1]

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, Eykelilere nasîhatine şöyle devâm etti:

    “Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın!

    Doğru terâzi ile tartın!

    İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın! Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!

    Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allâh)’a karşı takvâlı olun!” (eş-Şuarâ, 181-184)

    “Onlar şöyle dediler:

    «Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

    Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin! Bil ki, biz Sen’i ancak yalancılardan biri sayıyoruz.

    Şâyet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır!»” (eş-Şuarâ, 185-187)

    MEDYEN VE EYKE HALKI NASIL HELAK OLDU?

    Kavminin, Allâh’tan cür’etle azap istemesi karşısında:

    “Şuayp (onlara):

    «Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir.» dedi.” (eş-Şuarâ, 188)

    Allâh’a duâ etti. Onların istemekte oldukları azâbın gelmesi için niyazda bulundu. Âniden sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Mavi renkte sinekler türeyip üzerlerine Mûsâllat oldu. Kâfirler çâresiz kaldılar. Havanın sıcaklığı da gittikçe şiddetlendi. İnsanlar, akarsulu, ağaçlık ve gölgelik yerlere kaçıştılar. Fakat harâret günden güne artıyordu. Bu sırada Cebrâîl -aleyhisselâm-, bir bulut getirip şehrin dışında tuttu. Kâfirler bu bulutu görünce, serin bir gölgesi var zannederek hep birden onun altına koşuştular. Hepsi orada toplandığında:

    “Ey Eykeliler! Peygamberinizi yalanlayarak bir türlü gelmez sandığınız acı azâbı tadın! Önünde secde ettiğiniz putlara da söyleyin, eğer güçleri varsa, sizi kurtarsınlar!” diye bir nidâ geldi.

    Kâfirlerin üzerlerine, altına koştukları buluttan ateş ve kıvılcımlar yağmaya başladı. Kâfirlere âit her şey yandı; ağaçlar ve hattâ taşlar bile...

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Velhâsıl O’nu (Şuayp’ı) yalancı saydılar da, kendilerini o bulut gününün azâbı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azâbı idi! Doğrusu bunda büyük bir ders vardır. Ama çokları îmân etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak gâlip ve engin merhamet sâhibidir.” (eş-Şuarâ, 189-191)

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın peygamber olduğu kavimlerden Medyen halkı, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın sayhası ve zelzele ile; Eykeliler ise gölge sandıkları buluttan yağan ateşlerle helâke dûçâr oldular.

    HELAKTAN SONRA ŞUAYP PEYGAMBER NE YAPTI?

    Şuayb -aleyhisselâm-, âsî kavimlerin helâkinden sonra Medyen’e yerleşti. Bu sırada evlendi ve iki kızı dünyâya geldi.

    Peygamberlerin Hatibi
    Şuayp -aleyhisselâm-, peygamberler arasında “Hatîbü’l-Enbiyâ” diye isimlendirilirdi. Çünkü, kavmiyle gâyet güzel konuşur ve onların suâllerine tam ve iknâ edici cevaplar verirdi.

    Yine Şuayp -aleyhisselâm- çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat ederdi. Bilhassa ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için elinden geleni yapar, hakkı tevzî ve telkîn etmekte büyük titizlik gösterirdi.

    Çok Gözyaşı Döken Peygamber
    Bir başka husûsiyeti de çok gözyaşı döken bir peygamber olmasıdır. Yaşlılığı esnâsında gözleri iyice zayıflamış, vücûdu da kuvvetten kesilmişti. Birkaç defa gözlerini kaybedesiye ağladı. Cenâb-ı Hak, yine gözlerini iâde edip:

    “–Ey Şuayp! Bu ağlama nedir? Cennet iştiyâkından mı, Cehennem korkusundan mı?” diye vahyile suâl ettiğinde:

    “–Yâ Rabbî! Sen bilirsin ki, ağlayışım ne cennet iştiyâkından, ne de cehennem korkusundandır. Muhabbetin kalbime yerleşmiştir. Bir de endişem vardır: «Cemâlini müşâhede edebilmek!..» Eğer Sana nazar edebileceksem, hiçbir şeye gam yemem...” dedi.

    Cenâb-ı Hak vahyedip:

    “–Sözünde sâdık olduğuna göre cemâlimi seyretmek Sana mübârek olsun ey Şuayb! Bu sebeple kelîmim Mûsâ bin İmrân’ı da Sana hâdim olarak veriyorum!” buyurdu.

    İşte Hakk’a yakın olanların hâli budur. Onlar, ehl-i gafletin zıddına Allâh’ın rızâsını her şeyden evvel düşünmüşler, halkın rızâsını ise en sona bırakmışlardır. Muhabbet-i ilâhiyye kalblerini sardığı içindir ki, iki cihâna da göz ucuyla bile nazar etmemişlerdir.

    Allâh Teâlâ, enbiyâ -aleyhimüsselâm-’ı insanların kalp gözlerini açıp gafletlerini gidermek, onları güzel ahlâk sâhibi kılmak, vecd hâlinde ibâdet ederek vâsıl-ı ilallâh olmalarını sağlamak ve “dâru’s-selâm”a dâvet etmek için göndermiştir.

    Kalp gözü açılmaya müsâid olanlar, terbiye ve irşâd olunmayı gönülden arzu ederler ve hak yolunda ilerlemek için gayret sarfederler. Fakat bunu arzu etmeyen, inat edip tekebbür gösteren, peygamberlerin telkinlerine kulak vermeyen ve yakîn mertebesine varmak istemeyenler, zulmet ve kasvet içinde kalarak fâsıklaşırlar. Nereye gideceğini bilmeyen şaşkınlardan farksız, zavallı durumlara düşerler.

    İşte Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, merhametinin şiddetinden dolayı, insanları içinde bulundukları acınacak hâlden kurtarmak için ömrü boyunca kendisini yıpratırcasına bir gayret göstermiş, bu uğurda bütün gücünü sarfetmiştir.

    ŞUAYP ALEYHİSSELAM’IN KABRİ NEREDE?

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- Medyen ve Eyke kavimlerinin helâk edilmesinin ardından âhir ömrünü geçirmek üzere kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye gitmiş, orada vefât etmiş ve Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk’un altına, yâni Hatîm’e defnedilmiştir.

    Aleyhisselâm!..

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. Yâsîn Sûresi, 21.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • "Bastiani Kalesi'ne veda etmek gerekir, daha fazla oyalanmak tehlikeli olacaktır; zavallı kale basit sihrin çabuk çözüldü, kuzey çölü hep öyle bomboş kalacak, asla düşman gelmeyecek, asla hiç kimse gelip de senin zavallı surlarına saldırmayacak. Elveda Binbaşı, elveda kendini bu yapıdan bir türlü kurtaramayan melankolik dost; elveda, senin gibi çok uzun zaman inatla umut eden ve sana benzeyenler: Zaman elini sizden daha çabuk tuttu, sizinse artık her şeye yeniden başlama hakkınız yok."
  • Oysa ben, bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum.

    Çünkü, bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? oyuna geliyordum. Oyuna gelmemeliydim, bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.”
  • KIZILDENİZ’DEN KÖPRÜCÜK KEMİĞİ’NE UZANAN UMUT


    Küçük pencereden yan tarafa neredeyse bitişik yakınlıktaki eski apartmandan açıkta kalabilmeyi başarmış gökyüzünün aydınlığı , dramatik filtresinin sağladığı görünüme benzer bir ışıkla odaya doluyordu. Yerde annesinin eski penyelerden ördüğü paspas , odanın iki duvarını uçtan uca kaplayan yer kanepesi ,pencere’nin olduğu duvarda ise duş perdesine benzer bir bez asılıydı.

    Arkamı döndüğümde Kar, kumsalda güneşlenen zarif ve beyaz tenli bir kadın gibi sırtüstü uzanmış ,patileri havada tuhaf bulduğum bir his vererek bana bakıyordu.Kar benim kedim olur kendisi..Önceki sahipleri ona Ponçik ismini vermişler ama ben yepyeni başlangıçlar için eskiyi hatırlatan tüm nesneleri kurtulunacaklar listesine dahil ettiğim için ismini değiştirmeyi uygun buldum.Bembeyaz ve kadifemsi tüyleri bana uzun süredir görmediğim kar manzaralarını hatırlattığı için ona Kar demek geldi içimden.

    Kedim bennen yaşamaya başladıktan sonra çok daha iyi anladığım bir şey olmuştu.İnsanlardan bana lütfedilmeyen sevginin bir benzerinin belki daha güzeli ,Kar ile gelip beni bulmuş olduğu gerçeği. Yalnız değildim artık.

    Gece yatağıma uzandığımda ayak ucuma çıkar orada sabahlardı ve gözbebeklerimin tâ içine bakarak suyunun bitttiğini, mamasının azaldığını miyavlayarak anlatırdı.Ben anlardım onun dilinden o da benim onun dilinden anladığımı bilir her seferinde farklı miyavlamaları ile bana kendisini farkettirirdi.

    Herkesin bir hikayesi olmalı diye düşünürdüm başından sonuna kadar anlatmaya değer yaşanmışlıkları..Ama benim hatırladıklarım, yaşadıklarım nedense bir yere bağlayamayacak kadar birbirinden kopuk bir yaşam hikayesiydi.

    Bazen geceleri uyku tutmaz geçmişe dair izlerin içinde kaybolduğumu hissedip saatler geçti zannederken hâla sabah olmadığını az bir zamanda başımı ağrıtacak kadar ne çok şey düşündüğümü farkederdim..Tüm bunları düşünürken kelimelerle mi bir kaç parça sahneden oluşan resimlerle mi düşündüğümü anlamaya çalışırdım.Sanırım daha çok geçmişten bir kaç sahne ,sonra yüz ifadeleri ,gece ya da gündüz,renkler ,sıcak ya da soğukluk..Geçmiş ,zihnimde ,anlamlandıramadığım bir etkileşimle birbirinden farklı nesneleri taşıyan vagonlar gibi istemsizce ardısıra diziliyordu..

    Güzel bir Haziran sabahıydı .

    Annemi Arsuz plajında güneşlenmeye götürmek için harika bir gündü.Annem Gülcihan benim hayatımda tanıdığım tüm kadınlar içinde en zarif gülümseyeni, gözleriyle konuşabilen kızıl elmamdı benim için.Kendimden bile daha çok seviyordum onu.O benim kıymetlimdi.

    Mahallenin kadınlarından alt kattaki komşu Sultan kadın evimize ben denize çıktığım akşamlarda gelir ben denizden dönene kadar annemle hasbihal ederdi.Bazen denize çıkmadığım akşamlar da da bize o nefis yaptığı biberli ekmeklerden getirir, gelmişken tokalı , parmak uçları açık terliklerini kapının önündeki Hoşgeldiniz yazan paspasa çıkartır iki yanına salına salına odaya geçerdi.Tok olsam bile Sultan teyzenin biberli ekmekleri bir efsaneydi bir koşu mutfağa giderdim. Aliminyum çaydanlıkla çay demler musluk borularının hemen üstünde duran boynu bükük zarif lalelerin resminin olduğu ince kare tepsiye şekerlik ve üç cam bardağı yerleştirir odaya geçerdim.Yer kanepesinde başlardı çaylı muhabbet..Birinci katta oturan Suriyeli Halil’in, vatanlarından vazgeçmiş lakin vazgeçemediği pencere camında içtiği çilekli karpuzlu nargilesinden gelen dumanlardan laf açılır,üçüncü katta Arabistan’dan dönüş yapmış ve dört kızıyla yaşayan ağdacı Kadriye’nin becerikli elleriyle cillop gibi yaptığı mahalle kadınlarının kocaları için güzelleştiğini söylerlerdi. Allah affetsin dinimizde kaş almanın günah olduğunu, Allah’ın ’ın yarattığını beğenmemezlik olur mu hiç ama Tülay karısının da gözlerini kapattığında bile gördüğünü söylediği fırça gibi uzamış beyaz kaş kıllarını her gördüğünde istemsizce gülümseyip töğbe Estağfirullah çektiğini söyleyen Sultan teyze almak yerine sarartsalar münasiptir diye fetva verir ama Tülay karısının hiç konuşmayan bir oturuşta üç adam yemeğini midesine indiren kocasının o diken kaşları farketmeyeceğini söylerken gülüşmeler eşliğinde lafı bağlarlar demlikte çay bitene kadar akşam sefası devam ederdi.

    Annem ve Sultan teyzenin birbirlerini anladıkları içlerindeki gelip geçememiş izi kalmışdertlerini, birbirlerinin gözlerinden sözlerinden anladıkları ortak bir alınyazıları vardı.Sultan teyzenin kocası Arabistana Zemzem Tower inşaatında çalışmak için gitmişti gidiş o gidiş bir daha haber alamamışlardı zaten bu şehirde yaşayanların ya kocası ya abisi her evden muhakkak bir erkek Arabistan’a çalışmaya para biriktirmeye giderdi.Sultan teyzenin kocası dönmemişti dönenlerin bazılarının da orada kendine bir eş daha tuttuklarını hac ve umre için gidip gelen eş dost akrabadan duyarlardı ama duyduklarını hesaba alıp kimse düzenini bozmaya cesaret edemezdi.

    Annem Gülcihan diğer kadınlara benzemez bir tarafı vardı ,babam hakkında konuşmayı sevmezdi içinde babama dair nelerin birikmiş olabileceğini bu yüzden tam olarak hiç bir zaman bilemedim.Annem tepeden tırnağına asil ve diğer kadınlardan farklı olarak resim yapmayı çok severdi.Gördüğü güzellikleri suluboyalarla yağlı boyalarla resmetmeyi severdi.Duvarda ilk resimlerinden bir tablo asılıydı koyu lacivert ve gri renklerin hâkim olduğu fırtınalı deniz ortasında dalgalarla boğuşan bir gemi..Bu tablonun karşı duvarında da Kablumbağa Terbiyecisi resminin birebir aynısını yaptığı yağlı boya tablosu..Boyut ve derinlik hataları dikkatle bakıldığında farkediliyordu ama ilk göz ağrısı payesiyle duvarda asılı olmayı hakediyordu.Annem bana karşı her zaman müşfik bir kadın kalmayı başardı tanıdığı herkese karşı başka türlü olamayan insanlar gibi hep iyiydi..O Haziran sabahı annemi Arsuz plajına götürdüm tüm gün kumsalda güneşlendik ve lahana sarmamızı,kavunumuzu acıktığımızda yedik.Termostaki çayımızı yudumlarken çekirdeğimizi çitledik.Denizdeki insan kalabalığı biraz azalınca zıpkınımla kıyıdan çok uzaklaşmadan bikaç kez daldım iki levreği vurup cepliğime yerleştirdim kıyıya yeniden döndüm.

    Denizi çok seviyordum çocukluğumdan beri bu kumsala gelir bazen yüzer bazen şnovkerimle deniz altını seyreder bazen de zıpkınımla avlanırdım.Haftanın iki günü yaz kış demeden akşam ve yatsı o dar zamanda deniz fenerimle ve zıpkınımla Arsuz plajında dalar yakaladığım ahtapotları civardaki Sandal lokantası’na götürür satardım.

    Ben deniz astronotuyum.Duymadınız belki daha önce ama nasıl ki Ay yüzeyinde astronotlar yürüyebiliyor ben de deniz tabanında öyle yürüyebiliyorum.Annemin hastalığı sebebiyle okul hayatım ve kariyerim hiç bir zaman önceliğim olamadı bu nedenle sevdiğim ve yapabildiğim becerilerimi annemden fazla uzaklaşmadan geliştirme yolunu tercih ettim ve yaşadığım şehirde eğitimini alarak deniz astronotu oldum.Diğer bir adı Sanayi dalgıçlığı..Jandarma ve diğer kolluk kuvvetleri ihtiyaç duyduklarında bana ulaşırlar baraj ya da nehirde kaybolmuş insan cesetlerini çıkartmak için bana ulaşırlar.

    Annem parkinson hastasıydı yıllar ilerledikçe titremesi arttı ilaçların yan etkisi çok olduğu için titremesini durduracak doza bir türlü doktor izin vermiyordu,annem giderek içine kapandı ve resim yapamaz oldu ve ben onu böyle görmeye dayanamıyordum.Annem benim kızıl elmamdı.Mutlaka bir yolunu bulmalıydım olmalıydı annem bu hastalığa bu kadar kolay teslim olmamalıydı.

    Doktorumuzun bilgilendirmesi sonucunda beyin cerrahlarının geliştirdikleri beyin pili ile titremeyi kontrol altına aldıklarını öğrendim ve annemi yeniden resim yaparken görebileceğimi düşünüp içim mutlulukla doldu.Beyin pili ve ameliyatın bu kadar pahalı olabileceği sorunu ile karşılaşana dek bikaç saat yüzümde safiyane gülümsemle sokaklarda dolaştığımı hatırlıyorum ameliyat için 500 bin₺ ye ihtiyaç olduğunu öğrendiğimde eminim çocuk gülüşüm ün yerini beti benzi atmış kaygılı yüz ifadem , Arsuz plajına yağmurlu ılık havalarda inen sis gibi gelip yerleşmişti.

    Günlerce gecelerce düşündüm o parayı nasıl bulabileceğimi.Borç isteyeceğimiz ya da bu kadar parayı bize verebilecek varsıllıkta tanıdığımız kimsem yoktu.Bankalara gösterebileceğim bir teminatımda yoktu.Annem bu hastalıktan ölmeyecekti biliyorum ama ben onun resim yaparken yüzündeki huzuru ve tatlı gülümsemesini hiç göremeyecektim.

    Ve bir karar verdim.Kızıldenize dalıp İskenderin sikkelerini çıkaracaktım.İnanılmaz değil mi ?

    Kızıl elmam annem için yapamıcağım hiç bir şey yok .Benim gibi Sanayi dalgıcı bir arkadaşım daha var Seyfullah,benim Arsuz plajı dalmalarımdan beri çocukluk arkadaşım.Seyfullah bir Çin gemisinde Sudan petrollerini Çin’e taşıyan bir Uzakdoğu şirket gemisinde sanayi dalgıcı olarak çalışıyordu iki yıldır..Gemi Kızıldeniz’den yola çıkıyor Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na çıkarak Çin’e taşıdığı petrolü ulaştırıyordu.Seyfullah ın işi deniz yolculuğu boyunca gemideki olabilecek hasar ve tamir işleri için suyun altında çalışmaktı.Su altı işiyle uğraşanların çokça karşılaştığı ve duyduğu şeylerdir değerli arkeolojik buluntuların bi şekilde meraklılarınca derinliklerden çıkartılıp asıl değerinden oldukça aşağı bir fiyatla sonradan müzayedelerde fahiş fiyatlarla koleksiyonculara görücüye çıkacak zamanda satılması.

    Başka yolum kalmamıştı neden böyle bişey yapacaktım her şeyden önce annem hayatım pahasına olabilecek bu çabaya şu dünyada değebilecek yegane tanıdığım ve sevdiğim insandı ve benim de tamamlanmış anlatılmaya değer bir hikayem olacaktı.Bu düşünceler kafamın içinde durmadan dönerken Seyfullah ile bağlantıya geçtim ve Sudan petrollerini Çin’e taşıyan şirket gemisinde çalışabilmek için tüm işlemleri tamamladım.

    Planıma göre Kızıldeniz’den her geçişimizde fırsata dönüştürdüğümüz zamanlarda Kızıldeniz’e dalacaktım İskenderin sikkelerini bulmak için.

    Büyük İskender,Asya fatihi Mısır’ ı fethetmeye geldiğinde hazinelerini taşıyan gemilerin gömüldüğü ,dar ve tehlikeli ,türlü fırtınalarla dolu,keskin mercan kayalıklarına ev sahipliği yapan Kızıldeniz.Diğer tüm denizlerden daha tehlikeli ,daha tuzlu..Bu yüzden İskender’in sikkeleri Kızıldeniz’in derinliklerinde gömülüydü hâla.

    Tüm ekipmanlarımı hazırladım.Buddy bıçağım ,su altı fenerim..Diğer ekipman parçaları zaten gemide bulabileceğim malzemelerdi,aliminyum tüpler,kurşun ağırlık bloklar...

    Planı eksiksiz yapacaktım İskender’in sikkeleri bir efsane değildi ve yakın zamanda Gazze’nin balıkçıları bikaç sandık bulmuşlar arkeologlara teslim edilmesine rağmen bilinmeyen bir sebeple sikkeler ortadan kaybolmuştu .Üzerinden çok zaman geçmeden buluntu sikkeler bir müzayede satışa çıkmıştı.Bu işler böyle yürüyordu belki arkeolog bilinçli bir ihmal neticesinde sikkeleri kaptırıyordu müzeden..Koleksiyoncular arasında bu tarihî zenginlikler için akılalmaz büyüklükte paralar dönüyordu benimse ihtiyacım olan para bu tarihi eser kaçakçılarının sahip olduklarının yanında devede kulak kadardı.

    Yapmaya kalkıştığım iş tehlikeliydi belki vurgun yiyip bir daha sağ çıkamayacaktım suyun yüzeyine.Sanayi dalgıçlığı eğitimlerinde tanıştığımız asıl işi galericilik olan bir abimiz vardı.Selçuk açıklarında birkaç arkadaşı ile bir batığa dalmışlar Çaka beyle çarpışan Bizans gemisi batığı.. Su yüzeyine çıkmayı başardıktan birkaç dakika sonra sol kolu uyuşmuş ağzından köpükler çıkmaya başlamış arkadaşları kalp krizi geçirdiğini o anda anlamışlar ama kıyıya çıkartana kadar çoktan ölmüş.Seyfullah da cenazesine katılmış bir kaç gün sonra mezarını ziyarete gittiğinde mezar üstündeki topraktan ceset kokusu geldiğini anlamışlar mezarı toprakla doldurmayı beceriksizce yapanlara sağlam küfürler ederek toprağı yeniden düzlediklerini anlatmıştı.

    Ben de böyle bir akibeti yaşayabilirdim.Ama yapmazsam birbirine benzer günler eşliğinde bir hikayem olmadan yaşayıp gidecektim.Kendime güveniyordum Sanayi dalgıçlığını yapan sayılı beceri sahibi meslek erbaplarından biriydim.Kamp dalışlarımı defalarca Nil Nehri’nde yapmıştım.Kızıldeniz ,Firavun ve ordusuna mezar olduğu gibi ben de bir daha gün yüzü göremiyebilirdim.Annemden kızıl elmamdan başka varlığım yoktu.Annem olmadan onun gülümsemesini görmeden nasıl yaşanır hayal edemiyordum.Herhalde tatsız tuzsuz bir hayat olurdu.Kızıldeniz’e gitmeden önce Sandal Lokantası’nı işleten Şifa ve annemden başka kimsem yoktu.Şifa ile arkadaşlığımdan kimsenin haberi yoktu.Hayatımda tanıdığım ve sevdiğim iki kadın da zayıf erkekleri çok sevmiş ve ilk genç kızlık hayalleri ziyan olmuş kadınlardı.Eğer Kızıldeniz’den sağ çıkmayı başarabilirsem Şifa’yı annemle tanıştıracaktım.

    Düşündüm de annemin bu rahatsızlığı artmasaydı Şifa benim dünyamda kuytu köşem olarak kalacak ve varlığını devam ettirecekti.Sevdiklerimizi kaybetme tehlikesi baş gösterdiğinde herkesin hayatını yeniden şekillendirecek kararlar alma noktasına gelmemiz tuhaftı.

    İskenderin sikkeleri Kızıldeniz’in derinliklerinde keskin mercan kayalıklarının altında gizlenmiş beni bekliyordu hissediyordum.

    Güzel bir Haziran sabahıydı.Şifa ve ben annemi, tekerlekli yatağıyla hastane koridorunda doktorumuz eşliğinde ameliyat odasına kadar götürdük.Annemi kızıl elmam seni çok seviyorum diyerek ameliyat odasına uğurladık.Annem koridor boyunca giderken bir kez daha mercan kayalıklarının neye benzediğini anlatmamı istedi.Yüzlerce çeşit su altı canlısının ,dünya üzerine nazaran çok daha fazla rengarenk kayalıklar içinde yüzdüğünü anlattım.

    Annem zihninde fırçasına yedirdiği rengarenk boyaları tabloya sürmeye başlamıştı çoktan..


    Gülcan/İlk Öykü Deneme
    27 Ocak 2020
  • Amerika'nın yanardağları arasında en bilinenleri Hawaii,Alaska, Pasifik okyanusunun kuzeybatısı ve Yellowstone Ulusal parkı. Ancak ülke genelinde ve sınırlarında aktif hale gelme potansiyeli bulunan 150 volkan mevcut ve bunların çoğu jeolojik açıdan çok uzak diyemeyeceğimiz bir geçmişte patladılar.ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS) 2018 yılında 57 yanardağı gelecekte patlama olasılığı ve ’bir yerleşim yerine yakınlığı gibi faktörleri temel alarak çok yüksek veya yüksek risk kategorisine aldı Örneğin Washington'daki Mount rainler, Seattle sehrinden yalnızca 95 kilometre uzakta yer alıyor.Yüksek risk taşıyan volkanların bazıları, çok sayıda insan için gerçek tehlike arz ediyor. Alaska ve Rusya arasındaki Aleutian Adaları gibi diğerleri ise uçaklar için bır tehlike olabilir. (2010 yılında İzlanda'nın Eyjafjallajökull yanardağı patladığında, çıkan küller uluslararası hava trafiğini haftalarca kilitlemisti). Bu tehditlere karsı daha hazırlıklı olabilmek için Mart ayında Ulusal Yanardağ Erken Uyarı Sistemi (NVEWS) yasalastı. NVEWS, ülkedeki potansiyel olarak dengesiz yanardağları takip eden ilk entegre sistem olma özelliğini taşıyor. Bu çaba dahilinde yanardağlara gerekli cihazlar yerlestiriliyor ve yer sarsıntısı, zemin kabarması, gaz emisyonları gibi yanardağ aktivitesini çağrıstırabilecek hertürlü hareket izleniyor. NVEWS sayesinde izleme verileri, USGS analizleri, ve yerel yöneticiler ve diğer otoritelerle iletisim gibi unsurlar bir araya getirilecek ve tehlikeli olabilecek bir sonraki yanardağ etkinliğinde insanların zarar görmesi engellenmeye çalısılacak.
  • Enver Paşanın siyah göz bebeklerinde oluşan koyu bir alev, burun de­liklerinin hafifçe oynaması, dar bıyıkları arkasında gizli, an­lamı çözülemeyen bir gülümseme, kalın kaşları arasından bulutumsu gibi görünüp kaybolan gölgeler, derin sırlar taşı­yordu. Şimdi göz kapakları yarı açık duruyor, sadece yanak adaleleri hafifçe oynuyordu.Öyle veya böyle harp olacak” diye pek umursamaz bir şekilde konuştu. Sadrazamın yüzünün nasıl karardığını görmüştü ama, bu durumda onu hiç kimse lüzûmlu olanı söylemekten alıkoyamazdı.Ayrıca, yeniden yapılanma işleri yolunda gitse de şu anda anlaşmalarla oyalanmanın pek yararı olmayacaktır. Çünkü her tarafta yapılan silâhlanma yarışından, her saat başı bir “Avrupa Savaşı”nın çıkacağı anlaşılıyor. Ben üçlü it­tifaka girmemizde bir sakınca görmüyorum...” diye ilâve et­ti.Konuştuğu sırada vücudu hafifçe gerilerek dikilmiş ve araladığı parmaklarıyla bir daha hiç bırakmak istemiyormuş gibi diz kapaklarını kavramıştı.Talat Paşa; Enver Paşa haklı” dedi. Üçlü itilâf dev­letlerine bağlanmamız mevzu bahis olamaz. Ama diğer ta­raftan bir büyük devletle ittifaka da ihtiyacımız var. Düşü­nüp, hangi anlaşmanın daha faydalı olacağını bulmalıyız. Almanya bizim için itilâf devletlerine karşı güvenilir bir müttefik olacaktır.”Rusya’nın apaçık düşmanlığını da hesaba katmalı­yız”! Bu, Said Halim Paşa’nın öfkeli sesiydi. Sanki kendi için değil de, daha çok diğerleri için konuşuyormuş gibiydi.Enver Paşa kısaca gülerek. Açıkça düşmanlık içinde düşmanlık gizlenmiş cazip bir garanti anlaşmasından daha iyidir. Rusya’nın Türkiye’yi tabii mirası olarak gördüğü artık
    bir sır değildir. Bu arada elini pek çok anlama gelecekşekil- de kaldırarak; Ya İngiltere..? “Eğer Almanya ile bir ittifak kurarsak, Boğazdaki hasta adamın kim olduğunu bütün dünyaya ispatlarız”
    Sadrazam-”— Ya savaş çıkmazsa...” diye karşılık vererek;Enver Paşa sizin görüşlerinizin ekseriyetle katıldığımı bi­lirsiniz. Ama yine de akıllıca bir tedbir, bana herşeydeıı da­ha mantıklı geliyor! Biz hiçbir şekilde yeni bir savaşa hazır değiliz. Tarafsızlığımızı korumak zorundayız. Ayrıca bugün burada toplantıya katılmayan Bakanlar kurulunun diğer üyelerinin de düşünceleri de budur.Cevap, üçlü sessiz bir gülümsemeyle karşılandı.Halil Bey, yatıştırıcı bir tarzda: O kadar da değil, hemhazırlıklarımızı yapmalı, hem de tarafsızlığımızı korumalıyız.Askeri hazırlıklarımız yolunda gidiyor. Ama her şey şu anda belli bir ölçüde tahmin etmeye çalıştığımız istikbâlde neler olacağına bağlı. Ben Almanya ile yapacağımız bir ittifa­kın ülkemiz için en azından daha az tehlikeli görüyorum. Eğer üçlü ittifakın patronluğunda, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye birliğe dahil olamazsa, Bulgarlarla yapacağımız bir ittifak da bizi üçlü ittifaka bağlayabilir. Şimdi Türkiye’yi güç­lendirme çabamızda, bizi destekleyip, yabancı güçlerin veto­larına karşı bizi müdafa edebilecek Almanya ile direk bir bağlantı önümüzde duruyor. Kapitülasyonları düşünün, Bey­ler..! Milletimize kanser gibi acı çektirmesi yetmiyor mu?”blarbiye Nazırı’nın o zamana kadar keyifsiz sesi yeni­den etkili olmaya başlamıştı: Yabancıların, ülkemizde vergi vermeden yaşamaları kadar gülünç bir şey olabilir mi? Düşünebiliyor musunuz, gelirlerimizin oniki de. birini tabii bir şeymiş gibi vergi olarak vermek zorunda kalıyoruz? Yüz­de sekiz gümrük vergisi vermek zorundayız. Neden? Yaban­cıların ticaretimizin ve sanayimizin büyük kısmını eline ge­çirmesi için, kendi okullarını, postahanelerini açmaları için, yani devlet için de devlet kursunlar diye! Bu şartlarda bir İktisadî düzen nasıl yoluna konabilir? Resmî olarak eşitlik olmazsa en büyük hedef olan ve onun için uğraştığımız sar- feltigimiz tam İstiklâle nasıl kavuşuruz?”Said Halim Paşa Protesto edilecek” dedi. “— Bir kere­sinde Cavid Bey borç alma görüşmeleri için Paris’teyken mâli kapitülasyonların kaldırılmasını dile getirdiğinde bü­yük bir itiraz ile karşılaşmıştı. Alkol, kibrit, sigara kâğıdı gi­bi şeyler üzerindeki tekel için bazı tavizler vermiş, kıymetli kâğıtların değerinin onbir’den ondört’e çıkarma gibi ve söz edilmeye değmeyecek bazı küçük şeyler üzerinde bizim ya­rarımıza bir şeyler yapılmıştı. Önce aşama aşama bir geçiş çalışması yapılmaktansa, hepsini bir anda fesli etmek belki de daha iyi olurdu” .“Yabancılara memleketimiz üzerinde böylesine öncelik­li haklar verilirken, Osmanlı hükümeti de böyle aşama aşa­ma mı müsamahakâr davrandı.” diye Talat Paşa gürledi. Eğer fesh etmek için şimdi münasip bir fırsat çıkarsa, neza­ket gösterisine gerek yok. Değilse, hiçbir zaman güçlü, iç yapısı sağlam, iktisaden bir temel üzerinde yükselen bir Türkiye’yi kuramayız”Enver Paşa inançlı bir şekilde tastikliyordu: “Güçlü bir Türkiye, işte bizim arzumuzun esası. Birlik içinde sağlam bir devlet ve halk varlığının bir kale gibi yapmayı başarmak zorunda olduğumuzu görmeliyiz. İstiklâlimizi ortadan kal­dırmak isteyen Avrupa’nın güçlü devletlerinin çabalarım bo­şa çıkarmak için yeterince güçlü olacağız. Bu fikri gerçek­leştirmek için, Almanya ile bir antlaşma yapmaya mecbu­ruz. Başka bir yol görmediğim için bilerek mecburuz diyo­rum”. Gözleri, alev alevdi...