Hasan İzzettin Dinamo

Hasan İzzettin Dinamo

YazarÇevirmen
9.1/10
196 Kişi
·
420
Okunma
·
47
Beğeni
·
3310
Gösterim
Adı:
Hasan İzzettin Dinamo
Unvan:
Yazar
Doğum:
Akçaabat, Trabzon, 1909
Ölüm:
İstanbul, 20 Haziran 1989
Hasan İzzettin Dinamo (d. 1909, Akçaabat, Trabzon - ö. 20 Haziran 1989), Türk yazar.
Ailesiyle önce İstanbul'a sonra Samsun'a yerleşti. Babası I. Dünya Savaşı'nda öldü. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamlayamadan ayrılan yazar, geçimini çeviriler yaparak ve özel ders vererek sağladı.
Dinamo, gençliğinde bireysel şiirler yazsa da Nazım Hikmet'in şiirleriyle tanışınca kendine toplumcu bir çizgi çizdi. Nazım'ın yanında, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve A. Kadir gibi şairlerle birlikte çalıştı. yedi ciltlik Kutsal İsyan ve Savaş ve Açlar gibi önemli romanlara imza atmıştır. 1977 yılında, "Kutsal Barış" adlı romanıyla, Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmıştır. Genellikle savaş dönemini anlatan romanlarının yanında şiir kitapları ve bir de öykü kitabı bulunmaktadır. İlk şiirlerinde Rıza Tevfik , Yusuf Ziya, Orhan Seyfi'nin etkileri görülür. Servet-i Fünûn dergisinde hece vezniyle şiirler yazmıştır. Aruz ölçüsünü kullanmış olsada yeniden heceye dönmüştür. Hapiste sayısız şiirler, romanlar, destanlar yazmıştır. Deniz Feneri, Kutsal İsyan, Savaş Ve Açlar adlı kitapları önemlidir.
1919 ilkyazı, Samsun'a salt doğa güzellikleri değil başka güzel, umutlu Bir şeyler de getirdi: direğinde ordu kumandanı forsu dalgalanan Bandırma vapuru, Limana demir attı.
Hasan İzzettin Dinamo
Sayfa 22 - Heyamola 1. Basım 2005
"Biz kim için ölüyoruz... Şehirde yığınlarla rahat yaşayan, yiyip içen insan var. Yalnız biz mi kurbanlık koyunuz?"
Hasan İzzettin Dinamo
Sayfa 11 - Heyamola 1. Basım 2005
Musa, uzun süren açlık yılları yüzünden insanlardaki kadın erkek ayrımını çoktan unutup gitmişti.
Hasan İzzettin Dinamo
Sayfa 14 - Heyamola 1. Basım 2005
Bandonun çaldığı bütün havalarda artık emperyalizme savaş açmış bir ulusun ağız dolusu şarkısı işitiliyordu.
Hasan İzzettin Dinamo
Sayfa 93 - Heyamola 1. Basım 2005
"Herkes Allah versin diyor. Sanki Allah onlara vermiş gibi. Bizim babalarımız cephede öldü, onlar mal sahibi oldu."
Hasan İzzettin Dinamo
Sayfa 10 - Heyamola 1. Basım 2005
381 syf.
Bazı romanlar oluyor, okurken de bitirdikten sonra da uzun süre etkisinden kurtulamıyorsunuz. Günlük hayatınıza devam ederken aklınıza bir anda o romandan birileri ya da bir sahne gelebiliyor. Bu tür romanlar ya genelde gerçek olaylardan alınmış ya da otobiyografik çizgiler taşıyan şeyler oluyor. İşte o romanlardan birisini yeni bitirdim ben; Hasan İzzettin Dinamo’nun Savaş ve Açlar’ı…

Son zamanlarda konusu Samsun’da geçen romanları okuyordum. Savaş ve Açlar’ı ise birkaç ay öncesine kadar hiç duymamıştım. Bu benim ayıbım olsun çünkü nasıl olmuş da bu yaşıma kadar okumamış hatta duymamışım böyle bir romanı? Üstelik devamı da varmış; Öksüz Musa.

Hasan İzzettin Dinamo, sosyalist kesimde bilinen bir isimmiş. Hayata veda edeli epey olmuş. Trabzonlu bir ailenin çocuğu ve daha bebekken önce İstanbul’a, oradan da 3-4 yaşlarındayken Samsun’a gelmişler. Babası Yemen Çöllerinde yedi yıl harp edip, hayatta kalan nadir askerlerden birisiymiş. Ancak Cihan Harbi başlayınca önce Karadeniz’deki pek çok erkek gibi babasını ardından da 15 yaşındaki ağabeyini cepheye almışlar. Onların gidecekleri yer Sarıkamış Cephesi olmuş. Hasan İzzettin Dinamo, henüz 5-6 yaşlarındayken anası ve kardeşleriyle Samsun’da yokluk ve açlık içinde kalakalmış.

Şimdi ‘Hasan İzzettin’ yerine ‘Musa’ ismini koyun oraya. Çünkü roman ana konusu ve olaylarıyla neredeyse tamamen gerçek. Romanı başarılı kılan ama okuyucuyu çok daha derinden etkileyen şey de tam bu işte; gerçek olması! Hatta maalesef gerçek olması…

Konu ve gidişatla ilgili çok fazla ipucu vermek istemiyorum. Çünkü biliyorum zor ama isterim ki her Samsunlu, her Karadenizli, her Türk vatandaşı bu romanı okusun. Evet, yazarın dünya görüşü, hayata bakışı, inançları ya da inançsızlığı… Bunlara katılıp katılmamak herkesin kendi tercihidir lakin anlatılanları yabana atmamak lazım. Üstelik bazı şeyleri yaşamadan hüküm vermek kolay olsa gerek; ben savaşı yaşamanın getirdiği karamsarlığı ve inanç kaybını Cengiz Dağcı’nın romanlarından iyi biliyorum. Savaş ve Açlar ise bana en çok Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana’sını hatırlattı. İki roman hüzünleri ve hadiseleriyle epeyce benzeşiyor. Bu doğal çünkü savaşın milleti, dini, ülkesi yok; büyük bir acı ve yıkım demek. Savaşın tarumar ettiği şeylerin başında ise ahlak ve merhamet geliyor.

Biz savaş denince genelde gidenlerin hikayelerine odaklanıyoruz. Ancak bir de kalanlar var. Cephe gerisindeki acıların cephedekilerden aşağı kalır bir yanı olmadığını bu romanda iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kitabın adı bütün romana sinmiş durumda; savaş ve açlar.

Yıllar süren kıtlık günlerinde açılığın ne büyük bir felakete dönüştüğünü görüyorsunuz. Kitabı birkaç gün içinde okudum ve bazı zamanlar karnım açtı. Anlamaya çalıştım. Pazar yerine çıktım, tezgahlardaki sebzelere, meyvelere farklı gözle baktım; evdeki çocuklarıma, karşımdaki tepelere…

Sonuçta romanın geçtiği şehirdeyim ben de. Roman biter bitmez şimdi bir tarafında kocaman bir AVM’nin yükseldiği Mert Irmağına indim. Köprüden o sulara baktım. Salhanenin nerede olduğunu, Reji binasını kestirmeye çalıştım. Musa’nın denize girdiği alan şurası olmalı; Tatar barakaları burada olmalı diye farklı bir gözle baktım şehre. Daruleytam ise bugünkü Sosyal Bilimler Lisesi alanındaymış.

Romandaki anlatım çok başarılı. Kalın bir kitap olmasına rağmen yormadan okutuyor kendisini. Trajedi dolu bir roman. Tasvirler, gelişmeler yerli yerinde. Fakirliği, açılığı, sefaleti, haksızlığı, kalleşliği ziyadesiyle duyabiliyorsunuz.

Bugünkü rahatımız ve refah seviyemiz göz önüne alındığında insanın inanamayacağı şeylerle karşılaşıyorsunuz. Kuduz, pislik, fakirlik, açlık, garibanlık, yokluk, hastalık… Köpek pisliği toplamaktan tutun da deniz suyundan tuz çıkarmaya kadar hemen her şey. Ve açlıktan ölen çocuklar; şehit eşi ya da çocuğu olmalarına rağmen yüzüne bakılmayanlar, kötü yola düşürülenler… Kırım göçmenleri, Kafkas göçmenleri, Balkan göçmenleri ve Doğu Karadeniz göçmenleri, Ermeni ve Rumlar… Elbette Her dönemin yüz karaları olan savaş fırsatçıları ve elbette gemilerini yüzdürenler. Bedel ödeyenler. Şehitlerin kim için şehit olduğunu sorgulamak zorunda kalıyorsunuz. Bir ailenin merkezde olduğu, deruni acılar barındıran bir romanla karşılaşıyorsunuz.

Hasıl-ı kelam, bu roman beni derinden etkiledi. Milletlerin tarihlerinin kişisel tarihlerle ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Ve hayat ‘1914-18 yılları arasında Birinci Dünya Savaşını yaşadık’ cümlesi kadar basit ve kolay değil asla…
376 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
Tarihimizde yapılan savaşların cephe arkasında neler gerçekleştiğine dair bir merakım hep vardı. Savaşa gidenlerin geride bıraktıkları neler yaşıyorlardı, nasıl bir hayat vardı arkada. Gerçek bir hayat hikayesinden bunu öğrendim. Arkada kalanlar açlık çekmişler, mücadeleleri açlıktan ölmemek üzere olmuş. Acımasızlığı, haksızlığı, adaletsizliği son derece ağır bir şekilde yaşamışlar hem de. Cephede askerler bir kurşunla şehit olurken, onların aileleri sürünerek şehit olmuşlar. Kitap sürükleyici ama verdiği his gerçekten çok ağır. Bize bu vatanı miras bırakanların mekanları cennet olsun. Keyifli okumalar.
192 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Hasan İzzettin Dinamo ile tanışmam "Savaş ve Açlar" ile olmuştu.Yaşar kemal'in sınıf ve dava arkadaşı olmasının yanı sıra yine onun kendi ifadeleri ile o "su katılmamıs devrimci bir kahraman ve edebiyatımızın da büyük ustalarindan biriydi."
Ama maalesef bir çok okur halen onu tanımıyor şaheser niteligindeki savaş ve açlar'ın varlığından habersiz.
Savaş ve açlar, Öksüz Musa ve açlık birbirinin devamı niteliğinde. Musa'nın yani Hasan İzzettin Dinamo'nun yaşamından kesitleri, yaşamın ona sunduğu tüm acıları okuyucuya büyük bir duygu seliyle geçiriyor.
Ağlaya ağlaya bitirdiğim tekrar tekrar okuduğum savaş ve açlarda Musa'yı Samsun'da bir yetim evinde bırakmıştık.Bu kitapta macera kaldıği yerden devam ediyor.
Birinci dünya savaşı sonrası ülkenin ve ülkemiz insanının içinde bulunduğu içler acısı durumu Musa'nın şahsında iliklerinize kadar yaşayacak ve hisli bir kalp taşıyorsanız yemeden içmeden kesileceksiniz.
Savaş ve açlar bir kaç arkadasımızın da yoğun gayreti ve emeği ile stoklarda tükendi.Yeniden basımı için yayın evi ve ailesiyle görüştükleri haberini büyük bir mutlulukla aldım.
Bu kitaplar edebiyatımızın yere göğe sığmaz değerleridir.
Tek kusuru heyomola yayınevinin özensizliği ve basım hataları.Onu da görmezden gelin, dunya klasiklerinde bile bir sürü basım ve imla hatasına rastlıyoruz.
224 syf.
Koyun Baba, bir Dinamo romanı. 1950’lerin ilk yarısında geçen olayların olduğu bir roman. Koyun Baba lakaplı Ahmet, eli kalem tutan bir aydındır lakin Tek Parti döneminin gadrine uğramış ve uzak bir diyara sürgün edilmiştir. Roman iki bölümden oluşuyor ve ilk bölümü Ahmet’in Koyun Baba olarak bir dağ başında yaşadığı dönemin sonlarını anlatıyor. Demokrat Parti iktidara gelmiştir ve Ahmet Bey gibilere af çıkmıştır. Böylece İstanbul’a dönecektir. Fakat yanında çocuk yaşta sayılabilecek bir karısı da vardır.

İkinci bölümde ise Koyun Baba, Ahmet Usta olacaktır. Çünkü İstanbul’da Bakırköy civarında bir gecekondu muhitine gelir ve buradaki gecekondulaşma aşamasında hem gecekonducu olarak hem de usta olarak bizzat yer alır.

Roman, aslında 50’li yıllardaki köyden şehre göç ve gecekondu yerleşmeleri üzerine ilerleyen bir olay örgüsüne sahip. Zaman zaman bir Orhan Kemal eseri okuyormuş hissine kapılabiliyorsunuz. Gerek arka plan, gerek kahramanlar gerekse de yazarın üslubu Orhan Kemal eserlerini çok andırıyor.

Koyun Baba bir başyapıt değil. Hele, Savaş ve Açlar ile hiç kıyaslanmaz. Karakterler canlı ve hayatın içinden. Tipik bir Dinamo romanı. Çünkü Dinamo gibi kendini sosyalist gerçekçi olarak niteleyen bir yazarın kurguladığı bir dünya var. Zaman zaman komün hayatı izleri taşıyan, gecekonducu halk kitlesini sosyalist masal kahramanları gibi izah eden bence ütopik, hadi idealist diyeyim, bir roman dünyası oluşturmuş Dinamo.

Dinamo yaşasa, romanda halk kitlesi olarak yücelttiği gecekonduluların, zaman içinde İstanbul'un taşralı sahiplerine dönüşüp, muhafazakar/kapitalist partilerin oy deposuna dönüştüğünü görecekti belki de. Hatta Orhan Pamuk'un Kafamda Bir Tuhaflık'ı gibi bir roman bile yazabilirdi.
381 syf.
·2 günde·9/10
Tam anlamıyla vurucu, insanı iliklerinden sarsan bir roman. İlk defa Hasan İzzettin Dinamo okudum ve iyi ki okudum. Neden toplumcu gerçekçilerin tü kaka diye gösterilmeye çalışıldığını daha iyi idrak ettim. Çünkü bu romanı okuyan bir insanın aynı kalabileceğini düşünmüyorum. İnsanın içinde bir yerlerde çok derin duygularını etkiliyor. Pek çok kişinin okumak isteyeceğini, okuma yürekliliğini gösterebileceğini de sanmıyorum bu yüzden.
Açlığın, sefaletin, savaşın ve yaşama kavgasının bu denli iyi anlatıldığı bir başka esere rastlamadım. Yazık ki baskısı kolay bulunmuyor. Sahaflardan edinilebilir. İyi okurların gözünden kaçmasını istemem. Bugün "sanat" adı altında yapılan laf ebeliğinin çok ötesinde, pek çok şeyi sorgulatan, çok boyutlu değerlendirilebilecek bir eser.
376 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Ağlaya ağlaya bitirdim kitabı. Açlığı bu kadar derin ve gerçek anlatan roman okumadım. Yazarın okuduğum ilk kitabı ama son olmayacak, devamı var öksüz Musa. Kitabı okumayanlar kesinlikle okusun kurgu değil malesef gerçek hayatı okuyoruz. İnsanın boğazında düğümleniyor cümleler.
622 syf.
·Beğendi·10/10
Kitap,bir kurgu hikaye içinde Kurtuluş yıllarındaki Anadoluyu ve orada savas ortamında filizlenen aşkları çok akıcı ve canlı şekilde aktardığı için tarihinin akışına ayrı bir keyifle bakmayı sağlayıcıydı Ateş Yılları Hasan İzzettin Dinamo
376 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Savaş ve açlar üzerinde çok düşündüm.Savaşı günlerce konuşabiliriz ama Şakire ananın ve yavrularının açlığını konuşacak vaktimiz yok.İçtiğiniz suyun ne anlama geldiğini sorgulamak isterseniz okuyun mutlaka.Temel çavuş yaşıyordu o zamanlar, ailesinin,Şakire ananın (eşinin)başındaydı.Bahçesine ekmekte geç kaldığı ürünleri,kış gelmeden ocağında yetiştirmek için, mezbaha da kesilen hayvanların kanlarıyla sulayıp, yavrucaklarının boğazından akıtmaya çalışıyordu.Ah Temel Çavuş yattığın yerden kalkıp gelseydin.Şakirenin yavrucakları açlıktan ölmesin diye, o mezbahadan işe yaramaz diye atılan bağırsaklarla beslemeye çalıştığını görseydin.Buz tutmakla haklısın.Temel Çavuş savaşa gitti belki bir kere öldü bilemiyorum.Şakire ana açlıkla savaştı ve hergün kaç kere öldü bilmiyorum.
543 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Geldik serinin son kitabına. Sanki biraz çabuk oldu gibi geldi bana. Dile kolay 8 kitap. Hem de çok küçük puntolarla eski basımı. Gerçi yenisi 5 kitaba indirgenmiş sayfa sayısı da arttırılmış ama çaktırmayın orasını şimdi.

Önceki kitaptan tahmin ettiğim gibi Delibaş Mehmet üzerinden başladık kitaba. Hemen akabinde gözle görülür biçimde Çerkes Ethem - İsmet Paşa ve Mustafa Kemal üçgeninde yaşananları gördük. Ben burada özellikle İsmet Paşa çevresinde olayların döndüğünü gene okuduğum tarih kitaplarını da işin içerisine katarak düşünüyorum, salt bu kitap değil yani. Bakıldığı zaman Ethem’e yapılmak istenenler, onun bunu anlaması ve yine de asilik etmemesi çok mühim. Kendi ağzından okuduğumla kitapta yansıtılan Yunanlara kaçış kısmını da değerlendirelim istiyorum.

Bundan evvel şöyle bir durumda var. Ortada varlığı kanıtlamayan bir mektup var. Bu mektupla Ethem ve Kemal Paşa birbirine düşman ediliyor. Sonra çatıştıkları söyleniyor bunu birçok tarihçi de destekliyor ama Ethem’in güçleri Yunanlılarla çarpışıyor. Hemen akabinde şöyle bir durum var. Bir düzenli ordu toplanıyor sözde ve bu düzenli ordu düşmana yani Yunanlılara saldıracağına onlarla beraber olup Ethem’e saldırıyor. Böyle bir durumda Ethem’e saldıranların yurtsever, analarımıza bacılarımıza tecavüz etmiş ve bununla günümüzde bile GURUR duyan TÜRK düşmanı Yunancıkları destekleyen bir ordu mu VATANSEVER oluyor? Karar sizin. Bu ordunun kumandanına ne demek geliyor içinizden? O halde en sona sakladığım şeyi belirteyim bu Yunanlılarla birlikte Ethem’e saldıran ordunun da başında İsmet Paşa (!) bulunuyor.

Her neyse ben biraz da güncel bilgilerimizi tazelemek adına şöyle kronolojik olarak yaptığımız mücadeleleri ve olayları bir sıralamak ve tarihlendirmek istiyorum:

=> Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı: 19 Mayıs 1919
=> Amasya Genelgesi: 22 Haziran 1919
=> Erzurum Kongresi: 23 Temmuz 2019
=> Sivas Kongresi: 04 Eylül 1919
=> Büyük Millet Meclisi Açılışı: 23 Nisan 1920
=> Sevr Antlaşması: 1 Ağustos 1920
=> Sarıkamış’ın Kurtarılışı: 29 Eylül 1920
=> Kars’ın Kurtarılışı: 30 Ekim 1920
=> Gümrü’nün Kurtarılışı: 07 Kasım 1920
=> 1. İnönü Zaferi: 6-10 Ocak 1921
=> 2. İnönü Zaferi: 23 Mart – 1 Nisan 1921
=> Sakarya Zaferi: 23 Ağustos - 13 Eylül 1921
=> Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve Büyük Zafer: 26 Ağustos - 09 Eylül 1922
=> İzmir’in Kurtarılışı: 09 Eylül 1922
=> Mudanya Mütarekesi: 11 Ekim 1922
=> Lozan Barış Antlaşması: 23 Temmuz 1923

Bunların dışında bahsetmek istediğim şeyler de var. Buradan sonra eleştiri falan olmayacak daha çok salt bilgi vermeye çalışacağım elimden geldiğince. Kitapta bahsedilen ve bahsedimeyen birkaç karakter üzerinden gideceğim elden geldiğince. Bunlardan birincisi günümüzde unutulmuş ve kimsenin değil bilmek, adını bile duymadığı birisi, bir PAPA, BEN TÜRK DOSTU DEĞİLİM; BEN TÜRK OĞLU TÜRKÜM diyen, Türkçü bir Patrik, Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurucusu Papa Eftim. Bu adam çok kaliteli, ordumuza çok faydası olmuş, yabancıların bile halen adını andığı bir Ulusal Kahramandır. Ruhu Şad Olsun...

Özellikle İstanbul’da ve oradan ulusal kurtuluş savaşı için gönderilen cephanelerin taşınmasında, bulunmasında ve alınmasında görev almış bir grubu anlatacağım: Mim Mim Grubu. Büyük Millet Meclisinin de tanıdığı bu grubun adı Müsellah Müdafaa-i Milliye’dir. Baş harfleri M.M -günümüzde Osmanlıca dersi alanlarda ne yazık ki ben de dahil bilirler ki- Mim Mim diye okunduğundan bu isimle anılmıştır. CIA, MIT, FBI gibi düşünelim. İstanbul’un en efsane birliğidir. Hani dizisi çekilse Polat’ı da Memati’si de bulunur diyeyim. Şakası bir yana Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması, düşman karargahlara sızmalar yaparak birçok belge ve bilgiye ulaştı. 5 Ekim 1923 yılında güzel İstanbul’umuz kurtulunca örgütün faaliyetleri son bulmuştur. Dikkat ediyoruz burada; örgüt değil, faaliyetleri son bulmuştur. Ayrıntılar mühim dostlar.

En çok bahsetmek istediğim konuyu en sona saklayacağım. Hiçbir şeyi okumasanız bile burayı lütfen atlamayın. Fatma Seher Erden, bu ismi duydunuz mu? Kitapta bahsedilmediği için onu da biz ekleyelim dedik. Kurtuluş Savaşı Kahramanı, İstiklal Madalyası sahibi, Üsteğmen rütbeli bir komutanımız kendisi. Kafkas Cephesinde eşi Binbaşı Ahmet Bey ile birlikte savaşır, kocası soğuktan vefat edenler arasındadır. Sivas Kongresine katılmıştır. İstanbul’da Mim Mim örgütüne katıldı, silah ve cephane kaçırdı. İzmir’in kurtuluşu için savaştı. 2 İnönü savaşında da savaştı. Sakarya ve Dumlupınar’da savaştı. Emekli edildiğinde ne yaptı? Maaşının tamamını Kızılay’a bağışladı. Sonra ne oldu dersiniz? Atatürk vefat etti ve BİRİLERİ (!) ona da sahip çıkmadı ve sefalete düştü. 1954 yılında şans bir rastlaşma ile maaşa bağlansa da 1955 yılında hastalığı nedeniyle vefat etti. Kulaksız Mezarlığına defnedildi ruhu şad olsun. Ayrıca Vatanım Sensin dizisini hatırlar mısınız? Burada 25-26 bölümlerde Demet Evgar tarafından da canlandırılmıştır. Ayrıca şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Lakabı KARA FATMA’dır. Hani bazılarının bazı kelimeleri kullanırken iğrenerek söylediği şeylere ne denli dikkat etmesi gerektiğinin bir kanıtıdır belki de. Belki de BAĞNAZ ve YOBAZ biriyimdir belli mi olur? Biz gene de dikkat edelim.

Evet arkadaşlar, güzel bir seriyle yola çıktık ve bu da bitti. Haliyle ben de bittim. Gerek günlük yoğun tempo gerek son günlerde yaşadıklarım ve hep içimden geçirdiğim bir şey var. İyi ki kitaplara sığınıyorum, iyi ki kitaplara tutunuyorum. Başka şeylere tutunmaya çalıştıkça tutamayıp sizi düşürüyorlar. İyi ki kitaplar var. İyi okumalar..
381 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Ardı arkası kesilmez sarsıntılar ve depresyonlarla bitirdim romanı.Çevirdiğim her sayfa bir kara delik gibi beni yutup bilmediğim bir zamanın bilmediğim bir sahiline fırlatıp durdu.Bir solukta okudum diyebilmeyi çok isterdim ama okurken soluk alıp almadığımı bile hatırlamıyorum.

Kuru asker tayınının,bir avuç mısır ununun büyük lüks olduğu bir dönemde döşeme tahtalarının yakacak olması,tiksintiyle baktığımız kuzu koyun bağırsaklarının kuduz köpeklerin ağzından kapışılması, bugün tasavvurlarımızın çok ötesinde.Ölümün nefesi ensede bir yaşam.Aslında tam olarak yaşam da denmez, yaşamaya çalışmak daha doğru olur.

Bu kitap üçüncü öğününden sonra göbeğini kaşıyarak sırt üstü devrilip geğire geğire televizyon seyredenler,ne giyeceğine ne yiyeceğine karar veremeyenlerin hayata dair tüm ezberlerini alt üst edecek.Tabi ki nasipleri varsa…

Yazarın biyografisi

Adı:
Hasan İzzettin Dinamo
Unvan:
Yazar
Doğum:
Akçaabat, Trabzon, 1909
Ölüm:
İstanbul, 20 Haziran 1989
Hasan İzzettin Dinamo (d. 1909, Akçaabat, Trabzon - ö. 20 Haziran 1989), Türk yazar.
Ailesiyle önce İstanbul'a sonra Samsun'a yerleşti. Babası I. Dünya Savaşı'nda öldü. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ndeki eğitimini tamamlayamadan ayrılan yazar, geçimini çeviriler yaparak ve özel ders vererek sağladı.
Dinamo, gençliğinde bireysel şiirler yazsa da Nazım Hikmet'in şiirleriyle tanışınca kendine toplumcu bir çizgi çizdi. Nazım'ın yanında, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve A. Kadir gibi şairlerle birlikte çalıştı. yedi ciltlik Kutsal İsyan ve Savaş ve Açlar gibi önemli romanlara imza atmıştır. 1977 yılında, "Kutsal Barış" adlı romanıyla, Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmıştır. Genellikle savaş dönemini anlatan romanlarının yanında şiir kitapları ve bir de öykü kitabı bulunmaktadır. İlk şiirlerinde Rıza Tevfik , Yusuf Ziya, Orhan Seyfi'nin etkileri görülür. Servet-i Fünûn dergisinde hece vezniyle şiirler yazmıştır. Aruz ölçüsünü kullanmış olsada yeniden heceye dönmüştür. Hapiste sayısız şiirler, romanlar, destanlar yazmıştır. Deniz Feneri, Kutsal İsyan, Savaş Ve Açlar adlı kitapları önemlidir.

Yazar istatistikleri

  • 47 okur beğendi.
  • 420 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 513 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.