• Son yıllarda Atsız ve özellikle 1944 davasıyla ilgili ciddi yayınların olduğu hepinizce malumdur. Bu yayınlar arasında ise özellikle, Ahmet Bican Ercilasun, Nergishan Tekin, Yavuz Bülent Bakiler, Ozan Karabulak, Hayri Yıldırım, Talat Ülker, Cihan Özdemir'in çalışmaları dikkat çekicidir. Listeyi daha uzatmak da mümkündür.

    Aklınıza hemen şu sorunun geldiğini düşünmekteyim. O halde bu kitap neden? Bu sorunun iki cevabı var:
    İlki, bugüne kadar Atsız denilince akla öncelikli olarak hep 1944 davaları gelmiştir. Evet, 1944'te yaşananların Türkiye'deki Cumhuriyet dönemi, Türkçülük tarihinin en önemli kilometre taşı ve tarihi olarak her sene 3 Mayıs'ın Türkçülük Bayramı olarak kutlanmasına vesile olduğu tartışılamaz. Ama, yine Türkiye'deki Türk milliyetçilerinin birlik beraberliğini göstermesi ve yetmişine merdiven dayamış ve rahatsızlığı vaki olan Atsız'ın cezaevine konulması da, kanaatimce 1944 kadar önemlidir. Belki 1944 davasında yer alanların bir kısmının hatıralarını yazmış olması, bazı isimlerin daha sonraki yıllarda da Türkçülük için verdikleri mücadelenin gözle görülür başarı ve neticelerinden
    dolayı, 1944'te yaşanan ve tarihe Turancılık davası ismi ile geçen duruşmalar bu şahıslar sayesinde aktüel halde tutulmuştur. Ama son mahkumiyet davasında yaşananlarda Atsiz'la birlikte yargılanan sadece Mustafa Kayabek'in olması belki aktüelliğini önlemiştir. Bu da bizim böyle bir çalışmayı hazırlamamıza vesile olduğu gibi, en azından devlet arşivlerinde kayıt altına alınan vesikaları bir araya getirmenin de önemli olacağını düşünmemize sebep olmuştur. Gerçi dava açısından önemli olan vesikaların bir kısmı gerek Ercilasun ve gerekse de Tekin tarafından zikredilmiştir.
    Ancak burada hemen bir parantez açmakta da yarar var. Şu ana kadar Atsız’ın kendi makalelerinde de yazılı önerge verdiği şeklinde adı geçen CHP İstanbul Milletvekili Reşit Ülker'in adı herhalde sehven geçmiştir. Zira bizden önce metin içinde çalışmalarından bahsettiğimiz araştırıcılardan hiçbirisi böyle bir önergeye ulaşamamışlardır. Dolayısıyla biz bunun büyük bir hata olduğunu ve Ülker'in böyle bir önerge vermediğini net olarak ifade ediyoruz. Çünkü burada ciddi bir bilgi kirliliği olduğu, ancak aynı günlerde bir önerge değil ama 126. Birleşimde Diyarbakır TİP Üyesi Tarık Ziya Ekinci İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde söz alıp konuşurken, konuşma metninin arasına Atsız'ı ve Ötüken dergisini sokuşturarak gündeme getirdiği görülmektedir. Bu metni de ilerleyen sayfalarda okuyabilirsiniz.
    Yine tespit ettiğimiz isim olan Ekinci'nin sonraki yıllarda kaleme aldığı eserler ve hatıraları da dikkatlice incelenmiş ve konuyla ilgili kısımlar metin içinde değerlendirilmiştir. Ekinci'nin Meclis'ten uzaklaştıktan sonra kaleme aldığı eserlerde bir gerçek de net olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçek de bazı aklı evvellerin araştırmadan zikrettikleri ve doğu mitingleri olarak tarihe geçen olayların müsebbibi olarak Atsız’ın kaleme aldığı ve ilki Nisan 1967 tarihinde yayınlanan Konuşmalar 1 adlı çalışması olduğunu yazabilmiş olmaları dikkat çekicidir. Ancak Ekinci, Doğu mitinglerine, aynı zamanda tertipçilerinden biri olması yanında partisi adına katılmış biri olarak, Silvan mitingiyle başlayıp yıl içinde muhtelif şehirlerde bu mitinglerin devam ettigini zikretmiş ve bu mitinglerin yoksulluğu protesto için yapıldığını itiraf etmiş dolayısıyla bu tarafımızdan bir nevi itiraf olarak değerlendirilerek Doğu mitinglerinin Atsız'ın makaleleri ile alakalı olmadığını belgelemiştir.

    Yine meseleyi araştıranlardan Ismail Beşikçi de Eylül 1967-Kasım 1967 tarihleri arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun çeşitli yerlerinde ve Ankara’da yapılan "Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun geri kalmışlığını protesto eden mitingler"i, toplumların genel gelişim kanunları açısından ve bölgenin sosyo-ekonomik yapısı içinde ele alıp değerlendirmiştir." Bu mitinglerin Diyarbakır (16 Eylül 1967), Silvan (24 Eylül 1967), Siverek (1 Ekim 1967), Batman (8 Ekim 1967), Tunceli (15 Ekim 1967), Ağrı (22 Ekim 1967) ve Ankara (19 Kasım 1967) olmak üzere yedi miting olduğunu, bir de Erzurum (12 Kasım 1967)da bu mitinglere karşı “Anadolu Şahlanış Mitingi”, yapıldığını zikretmiştir.

    Ayrıca, Atsız'ın serbest kalmasından hatta vefatından sonra da yine Meclis'te Atsız'ı ağzına alan bir vekilin o kürsüden utanmadan "gebermediyse gebersin!" gibi cümlelerle Atsız'ın şahsiyetinde Türkçülere kin kusan konuşmasının da ilgili kısmı yine tarafımızdan ilk defa tespit edilmiş ve aynen verilmiştir.

    Böyle bir çalışmayı kaleme almamızın ikinci sebep ise, bizim özel hayatta yaşadığımız bazı hususlardan kaynaklanmaktadır. Burada belki yeri olmamakla birlikte 2011 sonrası FETÖ terör örgütü ve onun Balıkesir Üniversitesi'ndeki elemanlarına karşı verdiğimiz mücadelenin psikolojik uzantılarının şehirde hâlâ devam ettiğini tespit etmem ya da kripto, uyuyan örgüt üyesi -adına ne derseniz deyin- FETÖ mensubu güçlerin Balıkesir'de hâlâ aktif olmalarını iddia etmem de söz konusudur. Zira adı milliyetçi olan sivil toplum örgütlerinde görev yapan görüntüsünün milliyetçi, perde arkasının ise artık, farklı olduğunu düşündüğüm şahısların bizimle doğru dürüst temasları dahi olmadığı halde, küçük ve dünyalık ikballer peşinde koşarak hakkımızdaki dedikodular ile şehrin salonlarında bize uyguladıkları ambargo 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden yıllar sonra da ne yazık ki kalkmamış halen devam etmektedir. Bu cümlelerimin birilerini suçlama maksadı ile yazılmadığının aksine vakıanın bir nevi tespiti olduğunu özellikle vurgulamalıyım. Bu cümlelerle kendileri kastedilmediği halde “acaba beni mi ima ediyor" şeklinde düşünenler çıkabilir. Onları da zan altında bırakmamak için iki hususu daha izaha ihtiyaç vardır.

    Birincisi, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nden meslektaşım Prof. Dr. Erkan Göksu 2018 Kasım ayında Balıkesir’e bir konferans için gelmişti. Konferans sonrası 20-30 kişi bir çay ocağında çay içip geç vakit dağılmış idik. Orada şahsıma “Hocam bir konferans da siz verir misiniz?" dediklerinde “Irkçılık İle Ümmetçilik Arasında Sıkışan Türkçülük adı ile hemen Aralık ayında olabilir.” dedim. Olmadı. Daha sonra o akşam konunun şahidi olan bir arkadaşımı malum şahıslara göndermeme rağmen bugüne kadar böyle bir konferansımız Balıkesir'de maalesef gerçekleşememiştir.

    İkincisi ise, Ağustos 2019'da çocukluk arkadaşım ve aile hekimi Dr. Necdet Önsöz'ün aracılığı ile Aralık ayında Balıkesir’imizin değerli romancısı Metin Savaş ile Atsız için birlikte bir panelde konuşup konuşamayacağım sorulunca, hiçbir tereddüt göstermeden ve düşünmeden “konuşuruz” dedim. Ve uzunca bir süredir üzerimde zaman zaman balyoz etkisi yapan malum terör örgütü zihniyetinin psikolojik uzantılarının artık kırıldığını düşünüp gelenlere karşı mahcup olmamak maksadı ile yaklaşık 3 ay nerede ise elimdeki her işi bırakıp, Atsız ile ilgili başta yukarıda isimlerini zikrettiğim kitapları tekrar okumaya ve bir konuşma metni hazırlamaya başladım. Necdet Bey ile de hemen hemen her hafta görüştüğümüz için olumsuz bir gelişme gözükmüyordu. Hatta “7 Aralıkta mi, 14 Aralıkta mı olsun” konusuna kadar geldik. Ona da “salon hangi tarihte uygunsa olur, problem yok her iki tarih de olur, konuşuruz” dedim. Benimle bir kez bile görüşmeyen, Necdet Beyi aracı olarak kullanan bu sivil toplum örgütüne de, bizim iyi niyet göstermemiz bir işe yaramadı, sebebini bugün de bilmediğim bir rüzgâr esip Kasım ayı sonunda yine Necdet Bey vasıtası ile programın iptal edildiği söylendiğinde, doğrusunu söylemek gerekirse şaşırmadım. Necdet Beyi de üzmemek için "sıkma canını" dedim. Maalesef etrafımızda, taşıdıkları etiketin ve koltuklarının bir şey olduğunu, o koltukların onları bir yerlere götüreceğini, belki vekillik, belediye başkanlığı, ya da hiç olmazsa belediye meclis üyeliğine razı olacaklarını sandığım, görüntüde milliyetçi olduğu mesajları veren, ama maalesef gerçekte ise "milli etçi" olmaktan öte gidemeyen o kadar çok unvan sevdalısı var ki, bir şey diyemiyorum,

    İşte elinizdeki kitap bir panel için hazırlık yaptığım dönemde, yukarıda zikrettiğim daha ziyade Ahmet Bican Ercilasun ve Nergishan Tekin'in kitaplarında geçen bazı belgeleri Arşivde görme merakımla başladı. Sonra da, Atsız'ın son davası üzerine müstakil çalışma olmadığını görünce, hem gelecek nesillere o günkü Türkçülerin cesaretini göstermek, hem de günümüzün kaypaklarını kıyaslamalarına vesile olmak ve havanın kararması ile gizli buzlanmaların sürekli olacağını zanneden, güneşin bir daha doğmayacağını, sanki baharın hiç gelmeyeceğini düşünen "yufka yüreklilerle çetin yolların aşılamayacağı” mesajını da vermek hedeflenmiştir.

    İnanıyorum ki, özellikle genç, pırıl pırıl Türkoloji öğrencileri için resmi arşiv vesikaları ve bazı hatıraların bir araya getirilmesi faydalı olacaktır. Tabi çalışmaya mahkeme sürecine ve davanın açılmasına sebep olan yazıları vererek başladım. Sonra, Savcının suç unsuru bulamaması üzerine başta Ankara olmak üzere bazı şehirlerde ve Cumhuriyet Senatosu kürsüsünde Atsız aleyhine yapılan girişimler sonucu açılan dava ve Büyük Türkçü'nün tutuklanması ile neticelenen dava süreci. Ardından gerek Cumhuriyet senatosunda, gerekse başta üniversiteler olmak üzere sivil toplum örgütlerinin Atsız için başlattıkları girişimleri, bazı şahısların bireysel mücadelesi ve nihayetinde de sağlık raporları ve Atsız'ın Cumhurbaşkanı tarafından affı ile neticelenen vesikalar bir araya getirilmiştir.
  • Son yıllarda Atsız ve özellikle 1944 davasıyla ilgili ciddi yayınların olduğu hepinizce malumdur. Bu yayınlar arasında ise özellikle, Ahmet Bican Ercilasun, Nergishan Tekin, Yavuz Bülent Bakiler, Ozan Karabulak, Hayri Yıldırım, Talat Ülker, Cihan Özdemir'in çalışmaları dikkat çekicidir. Listeyi daha uzatmak da mümkündür.

    Aklınıza hemen şu sorunun geldiğini düşünmekteyim. O halde bu kitap neden? Bu sorunun iki cevabı var:
    İlki, bugüne kadar Atsız denilince akla öncelikli olarak hep 1944 davaları gelmiştir. Evet, 1944'te yaşananların Türkiye'deki Cumhuriyet dönemi, Türkçülük tarihinin en önemli kilometre taşı ve tarihi olarak her sene 3 Mayıs'ın Türkçülük Bayramı olarak kutlanmasına vesile olduğu tartışılamaz. Ama, yine Türkiye'deki Türk milliyetçilerinin birlik beraberliğini göstermesi ve yetmişine merdiven dayamış ve rahatsızlığı vaki olan Atsız'ın cezaevine konulması da, kanaatimce 1944 kadar önemlidir...
  • M. Necati Bey bütün yurtta 1 Ocak 1929 akşamı Millet Mekteplerinin açılıp derslere başlanmasını planlamıştı. Her ilde bu çabanın aksaksız işlemesi için kurullar oluşturulmuştu. Bu nedenle 1 Ocak sabahı okullar süslendi. Mesela İstanbul’da binden fazla dershanede dersler başlayacaktı.
    Basın 1 Ocak gününü ‘eğitim bayramı’ diye adlandırdı.
    Derslere bu akşam, Ankara’da Gazi’nin ve Bakanların, İzmir’de Başbakanın, İstanbul’da bazı milletvekillerinin, komutanların, taşrada Valiler, Kaymakamlar, Nahiye Müdürleri, Eğitim Müdürlerinin, köylerde ise muhtarın, ihtiyar heyetinin, görevli öğretmenin katılacağı törenlerle başlanacaktı.
    ...*
    1 Ocak akşamı Millet Mektepleri her yerde törenlerle açıldı. Programı Necati Bey’in ruhunu şad etmek için bozmadılar, ertelemediler, planladığı gibi uyguladılar.
    Gazi bu törenlere katılamadı. Çok üzgündü. İsmet Paşa acı haberi alınca İzmir’den Ankara’ya döndü.
    Necati Bey büyük bir törenle toprağa verildi. Mezarı başında İsmet Paşa herkesi ağlatan içten bir konuşma yaptı. Basın günlerce Necati Bey’i anan, yücelten yazılarla dolup taştı.
    Gazetelerde cenaze töreni ve Millet Mektepleri ile ilgili birçok resim yer aldı. Önlerinde alfabe ve defter bulunan başörtülü annelerin, kasketli, bereli, takkeli babaların resimleri bir teselli oldu.
    İsmet Paşa M. Necati’nin yerine bir Bakan atamayı içi götürmediği için Eğitim Bakanlığını bir süre elinde tuttu. 28 Şubatta eğitime büyük hizmetleri dokunmuş olan Vasıf Çınar’ı atayacaktı.
    Turgut Özakman
    Sayfa 336 - -337, Bilgi Yayınevi, 37. Basım
  • Ne zanneder bu insanlar ? Fenalık yanlarına kâr kalır mı zannederler? Hep görünüşe bakarlar. Kadının vizonu var, Packard'ı var, göğsü Cumhuriyet Bayramı'nda Taksim meydanı gibi elmaslarla donanmış. Evet, gördüler mi onu öyle, bahtiyar zanneder enayiler. Ayol, bütün o donanma, şatafat, kadının kan ağlayan içini gizlemek için. Yoksa hakikaten bahtiyar insanın bahtiyar görünmek için o kadar gürültü patırtıya ne ihtiyacı var ?
  •  
    Veda
    Birçok Türkçünün maddi, manevi yardımıyla çıkmakta olan Orkun, onu idare edenlerin yorgunluğu yüzünden kapanıyor. Bu kararı verenlerin ızdırabı büyüktür. Uzun konuşma, tartışma ve danışmalardan sonra, yapılacak başka bir şey olmadığı için bu neticeye varılmıştır.

    Yurdun her tarafındaki genç Türkçülerin, bu sonuç karşısında duyacakları acıyı düşünmek bizi elem içinde bırakmakta ve bahta lanet etmeğe sevketmektedir.
    Türkçülüğün bayrağını, ilerde yeniden açmak üzere şimdilik kapatıyoruz. Bu bayrağın yeniden açılması, şahıs olarak mutlaka yine bizim idare edeceğimiz bir derginin çıkması manasında anlaşılmamalıdır. Türkçülük bayrağını yükseltenler yoruldukça, yıprandıkça, düştükçe o bayrak, bir adım geriden gelenler tarafından kavranacak ve Türkçülük ordusu, bir çığ gibi büyüyerek hep ileriye, büyük ülküye, Kızıl Elma”ya doğru yürüyecektir.
    Ülküler, milletlerin şuurudur. Ülküsüz millet, şuursuz insan gibidir. Bu memleket yıllarca, hain bir maksatla şuursuz yaşamaya mahkum edildi ve Türk ırkının şuurlu çocukları olan Türkçüler zindanlara takıldı. Hatta onların vatan ve millet haini olduğu ilan edildi. Türkçüler dünyadaki bütün Türklerin mazide olduğu gibi bir devlet halinde birleşmelerini ve Devşirme döküntülerinin yukarı mevkilere geçmemesini istedikleri için bu damgayı yemişlerdi. Bütün insanları Moskova buyruğu amele diktatörlüğü altına almak gibi hayvani ve ahmakça bir maksat ardında koşanlar ve onların yardakçıları mazide birkaç kere gerçekleşmiş olan Türk birliğinin yeniden kurulmasına “hayal” demek ihanetini de gösteriyorlardı. Gazete ve radyolarla bizim vatan haini olduğumuzu ilan eden soysuz soytarıların iç yüzü, Tanrı adaletinin dünyada tecellisiyle pek çabuk anlaşıldı. Hemen hepsi Devşirme döküntüsü olan bu hakiki vatan hainlerinin “vatan” dedikleri şey kendi köşkleriyle rahat ve huzurlarından ibaretti.
    Vatan hainlerinin darbelerine maruz kalan Türkçülük geriledi veya zayıfladı mı? Asla!… Tırpan yiyen otlar gibi daha gür, daha sık gelişti ve yurdun dört bucağına yayılarak bir tarlaya atılan tohumlar gibi filizlenmeye başladı.On iki asır önce yaşamış olan büyük Türk siyasi ve kumandanı Bilge Tonyukuk, ilk Türk tarihi demek olan yazıtında bir milletin başında serserilerin bulunmasını en büyük felaket diye anlatmakta ne kadar haklıdır! 1950”den önce uzun yıllar bu memleketin başında serseriler, hem de yabancı ve hain serseriler hüküm sürdü. Milletin sağlığını, servetini ve ahlakını o serseriler mahvetti. Bir gece içinde bizi Moskof sömürgesi haline getirecek planları o serseriler hazırladı. Fakat onlar bugün, tarihin hiçbir devrinde görülmemiş bir hayasızlıkla milletten, vatandan, hürriyet ve demokrasiden bahsediyorlar.
    Türkçülük, bütün Türklerin tek devlet halinde birleşerek her bakımdan bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bunun değişmez iki ana unsuru vardır: Irkçılık, Turancılık. Irkçılık ilk önce bir milli savunma vasıtasıdır: Türkelindeki azınlıkların kendi aralarında gizlice yürüttükleri ırk şuuruna karşı bir korunma tedbiridir. Türkiyedeki Selanik Dönmeleri Türkleşmemek için asırlardır gizli tedbirler alırken, hiçbir kültürü ve mazisi olmayan bir takım küçük millet ve cemaatlar soyadı kanununun sarahatine rağmen, kendi soyadlarına kadar saklayıp ırkçılık yaparken, Yahudiler İsrail”in hakiki vatanları olduğunu türlü şekillerle ispat ederken Türkler de hiç şüphesiz devletin hakiki sahibi olarak bazı tedbirler almakta haklıdır.
    Irkçılık aynı zamanda bir hıfzıssıhha meselesidir. Karışmak daima üstün tarafın aleyhine olduğundan üstün bir ırk olan Türk ırkı aşağı ırklarla karıştığı zaman ortaya çıkan melezlerde Türk”ün bazı üstün vasıfları kaybolmakta, aşağı ırkın iptidai vasıflarından bazıları onun yerini tutmaktadır. Birer müspet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin ortaya koyduğu bu hakikatlardan siyasi düşüncelerle vazgeçemeyiz. İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz.
    Irkçılık en nihayet bir tarihi şuur meselesidir. En eski Türk devletlerinden başlıyarak kısa ömürlü cumhuriyet devrinin sonuna kadar gördüğümüz binlerce örnek, devlette mühim mevkilere geçirilen yabancı kanlıların ihanetlerini göstermektedir.
    Bütün bunlara bakarak Türkçüler, ırkçılığı değişmez bir prensip olarak kabul etmişlerdir. Fakat bu ırkçılık, ırkçılığın ne olduğunu bilmiyen veya bilmezlikten gelenlerin ileriye sürdüğü gibi insanları ölçüden ve laboratuvar muayenelerinden geçirerek hangi milliyete mensup olduklarını tayin manasına gelmez. Hemen hemen her ırk başka ırklarla karışmıştır. Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü tabiat bir müddet sonra melezliği tasfiye eder. Fakat bir ırk mütemadiyen başka ırklarla karışmakta devam ederse bir zaman sonra, bir daha düzelmemek üzere bozulur.
    Irkçılık tehlikelidir diye bağıranlar dünyadan haberi olmayan bir takım zavallılardır. Dünyanın her yerinde, hatta ırkçılık düşmanlığını kısmen bizim gafillere aşılayan İngiltere ve Amerikada bile mükemmel bir ırkçılık vardır. Amerikalılarla İngilizlerin ırkçılık düşmanı gözükmeleri İkinci Cihan Harbinde Almanların kendi ırklarının üstün olduğunu iddia edip bazı haklı neşriyatla Amerikan ve İngilizlerin karışma yüzünden düştükleri gösterince Anglosaksonlar siyasi rekabet ve kıskançlık sebebinden ırkçılığa düşman kesilmişlerdir. Fakat onların düşman olduğu ırkçılık resmi ve aleni Alman ırkçılığı olup gizli ve örfi Anglosakson ırkçılığı değildir.
    Kunlar ve Gök Türkler çağında saraylarımıza giren Çin prenseslerinin ihanetleri artık bugün popüler bilgi haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde Kanuni Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahı küçük düşüren hareketler İslav asıllı Hurrem Sultan yüzündendir. Osmanlı tarihinde büyük gözüken bir takım sadrazamların hainliği artık gün gibi aşikar olmuştur. Gedik Ahmet Paşa Maktul İbrahim Paşa, Sokullu gibi büyük sayılan Devşirmelerin iç yüzü ve Devşirmelerden mürekkep Yeniçeri ordusunun haince rolleri gizli kapaklı bir şey değildir. Bütün bu hususları tafsilatiyle öğrenmeleri için Türkçülere, İsmail Hami Danişmend”in “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi ” adlı büyük eserini mutlaka okumayı tavsiye ederim. Balkan, Cihan ve İstiklal Harblerinin büyük ihanetleri ise herkesin bildiği şeylerdir. Bütün bunlardan sonra İsmet İnönü ve yardakçıları gibi münafık ahmakların ağzına yakışır.
    Irkçılığın aleyhinde bulunanlara şunu sormalı:
    – Kendinizi Çingene ile bir tutar mısınız? Bir Çingene ile evlenir misiniz? Çingene bir gelin veya damat kabul eder misiniz?
    – Evet derlerse mesele yok. Hayır derlerse ırk tefriki yapıyorlar demektir. Onların yalnız Çingenelere karşı yaptığı bu ayırmayı biz başkalarına karşı da yapıyoruz.
    Irkçılık, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktır. Köy ve kasabalarda kaç yıl hatta asır önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü ailesi hala yabancı sayılmaktadır. Tamamiyle Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmiyen ve kendisini başka bir millete mensup saymıyan bu türlü insanlara yabancı gözüyle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli ırk şuurunu gösterir. Demokrasinin bir “çoğunluk arzularını tahakkuk sistemi” olduğu unutulmamalıdır.
    Türkçülüğün ikinci unsuru olan Turancılık bütün Türklerin birleşmesi düşüncesidir. Bugün belki 40, belki 50, belki 60 milyon Türk var. Geniş bir vatana yayılmış olan bu Türkler mazide muhteşem rol oynamış, hareketli, kabiliyetli bir millettir. Sebebi her ne olursa olsun başka milletlerin hakimiyeti altına düşmüş olan bu Türkleri bir tek devlet halinde toparlamak düşüncesi kadar haklı ve makul ne olabilir? Dünyadaki bütün milletler, yabancı hakimiyet altında kalmış olan millettaşlarını kurtarmak gayesini güderken Türkler neden aynı dileğin arkasında koşmasın? Yaratılıştan devlet kurucu olan Türkler için bu kadar büyük bir devleti kurup yaşatmak hayal değildir. Tiren, otomobil, uçak, telgraf, telefon ve radyonun olmadığı zamanlarda bile Türkler büyük devletler kurmuş asırlarca yaşatmışlardır.
    Dünyanın bütün Türkleri Türkiye”ye Kabe gibi bakıyor. Türkiye”nin kendilerini birgün kurtaracağı efsanesi, aralarında yaşıyor. Yalnız anayurtta ve zulüm altında yaşıyan Türkler değil, medeni ülkelerde yaşıyan Türkler de buraya hasret çekiyor. Geçen yıl Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Bermutat gümrük vesairede gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye”yi çok sevmişti. Finlandiya”da 1000 kadar Türk yaşadığını, hepsi zengin ve müreffeh olan bu Türklerin kendilerine çok iyi muamele eden dürüst ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen buraya gelmek istediklerini, Finlerle katiyen evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin-Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk”ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti.
    Bütün Türkleri kurtarmak milli hakkımızdır. Milli hakkımız olması bile bize karşı duyulan bu büyük sevgiden sonra insani vazifemiz haline gelmiştir. Milletleri büyülten şeyler milli ve insani asil hareketleridir. Zulüm altında inleyen tutsak Türkleri kurtarmak için yapılacak fedakarlıktaki ihtişam o kadar parlaktır ki bu parlaklık, Türklüğün ölmezliğinin senedlerinden biri olacaktır. Hiçbir ülkünün ardında olmayarak, yalnız yiyip içmeyi düşünmek ve yalnız bir gün için yaşamak insanlara hiçbir şeref vermez. Bu kadarını hayvanlar da yapar. İnsanlık, ülkü için ve yarın için yaşamak, bu uğurda fedakarlık etmek ve ölmektir. Ölümden hayvanlar kaçar. İnsan şeref için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır.
    Turancılık, bizimle akraba olan milletleri yani Moğol, Mançu ve Koralıları, hatta Finlerle Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi ilim dilinde bazan Ural-Altay manasında da kullanıldığı için Turancılığın Ural-Altaycılık olduğu zannı da bazan hasıl olmuştur. Fakat hiçbir Türkçü böyle bir gaye gütmemiştir. Bizim Turancılığımız Türk”ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle meskun bulunan ülkeleri istiklale ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır. Bu birliğin nasıl olacağı meselesi bizi ilgilendirmez. Çünkü o siyasi bir iştir. Bizim Turancılığımız ve ırkçılığımız yani Türkçülüğümüz ise siyasetin üstünde bir ülkü meselesidir.
    Demek ki Türkçülük bütün Türklerin birleşmesini ve Türklüğün yabancı ırk tesirlerinden korunmasını istiyor. Burada Türkçülüğün millet ve vatan tariflerinin ne olduğu meselesiyle karşılaşırız. Diğer bir tabirle Türk kimdir ve Türklerin vatanı neresidir?Türk, Türk soyundan gelen insandır. Türk soyundan gelince de pek nadir ve arızı bazı istisnalardan sarfı nazar, o insanın Türkçe konuşması ve Türk kültürünü taşıması lazımdır.Türk olduğu halde anadilini kaybetmiş olan Polonya-Litvanya Türklerini, Türkçe bilmiyorlar diye Türklük kadrosundan çıkaramayız. Bunlar kan bakımından da, duygu bakımından da Türk oldukları için günün birinde kendi istekleriyle Türk dili kadrosuna gireceklerdir. Bazan, yabancı ülkede doğup anasını babasını kaybettiği için Türkçeyi unutanlar da vardır. Türk olduğunu bildikçe bu gibileri Türk” tür. Bir felaket yüzünden Türkçeyi kaybedenleri Türklükten çıkarmakla eşittir ki buna kimsenin hakkı yoktur.
    Türklerin bir millet olmak için mazide mukadderat birliğine, tarih birliğine ihtiyaçları yoktur. Türkiye Türkleriyle Türkistan Türkleri uzun zaman ayrı mukadderata malik olmuşlardır. Bundan onların ayrı milletler olduğu manası çıkmaz. Onlar günün birinde yine aynı mukadderata malik tek millet olacaklardır. Anadolu ve Azerbaycan Türkleri de uzun zaman ayrı yaşamışlardır. Fazla olarak Anadolu ile Azerbaycan, Azerbaycanla Türkistan, Türkistanla Anadolu, Türkistanla İdil-Ural, İdil-Ural”la Türkiye (yani İlhanlılarla Altun Ordu) bazan şiddetle çarpışmışlardır. Hele mezhep kavgaları yüzünden Anadolu ve Azerbaycan Türklerinin vuruşmaları pek feci olmuştur. Fakat bütün bunlar Türklerin tek millet olmasına mani değildir. Bugün tek millet olduğunda kimsenin şüphesi olmayan Anadolu Türklerinin vaktiyle Osmanlı-Karaman, Osmanlı-Akkoyunlu halinde birleşmelerine engel olmamışsa, yarın da öteki Türklerle Türkiyenin birleşmesi ve kaynaşması, önüne kimsenin geçemiyeceği tarihi bir zarurettir. Türkler aynı tarihi mukadderata malik değiller gibi görünüyorsa da bir bakımdan aynı tarihi makadderata sahip oldukları da söylenebilir. Çünkü ayrı siyasi parçalar halindeki Türklerden herhangi birinin başına gelen faciadan biraz sonra ötekiler de müteessir olmuştur. Mesela Kazan Hanlığının yıkılışı Türkistanın yıkılışına yol açmış, Kırım”ın çöküşü Türkiye”ye ağır kayıplara mal olmuştur. Bununla beraber Türklerde tarihi mukadderat meselesinin şuurlu bir şekilde mütaala olunduğunu gösteren hadiseler de vardır. Mesela Türkiye, Kırımın kurtarılması için 1786-1791 savaşını yapmış, Sultan Aziz de aynı denemeyi tekrarlamak üzere kuvvetli bir donanma hazırlamıştı. Doğu Türkistandan Çinlileri kovan Atalık Gazi Yakub Beğ Türkiye”yi metbu tanımıştı. Velhasıl bugün Türklerin mukadderatı birdir ve geçen her yıl bu mukadderat birliğini biraz daha kuvvetlendirmektedir. Bundan başka bizim de imza koyduğumuz Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesindeki “milletlerin hür ve müstakil yaşamak hakkı” na Türkler; mazileri, kabiliyetleri, coğrafi ehemmiyetleri ve nüfusları bakımından başka milletlerden daha çok layıktır. Başka milletler koydukları imzanın şerefi için bizim bu hakkımızı kabule mecburdur.
    Milleti yapan unsurlardan birisi de din olduğuna göre Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki Türklerin dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din on asırdan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak için mutlaka Müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bugünkü Türkler arasında birkaç yüzbin Şamani, birkaç yüz bin Hırıstiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk(Karayımlar) de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hırıstiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye”de yerleşenleri ekseriyetle Müslüman olmuşlardır. Onlar bunu Türklüğün bir lazımesi saydıkları için yapmışlardır. Öyle gözüküyor ki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu Şamani ve Hırıstiyan Türkler Müslüman olacaklardır. Onun için şimdiden onları zorlamaya bir mecburiyet yoktur.
    Vaktiyle Türkler arsında bir ayrılık unsuru olan Sünnilik-Şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılamaz. Bunların hepsi Müslüman Türktür ve Müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.
    Bu Türklerin oturduğu yerler Türk vatanıdır. Türklerin devamlı devlet ve medeniyet kurduğu, Türk hatıraları ile dolu ülkeler yurdumuzdur ve bize aittir. Bu ülkelerin herhangi birinde Türklerin zorla sökülüp atılması bu hakkımızı götürmez. Mesela Kırım Türklerinin yok edilmesi veya Doğu Rumeli vilayeti Türklerinin sürülmesi hiçbir mana ifade etmez. Yahudiler tam bir Arap ülkesi haline gelen Filistinden nasıl Arapları sürerek orada bir Yahudi çoğunluğu yaptılarsa biz de aynı şeyi yaparak bize ait olan toprakları mutlaka Türkleştireceğiz.
    Türkçülüğün değişmeyen tarafı ırkçılığı ile Turancılığı ve bunun neticesinde Türk milleti ve vatanı hususundaki düşünceleridir. Bu iki temelde bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler; mesela iktisadi, sosyal ve hukuki görüşler Türkçülerin ileride halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü zamanla herhangi bir iktisadi veya içtimai düşünce çürütülebilir. Fakat ırkçılık ve Turancılık asla değişmeyecektir. Çünkü bunlar Türklüğün Türklük olması için elzem şartlardır. Tıpkı bir insanın havaya ve yiyeceği olan mutlak ihtiyacı gibi… Bir insanın elbise ihtiyacı yaza, kışa, geceye, gündüze göre değişebilir. Eğlencesi de sinemaya, ava gitmek veya içki içmek şeklinde olabilir. Fakat havaya ve yiyeceğe ihtiyacı hiç bir zaman değişmez. Irkçılıkla Turancılık, Türkçülüğün hava ve gıdasıdır.Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Realist olan Türkçülük “Yaşamak için kavga” kanununun, sonuna kadar devam edeceğine inandığından askerliğe karşı saygı duymakta ve ırkımızın askeri millet olma geleneğini geliştirme amacı gütmektedir. “Artık savaş olmıyacak” gibi uyuşturucu telkinlerin, milli savunmamızı gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz. Dünyada savaşı kaldırmak düşüncesi asırlardan beri denenmiş, fakat tutmamıştır. “Roma Barışı” denen sözde barış sisteminin büyük kırgınlarla, askeri hazırlıklarla, zorbalıkla sağlanmış, fakat hiçbir zaman ömürlü olmamış bir sistem olduğu unutulmamalıdır.
    Hakiki askeri faziletlerin diriltilmesi ve ruhlarda kökleşmesi taraftarıyız. Askerlik kalıp işi değil, ruh işidir. Fakat kalıbın da ruha uygun olması şarttır. Bize fenalığı dokunmıyan milletlerin, fikirlerin ve fertlerin dostuyuz. Fakat hayatın yalnız sevgiyle yürüyeceğini sanmanın büyük bir gaflet olduğuna inanıyoruz. Dünyada her şey zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgiyle birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük bir bakıma göre de “Türkçülük düşmanları düşmanlığı” dır. Irkımıza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millete, her dine, her rejime, fikre, cemiyet, ferde düşmanız, “Kinimiz dinimizdir”. Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik çarpışmak bilimidir. Yaşamaya hak kazanma bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her ilim ve fen onun yardımcısıdır.
    Türkçülük “disiplinli millet” taraftarıdır. Disiplinli millet demek fertlerin devlete, devletin de fertlere zarar vermiyeceği karşılıklı hak ve vazifeler sistemini kabul etmiş millet demektir.
    Disiplinli millet tipinde iptidat ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli milletle milletin ahlak, gelenek, şeref ve arzularına aykırı hiçbir şey yapılamaz. Disiplinli millet hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli millet demektir. Türkçülük, Türkelinin her bakımdan Türkleşmesi taraftarıdır. Bu sınırlar içinde yabancı bir şey kalmıyacaktır. Kayıtsız şartsız Türk kültürü hakim olacaktır. Bu bakımdan Türkçülüğün kendisine mahsus bir dil, tarih ve alfabe telakkisi vardır. Arınmış ve geliştirilmiş ve Türkçe istiyoruz. Dil kurultayı maskaralıklarının yadigarları temizlenecek, fakat bu arada elde edilmiş bazı müspet sonuçlar saklanacaktır. Bu alfabe Türkçeyi yazmaya ve geliştirmeye elverişli değildir. Buna, Türkçeyi yazmak için gerekli dört beş harf eklenecek, böylelikle Türkçe,bir zenci dili durumuna düşmek talihsizliğinden kurtulacaktır.
    Türkçülüğün tarih tezi eski milletleri ve hele Anadoluda yaşıyanları Türk saymak komedisinden tamamen uzak, bilim çerçevesi içinde milli bir görüştür: Türk tarihi Orta Asya”da Milattan önce 12”nci asıda “Şu” veya “Çu” larla başlıyan bir tarihtir. Bu tarih Mançuryadan Kırıma kadar uzanan bir anayurtta 11”inci Asra kadar sürmüş, 11”inci Asırda Türkiye dediğimiz Anadolu, Suriye, Irak, Azerbaycan ve Horasandan mürekkep ikinci bir anavatan teşekkül etmiştir. Türkçülük bakımından Aksak Temir-Yıldırım Bayazıd kavgası bir kardeş kavgasıdır. Türkçülük bakımından Türkiye tarihi Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı hakimiyetlerinin, şimdi de cumhuriyetin devam ettirdiği tarihtir. Tarihimizin Osmanlı çağı diğer iç ve dış gelişmelerle birlikte Türk ırkının Devşirmelerle iç savaşı şeklinde de mütalaa olunacaktır. Türkçülük Tanzimattan sonraki tarihimizin yeniden tedvin olunarak hakikatların ortaya çıkmasını ve yalancı kahramanların hakiki mevkilerini almasını ister. Türkçülük bütün fantezilerden uzak bir ciddiyet taraftarıdır. Devlet ve millet hayatında, fantezilerin millet aleyhinde olduğuna inanmıştır.
    Türkçülük, Türk ırkının tarihi ananesine dayanarak kadın hususunda hür düşüncelidir ve kadına saygı beslemektedir. Ancak kadının koket derecesine düşmesine de şiddetle aleyhtardır. Kadına saygı beslemek onu erkekle kayıtsız şartsız eşit tutmak manasına gelmez. Tanrının ayrı yarattığı iki cinsi bir tutmak tabiat kanunlarına aykırı bir eksantrikliktir. Kadınların her türlü öğrenimi yapmalarına ve bazı durumlar müstesna, her mesleğe girmesine taraftarız. Fakat aile yapısının korunması bakımından kadının her şeyden önce analık ve zevcelik vazifesini yapmasını isteriz. Türkçülük, memlekette sosyal bir adalet olmasına taraftardır ve hakiki adaletin sosyal olduğu kanısındadır. Millet fertlerini sağlık, geçim ve istikbal bakımından tatmin etmenin milliyetçilik şartlarından olduğu aşikardır. Türkçülüğe göre Moskof bizim barışmaz düşmanımızdır. Bu düşmanlığı tarih, mukadderat ve jeopolitik yaratmıştır. siyasetle ve yalanla bu düşmanlık kaldırılamaz. Onun için Türk ırkının hayatında yürütücü amillerinden biri olarak, zaten saklı bir halde yaşıyan Moskof düşmanlığının milletle beslenmesine taraftarız. Sevgiler gibi düşmanlıklar da milletleri diri ve ayakta tutar. Türk dışişleri bakanları arasıra Moskoflarla dostluk edebilirler. Türk milleti için böyle bir şey düşünmek milli menfaatlar aleyhinde düşünmektir. Moskof bizim ırk düşmanımız olduğuna göre Moskof emperyalizmi olan komümizm de en tehlikeli düşmanımızdır. Komünizm, Moskofluğa mal olmuş bulunduğundan ona taraftarlık vatan ihanetidir. Türkçülük bakımıdan en alçak vatan hainleri olan komünistlerin yok edilmesi şarttır.
    Masonluğu da düşman sayıyoruz. Masonluk, kökü dışarda olan gizli bir cemiyettir ve milliyetçilikle tatmin olunmıyanların başvurduğu Türkçülük düşmanı bir teşekküldür. Başlangıçta Yahudilerin milli menfaatlarını gizli olarak korumak için kurulmuş, zamanla beynelmilel bir hale gelmiştir. Savaş halinde bulunan iki millete mensup Masonların, kendi devletleri aleyhine olsa bile birbirlerine yardım etmek mecburiyetinde olmaları bu zümrenin bütün milliyetçiliklere ve bu arada Türk milliyetçiliğine de düşman olduğunu göstermektedir. Onlar gizlice her yere el atıp orayı ele geçirmeğe çalışmakta ve muvaffak olmaktadır. Bugünkü “Türk Ocağı” nın umumi idaresi ihtiyar Masonların elindedir ve bu yüzden, vaktiyle milliyetçiliğe o kadar hizmet etmiş bulunan bu müessese artık hizmet edememektedir.
    Siyonizm, Yahudi ırkının huzurunu dünya milletlerinin huzursuzluğunda arıyan teşkilatlı bir insanlık düşmanı fikirdir. Kendisini bir devletin milli ülküsü göstermek yolundaki gayreti emperyalist arzularını gizlemek içindir. Birinci Cihan Savaşında, her türlü kılığa girerek Filistin Cephesindeki ordumuzu arkadan vuran ve düşmana casusluk eden Siyonistlerin ortaya koyduğu korkunç hakikat, Türkçüleri bu cereyana karşı da her zaman uyanık ve tedbirli bulunmaya sevketmektedir. Komünizm, Siyonizm ve Masonluk Türkiye”de bir sacayak halinde Türk düşmanlığı yapmaktadır.
    Türkçülük ağır, fakat sağlam bir şekilde ilerliyor. O, mesela Almanya”daki Nasyonal Sosyalizm gibi kısa bir zamanda birdenbire büyüyerek iktidara geçen cereyanlarla ölçülemez. Tedrici şekilde büyümesi sağlam ve gürbüz olacağının teminatıdır.
    Türkiye”de Ali Suavi, Süleyman Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ziya Gökalp, Dr. Rıza Nur, Dr. Mustafa Hakkı Akansel gibi kalem sahibi Türkçüleri yetiştiren Türkçülük 3 Mayıs 1944 hareketiyle belki de memleketi komünizm tehlikesinden kurtarmıştır. 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası, Türkçülüğün geçirdiği ilk ve oldukça çetin bir imtihandır.
    Bütün bu çekilen sıkıntılar verimsiz kalmış değildir. Bugün memlekette yer yer görülen Türkçü kıpırdanışlar ve davranışlar o çetin imtihanın sonuçlarıdır. Türkçüler birleşmek lüzumunu duyarak ayrı ayrı kurdukları dernekleri kaldırmışlar ve “Türk Milliyetçiler Derneği” adı altında tek teşkilat haline gelmişlerdir. Bugün memlekette 40 kadar şubesi bulunan bu dernek daha çok gençleri toplamakta ve Türkiye”ye şamil yeni bir Türkçü kaynaşmaya sebep olmaktadır. Bu teşkilatın yayılması ve kuvvetlenmesinde Orkun”un epey hizmeti vardır.
    Türkçülük şimdi gayri siyasidir ve daha bir müddet öyle kalması hayırlıdır. Şimdi bütün genç Türkçülere düşen vazife her şehir, kasaba ve kabilse köyde derneğin şubesini kurarak faaliyete geçmek ve Ankara”daki Genel Merkeze sıkı bir şekilde bağlanmaktır. El ve gönül birliğiyle çalışılırsa çok şeyler yapılabilir. Orkun 68 sayılık neşriyatı ile şimdiye kadar çıkmış olan Türkçü imzanın tanınmasına hizmet etmiştir. İstediğimiz kadar kuvvetli değildi. Fakat yine de bir şeydi. Orkun”da yarım kalan 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası tefrikası ilerde kitap halinde basılacaktır.
    Türkçülük fikir halinden teşkilat haline girerken, teşkilatı idare edenler sıkı durmaya ve uyanık bulunmaya mecburdur. Türkçülüğün soysuzlaşmaması için teşkilata girecek olanlar üzerinde titiz davranmak, aksıyanları merhametsizce atmak vazifeleridir. Türkçülüğü gösteriş vasıtası diye kullanan, fakat er meydanında kahpeleşenleri biz 1944-1945 Davasında bizzat gördük. Bir iman ve irade işi olan Türkçülüğün içinde imanı zayıf, karakteri çürük olanların işi yoktur. Türkçülük kemiyet değil, keyfiyet işidir. Az fakat öz kimselerden mürekkep bir Türkçü teşkilat sıkı bir disiplin altında çalışmak şartıyla ırkımızı terakkinin doruğuna ulaştırabilir.
    Bir veda yazısı olan bu makaleyi bitirirken genç Türkçülere bazı tavsiyelerde bulunmak isterim:
    Bugünkü şartlar içinde Türkçülerin yapacağı hareketlerin başında hepsinin, kendi meslek alanında çalışarak yükselmesi gelir. Her Türkçü kendi mesleğinin en yüksek derecesine veya rütbesine erişebilmek için ciddi ve sistemli şekilde çalışmalıdır. Başarı gösteremiyenler bezginliğe kapılmamalı, gerekirse meslek değişmeli, kendilerinden ümit kesenler arkadaşının yükselmesine yardım etmelidir. Yükselmeğe çalışmakta takip olunacak yol, Masonların başvurduğu gibi birbirlerini haklı haksız destekliyerek layık olmadığı yere yükselmek gibi şerefsizce bir yol değildir. Ehliyet göstererek yürümenin şerefli yoludur.
    Her mesleğin faydası ve ehemmiyeti olmakla beraber Türkçüler bilhassa Harb Okuluna, Mülkiyeye ve öğretmen okullarına girmelidir. Öğretmenlerin öğrencilere yapacakları milliyetçilik telkini ile memleketin geleceğine nasıl hakim olduklarını söylemeğe lüzum yoktur. Subaylar da kısmen öğretmendir. Bundan başka bizim yurdumuzda milli mukadderate hakim olan en mühim zümre subay sınıfıdır. Mülkiyeden çıkarak kazaların, vilayetlerin başına geçmek Türkçüler için mühim bir hizmet fırsatıdır.
    Türkçülerin düşüneceği ikinci bir mesele bir aile kurarak memlekete gürbüz ve Türkçü çocuklar yetiştirmek olmalıdır. Bunu anlıyarak genç yaşında evlenen ve çok çocuk yetiştiren Türkçülerin epey fazla oluşu ümit verecek, iç açacak bir vakadır. Daima çok çocuk ve gürbüz çocuk yetiştirmek prensibinin ehemmiyeti üzerinde uzun uzun konuşmaya luzum yoktur. Türkçüler evlenecekleri kızın sağlık ve ırk durumuna ve bu hususta aşka esir olmamaya dikkat etmelidir. Bu türlü ihmallerin kısa ömürlü evlenmelere yol açtığı örnekleriyle sabittir.
    Türkçüler teşkilatlanmalı, bunun için de daima Milliyetçiler Derneğini takviye etmelidir. Bu teşkilatta geçimsizlik göstermemeli, benlik davası gütmemelidir. Hür Türkçü kendi çevresini ikaz ve irşad etmeğe çalışmalıdır. Bulunduğu şartlar içinde nasıl bir Türkçülük yapacağını kestirmek o Türkçünün zekasına ve kabiliyetlerine aittir. Lüzum olursa Türk Milliyetçiler Derneğinin merkezlerinden sormalı, soramazsa vicdanına danışarak hareket etmelidir. Yanlışlar samimiyetle itiraf olunmalı, bir daha yapmamaya çalışılmalıdır. Genç Türkçülerin çoğunda bir milli kültür eksikliği bulunduğu gözden kaçacak gibi değildir. İmla yanlışları ve ifade bozuklukları bunu açıkça gösteriyor. Bu eksiklerin giderilmesine uğraşmak lazımdır. Milli kültürü zenginleştirecek eserleri okumak, hatta kabilse eski harfleri öğrenmek zaruridir. Eski harflerle yazılmış eserler hala büyük bir hazine halinde kapalı olarak durmaktadır. En mühim bir cihet de Türkçülerin kendi aralarında bir veya birkaç sandık kurmalarıdır. Gayet az paraların birikmesiyle başlıyacak olan bu sandıkların ilerde akla, hayale gelmez faydalar sağlaması muhtemeldir. Damlaya damlaya göl olduğu unutulmamalıdır. Bu sandıklar Türkçüleri mali güçlüklerden koruyacağı gibi Türkçü yayınlara da yol açar.
    Bu tavsiyelerimin hepsi ehemmiyetsiz şeylerdir. Fakat zamanla bunlardan mühim sonuçlar doğması beklenebilir. Orkun kapanırken onun çıkmasını ve yaşamasını sağlayan ülküdaşlarımıza teşekkür ederiz. Genç subaylardan liseli ve ortaokullu ülküdaşlara kadar bütün Türkçülerin gönülleri ve fikirleri aşağı yukarı bir buçuk yıl Orkun üzerinde birleşti. Orkun kuvvetli veya zayıf, her ne olursa olsun, biz, yani Türkçüler demek ki bu kadarmışız.
    Fakat ümitlerimiz kırık değildir. Uğrunda çalışanlar, ızdırap çekenler, ölenler bulundukça Türkçülük mutlaka muzaffer olacaktır. Yabancı hakimiyetler altında kırılan, sürülen milyonlarca ırkdaşımızın bulunması bize vazifemizin büyüklüğünü ve şerefini hatırlatsın. Zevk ve sefa içinde yaşamak, içkiyle dünyayı hoş görerek zevk kadınlarıyla mest olmak, şehvet içinde kendinden geçmek de vardır. İstiyen onu, istiyen berikini tercih eder. Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedi olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kainatın sinesinde yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya aleminde kendimizi ölüm kadar ebedi bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağında bekliyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrıya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.
    Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi karanlık içinde kaybolurken hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzel, fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan daha güzeldir. Yaşamak sadece kısa bir an yaşamaktır. Ölüm ise kainatın ebediliğinde, hatıralarda ve gönüllerde asırlarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silinmekten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir. Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel, hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Her fedakarlık muhteşemdir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğruna ad bırakmadan silinmek her şeyden daha muhteşemdir.
    Birleşmiş Milletler ideali uğrunda Kora”da şehitler vermek güzel bir şey, fakat Türkleri birleşmiş görmek için Kafkasyada, Azerbaycanda, Türkistanda, Altayda can harcamak şaheser bir şeydir. Türkçülük din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
    Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskofa karşı Köprüköy taarruzunu yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz.
    Tanrı Türkü Korusun!

    Nihal ATSIZ, Orkun Dergisi, 18 Ocak 1952, Sayı: 68
  • 224 syf.
    ·2/10
    Efendim Zümrüt Ayna kitabı 99 senesinin yazılarından oluşan bir kitapmış. Kolaya kaçmışlar. Ama kitap şöyle başlamış; Ahmet Necdet Sezer Bey’den bahsetmiş. Eski Cumhurbaşkanlarımızdan.
    Sezer üniversite nedir, nasıl yönetilir konusunda hiçbir fikri olmayan bir adamdı. Entelektüel bir tarafı bulunmayan bir adamdı, diyerek yani sözüm ona biraz kitaplarını okuduğunuzda göreceksiniz, Türkiye’de adam yok. Bir tek Celal hoca var. Onu merkeze alıyoruz.
    Bir her seferinde geri dönüp, ya bilim felsefesi hadi hoca, hadi bir şey anlat da şu ateizmin güzelliklerinden hep yardıra yardıra anlatıyorsun ya, bak biraz düzgün bir şey çıksın diye arıyoruz şimdi. Ama dakika bir gol bir, sayfanın daha başında siyasetle başladık konumuza.
    Abdullah Gül Bey’den de bahsediyor. Sezer’in kelimenin gerçek manasında simetriği diyor. Tek farkı Abdullah Bey’in İngilizce bilmesi diye ifade ediyor.
    Enteresan bir şekilde Türk üniversite tarihinde, Türk akademi tarihinde altın harflerin tersinde, simetrisinde simsiyah harflerle yazılmış Kemal Gürüz’den uluslararası şöhret sahibi büyük bir eğitimcinin artık YÖK’ün başında bulunduğunu anlatmaktan geri durmayarak bir Kemal Gürüz hikayesi dinliyoruz. Hiç öyle bir adam olmadığını da bilmekle beraber.
    Sonra, hani dedim ya filmin başında, kullanmayı hiç aklıma getiremeyeceğim o iğrenç replikte o küçük çocuğa Allahsız diye tabir ediyordu ya mahallenin bıçkın delikanlısı. YÖK’le geldik inkalar mayalara geçtik. Hoop geri dönüyoruz, sayfa daha üç. Bir edebiyat, en azından bir yazım akışı eğer bilimsel bir makale yazmışsanız konular arası geçiş, tez, antitez yok. Bunların hiçbiri yok Celal amcada.
    Poscidon’a 1000 boğa kurban et bir şey olmaz. Ediyorlar yine deprem oluyor. Sonra bir dakika diyorlar, bu böyle olmaz. Bunu da ilk söyleyen Miletoslu Tales. Tales Mısır’a gidiyor, orada kadastrocularla karşılaşıyor. Nil nehri her sene taşkın yapıyor ve insanların tarla işaretleri yok oluyor.
    Bunları ölçümlüyorlarmış.
    Celal hocanın bir Tales takıntısı var. Dücane Bey’deki diğer takıntılar gibi onda Logos, öbüründe Platon. Bunda da Tales takıntısı var. Tales’le yatıp, Tales’le kalkacağız. Sonra bu Mustafa Kemal’e dönüşecek. Ama Tales’i zannedersem Celal hoca pek inceleyememiş çünkü Nil kenarındaki ölçümler daha Firavun’dan çok önce başlamış bir süreç hocam. Hani biraz daha geçmişe gitseydiniz belki konu güzeldir.
    Bu bilgi kesindir ve kesinliği ispat edilebilir deyip bakın konuyu nereye bağlıyor; bunun için tanrıya ihtiyacım yok diyor Tales.
    Eğer Tales, Nil nehrinin kenarındaki su yükseliş artışının yani bu ölçümlemeden tanrıtanımazlığa gittiyse senin Tales’le bizim felsefe kitaplarında yazan Tales aynı Tales değil.
    Kesinlikle fakat dinler arasında da bir ayrım yapmak mümkün diyor.
    Bir yandan din adamı olarak çıkıyor şimdi karşımıza. Siyasetçi, felsefeci, ahanda din adamı.
    Kesinlikle fakat dinler arasında bir ayrım yapmak mümkün. Medeniyeti öldüren dinler genelde tek tanrılı dinler diyor. Sadece bilim felsefesi tarihinde bu konunun tam tersi yazar. Tek tanrılı dinlerin medeniyet kurgusunun temeli olduğunu. Ha siz bu medeniyetlerin böyle olmasını arzu etmeyebilirdiniz, der bilimsel olarak buradan bitirir. Yani ne yazık ki biz Celal hocadan beklediğimiz bilimsel terminolojiyi alamıyoruz. Mahalle köşesinde bekleyen, elinde tespih tutan amcadan çok bir farkı yok. Diyorum ya gençlerimiz bu kitapları açıp okumayınca Celal hocanın birkaç programda acayip bir şeyler söylediğini zannederek entelektüel bir sepete koydunuz ya, heh o sepet Karamürsel sepeti bile değil.
    Dollo Yasası’na göre evrim tersine gitmez diyor.
    Dollo Yasası, evrimciler tarafından bile hala yasa olarak net kabul edilmiş bir şey değil. Hatta patladığı anlatılır. Celal hoca 1947’de kalmış olabilir tabi.
    Aa Celal hocanın bir de tarihçi tarafı var. Yok yok Celal hocada.
    Der ki Cengiz imparatorluğunun 44 milyon kilometre kareye yayılmış olmasının muazzamlığını hayal edebilirsiniz. Dünyada bu kadar büyük istilaları başarıyla yapan başka bir topluluk yok.
    Peki ne zaman çözülüyor bu büyük imparatorluk?
    Kubilay Budist oluyor. Çağatay İlhanlı ve Altınordu Müslüman oluyor. Kritik düşünce ortadan kalkıyor. Allah’ın buyruğu geliyor. Dogmalar geliyor. Akıl mı vahiy mi şeklinde bir çatışma ortaya çıkıyor. Sonuçlar malum.
    Lise tarihi zannedersem bunun yanlış olduğunu anlatmaya kafidir. Hiç girmeyeceğim Celal hoca ama zannedersem seni lise mezunları bile okumuyordur.
    İslam’da ise diyor, bireysel düzeyde oldukça cılız çalışmalar var. Mesela, cılızdan bahsettiği adamları sayıyoruz şimdi, mesela İbni Sina yaşarken 8000’den fazla kitabı hariç 7000 civarında makale yazmış zat İbni Sina.
    Bak kitapları hariç. Yazdığı kitaplar hariç. Hadi bir el notu tutayım dediği 7000 başlık altında 140 bin sayfaya varan evrakı olan İbni Sina.
    Gerisi yok diyor. Bak gerisi yok. İbni Haldun var, ama gerisi yok. İslam’daki tek ciddi tartışma diyor, Gazali’yle İbni Rüşd arasındaki tartışmadır.
    E ne yapsın garibim, duymadı ki Hasan Basri’yi, duymadı ki İbrahim Ethem’i, duymadı ki İmam Caferi’yi, duymadı ki İmamı Azam Ebu Hahefi’yi. Bak duymadıkilerle, sonra video bitecek.
    Sonra dönüyoruz. Şimdi Kemalist Celal.
    Atatürk esasında bir bilim felsefecisi ama kendi öyle tanımlamıyor.
    Kim tanımlıyor?
    Bu kadar hatayı ilk 18 sayfaya sokan Şengör amca tanımlıyor.
    Peki, Atatürk’ü de anlatacak bize.
    Territorial bir parçalanmadan mı söz ediyorsunuz diye soru soruyorlar, ondan da söz ediyorum çünkü bir millet değiliz. Birbirinden nefret eden bir kalabalığız diyor.
    Sizin mahalle kaç kişi Şengör abi? Ben onu sorasım geldi.
    Peki bu Atatürk’ün bir öngörüsüzlüğü olabilir mi diye soruyor röportajda adamcağız.
    Hayır diyor, bir özel toplantıda Atatürk kendi hocasına ben çöküşü durduramadım, 60 sene geciktirdim diyor.
    Bu abi çok okumuşluğu var ya Abdulhamit Hanlarla, Abdülmecitlerle filan bunları karıştırıyor. E tabi yaş da geçmiş.
    Doğru diyor Atatürk çok elegan bir diktatördü.
    Hani bunun edebiyatından mı tutayım, fiilinden mi tutayım, sıfatından mı tutayım? Elegan kelimesiyle diktatörlük arasında hani metafor bile yapamazsın bunu mu anlatayım? Biri Türkçe dersi versin Allah rızası için Celal’e.
    Demokrasinin çalıştığı toplumlar medenidir diyor. Şimdi bak burada bir cümle geldi şimdi. Geliyoruz aşağıya. Aşağıda bir yerde de diyor ki demokrasi diyor bu halka fazla.
    Eski Sanayi Bakanlarımızdan merhum Dr. Nuri Bayar, onun oğlu Mehmet Ali Bayar’ı siyasete sokmaya çalışıyorlar. Keşke becerebilseler.
    Mehmet Ali bayar asla böyle bir şeyi yapamayacağını da ifade etmiş bir amcamızdı. Keşke bunu da yazaydın.
    Mesela Avrupa’nın bazı ülkelerinde olan Hristiyan demokrat partililer kendi içinde çelişkili kurumlardır.
    Ya adamlar yıllardır Almanya’yı silip süpürüyor Celal hoca. Sen neden bahsediyorsun?
    Ya biri bunu uyandırsın. Dondurdular, tekrar mı getirdiler bu adamı?
    Neyse.
    Bu kitabı neden baştan basıyorsunuz? Belki topluma yeni bilgiler verebilir onun içinde. Yeni fikirler uyandırılabilir diye. Bu ümit, ümitsizliği yener.
    Iı, benim için bilim tarihi açısından yeni bir ümitsizlik açıldı Celal hoca.
    Rahmetli dayıcığım, burada ailesine giriyor. Bir bilim adamı kendi hayatındaki değerleriyle gençlere bir şey anlatacak. Dedesini, anasını, atasını anlatmadan duramıyor. Oraya da geleceğiz. Nasıl fabrikalar kurmuşlar, nasıl zengin olmuşlar? Allah’tan ki dilinde kelime tutamayan birisi de dökülünce rahat rahat dökülüvermiş. Biz de hiçbir şey anlatmadan yorumsuz verebiliyoruz.
    Efendim Selin Sipahioğlu bana bir gün demişti ki paranı kaybedersen önemli bir şey kaybetmiş olursun. Şerefini kaybedersen çok daha büyük bir şey kaybetmiş olursun. Ama ümidini kaybedersen her şeyini kaybetmişsin demektir.
    Yorum yapayım mı?
    Şeref küçüktür ümit. Neyse.
    Bilimin yanıldığında en fazla ve en hızlı artış 2. Dünya Savaşı esnasında ve ondan sonra olmuştur derken klasik İngiltere’de başlamış çelik dönüşümünü zannedersem atlamış. Unutmuş adamcağız. E yaşlı sonuçta.
    Buradaki sözde liberal, gerçekte dar kafalı Reagan ve Thatcher hükümetleri kurtuluşu bilimsel araştırmaya ve üniversiteye verilen parayı kısmakta buldular.
    Benim bildiğim Reagan sadece Yıldız Savaşlarına harcadığı para 200 milyar doları aşmış bir paraydı. Daha o dönemde. Sonrası da var. Yani NASA dönemi Reagan’la başlamış bir süreçtir. Hatta bu çok büyük bir soğuk savaş sürecinin de devamı olarak anlatılır. Keşke biraz da politika bilseydik.
    Devlet bilim ve kültürü kollamayı Napolyan’dan beri görev edinmişti ve bunu Fransa’nın kollanması olarak görüyordu.
    Napolyan’dan biraz sonra olmasın o.
    Geçtim. Daha doğru bir şey bulamadım.
    Bizi affet ama ilerde bir gün Türk ulusu kendisini yaratan bütün tanrılarına bir Panteon diktiği vakit… dinsiz adam kime söylüyor bunu; Fuat köprülü’ye. Diyor ki çok müthiş adamdı ve Fuat Köprülü’ye yazdığı deneme mi diyeyim fıkra mı diyeyim, ben bu ne diyeyim? Bir şeyin sonundaki ifade Allahsız Şengör’ün, tırnak içinde, Allahsız diye bir şey çok kötü bir laf ama ne yazık ki bu adama cuk diye oturuyor.
    Bizi affet ama ilerde bir gün Türk ulusu kendisini yaratan bütün tanrılarına bir Panteon diktiği vakit torunlarımız senin eserlerini gerçekten bilecek. Torunlarımız gelip sana saygı ve sevgilerini bizden çok daha bilinçli bir şekilde sunacaklardır. Rahat uyu büyük adam.
    Senin için hani ölüm uyku değildi, çürümekti.
    E hani tanrıları reddediyordun. E Fuat hocayı niye Panteonları tanrıların eline tutuşturdun.
    Geçtik.
    Maymunun sirke kazandırılması için tam 30 milyon ödenmişti bir başka sirke diye. Şimdi burada bir hakikatli hikaye anlatmaya kalkıyor. Celal hocanın hikaye denemesi. Maymunlu öğretmen. E hikaye de maymundan olacak tabi.
    Şimdi bak, hikayenin sonu şuraya geliyor.
    Bak evladım diyor, herkes hep yeteri kadar eğlenmediğinden yakınır. Onun için eğlencenin müşterisi çoktur. Aklının kıtlığından yakınanı hiç duydun mu? ben akıl satıyorum, bunun alıcısı genellikle gönüllü olmaz. Zira aklın yokluğu, acısı hemen çıkmaz. Nesiller sonra çıkar.
    Celal hoca hikayenin başında 30 milyon dolar ödenen maymunun kendisi değil. Maymunu eğiten adama 30 milyon dolar veriyorlar. Ya daha yazdığın hikayenin faili kim, onun farkında değilsin. Sonda verdiğin çelişiyor. Allah okuyana yardım etsin.
    Baha Bey öleli 30 yıl oldu diye bir yazı yazar. Arada böyle bir eskilere kayıyor.
    Edremit’te Atatürk’ün geleceği bir törende kravat takmamakta direnen uzun boylu imama sandalye üzerine çıkarak aşk ettiği tokat ise yobazlığın halkına yüzyıllardır çektirdiği acıları iyi bilen bir aydının isyanıydı.
    Bu aydın bunu yaptı mı bilmiyorum. Niye, çünkü Celal hocanın kafa gidiyor geliyor. Adamcağızı bir kenara bırakalım ama bu olaydan sandalye üstüne çıkıp bir imama tokatlamanın ne kadar da hoş bir şey olduğunu bana bir entelektüel bilim adamı diye anlatana da zeka ve ahlak problemi var derim. Bu kitabın içeriğini okumayan savcıya da hele bir bak artık derim.
    Geçtik.
    Babam demokrasiyi çok ciddiye alıyordu. Halka rağmen dayatmayla değil halkı ikna ederek, onların rızasıyla işlerin yürümesi için istiyordu.
    Kim için söylüyormuş bunu? Hasan Ali Yücel için.
    Hasan Ali Yücel’e aşık.
    Ama hocam diye itiraz ettim. Halk bilgisiz. Halk habersizse bu olmaz. Demokrasi bence muhakeme yapabilen, düşünebilen, tartışabilen insanların rejimidir. İki seçenekten hangisinin iyi olacağı bilgisiz, tartışmasız, eleştirel düşüncesiz bilinmez bulunamaz diyor.
    E hani demokrasi medeniyetti.
    Ha bunlar işte 1947 tek parti dönemin dar kafalı bilim adamları. Dogmatik.
    Devam ettik bakalım.
    Lagari Hasan Çelebi’yi basınımız ve bilim geleneği derken hah diyorsun Celal hoca yavaş yavaş hadi bakalım biraz bilim, ne vereceğiz?
    1719 yılında 3. Ahmed’in oğullarının sünnet düğünü esnasında Haliç’teki sandallar arasında birden ortaya çıkan bir timsah büyük paniğe yol açmıştı. Timsah tersane kasrı karşısında görüldükten sonra tekrar kaybolmuş, bir saat kadar sonra yine yüzeye çıkarak ağzını açmış. Bu sefer içinden çıkan Hanende, Sazende ve Rakkaseler bir gösteri yaptıktan sonra tekrar timsahın içine girmişler. Timsah da Haliç’in sularına dalarak geldiği gibi kaybolmuştu. Daha sonra timsahın tersane mimarı İbrahim Efendi’nin sünnet düğünü için tasarladığı bir denizaltı aracı olduğu öğrenildi.
    Ne oldu İbrahim Efendi’ye? Adını kaçımız biliriz?
    Celal hoca, bunun timsahla denizaltı arasındaki farkı belirleyemeyen 3. Ahmet hikayesini halk arasında meşhur bir komiklik fıkrası olduğunu aşağı yukarı orta seviye bütün tarihçiler bilir.
    Ne diyeyim ki?
    Nasıl ki Çin’de icat edilen barut, kağıt baskı makinesi, pusula gibi buluşlar Zang He’nin keşif gezileri, bireysel kalıp geliştirilemediyse… Çin’den bahsediyor. Bireysel bir kalıp geliştiremediler diyor.
    Muazzam kültürel birikimine ve uzun tarihine rağmen Çin uygarlaşamadıysa Osmanlı’da uygar olamadı. Eleştirel adla bilime dayanamayan her kültür gibi dünyayla ilişkisi kopup fosilleşip, için için çürüdü.
    Hoca, senin uygarlaşma hocan kimdir? Yani uygarlık tarihi almışsındır büyük ihtimalle ama.
    Arada bir müziğe girmeye niyet etti. Şöyle yazdı:
    Eğer Türkiye’de Manço’yu ödüllendirecek düzeyde bir coğrafya cemiyeti olsaydı, Manço’yu coğrafya cemiyeti ödüllendirecek! Abdi İpekçi’nin ne de Uğur Mumcu’nun ölümünü anıyor olurduk.
    Ölümsüz olacaklar ya.
    İşte Manço öyle bir Türkiye’yi entellektüellerini katletmeyen, dünyayı tanıyan, insanlığı bilen, ona katı yapan bir Türkiye’yi özlüyordu.
    İyi ama bu katliamı yapan devlet değildi Celal hoca. Bu devlet düşmanlığı nereden mi geliyor? İlerde biraz göreceksiniz. Hiçbir tarafından tutamıyorum.
    Bu kanunlarla… Hangi kanunlardan bahsediyor? 3 Mart Uygarlık Bayramı. Hani Osmanlı’da uygarlık yoktu. Cumhuriyetle geldi ya o uygarlık. Heh o maddelerden bahsederken şöyle söylüyor Celal Bey; bu kanunlarla sözde ilahi bir yetkiyle donatılmış bir ailenin Türk insanı üzerindeki 600 yıllık tahakkümü son buluyor.
    Ya şimdi Celal hoca, hoca demeyeceğim. Celal bak, 600 yıllık tahakkümat millete inat yapılamaz. 10 yaparsın, 20 yaparsın, 30. yılda bu millet elinde silah olan yeni çeteleriyle o saltanatı adamın başına geçirirler. Zaten Yeniçeriler biliyorsun… Ha pardon bilmiyorsun. Tarihte zaman zaman isyan ettiler Celal hoca. Yaz bunları bir kenara isyan tarihlerini. İsyan edebilen bir milletiz biz. Hani uymadı bana kardeşim, yanlış yapıyorsun. Padişahım deyip isyan etmişler. Sen diyorsun yok. 600 yıl tahakkümat. Ya Celal, buna tarih desem değil. Buna ne bileyim hani eleştiri desem değil. Bilim desem değil. Yazı desem değil. Tahakküm kelimesinin kullanıldığı yer doğru değil.
    Profesörlük ibaresini özellikle mi kullanmıyor acaba?
    Fakat bir kere faaliyete başladı mı her şey yavaş yavaş intizama girer ve düzelir.
    Fikir birlikteliğinde bir aşamayı kendince öyle çözümlemiş.
    Hadi gidiyoruz. Büyük birader sorunu.
    Benim yapacak daha önemli işlerim vardı, bilim yapmak gibi.
    Evet Celal, bilim yapmışsın ama bilimi yapmışsın. Yanlış olmuş.
    Yıllardır bu garip davranış türünün nedenini düşünüp duruyorum. Bulabildiğim tek neden özellikle Anadolu toplumunun pederşahi yapısının, otoriter havasının bireyin teşebbüs gücünü yok ettiğidir.
    Kişi otoriteyi sarsmayı göze alamadığı için eleştiriyi öğrenememekte, eleştiri imkanı olmadığı için de kendi gözlemine güvenememektedir.
    Celal hoca, köyde eleştiri olmaz. Hayvanlar olur, güdersin. Tarla olur, ekersin. Oradan elde ettiğin kazanç, alın terini harcar bu millet uğrunda savaşacak zamana kadar beklersin. Anadolu tarihi lütfen, biraz, ucundan, azcık, hadi.
    Evrim kuramı.
    Hadi diyorum ya bak evrimcisin, ateistsin, aslan gibi ateistsin. Bak bir anlat şunu. Yok aslan gibi olmaz ya maymun gibi.
    Konu neredeyse gün aşırı postadan çıkan ve güya bilimsel iddialarla Darwin’e ve Evrim teorisine sövüp sayan, buna mukabil Kuran’dan ilgili ilgisiz Ayetler sıralayan garip bildirilere geldi. Ayhan Hanım, bundan acı acı şikayetçi oldu.
    Ee hadi bakalım. Şimdi bize anlatacak evrime geldi.
    Bak diyor, çevrenin baskısıyla oluşan, gelişigüzel yenilikler yeni nesillere değişiklik olarak geçiyor.
    Tamam hoca, hadi anlat.
    Nasıl ki otomobil modelleri değişen çevreye göre her modelcinin aklına esen yeni uyarlamalarla ortaya çıkarılıyor. Mercedes’in yeni çevre koşullarına göre düşündüğünü egzoz şekli, Chrysler’ınkinden değişik oluyor. O da Toyota’nınkinden, o da Lada’nınkinden. Ama hepsi üç aşağı beş yukarı genel hatlarıyla benzeşiyor. Nasıl ki Asya’nın plasental kurguyla Avusturalya’nın keseli “kurdu” birbirlerine benziyorlar.
    E Celal hoca, biz yıllar önce senin gibi zeka seviyesi daha aşağıda olan kişilere diyorduk ki bak her şeyi yapan birisi var. Bu arabayı nasıl yapmış, bu sanatın bir sanatkarı varsa bu alemin de bir sanatkarı var diyorduk. E bu bizim örnekler hoca. Yani arabayla evrim anlatıyorsun. Biz senin düzeye inip bak şu sanata, sanatkar gerekmez mi deyince bilimsizlik bu deyiveriyorsun öyle gıdıklarını şişirip. Chrysler anlatıyorsun, Lada anlatıyorsun. Evrimci bu adam.
    Ya sevgili gençler biraz okuyun ya biraz. Bir tanesini oku, 30. sayfaya gel zaten diyorsun ki he yanlış yanlış. O televizyondaki pompaymış. Ver parasını konuş amcası.
    Halk Partisi tüzüğü konuşulurken kürsüye gelen hoca milletvekillerinden biri yeniliklere atıp tutarak bu asri kelimesi de ne demektir diye kasıtlı olarak sorunca kendini tutamayan Mustafa Kemal başkanlık kürsüsünden konuşmayınca onu sarkarak adam olmak demektir hocam, adam olmak adam diye bağırmıştı.
    Asri olmak, adam olmak.
    Fotoğraf ne? Fotoğraf bu. Eh Celal’in asri hayatı.
    Ne yapsın adamcağız?
    Kepler Kanunlarının sanıldığı gibi doğrudan gözlemlerden değil, Keplerin bazı metafizik inançlarından türemesiydi.
    Keplerin bazı metafizik inançlarından türediğine dair sakın Amerika’da bir cümle kurmaya kalkma. Zar zor aldığın diplomanı da yakarlar. Keplerle ne alakası var metafiziğin. Bak altı okumayacağım. Acıyorum.
    Frankel ve Laudan gibi bilim tarihçilerinin de giderek farkına vardıkları gibi levha taktoniği teorisi kökleri hatta 19. yüzyıla Edward Suzan’ın ölümsüz eseri arzın çehresine dayanan uzun ve detaylı bir evrimin doruk noktasıdır.
    Yanlış. 19. yüzyıldan önce bu teori vardı. Teori olarak henüz kabul edilmemişti Celal’cim. Kendi mesleğinde biraz, hadi.
    Eski Yunan tanrılarıyla eski Ortadoğu tanrıları arasında önemli bir fark vardır. Tanrıtanımaz tanrıları kıyas ediyor, bakıyoruz.
    Yunan tanrıları kainatı yaratmamışlardır ama mevcut bir kainat içinde daha önce den var olan şekilsiz, yersiz malzemeyle ve ilelebet geçerli yasalar çerçevesinde her şeyi yaratmışlardır. Ortadoğu tanrılarıysa kainatın yaratıcısıdırlar. Taa kartal kafalı Mısır ilahı Plah’dan beri olanlar “ol” derler ve kainat olur.
    Hoca, tanrıları tanımıyorsun ama tanrılar arasında seçim yapıyorsun. O kadar politik bilim adamısın ki tanrılar arasında Ortadoğu tarihine geldiğinde onu bile yerin dibine sokmaya çalışıyorsun.
    Hoca, Ortadoğu tanrılarıyla Mısır ilahları arasında bugüne kadar sanat tarihinde özleşik tek bir ibare olmadı. Ama helal olsun, ilksin, ilklerdensin. Kalbimizde değilsin Celal hoca.
    O gün benzerlerinin en eski ve en prestijli olan 1807 doğumlu, Londra Jeoloji cemiyeti bana 1876 yılında ihdas edilmiş Bigsby madalyasını verdi.
    Valla 1876 olur. Sana olur o 1876 uygun.
    Konuşmanın sonuna yaklaştım ki salona doğru dönen bakışlarıma daha önce orada olduklarını hiç fark etmemiş olduğum iki misafir takıldı.
    Bak bir bilim adamı, her şey göreceli. Gördüğüme inanırım, gerisine inanmam. Hadi tanrı, göster, yok. Bak ben sana çikolata veriyorum kafasındaki adamın cümleye bak şimdi, ödül almış. Ödülden sonra gözü iki misafire takılmış. Vay diyorsun, kimdir acaba? Konuşmam, eşime teşekkürle bitmek üzereyken birden başka döndüm ve kendilerine şükran borcumu ifade etmek istediğim fakat hiç tanımadığım iki adam daha vardı deyiverdim.
    Nerede, salonda.
    Kimmiş?
    İçinde bilimin mümkün olduğu modern Türkiye’yi yaratan Mustafa Kemal Atatürk ve Türklerin eğiticisi olarak onun tek gerçek izleyicisi Hasan Ali Yücel.
    Şimdi şizofren değil, bilim adamı. Ama salonda o, bakın şöyle yazıyor; çıkık elmacık kemiklerinden bana bakıyor, hafifçe ona eğilmiş gibi oturan siyah saçlı iri ve güzel kaşları daha topluca çehresini söyleyen badem bıyıklı adamsa babacan yüzünde içten bir mutlulukla gülümsüyordu.
    Ölülerle görüşebiliyor Celal hoca. Ama şey tanrıya inanmıyor.
    Türkiye’de de bilimin en üst idari gruplarından birisi olarak görev yaptım.
    Yok yapmadın Celal.
    Gördüğüm manzara ne yazık ki Avrupa’da ve Amerika’da gördüklerimin tam tersi olmuştur. Genellikle hepsinden de istifa yoluyla ayrılmışımdır.
    İstifadan önce yaptığın kavgaları niye anlatmıyorlar? Çekiniyorlar çünkü senden. Dil uzun olunca.
    Türk meslektaş gelip de Turnquist Hattı uluslararası projesine Türkiye Yunanistan’ın baskısıyla alınmamış demesin.
    Demesin mi?
    Demedi.
    Dışişleri Bakanlığından gelmemiş, senin arkadaşının gazete haberinden sana yapıştırdığı şeyi buraya almak oldu mu Celal?
    Yapma ya.
    Hah geldik büyük yalana.
    1905 sonunda Selanik’e kaçtığı çünkü hürriyet için en müsait iklimi yalnızca Rumeli’de gördüğü bilinen bir gerçektir.
    Kim? Hasan Tahsin.
    Anadolu’ysa tam tersine yüzyıllardır cehalet ve taassup balçığına gömülmüş, başıboş bırakılmış.
    Ya Anadolu yok, yok. Yani 1920’ye kadar Anadolu yok. İnsanlar böyle şey, hebele, bu. Ondan sonra başladı. Bir anda hop altın çağa geçtik biz.
    Sakarya Meydan Savaşı’ndan hemen önce askerin yarısının kaçtığını duyan Mustafa Kemal…
    Tarihte hiçbir yerde bulamazsın bu yalanı.
    Bir milleti yüzlerce yıl cahil ve bilinçsiz bırakırsanız sonu bu olur diyerek, bu da Mustafa Kemal’in sözü değil. Feci olayı anlayışla karşılamış, kızmamıştı.
    Bak ben size bir yalan daha söyleyeyim. İzmir’de işgalcilere ilk kurşun atan Hasan Tahsin değildir. Hasan Tahsin, işgalciler onu kelepçeleyip hapse atacaklar korkusundan sağa sola ateş atmış, onu da bir türlü tutturmayı becerememiştir.
    Anlattırıyorsunuz ya.
    Sultan Mahmut hastası. Nereden geliyor? E dinleyici biliyor bizim.
    Sultan Mahmut’un tahta çıkmış olması çok önemlidir. Sultan Selim’in tüm fikirlerini inançla benimsemiş olan bu genç adam amcaoğlundan çok daha kararlı ve sert bir karakterde daha büyük bir zekaya ve daha büyük bir sabra sahiptir.
    IQ testi de yapabiliyor Celal, güzel.
    Ya çok zor, hangi birini… Yani Vakıayı Hayriye’yi anlatıyor, yanlış. Baştan sona yanlış hani. Arada anlatacağım bir şey yok.
    Bak güzel babası, dedesini anlatıyor.
    Anasının babası Mehmet Nuri Sipahioğlu 14 Haziran 1969 cumartesi günü Yeşilköy’deki köşkünde, müthiş bir parası var ama nasıl var? Bak ne güzel dökülmüş burada.
    Kurtuluş Savaşı zaferle neticelendikten sonra ve Cumhuriyet kurulduktan sonra şeker fabrikalarının kurulma faaliyeti Mehmet Nuri’ye de şans getiriyor. O sıralarda evlendiği Çanakkale komutanlarından Esat Paşa’nın kuzeni Prevezeli Kudret Hanım’ın teyze çocuğu Kazım Taşkent onu daha sonra şeker kralı diye anılacak olan Hayri İpar’la tanıştırıyor.
    Şeker fabrikaları işi Mehmet Nuri’yi zengin etmiştir.
    Bak dedesini anlatmış. Aferin, en azından dürüst adam. Hangi devletin parasını nasıl yediğini de anlatıyor. Bak burada takdir ettim. Thank you.
    Devam.
    İyi bildiğim tek şey varsa, dur. Bildiği bir şey yakaladık. Ne biliyormuş?
    Arkadaşım Kemal Gürüz’ün Ankara’da çok bunaldığı zamanlarda Anıtkabir’e dönüp orada yatan adaşı ve hemşerisiyle sessiz ama içten bir sohbete dalıp gittiğidir.
    Yorumsuz.
    Üniversiteye standart yerleştirmek için Gürüz, geçtiğimiz dört yılda neler yapmıştır?
    İşte standart yerleştirmiştir binlerce kız kardeşimize, evlatlarımıza geçirdiği yılları iyi biliriz. Sonra içeri atılmadan önce nasıl YÖK’ten para götürdüğü hakkında yapılan soruşturmalar. Neyse hadi…
    Bilim konuşmayacak mıydık biz, ne oldu şimdi?
    Avrupa ülkeleri de en muhteşem örneğini Osmanlı İmparatorluğu’nda gördüğümüz gibi tarihe gömülüp yok olmuşlar.
    Amerika’da ise durum böyle değil. geçen yüzyıldan beri Amerika’daki jeoloji araştırmaları en çok dört beş merkez tarafından finanse edilmektedir.
    Derdi finans olan Celal hoca 100’er bin doların da nasıl onlardan alındığını kitabında ucundan yanlışlıkla yazıveriyor.
    1923 Türkiye’si. Elde kalan sekiz milyonluk ülkede okur yazar sayısı ancak bir milyon.
    Celal, bu rakamın doğru olmadığı bin defa ispat edildi. Ne olur biraz tarih oku. Yavaş söyleyeyim, hızlı söyleyince anlamıyormuş.
    Tales’in büyük marifeti kafasının başkalarınınkinden farklı çalışmasıydı. Her olaya insan kafasının anlayabileceği rasyonel bir neden araması onu mitolojiden uzaklaştırmış, kendi başına neden sonuç ilişkileri kurmaya götürmüştü.
    Bu yüzden de Tales felsefe tarihinde net, kesin kabul görmüş bir delil olarak hiç görülmedi. Bir Celal. Bir Celal çok sevmiş bu Tales’i.
    Filhakika, parantezle gerçekten yazmış sağ ol, bu İbrani ve Arap hurufatında böyle olduğu gibi mesela Orhun kitabelerindeki Türk alfabesinde de kısmen böyledir. İlkel insanlarda alfabenin sesli hurufatı muhtevi olmaması, içermemesi herhangi bir zorluk çıkarmaz. Zira kelime haznesi sınırlı olduğu gibi yazılı metinlerden mahdut ve basittir.
    İnanın bana Orhun kitabelerini okumamış. İddia ediyorum ve net bir şekilde söylüyorum. Çünkü Orhun Kitabeleri döneminin en önemli edebiyat parçası olarak dünya çapında kabul edilmiş.
    Efendim…
    Jeo=yer ve logos=söylem kelimelerinden oluşan jeoloji adının verilmiş olduğu bilim tüm doğa bilimlerinin en temelidir.
    Sakın üniversitede söyleme bu cümleyi.
    Toplanılan notaları müzik haline getirmek her babayiğidin harcı değildir.
    Celal, notalar toplanmaz. Önce hayal edilir o müzik kafada. Sonra o müzik notalara aktarılır. Girme. Valla girme, böyle şeylere girme.
    Doğanın horladığı toplum.
    Batı Kızıldeniz’den veya Akdeniz’den burnunu her çıkardığında doğanın tokadıyla… Batı 400 yüz yıl Osmanlı’yı methetti Celal.
    Bu Osmanlı’yla bir şeyi karıştırıyor arada ama neyse.
    Şehadetimizden neredeyse 80 sene sonra bir deprem, bir meydan muharebesi kadar insanı yok ettiği ülkemizde bizler ölüme koşarken en tiksindiğimiz ses güya ilahi çağrılarla bizlere vatanı ihanete teşvik eden pespayelerin sesiydi.
    Celal o tiksindiğin sesin ataları olmasaydı senin deden o şeker fabrikalarının sahibi olamazdı.
    Yani Müslümanlara hakaret ederek bilim olmuyor. Ki birazdan ne yazık ki son kitabına geleceğim. Bilim adamı da değilsin. Daha kendi alanında çakabildiğin tek çivi olmadı, araştırdık bulduk.
    Avusturyalı dahi jeolog Edward Suese, 1914. Viyana şehrinin doğal yapısıyla halkın sağlığı arasındaki ilişkileri inceleyen Suese önce Viyana’yı hala kullanılan ve hala kullanılan temiz suyuna kavuşturdu.
    Hayır, yalan söylüyorsun. Viyana’ya temiz suyu götürme projesi Osmanlı’ya aitti. Viyana sonradan parayı bulunca yaptı Celal. Jeolojide de yok. O da yok. Ne var ki? hangi gençler kitabını okuyup, seni bir daha dinleyecek ki?
    Hayyam’ın rubaileri insanın içini açan, insana insan olma onurunu hatırlatan, insan zekasının ihtişamına ve sınırlarını bir arada anlatan, insanın içinde yaşadığı alemden görerek, düşünerek, sorarak ve hissederek nasıl zevk alabileceğimizi gözler önüne seren bıt bıt bıt…
    Senin için alem tasviri olamaz Celal. Bir ateistin alem tasviri olmaz. Hepsi tek, yek bir vücuttur. On sekiz bin alem kavramı olmaz bir ateistte. En azından düzgün ateist ol ya.
    Halkın önünde tartışmak bizim yalnızca tercihimiz değil, görevimizdir de.
    E para getiriyor.
    Bu en çok halka en kötü ihtimali açmak demektir. Tartışan bilim adamının kalibresini ölçmekse bu bilişim çağında halk için bile kolaydır.
    Evet, biz gariban halk ölçtük. 262 makalenle dünyanın hiçbir yerinde net çözümlediğin hiçbir keşfin yokken, bu ülkede seni jeoloji mühendisi sandı ya. Helal olsun. Ki İTÜ’de tutunamadın ayrı mesele.
    Fakat bu yazının konusu Keckermann’ın unutulmuş olması değil, genel coğrafya kavramının nasıl icat ettiğidir. Bunu izleyebilmek için reformasyon Avrupasına gidecek. Reformasyonu yaratan insanların dine ve tanrıya bakışlarına bir göz atacağız.
    Atma çünkü coğrafyadaki bu süreç reformasyondan önce 1400’lü yılların sonuna başladı canım benim. reformasyondan sonra değil.
    Bana diyecekler ki sen jeoloji mühendisi misin? Yazın google’a, Celal’in söylediği her şeyin aksi var. Bu, hayal dünyası. Acaba şey miydi bu, hikaye kitabı mıydı ya?
    Neyse.
    Kendi kuralları içinde insanlar tamamen bağımsız işleyen fakat anlaşılır olan deprem gibi bir doğa olayını tanrıya yıkarak onu bebek katili durumuna sokanlar acaba hiç kendi inançları çerçevesinde bile küfre girmiş olabileceklerini düşündüler mi?
    Celal, akaid konusuna girme. Sen daha ateistin akaidini bilmiyorsun. Önce adam gibi ateist ol, jeoloji mühendisi ol, sonra gel bizim akideden konuşalım. Sen zaten mükellef değilsin. Yanlış anlamayın Müslüman olmadığı için. Yoksa bir de İslam’da akıl baliğ olmadığı için mükellefiyet yok.
    10 Kasım’dan önceki gece bilim kitabında.
    Nereye geldik?
    Ah be Hasan Ali. Akıllı yaşamın tek hedef olduğunu unuttu bunlar. Ne benim ne senin vaktin yetti. Aklın, insan yaşamının esası, eğitimin de aklın temeli olduğunu anlatmaya.
    Bu cümleyi niye verdim? Entelektüel ya. Aha Türkçesi; geç.
    Geç, geç baygınlık gelecek.
    Sokrates gibi peygamber özentilerinin gözünde azaltıyordu.
    Sokrates ve Platon kesin tanrısal bilginin bilgi adına laik tek şey olduğunu öğreterek…
    Bir bilim adamı kesin kelimesi kullanıyor Sokrates’le Platon adına. Sanki görmüş adamları. Bu bilim adamı he. Geçtim.
  • 208 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Mustafa, çocukluğunda babasını küçük yaşlarda kaybetti. Annesi Zübeyde Hanım, Mustafa ya hem annelik hem de babalık yaptı. Mustafa, Şemsi Efendi okuluna gidiyordu ama babasının ani ölümü nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Babasının ölmesiyle maddi sıkıntılar yaşamışlardı. Dayısının çiftliğine gitmişlerdi. Mustafa, evde durmak istemiyordu. Kardeşi makbule ile dışarı çıkıyorlardı. Her gün yeni bir şeyle karşılaşıyorlardı. Mustafa, okumak istiyordu. Annesi bunu pek istemiyordu. Mustafa da Selanik'teki Rüştiye ortaokulunda okumaya karar vermişti. O okuldaki matematik öğretmeni aynı zamanda okulunun müdürüydü. Hoca çok kızgın biriydi. Mustafa, hocadan dayak yemekten korkuyordu. Bir gün bu korktuğu şey Mustafa'nın başına gelmişti ve okuldan ayrılmıştı. Mustafa, askeri rüştiyeye gitmek istiyordu ama annesi bunu istemiyordu. Bir gün annesi rüyasında Mustafa'yı askeri rüştiyeye göndermesini görüyordu. Annesi de sabah olunca onu askeri rüştiyeye göndermiş. Mustafa matematik dersini çok sevmişti. Çünkü okuldaki matematik öğretmenin adı da Mustafa'ydı. Bir gün matematik öğretmeni Mustafa'yı yanına çağırdı. Matematik öğretmeni Mustafa bey dedi ki: Seninde adın Mustafa benim de adım Mustafa'dır. Aramızda bir fark olmalı. Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun demişti. Mustafa Kemal büyümüştü ve asker olmuştu. Askerlik yıllarında çok iyi eğitim görmüştü ve savaşlarda çok başarılı olmuştu. Askeri eğitimde bir çok arkadaşı olmuştu. Bir çok yardımlarda bulunmuştu. Herkes Mustafa Kemal'i çok sevmişti. Bir gün cumhurbaşkanı seçimleri vardı. Mustafa Kemal cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak istemiyordu. Ama arkadaşları ve onu seven halk onun cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmasını istiyordu. Mustafa Kemal seçimlere katılmıştı ve seçimleri kazanan Mustafa Kemal olmuştu. Mustafa Kemal " Atatürk" soy adını almıştı. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan gününü çocuklar bayramı olarak kutlamıştı. 19 Mayıs gençlik ve spor bayramı, 30 kasım Zafer bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet bayramı olarak kutlamışlardı, Mustafa Kemal Atatürk, ülkesine çok katkıda bulunmuştu. Ve 10 Kasım 1938' de saat 9'u beş geçe hayata gözlerini kapamıştı. Artık Mustafa Kemal Atatürk kalbimizde yaşıyordu