• ‘Asfur talli mni ssibbek

    Bir kus bakti pencereden
    ‘Lulu’ diye seslendi
    ‘Beni yaninda sakla, sakla beni
    Ne olursun lulu
    “Sen neredensin”diye sordum ona
    “Gogun sinirindan” dedi
    “Nereden geliyorsun dedim?”
    “Komsunun evinden” dedi
    “Kimden korkuyorsun ” dedim
    “Karga kafesinden ” dedi
    “Tuylerin nerede” dedim
    “Zaman ucurdu ” dedi

    Bir damla gozyasi suzuldu yanagindan
    Kanatlari bukuldu
    “Yere saglam basip kendi yolumda yuruyecegim” diyordu
    Onun yarali hali gibi
    Kalbimin yaralarida aci veriyordu bana

    Zindanin demirlerini kiramadan
    Kesildi sesi, kirildi kanatlari.
    https://www.youtube.com/watch?v=3un5KgMhPxA
  • Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun Karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum.

    Kara Gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor Yıldırımlar.
    İn cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık
    Biri benim biri de serseri kaldırımlar.

    İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
    Üstüme camlarını hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

    Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğu!
    Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

    Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
    İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
    Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin; Yolumun Zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları.

    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu Ateşi
    Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
    Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 158 - Büyük doğu yayınları
  • Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Uçsuz bucaksız bir alemde yitmekte misin? Bir girdap da biçare dönmekte misin? Dondurucu bir iklimde yavaşça sönmekte misin? Bir anın içinde bin bir kez ölmekte misin? Bin bir kez dirilip hayata dönmekte misin? Bir damla su içip bin bir kez kanmakta mısın? Bin bir pervane olup tek bir ateşte yanmakta mısın? Bin bir rüyanın içinde kaybolup yaşıyorum sanmakta mısın?

    Nereye dalıp gittin?
    Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Ufukta mahşeri bir fırtına kopuyor, orada mısın? Ardı ardına ürpertici şimşekler çakıyor, orada mısın? Bir ırmak, olanca bilgeliğiyle bin yıllık yatağında akıyor, orada mısın? Bir çiçek her sabah yüzünü güneşe dönüyor, orada mısın? Uzak vadilerde dalından düşen her kuru yaprağın sesi duyuluyor, orada mısın? Gökyüzünde bir kuşun hayali kanat çırpıyor, orada mısın? Bir nabız atışında alem yeniden yaratılıyor, orada mısın? Herkesin hiç kimse olduğu bir yer var... Söyle, orada mısın?

    Nereye dalıp gittin?

    Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Belli ki içinin denizlerinde serinliyor çıplak ayakların. Belli ki bütün mevsimleri içinde saklayan bir mevsimdesin. Belli ki kalabalıkları içine almayan bir iklimdesin. Belli ki kendi sularında yüzüyor, kendi kıyılarında dolaşıyor sesin. Belli ki her şeyi dışında bırakan bir şeyin içindesin.

    Nereye dalıp gittin?

    Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Hangi kelimelerin kıyılarına vuruyor hoyratça dalgaların? Hangi mısraların dallarında sallanıyor uçarı salıncağın? Hangi pencereden uzaklara, uzaklara, çok uzaklara bakıyor çocuksu bakışların? Hangi gurbeti bir yün yumağı gibi durmadan eline dolamaktasın? Hangi kelebeğin peşine takılıp bilmediğin bahçelere koşmaktasın? Hangi yükseklerden hiç durmadan bilmediğin derinliklere düşmektesin? Hangi dilde kim bilir hangi anlama gelmekte, hangi sırlanmış ifadenin içinde depreşmektesin? Bir gün kanat çırparım diye hangi kozanın içine yerleşmektesin?

    Nereye dalıp gittin?

    Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Başını koyduğu yastık gördüğüm şu alemde mi? İçine düştüğün uyku bizimle aynı gecede mi? Uyandığın bütün sabahlar yeryüzünde mi? Güneşin sonsuz renkleri yalnız senin teninde mi? Söyle geride bıraktığımız her şey hâlâ yerinde mi? Hayat o hiç değişmeyen seyrüseferinde mi?

    Nereye dalıp gittin?

    Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Buradasın ama değilsin. İçimize dokunuyorsun ama ne kadar uzansak dokunamıyoruz biz sana. Açık bir kitap gibisin ama düğümleniyoruz okumaya kalksak her satırında. Parıldıyorsun uzak yıldızlar gibi ama işte tâ gökyüzünde.

    Nereye dalıp gittin?

    Nereye dalıp gitti gözlerin?

    Bizim bu gaflet yanığı gözlerimizle sürülür mü hiç, senin aslına yürüyen ayak izlerin.
    Alınt
  • Adamın biri, ekzantrik bir Aralık akşamında ve konjoktürel temayüllerdeki bumerang etkisinin hengamında İstanbul’un kuzeyinde bir kafede, ayaklarını güneye doğru uzatmış, bir taraftan cappuccinosunu yudumlayıp, diğer taraftan Batı Müziğinin oryantalist nağmeleri eşliğinde Doğu Edebiyatının ahlaka mugayir hicivlerini okuyordu…
    Sonra birden derin tefekkürlerden uyanarak dedi ki, kendi kendine:
    “Yahu benim literatür mutfağımda, her türde edebi eseri pişirebilecek tüm malzemeler mevcut… Örneğin; “absürt çeşnili beynelmilel sergüzeşt novellası” imali için gerekli olan felsefe katkılı konu unu, entrika yağı, ironi fıstığı, espri şekeri ve tüm bunların yoğrulmasıyla ortaya çıkacak öykü hamurunu şekillendirip tam kıvamına getirecek bir çalışma azmi…
    O halde neden bekliyorum???
    Hem benim elimden çıkacak bir hikayenin,
    Tadına doyum olmaz…
    En iyisi, aç okurlarımı daha fazla bekletmeyeyim…”
    Daha sonra yere göğe sığmayan egosunu bir tarafa bırakıp, Tolstoy’un “Bütün iyi hikayeler ya bir yolculukla başlar ya da şehre bir yabancı gelir.” sözünden hareketle çerez niyetine nevi kalemine münhasır bir hikayeyi anlatmaya başladı:

    AMERİKA’NIN ASFALTLARINI AĞLATIRKEN…
    Yer; Cincinati, Ohio, mevsim Yaz,
    Ekolojik mutasyondan işkillenen mütereddit bir Temmuz’un tam ortasındayız, lakin hava ayaz,
    Altımda, modifiye edilmiş nitro güdümlü bir Camaro’yla, rengi beyaz,
    Sol şeritte giderken, her zamanki gibi son gaz,
    Dinlemekteydim bir yandan da, ortaya karışık; hard rock, pop and caz,
    Bu da yetmiyormuş gibi, arka koltuktaki şovenist ozan bozuntusu tıngırdatmaktaydı saz,
    Kendisi Sungurlulu olup, Honululu’dan gelin almış, sonra da kültür şoku yaşayıp onu boşamış ve ardından dünya dahil evrendeki her şeyi boşlamış bir umursamaz,
    Bütün trafik kurallarını büyük bir zevkle ağzımdaki damla sakızıyla birlikte çiğneye çiğneye ihlal ederken,
    Dönülmez kavşağın ufkunda kendini arabanın önüne atan bir kaz,
    Kaza yapmama sebebiyet verecekti az kalsın, ramaktan bile az,
    Bu arada yan koltukta oturmakta olan ismi lazım değil Kazım olan ekpresyonist laz,
    Panik içersinde bağırdı, sesinin çıktığı kadar avaz avaz:
    “Ezeceydun hayvanu da! Diccat etsune bırazz!..”
    Ben de onu daha fazla infiale neden olmaması için, okkalı bir şamarla ettim ikaz,
    İstikametimiz doğrultusunda ve tam bir keşmekeş içinde seyrüsefer eder iken,
    Şu olayın acayipliğine bakın ki, altındaki balina kasa bir Merso’yla birlikte,
    Sanki Azrail’le olan randevusuna yetişecekmiş gibi,
    Son sürat gidip, makaslar atarak, hatalı sollama yapan bir papaz,
    Havada iki ters, bir düz takla, üç de parende attıktan sonra, trafik canavarı tarafından edildi infaz,
    Bizler, bu olayın vehametini üzerimizden atmak için, midelerimizin çaldığı zil eşliğinde soluğu bir restoranda aldık, mekânın adı gavurcadan devşirme mealiyle: “Turkuaz”,
    Ve bir an önce leziz bir şeyler tıkınıp açlığımızı bastırmak için menüye bakıp seçim yapacaktık, lakin;
    Menüde olanlar genelllikle deniz mahsülleriydi ve ekseriyetle abudik gubidik isimlere sahip envai çeşitte ve alelacayipti:
    Yılan balığı, kalamar eşliğinde katbal(katil balina) tava, domatakoz(domatesli istakoz), okyanusun dibinden gelen sürpriz ve beşamel soslu ahtapot piyaz,
    Bir taraftan ne halt yiyeceğime karar veremezken,
    Diğer taraftan, bana karşı masadan frikik veren sarışını gözlerim bir yerlerinden ısırmaktaydı,
    “Oh, my God! Nayırrr, Nolamazzz!!!” bu hatun bir zamanlar(lakin şimdi değil) hayranı olduğum ‘Charlie’s Angels’dan, Cameron Diaz,
    Bu buruşuk Hollywood gazisini bir tarafa bırakalım da; onun yanında oturan öyle bir esmer güzeli vardı ki,
    Etrafına saçtığı ışıkla tüm karanlıkları boğan, hatta güneşi bile gölgede bırakan parlaklığıyla müsemma olarak adı ‘Cazibe’ olmalıydı, soyadı da ‘Karşıkoyulamaz’;
    Bu fıstıkla aramızdaki münasebetin temini ve samimiyetin tesisi için,
    Ne yapabilirim diye düşünürken haylaz haylaz,
    Olanlar oldu birdenbire, aniden, şırakkadak ve zınk diye,
    Hatta, tam da ‘hadisenin ulaştığı boyut inanılmaz’, diyecektim ki;
    Arka fonda gittikçe şiddetlenen bir alarm sesi ve akabinde ona eşlik eden valide sultandan merhamet dolu atarlı bir mesaj:
    "Hadi uyan bakalım artık, düşlerin efendisi, sabahın bereketini kaçırmadan işinin başında ol! Hem kuşluk vaktinin ilk çeyreğinin son yarısına kadar öyle camış gibi yatılmaz!!!"
    TO BE CONTINUED...
  • Kasıklarını onun kalçalarına sürttüğünde Maria az önceki sözleriyle neyi kastettiğini anladı.Elbisesinin içindeki kat kat etek ve astar yüzünden onu hissedebilmesi imkânsızdı ama sertleştiğinden şüphesi yoktu. olduğu yerde kıpırdandı ve kapıdan çektiği elleri Maria’nın dekoltesinin üstündeki şişkinliği pervasızca avuçladı Onu okşarken güçlü bacakları da vücudunu kapıya bastırmaya devam ediyordu. Bana ihtiyaç duyduğun şeyi söylemen yeterli. İstediğin her şeyi sunmaya hazır ve hevesliyim. “Soy beni,” diye fısıldadı kararlılıkla.
    “Nasıl istersen.” dilini Maria’nın kulağında gezdirerek onun ürpermesine neden oldu. “Arkanı dön.”Maria nefes nefese, “Hayır,” dedi, “bu sefer altta sen olacaksın.”
    Sözlerinin canlandırdığı hatıralar öylesine güçlüydü ki ürperdi. Maria’nın üstte olduğu, meme ucunu onun dudaklarına sunduğu, vajinasının penisini, ona nefes nefese kalıp bitkin düştüğü sarsıntılar eşliğinde spermlerini boşalttırana dek içine aldığı o gecede defalarca tekrar yaşamıştı. Az sonra benzer bir zevki tadacağım bilmek testislerinin boşalma arzusuyla gerilip sızlamasına neden oldu.
    Maria elbisenin kalan kısmından sıyrılıp ona doğru döndü. Belini bir korse sarıyordu ve bacakları da eteklerinin altına gizlenmişti. “Pantolonunu çıkar,” dedi emredercesine, “ve yatağa uzan.” pantolonunu aşağı çekerek penisini serbest bıraktı. Maria’nın bakışlarını sertleşen erkekliğine çevrilmesi onu penisini eline alıp çekiştirmeye teşvik etti ve bunu yapmasıyla birlikte organının başından birkaç damla sperm aktı.
    “Senden çok uzun süre mahrum kaldım, Maria. Sen de beni bu kadar özledin mi?”
    “Kes artık şunu.” dedi boğuk bir sesle. “O sert ve kalın penisini içimde hissetmek istiyorum, boşalmanı değil.”
    Maria sırtı dimdik bir halde kanepeye oturdu. Bu şekilde fazlasıyla ciddi görünüyordu, ta ki bacaklarından birini kanepenin oymalı kolçağına atıp üzerindeki kat kat beyaz kumaşı kenara çekerek önce biçimli baldırlarını sonra ince bacaklarını ve nihayet bacaklarının arasındaki cenneti gözler önüne serene dek. dizlerinin üzerine çöktü. Büyük elleri Maria’nın bacaklarının iç kısmını tutup onları öyle bir araladı ki genç kadının gizleyecek hiçbir şeyi kalmadı.tahmin ettiği gibi sıcak ve ıslaktı. “Seni bu halde görmeye bayılıyorum.”
    Başım öne eğip Maria’nın vajinasının dudaklarım yalamaya başladı ve onun boğazından kopan zevk iniltisinin keyfini sürdü. kadınlığını tamamen ağzına aldı ve dilini tahrik eden, yumuşak darbelerle klitorisinin sert boğumunda gezdirmeye başladı. Parmaklarım onun saçlarına götürüp terle ıslanan saç köklerini okşayan Maria bu mahrem dokunuşla birlikte ürkek bir çığlık kopararak sırtını geriye attı. Maria kendini yukarı çekti. saçlarını tutan elleri acı veriyordu ama genç adam halinden memnundu. Biraz daha eğilip dilini vajinasından içeri soktuğunda onun ne kadar ıslak ve sıkı olduğunu, kendisinden ne kadar yoğun bir biçimde etkilendiğini fark etti.Vücudu acı veren bir arzuyla baştan aşağı titriyordu.
    Maria’nın kadınlığının, düzenli bir ritimle içine girip çıkan sımsıkı kavrayarak doyuma ulaşması neredeyse boşalmasına neden olacaktı. Genç kadının onu kendisinden uzaklaştırma çabalarına rağmen durmadı ve vajinasını ağzına alıp az önce yaptıklarını tekrarlayarak bir kez daha çığlıklar eşliğinde orgazma ulaşmasını sağladı. Her ikisi de daha fazlasına katlanamayacak hale gelene dek onu defalarca kendinden geçirdi.
    Ardından ayağa kalkıp bir eliyle kanepenin sırtının varaklı kenarına tutundu diğeriyle de penisini Maria’nın vajinasına yöneltti Genç kadının içine girmesiyle birlikte kanepe arka ayaklarının zerinde sallandı. Bu şiddetli sarsıntı onun dudaklarından bir küfrün, nefes nefese kalan Maria’nınkilerden ise bir çığlığın dökülmesine neden oldu..“Burası cennetten farksız,” diye haykırdı.'Vajinası şişip hassaslaşmış ve taş kadar sert bir penis içini tamamen doldurmuştu. ellerini Maria’nın başının iki yanma yerleştirip kanepeye tutundu ve kalçaları onun bacaklarının arasında gidip gelmeye başladı. Sıkılaşan karın kaslarının üzerinden akan terler Maria'nın belinde toplanan eteklere damlıyordu.
    penisinin kadınlıgının içinde bir nabız gibi atmasıyla birlikte inledi. kendini geri çektiğinde vajinası penisinin etrafında kasılıp onu bırakmak istemedi. Genç adam kollarıyla kanepeden aşağı doğru ittirdi ve güçlü bacaklarıyla hamle yaparak bir kez daha Maria’nın içine girdi. Bu defa tamamen içindeydi ve testisleri son derece erotik bir biçimde onun kalçalarına çarpıyordu. beline sarılıp kendini onun darbelerine hazırlamaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.Maria çaresizce inledi.Maria’nın haykırışları, kanepenin düzenli bir ritimle yere vuran ayaklarından çıkan sesi ve içine her girişiyle birlikte boğazından dökülen küfürleri bastıracak kadar şiddetlendi.onu bitiriyor, âdeta perişan ediyordu.
    Penisi vajinasının içinde hareketlendi. Maria'nın doyuma ulaşmaktan başka hiçbir şeyi umursamayan vücudu onu sımsıkı kavrayarak daha da derinlere çekti. Maria bir rüyadaymış gibi hareket etti. Kendini yukarı çekip sert penisinin vajinasının içinde kaydığını hissetmenin ve tekrar aşağı indiğinde dişlerinin arasından nefesini bıraktığım duymanın keyfini sürdü.Maria ıslak ve yumuşak dudaklarını sert dudaklarına bastırdı. Genç adam inleyip daha da şiddetli bir şekilde kıvranmaya başladı.“Bunun sonsuza dek sürmesini istiyorum,” diye fısıldadı. Maria. Ne durmak ne de onun sert ve derin darbeler eşliğinde içinde gidip gelmesinden mahrum kalmak istiyordu.Hareketlerinin hızlanıp sertleşmesiyle birlikte gözlerini kapadı. kalın penisinin üzerinde gidip geliyordu.
    ’Maria,” diye inledi. “Maria.”
    Maria öne doğru eğilip dudaklarım bir kez daha ağzına alarak
    şehvetle öpmeye başladı.Destek almak için ellerini onun göğsüne yerleştiren Maria düzenli bir ritimle inip kalkıyor, iri penisinin içinde gerildiğini ve ıslak dokularını araladığı vajinasını kendisini kabul etmeye zorladığım hissediyordu,Nihayet vücudunu sert bir şekilde yukarı kaldırdı ve kasığını onun klitorisine dokundurmasıyla birlikte Maria kendini daha fazla tutamayıp doyuma ulaştı. Vajinası, çılgına dönmüşçesine içine girip çıkan penisin etrafında titredi.Genç adam sıcak ve sert patlamalar halinde spermlerini içine boşaltırken Maria’nın vajinası çaresizce kasılıyordu.Maria, onun kalçalarını hafifçe yukarı kaldırıp spermlerini tamamen boşaltana dek içinde gidip gelmesiyle birlikte inledi.
  • KÖR BAYKUŞ
    Yazar: SADIK HİDAYET
    Çeviri: BEHÇET NECATİGİL
    YKY YAYINLARI 17. BASKI

    Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme anında ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okumaya başladığımda bu cümle çok dikkatimi çekti ve kitabı okumaya devam ettim bir kez sonuna kadar okumam aslında çok da uzun sürmedi. Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabı (YKY YAYINLARI 17. BASKI sayfa 15- 85 arası) 70 sayfa .
    Kitap için notlar aldığım 2 sayfalık faks kağıdının her sayfasını kalemle ikiye böldüm ve şimdiki zaman, geçmiş zaman, anılar(mefafizik olgu), uyku ile uyanıklık hali olmak üzere başlıklar attım.
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabı; bana göre benimde not tutuğum kağıda yazdığım gibi şimdiki zaman, geçmiş zaman, uyku ile uykusuzluk hali arasındaki yansıma yanılma ve hatırlamalar ve anıların metafızik olguları ile devam ediyor. Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor.

    İncelemeri okuduğumda birkaç olay örgüsü anlatan yazıya rastlayabildim. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabının özetini sayfa numaraları ile birlikte yazmaya karar verdim. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.
    NEDEN KÖR BAYKUŞ?
    Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve BAYKUŞTUR.
    Kitap okumaya gittiğim yerdede en azından teyit etmek adına ya da BAYKUŞ sizce neyi ifade ediyor dediğimde ‘’Bilgelik ‘’ demişti bana. Yunan mitolojisinde Baykuş ‘’ Bilgelik ‘’ ve ‘’ Uğursuzluk ‘’ demektir.

    DÖNÜŞÜMLER
    Yazar: OVİDİUS
    Çeviri: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
    PAYEL YAYINLARI HAZİRAN 1994 BASIM
    Ovidius’un Dönüşümler ( Besinçi Kitap Sayfa 131 – 132 ; 535-550)

    Gezinirken Tartarus bahçelerinde, bir nar
    Koparmış dalları eğik ağaçtan, kırmış kabuğunu 535
    Yemiş yedi narı. Bu olayı gören yalnızca
    Ascalaphus oldu. Söylentilere göre Avernuslar
    Arasında Orphne denen, pek bilinmeyen,
    nympha doğurmuş onu, ormanda, bir mağarada 540
    Acheron’dan. İşte o. Görmüş Proserpina’yı
    İçi sızlamadan duyurmuş ortalığa, önlemiş
    Dönüşünü. İnledi Erebus, kraliçesi uğursuz
    Bir KUŞA döndürdü bu olayın tanığını. Başında
    Phlegethon sularıyla ıslanan bir gaga, tüy, 545
    Kocaman gözler yarattı. Değişti tüyle kaplandı
    Sarımsı gövdesi, büyüdü başı, kıvrıldı, uzadı
    Tırnakları, güçlükle titredi kımıldayan kolunda
    Tüyler. Yıkımların ulağı, UĞURSUZ sayılan, bütün
    Ölümlülerin kaçındığı BAYKUŞ derler buna 550

    Yunan Mitolojisinde Bilgelik ve Uğurszluk ifade eden Baykuş neden Sadık Hidayetin kitabında Kör diye düşündüğümde Cevabını bana göre ‘’ Bilgelik gözlerin gerçeklere açılmasıyla gelir’’ sözleriyle GEORGE SANTAYANA verdi.

    Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurulmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir Baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet Baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem tıpkı bir Baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum.
    SADIK HİDAYET – KÖR BAYKUŞ SAYFA-82

    Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor. ***Kitabın özetini sayfa numaraları ile yazıyorum. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.


    Annemle babam üzerine bazı şeyler duydum, ama yalnız dadımın anlattıkları doğru görünüyor bana. Dadım bana şunları anlatmıştı: Babamla amcam ikizlermiş, aynı yüz, aynı görünüş, aynıhuy aynı ahlak; hatta sesleride o kadar benzermişki onları ayırt etmek kolay olmazmış. Manevi bir bağ, bir duygu beraberliği varmış aralarında, birisi hastalansa ötekide hastalanırmış, hani derler ya, bir elmanın yarısı o, yarısı bu. Derken ikiside ticaretle uğraşmaya başlamışlar, yirmi yaşında hindistana giymişler,rey mallarını orada satmak için: türlü kumaşlar, çiçekli basmalar, pamuklu dokumalar, cübbe şal, iğne, canak çömlek, baş yıkamaya killi toprak, kalemdan. Babam, benares’e yerleşmiş, ticaret için öteki kentlere amcamı gönderiyormuş. Çok geçmemiş babam aşık olmuş. Sayfa 44.
    Ben doğduktan az sonra amcam Baneres’e dönmüş. Duyguları ikiz kardeşinin duygularına bağlı sanki, rakkaseye bu kez de çılgınca o vurulmuş. Babamla ortak oldukları dış ve iç benzerliklerinden yararlanarak, muradına da çabuk ermiş. Ama annem anlamış ve açığa vurmuş sırrı. Kararı kobra yılanı vermeliymiş, yoksa ikisinide bırakıp gidecekmiş annem. Hangisi sağ kalırsa onunla olacakmış annem. Sayfa45
    O gün bu gün ben boşuna ekmek diyorum, lüzumsuz bigane bir adamım ancak. Sonra Amcam ya da babam, rakkaseyi ve beni alıp takibe Rey’e gitmiş ve beni kız kardeşine, yani halama emanet etmiş. Sayfa 46
    Karımın annesi, biraz da benim annemdi, çünkü ben kendi annemi, babamı görmedim, bilmedim. Karımın annesi olan o boylu poslu, kır saçlı kadın büyüttü beni. Karımın annesini kendi annem gibi sevdim, onun kızıyla evlenişim de bu sevgi yüzünden oldu. Sayfa 44
    Çocukluğumda Nevruzun 13. günüydü (Sayfa 18 -22-56-65) ben buraya gelmiştim, karımın annesiyle ve o kahpeyle gelmiştim. Servilerin etrafında az mı koşuşmuş, oyunlar oynamıştık. Sonra başka çocuklar da katılmışlardı bize; fakat şimdi tam hatırlamıyorum. Körebe oynamıştık. Irmak kıyısında o kahpeyi kovalıyordum ki, birden ayağı kaymış suya düşmüştü. Sudan çıkarmışlar, üstünü değiştirmek için bir servinin arkasına götürmüşlerdi. Peşlerinde gitti. Önüne bir baş örtüsü tutmuşlardı. Ama ben ağacın arkasından gizlice, gördüm bütün vücudunu. Gülüyor, sol elinin işaret parmağını ısırıyordu. Beyaz bir atkıya sardılar onu ve ince siyah ipek entarisini güneşe serdiler. Sayfa 56
    Ben onunla annesine benzediği için evlendim, bana da benziyor az çok, diye evlendim. Sayfa 53
    Karı koca olamadık biz. Sayfa 53
    Sanki kendisini bir canavarla birlikte bir hücreye kapamışlardı. Kimse inanmaz, zaten inanılır gibi değil. Hiç değilse dudaklarından öpsem; ona bile bırakmadı. İkinci gece, ilk geceki gibi, aynı yerde kuru toprakla yattım. Ertesi geceler de öyle, elimden bir şey gelmedi. Hasılı, uzun süre, odanın bir ucunda kuru toprakla uyudum. Kim inanır? İki ay, hayır, iki ay dört gün, onun uzağında hep yerde uyudum, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Sayfa 48
    Hayatından pek memnundu anlaşılan ve farkında olmadan sol işaret parmağını ağzına götürüyordu hep. Bu latif kadın, Suren ırmağının kıyısında körebe oynadığımızi entarisi kırmalı ve siyah, kendisi ince, zarif o kızmıydı? Halleri çocuksu, özgür ve eteğinin altında bacakları gördükçe heyecanlandığım o kız mıydı? Şimdiye kadar farkına varmamıştım, şimdi gözlerimin önünden bir perde kalkmıştı sanki. Safya 75
    Çok geçmeden sağda solda aşıkları olduğunu anladım. Sayfa 48
    Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48
    Sonra ayaklarımın ucuna basa basa, karımın odasına doğru yürüdüm. Karanlıktı odası, kapıyı yavaşça açtım. Rüya görüyordu herhalde, yüksek sesle sayıkladı: ‘’Şalını Çıkar!’’ Yatağına yaklaştım, sicak yumuşak soluklarını yüzümde hissettim. İnsanı dirilten, tatlı bir alevdi bu! O havayı birkaç dakika teneffüs etseydim tekrar canlanırdım. Ah, ne kadar zamandır inanıyordum buna: herkes bu bendeki gibi ateşli soluklar olması gerekirdi. Odada bir başkası, aşıklarından biri olmasın diye sağa sola baktım, hayır kimse yoktu, yalnızdı. Hakkında söylenenlerin sırf yalan ve iftira olduğunu anladım. Kim bilir belki de bakireydi henüz? Ona yaklaştığımda hayallerden, suçlamalardan ötürü kendimden utandım. Fakat bir dakika bile sürmedi bu: Kapının arkasından bir aksırık sesi geldi, daha boğuk alaycı bir gülüş, insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha duydum, damarlarım çekildi ürperdim. O aksırmayı, o kahkahayı duymasaydım, onlar alıkoymasaydı beni, karar vermiştim, gövdesini parca parca edecek, satsın diye müsterilere, karşıdaki kasaba götürecektim. Budundan bir parçayı da adak olarak kuran okuyan ihtiyara verecek, ertesi gün de gidip soracaktım ona: Dün yediğin et ne etiydi, biliyor musun? Sayfa 79
    O, ben hariç, kendini herkese veriyordu, fakat ben, onun çocukluğunu belli belirsiz tekrar yaşayarak, kendimi teslim ediyordum. Sayfa 75
    Hani kötülemek gibi olmasın ya, karın dün gece bir çocuk düşürdü… Biliyoruz ki bu çocuk… Kendisi söyledi, sözde hamamda gebe kalmış. Sayfa 80
    Her an bana mezardan daha dar, karanlık olmaya başlamış bu odada vaktimi, karımı beklemekle geçiriyordum, ama o hiç gelmiyordu. Ben bu hallere onun yüzünden düşmemiş miydim? Şaka değil, üç yıl, hayır, iki yıl dört ay oldu; ( Burada neden YIL yazılmış çeviri hatasımı var bilmiyorum çünkü bir çok sayfasında iki ay dört gün özellikle belirtilmiş ve yazmaktadır. Sayfa 16-17-18-19-21-48-) ama nedir günler nedir aylar? Benim için bir önemi yok onların; mezardan olan için zaman, anlamı kaybeder. İki yıl dört aydır bu oda, benim hayatımın ve düşüncelerimin mezarı oldu. Sayfa 51
    Günden güne zayıflıyordum, aynada bakıyordum kendime: Yanakalrım kızarmıştı, kasap dükkanında asılı etlerinrengiydi bu. Çok ateşim vardı ve gözlerimde baygın sönül acılı bir ifade. Sayfa 49
    Çenesinde üç tel sakal, hekimbaşı geldi, afyon içmeme izin verdi. Çektiğim cefalara bundan değerli deva mı olurdu? Sayfa 60
    Hekim söylemiş, sen ölecekmişsin, senden kurtulacakmışız. Ölmek nasıl olur? Sayfa 81
    Süpürme bitince aşağı, odama indim ve bir karar verdim, korkunç bir karar: Bitişik odaya geçtim, kutumdaki kemik saplı bıçağı cıkardım, eteğime sildim, temizledim yüzümü yastığımın altına soktum. Sayfa 67
    Korkunç keyifli bir hava. Bense biliyorum niçin yere eğilmiştim; böyle havalarda hep ölümü düşünürüm. Ama ançak şimdi, ölümün bana kanlı yüzünü gösterdiği, kemikli ellerini boğazıma doladığı şu anda vermiştim kararımı: Ardımdan ‘’ Allah rahmet eylesin, rahata erdi! ‘’ dedirtmemek için, kahpeyide beraber götürecektim. Sayfa 67
    Delirdiğini sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sicak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir cığlık kopardı o, ve beni bıraktı. Avucumda sicak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Sayfa 84
    Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Sayfa 15
    Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Sayfa15
    Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum. Sayfa 38
    Beni yazmaya da o resim zorluyor. Sayfa 71 ( Bahsettiği resim Sayfa 17- 18-19-34-35-55-59-71)
    Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama o büyülü gözlerinin, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış. Sayfa 16
    Vazgeçebilir miydim tamamen? Ama onu tekrar görmek, benim elimde olan bir şey değildi Azap çeken bir ruh gibi bekliyor, kolluyor, arıyordum, lakin boşuna! Evin çevresini dolaştım, araştırdım. Bir gün, iki gün değil, belki iki ay dört gün, cinayet yerlerinde dönen katiller gibi, döndüm dolandım evin çevresinde. Sayfa 21
    Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz pencere, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli hayatım ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Sayfa 22
    Onu kendi tenimin Sıçaklığı ile ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ( bu ifade Sayfa 25-57-76-83 teyit ederek geçmektedir.)ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, teninin ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Sayfa 25
    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, cürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Sayfa 28

    Bu kez teredüüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, (Sayfa 67-79-80) önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı adeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli bavula koydum. Sayfa 29
    Hamal arıyorsun ben varım işte! Ya! Dedi ihtiyar. Cenaze araba da var. Ben her gün ölü taşır, götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölcüsü ölcüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya! Sayfa 29
    Gelirken kazma kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kamburihtiyar işinin eri gibi becerikli çalışıyordu. Sayfa 31
    Bavulu koyarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görünmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrünün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar atım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üstüne diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanımasını imkansızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum. Sayfa 32
    Uyandığım yeni dünyada çevreyi, durumları yakından tanıyor, kendimi onda, eski hayatımı oluşturan çevredekinden daha rahat hissediyordum. Bu benim asıl hayatımın bir yansımasıydı sanki. Bir başka dünya idi, ama aşınası olduğum için, kendimi hemen gene alışageldim eylemler içinde buldum.Ben bir başka, çok eski bir dünyaya doğmuştum, ama bu daha yakın, daha doğaldı bana. Sayfa 37

    Her kitap kurgusunda olduğu gibi Kör Baykuş kitabını Anlatıcı Mekan ve Zaman olarak incelemek gerekir.
    Anlatıcının mekanı ve romanın tamamındaki bakış acısı farkılıklar gösterebilir. Sadık Hidayet Kör Baykuş romanı Anlatıcı ve Roman kahramanı acısından bunların tamamını kapsamaktadır. Birinci şahis olarak anlattığı gibi üçüncü şahsın ağzında anlattığı bölümler ve paragraflar var olay kurgusunda hatta ve hatta Anne ve Babasının hikayesin de başka bir anlatıcının arkasına sığınıp hikayesine devam ederken bir taraftanda halasının ağzından hikayesine devam etmektedir. Gerçeklik düzeyinde ise roman kahramnalarının bağlantısı ve dönüşümleri ile ilgili kitabında şunu ( İnanmış inanmamış başkaları sayfa 15) yazmıştır. Bir çok yerde aynı tipler ama farklı karakterler olan Baba, amca mezarcı, hurdacı ve roman kahramanının birbirlerine dönüşümler. (Ben ihtiyar hurdacı olmuştum sayfa 84)
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünsede bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 )
    Olaylar, Anlatıcı ve roman kahramanlarının dönüşümleri mekan ve zamanla gidip gelmekte ve karışmaktadır.. Yazıldığı dönem ve İran Edebiyatı açısından baktığımda ise gözüme çarpan çümleler var.
    (Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Sayfa 15)
    (Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48)
    İnsanı duyguların ise bu örgüye yayılmasını ise gerçekten çok başarılı buldum ama bununla birlikte Kör Baykuş Kitabının anlaşılmaz olduğunu asla düşünmüyorum.


    Okuduğum kitapları düşündüğümde ve bu kitapların diğerlerine göre daha farklı bulduğumda bunu kendimce hep şuna bağlamışımdır. Ya kendi dönemlerinde yasaklanmış, ya da kendi ülkelerinde basılmamış, ya da revacta olmamış ve değerleri sonraki zamanlarda anlaşılmıştır. Bu tamamen kendi düşüncem olmakla birlite okuduğum bu kitaplarda gözlemlediğim kurgular ya da yazım şekli o zamana ait aykırı bir düşünceyi anlatıyor ya da kurgular ve düşüncelerde farklılıklar yaratıyorlar ya da döneme sosyolojik ve psikolojik bakış acısından farklılıklar içeriyor… Sadık Hidayet’de Kör Baykuş kitabı bana göre bu tarz bir kitap ve zaten ülkesinde o dönem yasaklanmış ve kendisi başka bir ülkede yaşamış ve Paris’de intihar etmiştir. Kör Baykuş konu ve tema olarak düz mantıkla körü körüne hayata, yaşama, anılara deneyimlere bağlı bir kitap değildir bunlar olsa bile kurmaca her açıdan olağan üstü taşarlanmış kitabın başlangıcında beklide duygular basit anlaşılır görünsede kitap vardığı noktada karmaşıktır. Kurmacayı, duyguları başa bir şeye dönüştürmek başka bir noktaya götürmekzaten bana göre büyük yazarların büyük kitapların işidir. Kör Baykuş bu acıdan uzun süre okunabilecek bir kitap olma özelliğini göstermektedir. Kitaplarda konular duygular basit olabilir ama yazım şekli tarzı isyankar ve kurmacası ile olan uyumu onu başka kitaplardan ayırır. Kar Baykuş Sadık Hidayet’in iç dünyasından çıktığını düşündüğümde (Kendisi bizzat kitabında belirtmiştir …Beni yazmaya o resim zorluyor. …Yazmak bir ihtiyactı.) hayal dünyasından üretilen içindeki duygu ve karamasarlığı kurguya çok iyi işleyip hepimizi kurgunun gerçekliğine inandırmıştır. Sonuçta roman kavramı kurmacaların, yalanların, hayalgücünün ürettiği kandırmacaların bize gerçekmiş gibi gösterilmesidir. Biz bu gerçekliğe inandığımızda işte bu noktada bu kitaplar sonsuzluğa doğru yola çıkarlar.
    Bunu yazmamın sebebi roman kahramanı, mekan, zaman kurgusuna cevap verebilmek için (yukarıda yazdıklarım benim adıma düşünce notları olmakla birlikte açıklama adına önemli.) için önemliydi. Her romanda bir anlatıcı vardır ve bu anlatıcı bu romanı yazan yazar olmak zorunda değildir. Her romanda olan bu anlatıcı romandaki kahramanların, karakterin işleyişini ve ruhunu ifade eder. Bu anlatıcı yazar olmamakla birlikte roman devam ettiği sürece kitabın tüm sözcüklerinde varlığını sürdürür ve kitabın son noktasında kitapdan ayrılır. Benim adıma ise en önemli karakterlerden bir tanesi bu anlatıcı karmaşıklığı olan bu tarz kitaplardır. Bu noktada zaten anlatıcı bir roman kahramanıdır. Bir anlatıcısı olmayan bir roman olmayacağı gibi bir kahramanı olmayan bir romanda bana göre yoktur. (Bir anlatıcısı olmayan bir roman varmıdır?) Roman kahramanının anlattığı romanlar, Mekanın dışında olan anlatıcı ya da belirsiz bir anlatıcı kitaplarda olabilir. Bu farklı durumları Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabında kullanmıştır. Bu anlatıcı bazen bulunduğu mekanda bazen mekanın dışında bazende tamamen dışarıda yani yukarıdan bakılan bir mekandan anlatabilir. Kör Baykuş bu noktada çoklu anlatıcı ile devam eder ve bu çoklu anlatıcılar kurguda farklılıklar ve zaman kayması yaratmakla birlikte Roman kahramanlarının birbirlerine ve iç içe olan döngü ve dönüşümleri Kurguyu sona gerçeklikle bağlar.(Ben ihtiyar Hurdacı olmuştum.) Anlatcının dönüşümü Kahramanın dönüşümü ve bunların bakış acısı saklanması Romanı Kahramansız yaparmı ?
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünse de bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 ) Anlatıcının olduğu farklı Mekanların olması ile birlikte bir Roman Nasıl Mekansız Olabilir ?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı zaman açısından da iç içe ve farklı bakış acısından ilerlemektedir. Anlatıcı aynı zaman diliminde olduğu gibi şimdiki zamandan bakarken geçmiş zamanda olan olayları şimdiden, geçmişte olan olaylarıda şimdiki ve gelecek zaman şeklinde ilerlerken rüya ve halisünasyonlarla da inci gibi işlemiştir. Rüya ya da gerçek olup olmadığıni bize şimdiki zamanda belirtir. Bu durumları bu şekilde anlatması bu Kör Baykuş kitabını zamandan mahrum etmek olabilir mi ?
  • "...28 şubat süreci... Her gün yeniden çaresizlik,her gün bir yığın hüsran...Günler ilerledikçe dalgalar şiddetini arttırarak dövmeye başlamıştır kalbinizin duvarlarını ve çaresizliğin sesi çığlık çığlığadır içinizde.Ateş düstüğü yeri yakar ve bir serçe olsun , gagasıyla size bir damla su getirmez yangını söndürmeye...