• Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
    Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


    "Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

    Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

    Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

    Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

    Kitapla kalın.
  • BU İNCELEMEYİ inci HOCAYA İTHAF EDİYORUM (BAŞKA TÜRLÜSÜ MÜMKÜN DEĞİLDİ)

    GÖKHAN ÖZCAN : KELİMELERİ VİCDAN İPİYLE BİRBİRİNE BAĞLAYAN ADAM

    Yazarı birkaç senedir takip ederim , zaman zaman yazılarını okurum. Yeni şafak gazetesinde yazıyor şimdilerde ve İzdiham dergisinde. Bu kitap da köşe yazılarından oluşuyor fakat 20 sene önceki yazıları. Bu öyle garip geldi ki okurken , ne kadar da her şey aynı değişen pek bir şey yok dedirtti bana. Uzatmadan beğendiğim yerlerden çeşitli alıntılar paylaşmak istiyorum, bu bir öykü ya da roman değil zaten, ancak bu şekilde bir şeyler aktarabilirim. Başlık ve birkaç cümle o yazıdan.

    Kitaptaki yazılar özetle büyük bir vicdan çağrısı ve özeleştiri arzusu olarak tanımlanabilir. Birkaç tanesine biraz değinelim.

    Dün Gece TV Seyretmedim ,

    Dün gece hiç televizyon seyretmedim ve bugün kendimde hiçbir eksiklik hissetmiyorum. Hatta huzur gibi bir fazlalığım var. Bana bu imkanı bahşeden elektrik arızasına müteşekkirim. Meğer geceler ne kadar uzun, zaman da ne kadar bereketliymiş.

    Güvenmek ,

    Yaşamanın akıl almaz bir kıyıcılığı var ve biz kendimiz dışında birilerine güvenmek istiyoruz yaşarken. Bu, yalnızca bilincimizin yol göstericiliğinde ulaştığımız bir nokta değil, duygularımız da böyle bir mahkumiyete gönüllü kılıyor bizi. Çünkü “tek başınalık yükü”nü kaldıramıyoruz.

    Bütün sözlerimizi rüzgara karşı söylüyoruz.Olan ve olması gereken arasındaki trajik uçurum bizi yolumuzdan döndürmüyor. Çünkü güvenmek ihtiyacındayız.Güvenmek ısrarını yitirmekten şiddetle korkuyor,güvenilir kalabilmenin ölümcül bir mücadele gerektirdiğini bıkmadan usanmadan tekrarlıyoruz. Ümit kuşlarını ürkütmekten sakınıyoruz.

    Konuşulmayan,

    Görünenin dışındaki varlığınız kimseyi ilgilendirmiyor.Zihni ya da kalbi üretiminiz , kariyer denen tek boyutlu cetveldeki puanınızı yükseltmiyor. Kafanızda çileleşen bir düşünce , avucunuza düşen bir hikmet pırıltısı , biyografiniz içinde bir yer tutmuyor. Çünkü dünyanın , mevcudu kemikleştirici dayatmalar ve maddi olana motive eden ilkeler dışında bir soyut alana, içinizi gezdirmeye çıkarabileceğiniz bir soyut ülkeye tahammülü yok.

    Kendinizle konuşun!Sizi sarsması mukadder olan sosyal çerçevenin bir cendereye dönüşmemesi için kendinizle konuşun.Bunu yaparsanız; vakit kaybedecek ve belki de bu çılgın yarışı kaybedeceksiniz. Ama kazanırsanız ;zaferiniz,tarihin bu kör noktasında kazanılmış en parlak zafer olacaktır.

    Ayıptır Söylemesi,

    Terzilerin neden kefenli cep dikmeyi akıl edemediklerini düşündükçe sinirden deliye dönüyoruz. Satınalma gücümüzün bir ömürden daha fazlasına güç yetirememesi canımızı en esaslı yerinden şiddetle sıkıyor. Bozuluyoruz icabında..

    İmtihan,

    Çoğumuz ,korkarız güzel yoksulluğumuzun bir köşede paranın muhteris gözleriyle karşılaşmasından.

    Sana Benzemek Zorunda Mıyım? ,

    Bazen çorabı delik,bazen pantolonu ütüsüz, bazen geleceği karanlık,bazen geçmişi kalabalık dolaşabilirim.Ama gönlü yamuk, beyni bükük dolaşamam.

    Herkesi kendine benzetmeye değil ;sadece kendine benzemeye çalışanlara helal olsun!
  • Hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır
  • NOT: Kitabın olay akışı ve sonu hakkında bilgi içerir.
    *
    Martin Eden bugüne dek okuduğum romanların içinde unutulmaz bir karakter olarak kalacak.
    O Jack London'ın yarı otobiyografik romanının kahramanı...
    *
    Martin Eden, gemilerde çalışan bir işçidir.
    Saatlerce ağır işlerde çalışan, çete kavgaları yapan, ucuz biralar içen bir kaba gençtir o...
    Günün birinde Ruth isminde yüksek burjuvadan bir kıza aşık olur.
    Arada kocaman bir sınıf farkı vardır.
    Ne oturup kalkması, ne yiyip içmesi, ne konuşması Ruth ve ailesine benzer Martin Eden'ın...
    Ruth'a layık olabilmek, onun kendisini sevebilmesi için kendini değiştirmeye karar verir.
    *
    Bunun için; yazar olacaktır!
    *
    Tıpkı Jack London gibi... Jack London altın aramak için Kanada'ya gitmiş, hastalanmış ve geri dönmüştü.. Babasını kaybetmişti... Geçim derdi vardı... Ancak keskin bir karara varmıştı: Yazar olacaktı!
    *
    Martin Eden, Jack London gibi yazar olmaya karar verince, onun gibi günde 19 saat çalışarak çeşitli dergi ve gazetelere yazdıklarını göndermeye başlar. Defalarca reddedilir. Yazar, gönderir ve reddedilir. Sonra hayal kırıklıkları içinde az paralar kazanmaya başlar. Sonunda bir dergi bir hikayesine 40 dolar verir. Hikayeyi satın alan derginin adı White Mouse'dur. (beyaz fare)
    Aynı olay Jack London'ın hayatında da gerçekleşmiştir. Ve onun hikayesini 40 dolara satın alan dergi ise Black Cat (siyah kedi) dir.
    *
    Martin Eden'ı okurken aklıma; Chris Gardner'ın hayat hikayesinin anlatıldığı Umudunu Kaybetme filmi geldi.
    Will Smith başrolde, bütün zorluklarla mücadele eden ve her şeye rağmen yıkılmayan bir babaydı.
    Karısı tarafından terk edilmişti.
    Cebinde beş kuruşu olmadan çocuğuna bakmak zorundaydı.
    Ev sahibi evden atmıştı.
    Metrolarda yatıyor, aş evlerinin yemek kuyruklarında bekliyordu.
    Ama bütün gücüyle hayalinin peşinden koşturuyordu.
    Oğluna, sana yapamazsın derlerse onları dinleme diyordu.
    Ağlıyordu, açtı, yoksuldu, çaresizdi; ama bütün bunları oğluna belli etmemeye çalışıyordu, mücadelesinden asla vazgeçmiyordu.
    *
    Martin Eden da böyleydi.
    Günde sadece 4 saat uyuyor, durmadan çalışıyor, okuyor, yazıyor, aç kalıyor, elbiselerini ve bisikletini rehine veriyor, çok çaresiz kalınca ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyor; ama hayallerinin peşinden gidiyordu.
    *
    Martin Eden önceki hayatında birçok kızla münasebeti olsa da ilk kez bir kıza Ruth'a aşık olmuştur.
    Ama Ruth ailesinden gelen baskılarla onu terk eder günün birinde..
    *
    En yakın arkadaşını da bu sıralarda kaybeden Martin Eden tam da gönderdiği yazılardan iyi paralar kazanmaya başladığında yazarlığa karşı bütün hevesini kaybetmiştir.
    *
    Çok ağır çalışma koşullarında ve sefalet içinde yazdığı yazılar bir biri peşi sıra dergilerde yayınlanmaya başlamış, ve önceden reddettikleri yazılar için bile dergiler birbiriyle kıyasıya yarışa girmişlerdir.
    Martin Eden birden çok meşhur ve zengin olur.
    Umudun Kaybetme filmindeki Will Smith gibi başarmıştır.
    Artık en acemi şiirleri bile yüksek ücretlerle satın alınır.
    Bir zamanlar ona sırtını dönenler, onunla alay edenler şimdi ona hürmet etmeye başlamışlardır.
    Oysa Martin Eden, artık geniş geniş uyumaya başlamış, çalışmayı ve yazmayı bırakmıştır.
    Kendisine gösterilen hürmetin kaynağı bir zamanlar aşağılanırken yazdığı onlarca yazısının birden bire kapışılıyor olmasıdır.
    Değişen tek şey toplumsal kabul, moda, şöhret ve paradır.
    *
    Tükenmiştir Martin Eden.
    Kalabalıklara karşı bireyci, Niçeci duruşuyla tükenmiştir.
    *
    Artık ne burjuvalara tahammül edebiliyor, ne de bir zamanlar aralarında bulunduğu işçi sınıfa dahil olabiliyordur.
    *
    İş Bankası yayınlarında çevirmen Levent Cinemre'nin notuyla belirtmek gerekirse; Sosyalist olan Jack London açıkça sosyalizme karşı olan Martin Eden'ı bu tükenmişliğiyle geçmişine doğru bir deniz yolculuğuna çıkartır.
    Ve Martin Eden kendini denize atarak intihar eder.
    Bu intihar Jack London'ın bireyciliğe yaşattığı trajik bir yenilgidir.
    *
    İnsanın aklına Turgenyev'in Niçe daha 17 yaşındayken yarattığı nihilist karakteri Bazarov'a biçtiği kısacık ömür geliyor istemsiz...
  • Şairler sadece şiir düşünüp şiir mi söyler! Bu soruya hem evet hem de hayır olarak cevap verilebildiği gibi ikisi arasında da bir cevap verilebilir. Yani hem evet hem de hayır. Bu da kişiye göre değişen - yani kişinin düşüncesine göre değişkenlik gösterir- bir yargıdır. Kimileri şairin işi sadece şiir söyleyip, şiir düşünür demişseler de kimileri de bir şairin düşünsel bir duruşu, fikri mülahazaları olması gerektiğinden bahsetmiştir.
    Şair sadece şiir düşünüp şiir mi söyler! Biz bu soruya verilen hayır yanıtı üzerinde durup bu yargı üzerinden şekillendireceğiz yazımızı. Bize göre bir şair sadece şiir düşünüp, şiir söylememelidir. Şiir yazmak onun asıl işidir fakat şiirine konu olan fikri yani düşünsel tavrını da ortaya koyacak eserler vermelidir ki yazdığı şiirlerin açıklanmasına yol olsun. Şair şiirini açıklayıcı yazılar yazmalı mıdır! Sorusu da bununla birlikte ortaya çıkar ki bu da farklı bir konu olarak tartılabilir.
    Şair düşünsel tavrını, fikirsel serüvenini oluşturan konularda yazılar yazması onun bu konudaki birikiminin ve tavrının belirginleşmesini sağlar. Bu şairlere örnek olarak Sezai Karakoç, İsmet Özel verilebilir. Bunlara ek olarak da zarif şair Cahit Zarifoğlu’da ”Zengin Hayaller Peşinde” eseri ile dahil edilebilir.
    Hayallerin zenginliği peşinde ”Zengin Hayaller Peşinde” Cahit Zarifoğlu’nun aslında pek bilinmeyen bir tarafını ortaya çıkardığı için önemli bir eserdir. Eser Zarifoğlu’nun düşünce ve sanat yazılarının derlendiği ve şairin edebiyatın teorik yönü üzerine kaleme aldığı yazılarını içeriyor. Kitaptan öğrenebildiğimiz kadarıyla yazarın bu gibi yazıları dergi ve gazete sayfalarında kalmış yüzlerce yazısından bahsedilmektedir. Yazılan yazıları şair belirli dönemlerde müstear isimlerle (Ahmet Sağlam, Vedat Can, Abdurrahman Cem) yazmıştır.
    Bir şairin şiirle ilgili yazılarını her zaman önemsemişimdir. Bu yazılar şairin şiirleri için önemli açıklamalar barındırır. Özellikle Zarifoğlu gibi kolay anlaşılmayan, kendini hemen ele vermeyen şiirler yazan bir şairin şiirini anlamak için söyledikleri şiirlerinin anlaşılması için bir harita olmuştur.
  • Bu konuda Maturidi’nin bir sözü çok önemlidir: “Dinin kaynağı akıldır.” Yani dine ulaşmanın yolu akıldır. Bu bilgiye akılla  da ulaşılır, insan aklıyla ulaşmadığı takdirde taklit yoluyla, birisinin öğretmesiyle veya doğrudan doğruya doğuştan getirdiği bilgiyle din oluşturamaz.
    ...
    Şeriat ise, insanlık kültürü içerisinden alınan unsurlar  taşımakla birlikte, İmam Maturidi’ye göre, değişen ve değişmeyen olmak üzere iki yönü vardır. Bütün peygamberlerin şeriatlar neshedilmiştir. Hz. Muhammed’e gelen şeriat bugün yaşamaktadır, fakat burada bu şeriatın değişen ve değişmeyen olmak üzere eke yönü bulunmaktadır. Örneğin onun anlayışını esas alarak hırsızlık için verilen cezayı şu şekilde tahlil edebiliriz. Hırsızlığa karşılık verilen el kesme cezasında değişmeyen taraf, hırsızlığın kötü bir şey olduğu ve mutlaka cezalandırılması gerektiğidir. Bu kısım değişmeyen kısımdır. Ama bunun ne kadar ve nasıl cezalandırılacağı,  bugün insanların belirleyebileceği konulardan birisidir. Çünkü geçmişte işlenen ve el kesme cezasını gerektiren suçlarla bugünkü suçlar birbirinden çok farklıdır. Bugün milyarlar çalan bir insanın geçmişte bir gram altın çalanla aynı değerlendirilmesi ve  ikisine de aynı şekilde ceza verilerek her ikisinin kolunun kesilmesi, adil bir cezalandırma olmaz. Diğer taraftan kesilen kol, günümüzde diktirilebilmektedir. Dolayısıyla burada şeriatın öngördüğü cezanın, günümüzde ne kadar ve nasıl olması gereken kısmı değişmek durumuyla karşı karşıyadır. Kur’ân’da öngörülen cezalandırma örneği,  insanoğlunun bunun dışında vereceği başka cezalar için engel değildir. Önemli olan İslam’ın maksadına,  Kuran’ın temel felsefesine,  ahlak ve adalete uygunluğudur
  • Kitap siyasi atıflarda bulunan bir kitap. Pek tarzım değil ancak yine de o devrin siyasi ortamını öğrenmek, bilgi edinmek adına iyi bir kitap. Gerçi siyaset konusunda o günden bugüne değişen pek bir şey yok diyeceğim ama demiyorum.

    İnsan Kürk Mantolu Madonna veya Kuyucaklı Yusuf'u okurken Sabahattin Ali'nin neden öldürtüldüğü konusunda bir fikir sahibi olamıyor ama bu kitapta bunun sebebini açıkça anlamış oluyoruz.

    Sabahattin Ali Aziz Nesin’le beraber bir mizah gazetesi çıkartmak için anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre Marko Paşa'nın sahibi ve sorumlusu Sabahatttin Ali idi. Marko Paşa o yıllarda çok satan bir mizah dergisi olmuştu. İste bu kitapta bulunan yazılar Marko Paşa dergi yazıları.

    Bu yazılar sebebiyle, sık sık devlet tarafından toplatılır ve dergi kapatılırdı. Her kapatılmadan sonra Malum Paşa, Merhum Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gibi isimlerle yayınlanmaya devam ederdi. Bu süre zarfında Sabahattin Ali başkalarının yazdığı isimsiz yazıları da yayınlayarak bu yazılardaki siyasi atıfları yine kendi üzerine alırdı. Bu yazılar yüzünden bir sürü dava açıldı.

    Topunuzun Kökü­ne Kibrit Suyu ve Hasan Ali Kenan Döner Komedisi isimli yazıları için açılan davaları mahkumiyetle sonuçlandı. Ve yine o yıllarda yayımlanan Sırça Köşk adlı kitabı devlet yönetimini eleştirdiği için Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Aynı zamanlarda Aziz Nesin de tutuklandığı için Marko Paşa'nın yayımlanma durumu imkansız hale gelmişti. Cezasını tamamlayıp çıktıktan bir süre sonra yine Marko Paşa da yayınlanan yazılar için tekrar tutuklandı ve ardından beraat etti.

    Sabahattin Ali, kendisi için yapılan karalama kampanyaları ve aldığı tehditler yuzunden yurt dışına gitmeyi düşündü. Öte yandan diğer davaları hala sürüyordu. Ayrıca yazılarını yayımlatacak dergi, gazete bulamıyordu ve geçim sıkıntısına düşmüştü. Davaları sürdüğü için pasaport alamamıştı bu yüzden kaçmayı istedi. Sonrası malum.