• Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
    Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


    "Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

    Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

    Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

    Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

    Kitapla kalın.
  • BU İNCELEMEYİ inci HOCAYA İTHAF EDİYORUM (BAŞKA TÜRLÜSÜ MÜMKÜN DEĞİLDİ)

    GÖKHAN ÖZCAN : KELİMELERİ VİCDAN İPİYLE BİRBİRİNE BAĞLAYAN ADAM

    Yazarı birkaç senedir takip ederim , zaman zaman yazılarını okurum. Yeni şafak gazetesinde yazıyor şimdilerde ve İzdiham dergisinde. Bu kitap da köşe yazılarından oluşuyor fakat 20 sene önceki yazıları. Bu öyle garip geldi ki okurken , ne kadar da her şey aynı değişen pek bir şey yok dedirtti bana. Uzatmadan beğendiğim yerlerden çeşitli alıntılar paylaşmak istiyorum, bu bir öykü ya da roman değil zaten, ancak bu şekilde bir şeyler aktarabilirim. Başlık ve birkaç cümle o yazıdan.

    Kitaptaki yazılar özetle büyük bir vicdan çağrısı ve özeleştiri arzusu olarak tanımlanabilir. Birkaç tanesine biraz değinelim.

    Dün Gece TV Seyretmedim ,

    Dün gece hiç televizyon seyretmedim ve bugün kendimde hiçbir eksiklik hissetmiyorum. Hatta huzur gibi bir fazlalığım var. Bana bu imkanı bahşeden elektrik arızasına müteşekkirim. Meğer geceler ne kadar uzun, zaman da ne kadar bereketliymiş.

    Güvenmek ,

    Yaşamanın akıl almaz bir kıyıcılığı var ve biz kendimiz dışında birilerine güvenmek istiyoruz yaşarken. Bu, yalnızca bilincimizin yol göstericiliğinde ulaştığımız bir nokta değil, duygularımız da böyle bir mahkumiyete gönüllü kılıyor bizi. Çünkü “tek başınalık yükü”nü kaldıramıyoruz.

    Bütün sözlerimizi rüzgara karşı söylüyoruz.Olan ve olması gereken arasındaki trajik uçurum bizi yolumuzdan döndürmüyor. Çünkü güvenmek ihtiyacındayız.Güvenmek ısrarını yitirmekten şiddetle korkuyor,güvenilir kalabilmenin ölümcül bir mücadele gerektirdiğini bıkmadan usanmadan tekrarlıyoruz. Ümit kuşlarını ürkütmekten sakınıyoruz.

    Konuşulmayan,

    Görünenin dışındaki varlığınız kimseyi ilgilendirmiyor.Zihni ya da kalbi üretiminiz , kariyer denen tek boyutlu cetveldeki puanınızı yükseltmiyor. Kafanızda çileleşen bir düşünce , avucunuza düşen bir hikmet pırıltısı , biyografiniz içinde bir yer tutmuyor. Çünkü dünyanın , mevcudu kemikleştirici dayatmalar ve maddi olana motive eden ilkeler dışında bir soyut alana, içinizi gezdirmeye çıkarabileceğiniz bir soyut ülkeye tahammülü yok.

    Kendinizle konuşun!Sizi sarsması mukadder olan sosyal çerçevenin bir cendereye dönüşmemesi için kendinizle konuşun.Bunu yaparsanız; vakit kaybedecek ve belki de bu çılgın yarışı kaybedeceksiniz. Ama kazanırsanız ;zaferiniz,tarihin bu kör noktasında kazanılmış en parlak zafer olacaktır.

    Ayıptır Söylemesi,

    Terzilerin neden kefenli cep dikmeyi akıl edemediklerini düşündükçe sinirden deliye dönüyoruz. Satınalma gücümüzün bir ömürden daha fazlasına güç yetirememesi canımızı en esaslı yerinden şiddetle sıkıyor. Bozuluyoruz icabında..

    İmtihan,

    Çoğumuz ,korkarız güzel yoksulluğumuzun bir köşede paranın muhteris gözleriyle karşılaşmasından.

    Sana Benzemek Zorunda Mıyım? ,

    Bazen çorabı delik,bazen pantolonu ütüsüz, bazen geleceği karanlık,bazen geçmişi kalabalık dolaşabilirim.Ama gönlü yamuk, beyni bükük dolaşamam.

    Herkesi kendine benzetmeye değil ;sadece kendine benzemeye çalışanlara helal olsun!
  • Hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır
  • Şairler sadece şiir düşünüp şiir mi söyler! Bu soruya hem evet hem de hayır olarak cevap verilebildiği gibi ikisi arasında da bir cevap verilebilir. Yani hem evet hem de hayır. Bu da kişiye göre değişen - yani kişinin düşüncesine göre değişkenlik gösterir- bir yargıdır. Kimileri şairin işi sadece şiir söyleyip, şiir düşünür demişseler de kimileri de bir şairin düşünsel bir duruşu, fikri mülahazaları olması gerektiğinden bahsetmiştir.
    Şair sadece şiir düşünüp şiir mi söyler! Biz bu soruya verilen hayır yanıtı üzerinde durup bu yargı üzerinden şekillendireceğiz yazımızı. Bize göre bir şair sadece şiir düşünüp, şiir söylememelidir. Şiir yazmak onun asıl işidir fakat şiirine konu olan fikri yani düşünsel tavrını da ortaya koyacak eserler vermelidir ki yazdığı şiirlerin açıklanmasına yol olsun. Şair şiirini açıklayıcı yazılar yazmalı mıdır! Sorusu da bununla birlikte ortaya çıkar ki bu da farklı bir konu olarak tartılabilir.
    Şair düşünsel tavrını, fikirsel serüvenini oluşturan konularda yazılar yazması onun bu konudaki birikiminin ve tavrının belirginleşmesini sağlar. Bu şairlere örnek olarak Sezai Karakoç, İsmet Özel verilebilir. Bunlara ek olarak da zarif şair Cahit Zarifoğlu’da ”Zengin Hayaller Peşinde” eseri ile dahil edilebilir.
    Hayallerin zenginliği peşinde ”Zengin Hayaller Peşinde” Cahit Zarifoğlu’nun aslında pek bilinmeyen bir tarafını ortaya çıkardığı için önemli bir eserdir. Eser Zarifoğlu’nun düşünce ve sanat yazılarının derlendiği ve şairin edebiyatın teorik yönü üzerine kaleme aldığı yazılarını içeriyor. Kitaptan öğrenebildiğimiz kadarıyla yazarın bu gibi yazıları dergi ve gazete sayfalarında kalmış yüzlerce yazısından bahsedilmektedir. Yazılan yazıları şair belirli dönemlerde müstear isimlerle (Ahmet Sağlam, Vedat Can, Abdurrahman Cem) yazmıştır.
    Bir şairin şiirle ilgili yazılarını her zaman önemsemişimdir. Bu yazılar şairin şiirleri için önemli açıklamalar barındırır. Özellikle Zarifoğlu gibi kolay anlaşılmayan, kendini hemen ele vermeyen şiirler yazan bir şairin şiirini anlamak için söyledikleri şiirlerinin anlaşılması için bir harita olmuştur.
  • Bu konuda Maturidi’nin bir sözü çok önemlidir: “Dinin kaynağı akıldır.” Yani dine ulaşmanın yolu akıldır. Bu bilgiye akılla  da ulaşılır, insan aklıyla ulaşmadığı takdirde taklit yoluyla, birisinin öğretmesiyle veya doğrudan doğruya doğuştan getirdiği bilgiyle din oluşturamaz.
    ...
    Şeriat ise, insanlık kültürü içerisinden alınan unsurlar  taşımakla birlikte, İmam Maturidi’ye göre, değişen ve değişmeyen olmak üzere iki yönü vardır. Bütün peygamberlerin şeriatlar neshedilmiştir. Hz. Muhammed’e gelen şeriat bugün yaşamaktadır, fakat burada bu şeriatın değişen ve değişmeyen olmak üzere eke yönü bulunmaktadır. Örneğin onun anlayışını esas alarak hırsızlık için verilen cezayı şu şekilde tahlil edebiliriz. Hırsızlığa karşılık verilen el kesme cezasında değişmeyen taraf, hırsızlığın kötü bir şey olduğu ve mutlaka cezalandırılması gerektiğidir. Bu kısım değişmeyen kısımdır. Ama bunun ne kadar ve nasıl cezalandırılacağı,  bugün insanların belirleyebileceği konulardan birisidir. Çünkü geçmişte işlenen ve el kesme cezasını gerektiren suçlarla bugünkü suçlar birbirinden çok farklıdır. Bugün milyarlar çalan bir insanın geçmişte bir gram altın çalanla aynı değerlendirilmesi ve  ikisine de aynı şekilde ceza verilerek her ikisinin kolunun kesilmesi, adil bir cezalandırma olmaz. Diğer taraftan kesilen kol, günümüzde diktirilebilmektedir. Dolayısıyla burada şeriatın öngördüğü cezanın, günümüzde ne kadar ve nasıl olması gereken kısmı değişmek durumuyla karşı karşıyadır. Kur’ân’da öngörülen cezalandırma örneği,  insanoğlunun bunun dışında vereceği başka cezalar için engel değildir. Önemli olan İslam’ın maksadına,  Kuran’ın temel felsefesine,  ahlak ve adalete uygunluğudur
  • Kitap siyasi atıflarda bulunan bir kitap. Pek tarzım değil ancak yine de o devrin siyasi ortamını öğrenmek, bilgi edinmek adına iyi bir kitap. Gerçi siyaset konusunda o günden bugüne değişen pek bir şey yok diyeceğim ama demiyorum.

    İnsan Kürk Mantolu Madonna veya Kuyucaklı Yusuf'u okurken Sabahattin Ali'nin neden öldürtüldüğü konusunda bir fikir sahibi olamıyor ama bu kitapta bunun sebebini açıkça anlamış oluyoruz.

    Sabahattin Ali Aziz Nesin’le beraber bir mizah gazetesi çıkartmak için anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre Marko Paşa'nın sahibi ve sorumlusu Sabahatttin Ali idi. Marko Paşa o yıllarda çok satan bir mizah dergisi olmuştu. İste bu kitapta bulunan yazılar Marko Paşa dergi yazıları.

    Bu yazılar sebebiyle, sık sık devlet tarafından toplatılır ve dergi kapatılırdı. Her kapatılmadan sonra Malum Paşa, Merhum Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gibi isimlerle yayınlanmaya devam ederdi. Bu süre zarfında Sabahattin Ali başkalarının yazdığı isimsiz yazıları da yayınlayarak bu yazılardaki siyasi atıfları yine kendi üzerine alırdı. Bu yazılar yüzünden bir sürü dava açıldı.

    Topunuzun Kökü­ne Kibrit Suyu ve Hasan Ali Kenan Döner Komedisi isimli yazıları için açılan davaları mahkumiyetle sonuçlandı. Ve yine o yıllarda yayımlanan Sırça Köşk adlı kitabı devlet yönetimini eleştirdiği için Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Aynı zamanlarda Aziz Nesin de tutuklandığı için Marko Paşa'nın yayımlanma durumu imkansız hale gelmişti. Cezasını tamamlayıp çıktıktan bir süre sonra yine Marko Paşa da yayınlanan yazılar için tekrar tutuklandı ve ardından beraat etti.

    Sabahattin Ali, kendisi için yapılan karalama kampanyaları ve aldığı tehditler yuzunden yurt dışına gitmeyi düşündü. Öte yandan diğer davaları hala sürüyordu. Ayrıca yazılarını yayımlatacak dergi, gazete bulamıyordu ve geçim sıkıntısına düşmüştü. Davaları sürdüğü için pasaport alamamıştı bu yüzden kaçmayı istedi. Sonrası malum.
  • BANA GÖRE KÜTÜPHANENİZDE OLMASI GEREKEN FEMINIST YAZIN KİTAPLAR

    1-FATMAGÜL BERKTAY TEK TANRILI DİNLER KARŞISINDA KADIN
    kitapta, tek tanrılı dinler ile kadın arasındaki ilişki ortaya konmak istenmiştir. din ve toplumun karşılıklı etkileşim içinde oldukları belirtilmiştir. bu etkileşim tarihsel süreci içinde incelenmiş, avcı-toplayıcı dönemden günümüz köktendinciliğine kadar olan süreç anlatılmıştır.


    2-SİMONE DE BEAOVOİR İKİNCİ CİNS
    Feminist kuramın en önemli eserlerinden birisi hiç kuşkusuz de Beauvoir’ın 1949 yılında yazdığı La Deuxième Sexe’dir.Bu kitapla beraber Simone de Beauvoir varoluşçu bir feminist anlayışın temellerini ortaya koymuştur. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ben-öteki ikiliği içerisinde çözümlemiş ve kadınların erkeklerin merkez olduğu bir toplumsal cinsiyet rejimi içerisinde öteki konumunda yer aldığını söylemiştir. Kitapta geçen ve sıklıkla gördüğümüz en önemli motto ise “kadın doğulmaz kadın olunur”dur.

    3-EMMA GOLDMAN DANS EDEMEYECEKSEM BU BENİM DEVRİMİM DEĞİLDİR
    “Anarşizm, insanın ufkunu açıp onu serbest kılan ve özgürleştiren bir güçtür, çünkü insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, onlara özgürlüğe inanmayı öğretir, kadınları ve erkekleri herkesin özgür ve güvende olacakları bir toplumsal hayat için mücadele etmeye teşvik eder.” (s.3)
    Evlilik ve aşk birbirleriyle eş anlamlı değildir; tam tersine, birbirleriyle uzlaşmaz bir noktadadırlar.” (s.16)

    “Evlilik Devlet’i ve Kilise’yi her yönüyle besleyen bir kurumdur; hayatın insanları geliştirip incelten bir alanda tuzağa düşürmek hem Devlet’in hem de Kilise’nin eski çağlardan beri hiç bıkmadan peşinde kovaladığı bir av olmuştur. Aşk, ezelden beri insan ilişkilerinin en güçlü faktörüdür; aşk, insan eliyle yapılan her türlü yasadan üstün gelmiş ve kiliseyle ahlakın dayattığı demir parmaklıkları her çağda kırıp atmıştır.” (s.16)

    “Evlilik genellikle salt ekonomik bir düzenlemedir, kadına süresi ömür boyu olan bir sigorta poliçesi sağlar, erkeğe de kendi türünü devam ettirmesini sağlayacak tatlı bir oyuncak. Yani evlilik ve bu yolla sağlanan eğitim düzeneği, kadını asalakça, bağımlı olarak ve çaresiz bir hizmetkarmış gibi sürdüreceği bir hayata hazırlarken, erkeğe bir insanın hayatını tapulu mülkmüş gibi sahiplenme hakkını tanır.” (s.16)


    4-CLARA ZETKİN KADIN SORUNLARI ÜZERİNE SEÇME YAZILAR
    Clara Zetkin Kitabı: Seçme Yazılar­da, Zetkin’in 1899’dan 1933’e kadar, proleter kadınlara ilişkin yazılarının dışında, savaş karşıtı mitinglerdeki ko­nuşmaları, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un ölümünden sonra yazdı­ğı mektuplardaki hem duygusal tepkileri hem politik analizleri, Almanya’da yükselen faşizme karşı mücadele çağrısı gibi farklı dönemlerdeki duruşunu görmek mümkün

    5-AUGUST BABEL KADIN VE SOSYALİZM

    August babel’ in mükemmel eseridir. kitapta burjuva evliliğinden, mutfağa hapsedilmiş kadın figürüne kadar kadının değişen dünya düzenindeki yeri tartışılır. oldukça kolay okuma yapılabilen yormadan çabucak ilerleyen bir kitaptır.


    6-SHARON SMİTH KADINLAR VE SOSYALİZM
    Kadınlar ve Sosyalizm'de de sıklıkla Engels'in kaleme aldığı ve Marksist teorinin yapı taşlarından olan bu kitaptan alıntılar göreceksiniz.
    Kadınlara uygulanan baskının doğuşu, sınıflı toplum yapısı ve emeğin sömürülmesi gibi konuları irdeleyen yazar, cinsiyete dayalı işbölümü ardından toplum yapısının geçirdiği değişime, aile kavramının ortaya çıkışı ve kapitalizm için nasıl bir ihtiyaç haline dönüştüğüne de değiniyor.son bölümde Smith, özellikle Lev Troçki'den yaptığı alıntılarla kadına verilen önemin altını sıklıkla çiziyor ve bir yerde de Marksist feminizme yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.


    7- GÜLNUR SAVRAN NESRIN TURA KADININ GÖRÜNMEYEN EMEĞİ

    1992'de GÜlnur Savran ve Nesrin Tura tarafından derlenmis olan ve kardelen yayınlarından cıkan kitap..
    Bu kitapta kadınların ezilmislik tarihi sosyalist feminist bir yaklasımla ele alınmıstır..
    kitapta yer alan konular; sınıflı toplum yapısını irdeleyerek ev emegini tartısırken, diger yandan da marksizm ve feminizmin mutsuz evliliginden sozeder..

    8-LEE CORMER EVLİLİK MAHKLUMLARI

    "Toplumun herhangi bir alanına göz atmak, cinslerin... baskı, aşağılama ve yanlış anlamalardan oluşturulmuş bir uçurumun iki yakasında durduklarını görmeye yeter. Evlilik bir erkek ve bir kadını alır, ömür boyu uyum içinde yaşamalarını 'sağlayacak' bir 'aşk'la birbirlerine bağlar. Uçuruma artık bir ihanet, cinsellik, şefkat, yalan ve yanılsama köprüsü kurulacaktır.

    9-jUDİTH BUTLER CİNSİYET BELASI

    Butler “Asıl derdim, toplumsal cinsiyet sınırları içinde dayatılan bir takım basmakalıp fikirlerle, toplumsal cinsiyetin eril ve dişiliğine dair var olan görüşlere itiraz getirmeye çalışmak” diyerek aslında toplumsal olarak heteroseksist düzlem içinde bildiklerimize karşı ezber bozuyor. Cinsiyet kavramı konusunda çeşitli sorular sorarak ve bugüne kadar feminist kuramın savunduğu fikirleri alt üst ederek cinsiyet kavramına farklı bir bakış sunuyor.

    Görüşlerini “kadın”ın ne olduğu sorusuyla sunmaya başlayan Butler bilinen ve kabul gören “kadın” kavramını alt üst ederek bu konuda çeşitli kuramları sunuyor.

    10-VİRGİNİA WOOLF KENDİNE AİT BİR ODA

    Neden kadın şair çok azdır, neden kadınlar edebiyatta erkekler kadar yaratıcı olamamışlardır sorularının cevaplarını virgina woolf'ten okumak istiyorsanız muhakkak bu kitabı edinmelisiniz zira kadının tarihsel süreçte toplumdaki yeri ve kadının sahip olamadığı, kendi kısıtlı imkanları içerisinde bugüne kadar nasıl cebelleştiğini kurmaca bir şekilde çok güzel ele almış.
    11-SÜHEYLA KADIOGLU BİTMEYEN SAVAŞIM

    Kitap, Ortaçağdan başlayarak Birinci Dünya Savaşı'na kadar kadın hareketlerini izlemektedir. Ortaçağ, kadınların ilk kez soru sormaya başladıkları bir dönem olarak önemlidir. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası ise, eskiyle yeninin, modern parçasıdır, ama mücadele sona ermemiştir. Dünya kadınlarının savaşımı, erkekle kadın arasında tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar sürecektir.

    12- BELL HOOKS FEMINIZIM HERKES İÇİNDİR

    bell hooks'un aşk, sınıf, ırk, tahakküm ilişkileri hakkında görüşlerini paylaştığı kitabının adıdır. bell hooks büyük annesinin ismidir. kitap şöyle biter:

    "feminist politikanın amacı, her kim isek özgürce o olabilmemiz, adalete sevgi beslediğimiz yaşamlar sürebilmemiz, barış içinde yaşayabilmemiz için tahakkümü 5072049122 sona erdirmektir. feminizm herkes içindir."

    13- VALERİA SOLENAS ERKEK DOĞRAMA CEMİYETİ MANİFESTOSU

    Ayrılıkçı feminist düşüncelere sahip olan Valerie Solanas, kaleme aldığı ''Society for Cutting Up Men'' (S.C.U.M.) yani Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu adlı bildiride erkeklerin yok edilmesini ve tamamen kadınlardan oluşan bir toplum yaratılmasını savundu.

    14-PİERRE BOURDİEU ERİL TAHAKKÜM

    Erkek veya kadın olarak, kavramaya çalıştığımız nesnenin içinde yer alarak, eril düzenin tarihsel yapılarını algılama ve değerlendirmenin bilinçsiz şemaları biçiminde bünyemize katmış durumdayız; bu nedenle de, eril tahakkümü düşünürken, kendileri de tahakkümün ürünü olan düşünme biçimlerine başvurma riskini taşıyoruz. Bu döngüden kurtulmayı umut edebilmemizin tek koşulu, bilimsel nesnelleştirme konusunu nesnelleştirmek için pratik bir strateji geliştirebilmek. Burada benimseyeceğimiz bu strateji "anlama kategorileri"ni -ya da, Durkheim'in isimlendirdiği şekliyle, dünyayı inşa ettiğimiz "sınıflandırma biçimleri"ni (ancak, bu dünyanın ürünleri oldukları için, fark edilmez olmalarına rağmen bunlar da dünyayla uyum içindedir)- araştırmayı amaçlayan transandantal bir düşünme alıştırmasını bir tür laboratuar deneyine dönüştürmekten ibarettir: bu deneyde, hem egzotik hem de aşina, hem yabancı hem de tanıdık özgün bir tarihsel toplumun -Kabil Berberileri- nesnel yapıları ve bilişsel biçimleri etnografik çözümlemesi, erkekmerkezli bilinçdışının kategorilerinin nesnelleştirilmesini harekete geçirmeye yetkin bir sosyo-analiz aracı olarak kullanılacaktır.
    -Pierre Bourdieu-