bhmflzf ( Mehmet ), Kötü Çocuk Türk'ü inceledi.
26 May 17:17 · Kitabı okudu · 10 günde

Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


"Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

Kitapla kalın.

Osman Y., Ruh Yordamı'ı inceledi.
15 May 18:49 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

BU İNCELEMEYİ inci HOCAYA İTHAF EDİYORUM (BAŞKA TÜRLÜSÜ MÜMKÜN DEĞİLDİ)

GÖKHAN ÖZCAN : KELİMELERİ VİCDAN İPİYLE BİRBİRİNE BAĞLAYAN ADAM

Yazarı birkaç senedir takip ederim , zaman zaman yazılarını okurum. Yeni şafak gazetesinde yazıyor şimdilerde ve İzdiham dergisinde. Bu kitap da köşe yazılarından oluşuyor fakat 20 sene önceki yazıları. Bu öyle garip geldi ki okurken , ne kadar da her şey aynı değişen pek bir şey yok dedirtti bana. Uzatmadan beğendiğim yerlerden çeşitli alıntılar paylaşmak istiyorum, bu bir öykü ya da roman değil zaten, ancak bu şekilde bir şeyler aktarabilirim. Başlık ve birkaç cümle o yazıdan.

Kitaptaki yazılar özetle büyük bir vicdan çağrısı ve özeleştiri arzusu olarak tanımlanabilir. Birkaç tanesine biraz değinelim.

Dün Gece TV Seyretmedim ,

Dün gece hiç televizyon seyretmedim ve bugün kendimde hiçbir eksiklik hissetmiyorum. Hatta huzur gibi bir fazlalığım var. Bana bu imkanı bahşeden elektrik arızasına müteşekkirim. Meğer geceler ne kadar uzun, zaman da ne kadar bereketliymiş.

Güvenmek ,

Yaşamanın akıl almaz bir kıyıcılığı var ve biz kendimiz dışında birilerine güvenmek istiyoruz yaşarken. Bu, yalnızca bilincimizin yol göstericiliğinde ulaştığımız bir nokta değil, duygularımız da böyle bir mahkumiyete gönüllü kılıyor bizi. Çünkü “tek başınalık yükü”nü kaldıramıyoruz.

Bütün sözlerimizi rüzgara karşı söylüyoruz.Olan ve olması gereken arasındaki trajik uçurum bizi yolumuzdan döndürmüyor. Çünkü güvenmek ihtiyacındayız.Güvenmek ısrarını yitirmekten şiddetle korkuyor,güvenilir kalabilmenin ölümcül bir mücadele gerektirdiğini bıkmadan usanmadan tekrarlıyoruz. Ümit kuşlarını ürkütmekten sakınıyoruz.

Konuşulmayan,

Görünenin dışındaki varlığınız kimseyi ilgilendirmiyor.Zihni ya da kalbi üretiminiz , kariyer denen tek boyutlu cetveldeki puanınızı yükseltmiyor. Kafanızda çileleşen bir düşünce , avucunuza düşen bir hikmet pırıltısı , biyografiniz içinde bir yer tutmuyor. Çünkü dünyanın , mevcudu kemikleştirici dayatmalar ve maddi olana motive eden ilkeler dışında bir soyut alana, içinizi gezdirmeye çıkarabileceğiniz bir soyut ülkeye tahammülü yok.

Kendinizle konuşun!Sizi sarsması mukadder olan sosyal çerçevenin bir cendereye dönüşmemesi için kendinizle konuşun.Bunu yaparsanız; vakit kaybedecek ve belki de bu çılgın yarışı kaybedeceksiniz. Ama kazanırsanız ;zaferiniz,tarihin bu kör noktasında kazanılmış en parlak zafer olacaktır.

Ayıptır Söylemesi,

Terzilerin neden kefenli cep dikmeyi akıl edemediklerini düşündükçe sinirden deliye dönüyoruz. Satınalma gücümüzün bir ömürden daha fazlasına güç yetirememesi canımızı en esaslı yerinden şiddetle sıkıyor. Bozuluyoruz icabında..

İmtihan,

Çoğumuz ,korkarız güzel yoksulluğumuzun bir köşede paranın muhteris gözleriyle karşılaşmasından.

Sana Benzemek Zorunda Mıyım? ,

Bazen çorabı delik,bazen pantolonu ütüsüz, bazen geleceği karanlık,bazen geçmişi kalabalık dolaşabilirim.Ama gönlü yamuk, beyni bükük dolaşamam.

Herkesi kendine benzetmeye değil ;sadece kendine benzemeye çalışanlara helal olsun!

Koray Aker, bir alıntı ekledi.
03 May 14:01

Hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır

Seçme Yazılar, İbrahim KaypakkayaSeçme Yazılar, İbrahim Kaypakkaya
feylesof:, Martin Eden'i inceledi.
 26 Mar 23:20 · Kitabı okudu

NOT: Kitabın olay akışı ve sonu hakkında bilgi içerir.
*
Martin Eden bugüne dek okuduğum romanların içinde unutulmaz bir karakter olarak kalacak.
O Jack London'ın yarı otobiyografik romanının kahramanı...
*
Martin Eden, gemilerde çalışan bir işçidir.
Saatlerce ağır işlerde çalışan, çete kavgaları yapan, ucuz biralar içen bir kaba gençtir o...
Günün birinde Ruth isminde yüksek burjuvadan bir kıza aşık olur.
Arada kocaman bir sınıf farkı vardır.
Ne oturup kalkması, ne yiyip içmesi, ne konuşması Ruth ve ailesine benzer Martin Eden'ın...
Ruth'a layık olabilmek, onun kendisini sevebilmesi için kendini değiştirmeye karar verir.
*
Bunun için; yazar olacaktır!
*
Tıpkı Jack London gibi... Jack London altın aramak için Kanada'ya gitmiş, hastalanmış ve geri dönmüştü.. Babasını kaybetmişti... Geçim derdi vardı... Ancak keskin bir karara varmıştı: Yazar olacaktı!
*
Martin Eden, Jack London gibi yazar olmaya karar verince, onun gibi günde 19 saat çalışarak çeşitli dergi ve gazetelere yazdıklarını göndermeye başlar. Defalarca reddedilir. Yazar, gönderir ve reddedilir. Sonra hayal kırıklıkları içinde az paralar kazanmaya başlar. Sonunda bir dergi bir hikayesine 40 dolar verir. Hikayeyi satın alan derginin adı White Mouse'dur. (beyaz fare)
Aynı olay Jack London'ın hayatında da gerçekleşmiştir. Ve onun hikayesini 40 dolara satın alan dergi ise Black Cat (siyah kedi) dir.
*
Martin Eden'ı okurken aklıma; Chris Gardner'ın hayat hikayesinin anlatıldığı Umudunu Kaybetme filmi geldi.
Will Smith başrolde, bütün zorluklarla mücadele eden ve her şeye rağmen yıkılmayan bir babaydı.
Karısı tarafından terk edilmişti.
Cebinde beş kuruşu olmadan çocuğuna bakmak zorundaydı.
Ev sahibi evden atmıştı.
Metrolarda yatıyor, aş evlerinin yemek kuyruklarında bekliyordu.
Ama bütün gücüyle hayalinin peşinden koşturuyordu.
Oğluna, sana yapamazsın derlerse onları dinleme diyordu.
Ağlıyordu, açtı, yoksuldu, çaresizdi; ama bütün bunları oğluna belli etmemeye çalışıyordu, mücadelesinden asla vazgeçmiyordu.
*
Martin Eden da böyleydi.
Günde sadece 4 saat uyuyor, durmadan çalışıyor, okuyor, yazıyor, aç kalıyor, elbiselerini ve bisikletini rehine veriyor, çok çaresiz kalınca ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyor; ama hayallerinin peşinden gidiyordu.
*
Martin Eden önceki hayatında birçok kızla münasebeti olsa da ilk kez bir kıza Ruth'a aşık olmuştur.
Ama Ruth ailesinden gelen baskılarla onu terk eder günün birinde..
*
En yakın arkadaşını da bu sıralarda kaybeden Martin Eden tam da gönderdiği yazılardan iyi paralar kazanmaya başladığında yazarlığa karşı bütün hevesini kaybetmiştir.
*
Çok ağır çalışma koşullarında ve sefalet içinde yazdığı yazılar bir biri peşi sıra dergilerde yayınlanmaya başlamış, ve önceden reddettikleri yazılar için bile dergiler birbiriyle kıyasıya yarışa girmişlerdir.
Martin Eden birden çok meşhur ve zengin olur.
Umudun Kaybetme filmindeki Will Smith gibi başarmıştır.
Artık en acemi şiirleri bile yüksek ücretlerle satın alınır.
Bir zamanlar ona sırtını dönenler, onunla alay edenler şimdi ona hürmet etmeye başlamışlardır.
Oysa Martin Eden, artık geniş geniş uyumaya başlamış, çalışmayı ve yazmayı bırakmıştır.
Kendisine gösterilen hürmetin kaynağı bir zamanlar aşağılanırken yazdığı onlarca yazısının birden bire kapışılıyor olmasıdır.
Değişen tek şey toplumsal kabul, moda, şöhret ve paradır.
*
Tükenmiştir Martin Eden.
Kalabalıklara karşı bireyci, Niçeci duruşuyla tükenmiştir.
*
Artık ne burjuvalara tahammül edebiliyor, ne de bir zamanlar aralarında bulunduğu işçi sınıfa dahil olabiliyordur.
*
İş Bankası yayınlarında çevirmen Levent Cinemre'nin notuyla belirtmek gerekirse; Sosyalist olan Jack London açıkça sosyalizme karşı olan Martin Eden'ı bu tükenmişliğiyle geçmişine doğru bir deniz yolculuğuna çıkartır.
Ve Martin Eden kendini denize atarak intihar eder.
Bu intihar Jack London'ın bireyciliğe yaşattığı trajik bir yenilgidir.
*
İnsanın aklına Turgenyev'in Niçe daha 17 yaşındayken yarattığı nihilist karakteri Bazarov'a biçtiği kısacık ömür geliyor istemsiz...

Şairler sadece şiir düşünüp şiir mi söyler! Bu soruya hem evet hem de hayır olarak cevap verilebildiği gibi ikisi arasında da bir cevap verilebilir. Yani hem evet hem de hayır. Bu da kişiye göre değişen - yani kişinin düşüncesine göre değişkenlik gösterir- bir yargıdır. Kimileri şairin işi sadece şiir söyleyip, şiir düşünür demişseler de kimileri de bir şairin düşünsel bir duruşu, fikri mülahazaları olması gerektiğinden bahsetmiştir.
Şair sadece şiir düşünüp şiir mi söyler! Biz bu soruya verilen hayır yanıtı üzerinde durup bu yargı üzerinden şekillendireceğiz yazımızı. Bize göre bir şair sadece şiir düşünüp, şiir söylememelidir. Şiir yazmak onun asıl işidir fakat şiirine konu olan fikri yani düşünsel tavrını da ortaya koyacak eserler vermelidir ki yazdığı şiirlerin açıklanmasına yol olsun. Şair şiirini açıklayıcı yazılar yazmalı mıdır! Sorusu da bununla birlikte ortaya çıkar ki bu da farklı bir konu olarak tartılabilir.
Şair düşünsel tavrını, fikirsel serüvenini oluşturan konularda yazılar yazması onun bu konudaki birikiminin ve tavrının belirginleşmesini sağlar. Bu şairlere örnek olarak Sezai Karakoç, İsmet Özel verilebilir. Bunlara ek olarak da zarif şair Cahit Zarifoğlu’da ”Zengin Hayaller Peşinde” eseri ile dahil edilebilir.
Hayallerin zenginliği peşinde ”Zengin Hayaller Peşinde” Cahit Zarifoğlu’nun aslında pek bilinmeyen bir tarafını ortaya çıkardığı için önemli bir eserdir. Eser Zarifoğlu’nun düşünce ve sanat yazılarının derlendiği ve şairin edebiyatın teorik yönü üzerine kaleme aldığı yazılarını içeriyor. Kitaptan öğrenebildiğimiz kadarıyla yazarın bu gibi yazıları dergi ve gazete sayfalarında kalmış yüzlerce yazısından bahsedilmektedir. Yazılan yazıları şair belirli dönemlerde müstear isimlerle (Ahmet Sağlam, Vedat Can, Abdurrahman Cem) yazmıştır.
Bir şairin şiirle ilgili yazılarını her zaman önemsemişimdir. Bu yazılar şairin şiirleri için önemli açıklamalar barındırır. Özellikle Zarifoğlu gibi kolay anlaşılmayan, kendini hemen ele vermeyen şiirler yazan bir şairin şiirini anlamak için söyledikleri şiirlerinin anlaşılması için bir harita olmuştur.

Mehmet Y., bir alıntı ekledi.
17 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bu konuda Maturidi’nin bir sözü çok önemlidir: “Dinin kaynağı akıldır.” Yani dine ulaşmanın yolu akıldır. Bu bilgiye akılla  da ulaşılır, insan aklıyla ulaşmadığı takdirde taklit yoluyla, birisinin öğretmesiyle veya doğrudan doğruya doğuştan getirdiği bilgiyle din oluşturamaz.
...
Şeriat ise, insanlık kültürü içerisinden alınan unsurlar  taşımakla birlikte, İmam Maturidi’ye göre, değişen ve değişmeyen olmak üzere iki yönü vardır. Bütün peygamberlerin şeriatlar neshedilmiştir. Hz. Muhammed’e gelen şeriat bugün yaşamaktadır, fakat burada bu şeriatın değişen ve değişmeyen olmak üzere eke yönü bulunmaktadır. Örneğin onun anlayışını esas alarak hırsızlık için verilen cezayı şu şekilde tahlil edebiliriz. Hırsızlığa karşılık verilen el kesme cezasında değişmeyen taraf, hırsızlığın kötü bir şey olduğu ve mutlaka cezalandırılması gerektiğidir. Bu kısım değişmeyen kısımdır. Ama bunun ne kadar ve nasıl cezalandırılacağı,  bugün insanların belirleyebileceği konulardan birisidir. Çünkü geçmişte işlenen ve el kesme cezasını gerektiren suçlarla bugünkü suçlar birbirinden çok farklıdır. Bugün milyarlar çalan bir insanın geçmişte bir gram altın çalanla aynı değerlendirilmesi ve  ikisine de aynı şekilde ceza verilerek her ikisinin kolunun kesilmesi, adil bir cezalandırma olmaz. Diğer taraftan kesilen kol, günümüzde diktirilebilmektedir. Dolayısıyla burada şeriatın öngördüğü cezanın, günümüzde ne kadar ve nasıl olması gereken kısmı değişmek durumuyla karşı karşıyadır. Kur’ân’da öngörülen cezalandırma örneği,  insanoğlunun bunun dışında vereceği başka cezalar için engel değildir. Önemli olan İslam’ın maksadına,  Kuran’ın temel felsefesine,  ahlak ve adalete uygunluğudur

Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar, Sönmez Kutlu (Sayfa 260 - Ötüken)Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar, Sönmez Kutlu (Sayfa 260 - Ötüken)
DUA, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler'i inceledi.
 04 Ara 2017 · 10/10 puan

Kitap siyasi atıflarda bulunan bir kitap. Pek tarzım değil ancak yine de o devrin siyasi ortamını öğrenmek, bilgi edinmek adına iyi bir kitap. Gerçi siyaset konusunda o günden bugüne değişen pek bir şey yok diyeceğim ama demiyorum.

İnsan Kürk Mantolu Madonna veya Kuyucaklı Yusuf'u okurken Sabahattin Ali'nin neden öldürtüldüğü konusunda bir fikir sahibi olamıyor ama bu kitapta bunun sebebini açıkça anlamış oluyoruz.

Sabahattin Ali Aziz Nesin’le beraber bir mizah gazetesi çıkartmak için anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre Marko Paşa'nın sahibi ve sorumlusu Sabahatttin Ali idi. Marko Paşa o yıllarda çok satan bir mizah dergisi olmuştu. İste bu kitapta bulunan yazılar Marko Paşa dergi yazıları.

Bu yazılar sebebiyle, sık sık devlet tarafından toplatılır ve dergi kapatılırdı. Her kapatılmadan sonra Malum Paşa, Merhum Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gibi isimlerle yayınlanmaya devam ederdi. Bu süre zarfında Sabahattin Ali başkalarının yazdığı isimsiz yazıları da yayınlayarak bu yazılardaki siyasi atıfları yine kendi üzerine alırdı. Bu yazılar yüzünden bir sürü dava açıldı.

Topunuzun Kökü­ne Kibrit Suyu ve Hasan Ali Kenan Döner Komedisi isimli yazıları için açılan davaları mahkumiyetle sonuçlandı. Ve yine o yıllarda yayımlanan Sırça Köşk adlı kitabı devlet yönetimini eleştirdiği için Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Aynı zamanlarda Aziz Nesin de tutuklandığı için Marko Paşa'nın yayımlanma durumu imkansız hale gelmişti. Cezasını tamamlayıp çıktıktan bir süre sonra yine Marko Paşa da yayınlanan yazılar için tekrar tutuklandı ve ardından beraat etti.

Sabahattin Ali, kendisi için yapılan karalama kampanyaları ve aldığı tehditler yuzunden yurt dışına gitmeyi düşündü. Öte yandan diğer davaları hala sürüyordu. Ayrıca yazılarını yayımlatacak dergi, gazete bulamıyordu ve geçim sıkıntısına düşmüştü. Davaları sürdüğü için pasaport alamamıştı bu yüzden kaçmayı istedi. Sonrası malum.

Sosyalist Feminist Kitaplığım
BANA GÖRE KÜTÜPHANENİZDE OLMASI GEREKEN FEMINIST YAZIN KİTAPLAR

1-FATMAGÜL BERKTAY TEK TANRILI DİNLER KARŞISINDA KADIN
kitapta, tek tanrılı dinler ile kadın arasındaki ilişki ortaya konmak istenmiştir. din ve toplumun karşılıklı etkileşim içinde oldukları belirtilmiştir. bu etkileşim tarihsel süreci içinde incelenmiş, avcı-toplayıcı dönemden günümüz köktendinciliğine kadar olan süreç anlatılmıştır.


2-SİMONE DE BEAOVOİR İKİNCİ CİNS
Feminist kuramın en önemli eserlerinden birisi hiç kuşkusuz de Beauvoir’ın 1949 yılında yazdığı La Deuxième Sexe’dir.Bu kitapla beraber Simone de Beauvoir varoluşçu bir feminist anlayışın temellerini ortaya koymuştur. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ben-öteki ikiliği içerisinde çözümlemiş ve kadınların erkeklerin merkez olduğu bir toplumsal cinsiyet rejimi içerisinde öteki konumunda yer aldığını söylemiştir. Kitapta geçen ve sıklıkla gördüğümüz en önemli motto ise “kadın doğulmaz kadın olunur”dur.

3-EMMA GOLDMAN DANS EDEMEYECEKSEM BU BENİM DEVRİMİM DEĞİLDİR
“Anarşizm, insanın ufkunu açıp onu serbest kılan ve özgürleştiren bir güçtür, çünkü insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, onlara özgürlüğe inanmayı öğretir, kadınları ve erkekleri herkesin özgür ve güvende olacakları bir toplumsal hayat için mücadele etmeye teşvik eder.” (s.3)
Evlilik ve aşk birbirleriyle eş anlamlı değildir; tam tersine, birbirleriyle uzlaşmaz bir noktadadırlar.” (s.16)

“Evlilik Devlet’i ve Kilise’yi her yönüyle besleyen bir kurumdur; hayatın insanları geliştirip incelten bir alanda tuzağa düşürmek hem Devlet’in hem de Kilise’nin eski çağlardan beri hiç bıkmadan peşinde kovaladığı bir av olmuştur. Aşk, ezelden beri insan ilişkilerinin en güçlü faktörüdür; aşk, insan eliyle yapılan her türlü yasadan üstün gelmiş ve kiliseyle ahlakın dayattığı demir parmaklıkları her çağda kırıp atmıştır.” (s.16)

“Evlilik genellikle salt ekonomik bir düzenlemedir, kadına süresi ömür boyu olan bir sigorta poliçesi sağlar, erkeğe de kendi türünü devam ettirmesini sağlayacak tatlı bir oyuncak. Yani evlilik ve bu yolla sağlanan eğitim düzeneği, kadını asalakça, bağımlı olarak ve çaresiz bir hizmetkarmış gibi sürdüreceği bir hayata hazırlarken, erkeğe bir insanın hayatını tapulu mülkmüş gibi sahiplenme hakkını tanır.” (s.16)


4-CLARA ZETKİN KADIN SORUNLARI ÜZERİNE SEÇME YAZILAR
Clara Zetkin Kitabı: Seçme Yazılar­da, Zetkin’in 1899’dan 1933’e kadar, proleter kadınlara ilişkin yazılarının dışında, savaş karşıtı mitinglerdeki ko­nuşmaları, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un ölümünden sonra yazdı­ğı mektuplardaki hem duygusal tepkileri hem politik analizleri, Almanya’da yükselen faşizme karşı mücadele çağrısı gibi farklı dönemlerdeki duruşunu görmek mümkün

5-AUGUST BABEL KADIN VE SOSYALİZM

August babel’ in mükemmel eseridir. kitapta burjuva evliliğinden, mutfağa hapsedilmiş kadın figürüne kadar kadının değişen dünya düzenindeki yeri tartışılır. oldukça kolay okuma yapılabilen yormadan çabucak ilerleyen bir kitaptır.


6-SHARON SMİTH KADINLAR VE SOSYALİZM
Kadınlar ve Sosyalizm'de de sıklıkla Engels'in kaleme aldığı ve Marksist teorinin yapı taşlarından olan bu kitaptan alıntılar göreceksiniz.
Kadınlara uygulanan baskının doğuşu, sınıflı toplum yapısı ve emeğin sömürülmesi gibi konuları irdeleyen yazar, cinsiyete dayalı işbölümü ardından toplum yapısının geçirdiği değişime, aile kavramının ortaya çıkışı ve kapitalizm için nasıl bir ihtiyaç haline dönüştüğüne de değiniyor.son bölümde Smith, özellikle Lev Troçki'den yaptığı alıntılarla kadına verilen önemin altını sıklıkla çiziyor ve bir yerde de Marksist feminizme yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.


7- GÜLNUR SAVRAN NESRIN TURA KADININ GÖRÜNMEYEN EMEĞİ

1992'de GÜlnur Savran ve Nesrin Tura tarafından derlenmis olan ve kardelen yayınlarından cıkan kitap..
Bu kitapta kadınların ezilmislik tarihi sosyalist feminist bir yaklasımla ele alınmıstır..
kitapta yer alan konular; sınıflı toplum yapısını irdeleyerek ev emegini tartısırken, diger yandan da marksizm ve feminizmin mutsuz evliliginden sozeder..

8-LEE CORMER EVLİLİK MAHKLUMLARI

"Toplumun herhangi bir alanına göz atmak, cinslerin... baskı, aşağılama ve yanlış anlamalardan oluşturulmuş bir uçurumun iki yakasında durduklarını görmeye yeter. Evlilik bir erkek ve bir kadını alır, ömür boyu uyum içinde yaşamalarını 'sağlayacak' bir 'aşk'la birbirlerine bağlar. Uçuruma artık bir ihanet, cinsellik, şefkat, yalan ve yanılsama köprüsü kurulacaktır.

9-jUDİTH BUTLER CİNSİYET BELASI

Butler “Asıl derdim, toplumsal cinsiyet sınırları içinde dayatılan bir takım basmakalıp fikirlerle, toplumsal cinsiyetin eril ve dişiliğine dair var olan görüşlere itiraz getirmeye çalışmak” diyerek aslında toplumsal olarak heteroseksist düzlem içinde bildiklerimize karşı ezber bozuyor. Cinsiyet kavramı konusunda çeşitli sorular sorarak ve bugüne kadar feminist kuramın savunduğu fikirleri alt üst ederek cinsiyet kavramına farklı bir bakış sunuyor.

Görüşlerini “kadın”ın ne olduğu sorusuyla sunmaya başlayan Butler bilinen ve kabul gören “kadın” kavramını alt üst ederek bu konuda çeşitli kuramları sunuyor.

10-VİRGİNİA WOOLF KENDİNE AİT BİR ODA

Neden kadın şair çok azdır, neden kadınlar edebiyatta erkekler kadar yaratıcı olamamışlardır sorularının cevaplarını virgina woolf'ten okumak istiyorsanız muhakkak bu kitabı edinmelisiniz zira kadının tarihsel süreçte toplumdaki yeri ve kadının sahip olamadığı, kendi kısıtlı imkanları içerisinde bugüne kadar nasıl cebelleştiğini kurmaca bir şekilde çok güzel ele almış.
11-SÜHEYLA KADIOGLU BİTMEYEN SAVAŞIM

Kitap, Ortaçağdan başlayarak Birinci Dünya Savaşı'na kadar kadın hareketlerini izlemektedir. Ortaçağ, kadınların ilk kez soru sormaya başladıkları bir dönem olarak önemlidir. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası ise, eskiyle yeninin, modern parçasıdır, ama mücadele sona ermemiştir. Dünya kadınlarının savaşımı, erkekle kadın arasında tam bir eşitlik sağlanıncaya kadar sürecektir.

12- BELL HOOKS FEMINIZIM HERKES İÇİNDİR

bell hooks'un aşk, sınıf, ırk, tahakküm ilişkileri hakkında görüşlerini paylaştığı kitabının adıdır. bell hooks büyük annesinin ismidir. kitap şöyle biter:

"feminist politikanın amacı, her kim isek özgürce o olabilmemiz, adalete sevgi beslediğimiz yaşamlar sürebilmemiz, barış içinde yaşayabilmemiz için tahakkümü 5072049122 sona erdirmektir. feminizm herkes içindir."

13- VALERİA SOLENAS ERKEK DOĞRAMA CEMİYETİ MANİFESTOSU

Ayrılıkçı feminist düşüncelere sahip olan Valerie Solanas, kaleme aldığı ''Society for Cutting Up Men'' (S.C.U.M.) yani Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu adlı bildiride erkeklerin yok edilmesini ve tamamen kadınlardan oluşan bir toplum yaratılmasını savundu.

14-PİERRE BOURDİEU ERİL TAHAKKÜM

Erkek veya kadın olarak, kavramaya çalıştığımız nesnenin içinde yer alarak, eril düzenin tarihsel yapılarını algılama ve değerlendirmenin bilinçsiz şemaları biçiminde bünyemize katmış durumdayız; bu nedenle de, eril tahakkümü düşünürken, kendileri de tahakkümün ürünü olan düşünme biçimlerine başvurma riskini taşıyoruz. Bu döngüden kurtulmayı umut edebilmemizin tek koşulu, bilimsel nesnelleştirme konusunu nesnelleştirmek için pratik bir strateji geliştirebilmek. Burada benimseyeceğimiz bu strateji "anlama kategorileri"ni -ya da, Durkheim'in isimlendirdiği şekliyle, dünyayı inşa ettiğimiz "sınıflandırma biçimleri"ni (ancak, bu dünyanın ürünleri oldukları için, fark edilmez olmalarına rağmen bunlar da dünyayla uyum içindedir)- araştırmayı amaçlayan transandantal bir düşünme alıştırmasını bir tür laboratuar deneyine dönüştürmekten ibarettir: bu deneyde, hem egzotik hem de aşina, hem yabancı hem de tanıdık özgün bir tarihsel toplumun -Kabil Berberileri- nesnel yapıları ve bilişsel biçimleri etnografik çözümlemesi, erkekmerkezli bilinçdışının kategorilerinin nesnelleştirilmesini harekete geçirmeye yetkin bir sosyo-analiz aracı olarak kullanılacaktır.
-Pierre Bourdieu-

V’eda
Gerçekliğin içinde veya hayalimde bile değilken neredeyim ben? Ne aradığıma dair herhangi bir fikrim yok. Belki de böylesi iyidir derken o kadar uzaklara düşüyorum ki kendimi labirentin en başında buluyorum. İşte öylesine uzak yaşadığım duruma, öylesine uzak şeylere karşı bir ilgi uyanıyor içimde. Dikkatlice sokulup kulak kabartıyorum. Koyu bir sessizlik! Yaşı ne kadar büyük olursa olsun her insan ruhunda bir çocuk taşır, bende ellerinden çok fazla etkilenmiştim, iç güdülerim tarafından yuvaya dönmüş gibi ona doğru çekilmiştim.
‘Sen sevgiye açsın’ demişti Eda
Sen hiç açlık çeken bir çocukla tanıştın mı peki? Onun görünenin ötesinde bir durumu vardır. Ruhu hüzünle yumruklanan bu çocuk en küçük esinti karşısında bile yaprak gibi titreyecektir, hele bir de bu çocuğun elinden oyunlarını, eğlencelerini, güvenini aldıysan. Hayatı örümcek ağlarından başka bir şey olarak algılayamayacak, zaman artık çok çabuk geçtiği için ruhani bir şekilde geçmişte yaşayacak ve gelecek ona bir mezarın içinde unutulup gitmek gibi görünecektir.
Bana yaşamın bu yüzünü verdiğine göre kendimi ona göre uydurabilir miyim? Dayattığın özel kaygı karşısında sana inanmak deneyimlerin niteliklerinin yerini niceliklere bırakmak anlamına gelmez mi?
Eda’nın ruhsal bir güzelliği vardı, Ama onu hiç görmemiş olan kendisine nasıl tarif edebilirsin ki? Aldırmazlığın , yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlemiş olduğu bir oyundu. Cömert bir şekilde miras olarak bıraktığın iki kişilik yalnızlığa ne demeli? Hiç kimse sana yalnızlığın hüznün yandaşı olduğunu söylemedi mi yoksa? Ya içerde tutsak ettiğin sevgiye aç olan çocuk! Bu açlığın getirdiği bedensel çöküş sende sadece görünenin algılanmasını sağlıyor. Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler. Ama bu çocuğun korkusu, onu bu durumlara düşürenlere olan hıncı nasıl görüntüye girer? Açlıktan başı dönen bu çocuk yarattığın hapishanede, göbeğinin üzerinde kendince üççeyrekler ve yarımşar ölçülerle santim santim tüm uzunlukları ölçecektir.
Bu tepelerin hoş çizgileri, çarpıntılı yürek üzerinde akşamın eli çok daha fazlasını öğretiyor bana. Sarhoş değilim fakat içinde bulunduğum oda giderek küçülüyor, demek beni bırakıp gitmek istiyorsun! Bak işte bu da öbürleri gibi bir karar. Peki nereye gideceksin? Pinpon topu misali aniden değişen duygular içinde sihirli arabadaymış gibi aklın bu dünyada yol alıyor. Ayakuçlarına basarak uzaklaştığın yıkıntıların arasında yeni bir başlangıç filizlendirmemi istiyorsun, iyi de bu devam eden yaşamdaki ayağa kalkmaktan çok ölümün dirilişini kanıtlamaz mı? Daha büyük yaşam bir başka yaşam anlamına gelmez onun için. Dürüst bir tutum olmaz böylesi. Dün, bugün berbat günler. Aslında ölümün yaşatacağı basit bir son; fakat gerçek bir acıya sahip olacağından şüphem yok. Tüm bu son için hazırlıklar yapılırken, senin dünyamı sarsacak planlar yapabileceğini kim düşünürdü ki? Yüreğimde büyük bir boşluk hissediyorum, güç değil! Oda sıcak ve karanlık, her ateş üzerinde bir duman taşır, dört bir yanda kara dumanlar varken görüşü engellenmiş ben yanan bedenimi nasıl kurtaracağım? Bu gidişle yakın bir gelecekte ya öleceğim ya da yaşamaya devam etmek için uygunsuz olacağım. Neydi son iki gece önce kustuğum; kan! Dirhem dirhem bölündüğümü söylememe izin ver. Bunun bayağı mı, tiksindirici mi, hoş mu yoksa üzücü mü olduğunu düşünecek değilim. Kesinlikle söylemeliyim, burada olgu yanılgıları benimsenmiş, değer yargıları bir kenara bırakılmıştır.
Yeniden boyadım odamın duvarlarını, her yanında ise kısa, küçük notlar. Okudukça sesleri yankılanıyor. Her yerde, aynı güçte ve gece gündüz, umutların içimde yaşadığı ihtimaline yönelsem daha iyi ederdim. Umut dediğime bakmayın her hatırlanan notta bunlarla karşılaşmam gerekirdi, en ufak izlerine bile rastlayamadım oysa. Kocaman bir hayal kırıklığını benimsemek kalıyor geriye. Üstelik bu bir ihtimale karşı çıkar görünen şeyler bir hayal kırıklığının varlığını olanaksız değil, onu yalnız bütün tasarımların ötesinde tehlikeli kılan bir nitelik taşıyor. Bende sadece adı geçen nedenden ötürü böyle bir ihtimale karşı çıkmıştım. Kesintiye uğrayan kısa sürekli uykular ve kesinleşmiş ümitsizliklerle dolu bir odada yalnız başına başka ne yapılırdı ki? Yalnızlığın esir aldığı zamanlarda ne yapılabilir ki? Kalbin konuştuğu tek dil olan sessizlikten başka. Belki dudaklardan dökülemeyenler yakınlaştırır bizi, bak yine gece oldu mesela her yer zifiri karanlık her şey saklanmış ama göremediğim halde sana olan sevgimi saklayamayacaktır. Eda’nın varlığımdan haberi olduğu sürede beni gerçekten işittiğini söyleyemem; çünkü sesimi çıkarmamıştım hiç. İsteyince kalmak iyidir fakat istemeden eksikliği anlayıp kalmak çok daha iyidir. Bu yüzden konuşmamıştım yuvaya kavuşmaktan sessiz ne düşünülebilir ki? Gözyaşları vardı sadece yanaklarından süzülen beni boğamayacak kadar küçük fakat bir o kadar korkutan!
Kaç yıl olacak, 6 mı? 6 yıllık yitip giden bir ömür. Nasıl olurda az olan kendinden önceki çokluktan daha fazlasını götürebilir ki? Galiba ömür yitirdiğimiz zamandan daha uzun değil, başka bir açıdan yitirebileceğimiz zamanla aynıymış hep, yalnızca o kadar. Başından itibaren hiçbir destek almaksızın izlediğim yol bu değil miydi? O zaman ne olursa olsun onu izlemeye devam edecektim, türlü badireler ve zorluklardan geçerek yuvarlandım belki aşağı ama daha ilk adımdan pes edip geriye dönüp gitseydim asıl o zaman kaybederdim. Uzun mesafeler ardından bir şey elde edememiş olsam da zararı yok dedim. Yolcuysak yolun sonu gelmez, geri dönüp baktığımda ise yalnızca kat edilmiş mesafeler vardı ayaklarımın altında. Boyumdan büyük sevmiştim oysa seni, kaç kulaç attım kıyılarında karşılık vermiş olsan can simidim olabilirdin hâlbuki. Yoruldukça dibe dalıyorum, söylediklerin çınlıyor kulaklarımda, hala aynı tesire sahip sözlerin. Hançer değildi kullandığın evet dilin ve dudaklarındı. Neden kalbinde ölümün tohumlarını yeşertip ağzınla üfledin ki? Umutlarım ve dualarım boşuna, öyle tuhaf ki uykuyla uyanıklık arasından çıkagelmiş gibi.
İnsanların arasında seni düşündüğüm zamanlarda halimin gülünçlüğünü görmelisin. Üstelik hoşuna gidip gitmediğini soranlar oluyor kendi aralarında, kulak kabartırken duyduğum bu kelime ‘hoşa gitmek’. Bu sözcükten ölesiye nefret ediyorum Eda ve yalnızca hoşa gitmek, o öyle biri olabilir mi? Eda benim aklımı başımdan alırken sizin sıradanlığınız duyumsallığını kapsamaz ki. Öyle yanarken içten içe anlıyorum her kıvılcım zerresi düştüğü yeri saflaştırıyor, gözlerde biriktirmediğim yaş ile içten yıkanıyor. Giden bir misafir için başka ne yapılabilir ki?
Neredeyse artık hiçbir şey yemez olmuştum. Ancak hazırlamış olduğum yemeğin yanından geçerken oyalanmak maksadıyla ağzıma bir lokma alıyor, dakikalarca ağzımda tutuyor, düğümlenmiş boğazımdan geçirmek yerine dışarı tükürüp atıyordum. Önceleri bunun sebebinin üzüntü olduğunu düşünürdüm ama bilinçli bir şekilde baktığımda aramıza giren boşluklara alışıvermişliğimi fark ettim. İçerimde başka hiçbir yerlere konamayan anıların kederi narkoz boyutuna ulaşmış, etkisi bir azalıp bir artan hüzün artık tam manasıyla beni saçlarımdan ayak parmaklarıma kadar saran gerçeklik halini almıştı. Boşluk önünde diz çökmekten daha tüyler ürpertici bir görüntü beklenebilir mi?
Yeniden boşluğa yanıt verirken buldum kendimi ama yanıt vermek ancak sözcüklerin telaffuzuyla mümkün olabilecek bir şey değil mi? Yazma isteğim bu konuda kendini daha fazla öne çıkarıyor, olsa olsa mutluluk neydi sezer gibi olurken sesler duvarlara çarparak yankılanıyor. Tekil düşüncem yok artık, sonsuz sayıda nesneye anlam veren sonsuz sayıda öz.
Bu düşünceler uyutmuyor beni, her insafsız kalem izi gerçeği bir sonraki kelimeyle daha belirgin hale getiriyor, kalemi tutan ellerimle, zihnimdeki sesler ortak düşman gibi iş birliği ile acı gerçeği bir kez daha seriyor önüme, yazılanların tersinin mümkün olma ihtimaline olan ümidim düş misali uykuyu getiriyor bana. Bu güç bir çaba olacağından bir de uyku gelene kadar saatler ağır çekimle geçeceğinden bir an evvel uyumalıyım. Tüm bu deneyimleri aynı adla karşılamaya hakkım yok.
Sevgilim sana neşeli bir şeyler söylemek, yazmak isterim fakat aklıma başka doğal bir şey gelmiyor, düşünebilecek en büyük üzüntü yüklerinden başka. Yorgunluklarımla aksaklıklarımın bazı yerlere açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilir miydim? İşte sürekli içimde fırtınalar koparan, oluk oluk akan duygu da bu zaten. Senden önce feda etmiş olduğum benliğimdeki yaratıcı güçlerle, daha elverişli yaşam koşullarıyla, şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim Bunu düşünmek, kabullenmek beni kahrediyor; oysa gerçek koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı.
Bak işte yine uyku tutmadı! Gecenin ilerleyen saatleri ve bulunduğum odayı içimde taşıyorum, eğer dikkat kesilirsem bunu herhangi bir ölçü aleti olmadan kanıtlayabilirim. Dört bir yan sessizliğe bürünmüş halde ve duvardaki saatin sesi, öteden gelen araba sesleri, şayet biraz daha kulak kabartırsam yan odadaki damlayan musluğun sesini bile işitebilirim.
Ne zaman kapıya yaklaşsam yüce ve ağır duygular uyanıyor içimde. Cenin pozisyonu almış bir şekilde yatağın içinde belli bir noktaya takılmış bakışlarla oracıkta uzanıyorum. Aynaya bakmadan tarif edebileceğim şeyler, dışa çıkık omuzlar, çaresizce birleştirilmiş kollar, nadiren kıpırdattığım ayaklarım, tarif edemeyeceğim bir üşüme... Ansızın düşünüyorum burası, yani içerim aşağıdaki kışsı topraktan daha mı sıcak? Çevremde her şey beyazlara bürünmüş siyah olan tek şey benim kömür kovam. Bir an aklımdan geçen Eda’nın beni anlamasını beklersem kıyamete kadar bekleyeceğim - ki ruh ebedidir-. Bir şeyler yanıyor içimde dumanı tütmeyen ama kor gibi yakan bir şey. İnsan ölçüsünü aşıyor bu, o zaman insanüstü olması gerek. Ama bu ‘o zaman’ fazla mantıksal, tek söyleyeceğim artık benim ölçütümü aştığıdır. Görüyorsun ki uyumsuz bir insan oldum tüm yapabildiğim her şeyi tüketmek, zamanı, neşemi, kendi kendimi...
Ayağa kalmak isterken nefes almakta güçlük çekiyorum ve çok uzaklardan yankılanan bir ses, sonrası yok.
Gözlerimi açtığımda halının üzerinde buldum kendimi, bugün üçüncüsü gerçekleşmiş olan aniden gelen titreme krizi ile sandalyeye yığıldığımı göğsümdeki acıyla fark ettim. Allah’ım ne olur bu bir kâbus olsun! Ne kadar zaman geçmişti? Öyle sıcak ki her yanım sırılsıklam, neydi biraz önce yankılanan?
‘Sen benim Allah’la imtihanımsın.’ Evet böyle söylemişti.
Sözlerin hesapsız fakat büyük yapıtlar gibi beklenenden daha fazla anlam taşıyor. Bu tutumun hangi din söylevine giriyor orasını araştıracak değilim.
Kimselerin hatta en başta senin bile hikâyemize inanmamış olman aşkın hiçbir mevsimin yardımı olmadan gelişip çiçeklenen kutsallığına saygısızlık değil midir? Bizi tam anlamıyla karşı karşıya getiren Salı günü müydü? Ya da ocak ayı mıydı? Öğle saati miydi? Bizi çevreleyen, bize çarpan ya da bizi götüren bu dünyada bu her şeyin başı bu rastlantıdan başka. Ruhlarımızı daha doğmadan birbirine dokunduran Yaradanın elleri değil miydi? Ve senin gazabın değil miydi tüm bu güzelliklerden alıkoyan? Bizi birbirimize yakınlaştıran kadere inat geceler gündüzler boyu tutsak eden. Hayatlarımız anne rahminde başlamadığı gibi mezarda da sona ermez. Nasıl ki gökyüzü, ay, toprak ana bizden önce varsa bizden sonra da var olacaktır. Kargaşadan ilahi denklikten doğan başka her şeyi çürütebilirim. Direncin ve açık görüşlülüğün, umudun ve ölümün birbirlerine karşılıklı bu insanlık dışı oyununda karşılıklı izleyiciler olduk, bak! Tüm engelleri parmağımla izleyecek olsam bundan fazlasını bilemezdim.
Şimdi sayfalar dolusu senle ilgili yazılar arasına biçare yanan dudaklarımı ellerinin üzerine koyarcasına değdirip bekliyorum, ruhumun derinliklerinde yatan tüm erdemleri uyandırmak istercesine – hayali ellerine- kokunu çekerek uzunca bir öpücük bıraktım.
Sabitlenen notlar arasından kopup düşme eylemini bitiren ‘Başından beri beni güçsüz kılan köken farkımız ve ailen.’ notu. Hangi plana göre yapılmış bir kapı kurtarabilir beni?
Tam dört yıl sonra yargılandığım sözler tam olarak bunlardı. İşte bir sorun var ve ben bundan asla yok sayarak kaçamadım. Uyuklayan bir dünyayı uyandırıp düşünce için canlı kılma yollarından değil midir bu? Bununla baş edebilmek için bir yöntemim olduğunu iddia edemem. Tek bildiğim başım dik kollarım açık yürümüştüm sana zaten ancak başın dik ise kolların açık olmaz mı? Eğer inkâr edip yadsırsam sana ve diğerine olan yürüyüşümün aksayacağını biliyordum. Yaşamdaki varlık sebebimiz temel olarak bilinen dinden, dilden, sınıftan kaynaklanan aidiyetlerden olabilir mi sence? Sahip olduğumuz bu vasıfların çoğunu kimselerle paylaşamayız, kızımız da olsa annemiz de olsa... Kendimize ait olan kimliğimizin açıkça ortaya konması için sıralayacağımız ölçütlerden pek azı yeterli olacaktır. Çünkü gerekli yetki çerçevesinde en dar koşullara sıkıştıran da onları özgür bırakacak olan da sahip olduğumuz bakış açımız olabilir. Yaşam boyu değişen kişiliğimiz doğduğumuz anda verilen kimliğimizden gelmeyip daha çok yaptığımız seçimlerden ve eylemlerimizin tutarlılığından beslenmez mi? Çıraklık anlayışı beşikte başlar bireysel olmaya giden yol ise bu süreçte yaralar alır ama asla yamalı bohça değildir. Söz konusu olan bu zaruri ihtiyaç münferit bir olaydan çok ağır basan yön olması gerçeğin ta kendisi değil midir?
Uyuyor, uyanıyor yeniden uyuyorum. Neydi sorun? Söyledikleri çınlıyor ilk andan itibaren, tüm cevaplarım hep aynı nokta da birleşiyor. Neden?
‘Bir daha seni yarı yolda bırakmak istemiyorum ama kendime de güvenemiyorum.’ Neden?
‘Sen haklıydın senin de dediğin gibi yarına farklı uyanamayacağımı anladım.’ Neden?
Ne suç işledim böylesi bir ceza için? Neden sana inanmamı isteyip sevmemi beklerken sonrasında ayıplar yükseltiyorsun? Neden ağlarında sevgiyle ölümü bir araya topluyorsun ?
Kafanın içinde kurguladığın kendin hariç hiç kimsenin bilmediği bir sır! Yine mantığının el verdiği kadar bu sırrı korumak için koyduğun engellerin önünde ki duraksaman artıkça yabancılık da artıyor. Sonu gelmez nöbetlerin yerine özgür bırakmak varken. Peki ya şimdi istemeden sen veya başkası kapı aralığından sana bir şey sorarsa. Ya bunun sonucunda yarattığın bahaneler istemsiz geliştirdiğin savunmalar eyleme döktüğün haksızlıklar… Ve en sonunda baş başa kaldığın iç sesin.
Kim kendinden kaçabilir ki? Bu oyun ne kadar kuralına uygun oynanırsa oynansın hiçbir baskı olmaksızın kendi içinde yine kendine karşı sırrını gizlemek isteyen biri durumuna düşmez misin? Kendini bu şekilde gözaltında tuttuktan sonra veya tutabilme olanağına sahip olduktan sonra yaratmış olduğun bu duruma güvenmek pek de zor değildir.
Hala odadayım, doğrusu bulunduğum yer rahat değil, huzur yok. Hiçbir şey değişmiş değil ama sessiz ama gürültülü… Bir deneyimi, bir yazgıyı yaşamak onu tam anlamıyla benimsemektir.
Eda gitmişti! Her şeyi benden alıp hızla savurarak gitmişti işte, bütün bir yol boyunca sormuştum üstelik. Dışarıdan yeni geldim suratım rüzgârın darbelerini yemiş gibi soğuk ve sıcak, sol elim cebimde istemsiz geriliyor. Ne yaptın be Eda, ne yaptın be canım? Çoktan dağıldı kara bulutların seninle beraber artık içinden fırtına da çakmaz. Neden mi olmuştu bunlar? Komşu kızıyla aynı dili konuştuğumuz halde lehçemiz farklıymış, köken olarak da farklıymışız. Eskimiş şeylerdi hepsi, eskiden beri acıları yaşanmış, unutulmamış şeyler. Yüzyıllardan beri ebedi kanunları anlayamamış, yozlaşmış zihinlerin eserlerine prim vermiş olduk. Ölmüşlerin yaşayanlar için yaptığı mezarlarda zaten hayat yoktur.
Ben ise hep yaşanası zamanlarda aramıştım seni. Yalana başvurmadıkça benim olmayan kendi koşulumun sınırları içinde hiçbir anlam taşımayan bir umudu araya sokmadıkça... Bundan başka hangi gerçeği tanıyabilirim? Emek verilen şey dayanışma için vardır, boşluğu doldurmak için değil. Burada görmüş olsan bir güzellik yatıyordu kendini uzun uzun aynada seyreden sonsuzluk demek yanlış olmaz ama sonsuzluk dona kalmış zaman değilse bile.
Güzel günlerimizin anılarıyla uzak kaldığımız zamanı terazi gibi tutuyorum ellerimde, ilkel bir yöntem kabul ediyorum gel gör ki baya yaşlanmışım. Yaşlı insanlar inatçı ve muhafazakâr olmaz mı? Ben de öyleyim işte.
Genç insanlar için ömürlerinin baharında gözyaşı abes kaçabilir veya o an bulundukları mevsime uygun olmayabilir fakat yaşlılar için durum öyle midir? ‘O zaman yaşlılar gibi ağla dedim,’ kendime madem mevsim kış sonbahardaki yaprağın dökülmesi kadar doğal olacaktır.
Ruhumdan pek çok parça bıraktım bu satırlarda ama üzülme sen, sevgimizin tohumları içimde yaşayacak ve geleceğimizin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak. Kimi zaman nefesim olacak ve birlikte yürüyeceğiz bütün mevsimlerde.
Neden mi yalnız yürüyeceğim?
Sadece bir hayat kaldı avucunda tutabilecek yüreğimizi. Gerçekler benimsendikten sonra kopamaz insan. Bedel ödemek gerekir bazen. Artık gitme zamanı geldi.
Söylediklerimin tamamını yapacak ve ruhumu senin ruhunun içine koyacağım. Kalbim eskiden oturduğun güzelliklerin yeriydi, şimdi hüzünlerin son durağı.
Oturduğum yerden bir yazdıklarımın bütününe bir de duvardaki notlara-ki saatlerce baktığımı bilirim- kayıyor gözlerim, uzunca takılıp kaldıktan sonra varsayımlarda bulunuyorum. Ağlamış olduğuna bahse girerim, canı yanmış mıdır peki? Ya benim gibi hissetmiş olma ihtimalin? Yazılan her bir notu ard arda tahtaya sabitlerken, tahta nasıl iğne uçlarını hissettiyse Eda da yüreğinde öyle hissetti herhalde.

Gurbet Bahçi, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
19 Eki 2017 · Kitabı okudu · 5/10 puan

Romanda bacağından rahatsız olan bir gencin sağlığına kavuşmak için çırpınışları anlatılır. Bunun yanısıra gencin kendinden dört yaş büyük bir kıza olan aşkıyla uğraşması da gencin ruhi bunalımlarını daha da büyütür. Romandaki çocuğun sakat kalma korkusu roman boyunca tüm şiddetiyle hissediliyor.Peyami Safa’nın ve Türk edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen bu roman, yazarın çocukluk ve gençlik yaşlarında geçirdiği bir hastalık nedeniyle yaşadığı zor günleri son derece akıcı ve sade bir dille anlatıyor. Bu nedenle bir otobiyografik roman da diyebiliriz. Yazarın kendisi de uzun yıllar bir kemik rahatsızlığıyla cebelleşmiş, aylarca hastanede yatmış, müthiş acılar çekmiş ve tüm bunları bu romana yansıtmış. Aynı zamanda başkahramanın kişiliği de yazarla büyük oranda birleşmektedir.Bir psikolojik roman diyebileceğimiz kitapta, romanın kahramanı çocuğun psikolojisi çok gerçekçi olarak dile getirilmiş. Psikolojik bir roman olmasına karşın çok da sürükleyici bir yanı var. Yazar romanında realizmin doruklarına çıkmış. Öyle ki pansuman sahnelerindeki acıyı siz de yaşıyorsunuz sanki. Hasta genç, yoksul ve kenar mahallenin evleri ile kendi durumu arasında büyük bir benzerlik buluyor. Onlar gittikçe eskiyor, dökülüyor ve ayakta durmak için bakıma ve ameliyata ihtiyacı var, kendisi de öyle...Gence göre hastalar kan akrabalığından daha yakındırlar birbirlerine, çünkü onları acı ve korku birleştirmiştir. Kendisi de onların içindedir. Fakat onun yanında kendisine destek olabilecek bir büyüğü yoktur. O hep yalnızdır. Annesinin yanındayken, paşayla veya Nüzhetle olduğu zaman bile yalnızdır. Çok acı çektigi, kültürlü ve felsefi düşünce tarzına aşina olduğu için kırk, elli yaşın tecrübesine sahiptir.Yazar, eksiltili cümlelerle, yarım cümlelerle, tek kelimelik cümlelerle o kadar çok şey anlatmış ki... Çocuk denecek yaştaki birinin süssüz, yalın ama bir o kadar da içten, duygulu, çocuksu anlatımını yakalamış.Kelimelerin özenle seçildiği, tıbbi terimlerin doğru olarak kullanıldığı dikkati çekiyor. Bu da gerçekten bir muayene odasında olduğunuz hissine kapılmanızı sağlıyor.Ana başlıkların altlarına yazar tarafından birer cümlelik yazılar yazılmış. Bu da romana şiirsel bir tat vermiş.Kitabın başlarındaki nota göre yayınevi, genç kuşakları dikkate alarak günümüz imlasıyla ve kimi Arapça, Farsça sözcüklerin Türkçe karşılıklarını temel alarak kitabı yayına hazırlanmış. Dil de canlı, sürekli değişen, gelişen bir şey olduğu için bu olumlu bir gelişme bence.