Franz Kafka’nın Dönüşüm eseri, üzerinden onca yıl geçmesine rağmen her okuduğumda boğazımda o aynı yumruyu bırakan, modern insanın kabusu diyebileceğim türden bir kitap. Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasıyla başlayan o meşhur giriş, aslında fiziksel bir değişimden ziyade, ruhsal ve toplumsal bir yıkımın habercisi.
Kitapta beni en çok yaralayan kısım Gregor’un bir böceğe dönüşmesinden ziyade, ailesinin bu duruma verdiği tepkiydi. Gregor, o güne kadar evin geçimini sağlayan, borçları ödeyen ve ailesi için saçını süpürge eden tek kişiydi. Ancak çalışamaz hale geldiği, yani sisteme ve ailesine fayda sağlamayı bıraktığı an, evdeki yeri hızla sarsılmaya başlıyor. Ailesinin ona duyduğu minnetin, sadece getirdiği maaşla sınırlı olduğunu görmek, fiziksel bir böceğe dönüşmekten çok daha korkunç.
Gregor’un odasına hapsolması, sadece fiziksel bir kapatılma değil; toplumdan, aileden ve en önemlisi kendi benliğinden kopuşun bir simgesi. Başlarda ailesinin sesini duyabiliyor, onları anlayabiliyor ama kendisi cevap veremiyor. Zamanla zevkleri değişiyor, taze yemek yerine çürümüş olanları tercih etmeye başlıyor. Bu durum, modern dünyada çoğumuzun hissettiği o iletişimsizlik hissinin en uç noktası. Kalabalıkların içinde, hatta kendi evimizde bile bazen sesimizin duyulmadığını, anlaşılamadığımızı hissetmez miyiz? İşte Gregor, bu duygunun ete kemiğe ya da kabuğa ve bacaklara bürünmüş hali.
Kız kardeşi Grete’nin değişimine ayrıca parantez açmak lazım. Başlarda Gregor’a en çok o acıyor, yemeğini o getiriyor. Ama bir noktada o bile "Bundan kurtulmalıyız," demeye başlıyor. Bu, insanın sabrının ve merhametinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Bir trajedi yeterince uzun sürerse, en yakınlarınız bile o trajediyi yaşayanı değil, trajedinin kendisini