"Irmaklar taşmak ister..."
Ordu hep bir ağızdan devam etti :"Kanla!"
"Taşlar , göğsüne kazınacak kahramanlık ister..."
"Pusatla!"
"Tamunun karanlığı dolmak ister..."
"Başla!"
"Soğuk toprak ısınmak ister..."
"Canla!"
"Erlik Han zincirlerini şakırdatır..."
"Çoga'yla!"
Çoga gülümseyerek kollarını açtı.
"Ve Aslanlar haykırır..."
"Ur Ah! Ur Ah!Ur Ah!"
Livata 1791'e kadar Fransa'da büyük bir suç olmaya devam etti ve yaklaşık kırk bin eşcinsel yüzyıl boyunca özel livata devriyeleri tarafından kara listeye alındı. Öte yandan çok az oğlancı idam edildi veya alenen cezalandırıldı, çünkü yetkililer genellikle eşcinselliği ön plana çıkarmanın onu yaygınlaştıracağı endişesiyle durumu örtbas etmeye çalışıyorlardı. Başka yerlerde olduğu gibi yüksek mevkideki kişiler tedbirli olmaları gerektiğinde livata karşıtı yasalara karşı çıkıyorlardı. Ayaktakımına bir müddet hapis veya sürgün cezası verilebiliyordu. Bununla birlikte şayet cinsel serüvenlerini çok aleni yaşamışlarsa üst sınıflar bile tamamen güvende sayılıyordu. 1722'de bir yaz gecesi Versailles'daki kraliyet sarayının çevresin-deki çeşmelerin ve ağaçların arasında bir grup genç asil birbirleriyle seks yapıyordu. Yaklaşık bin hektarlık araziyi kaplayan bahçeler onlar için gözden ırak bir yer bulmaya yetecek kadar genişti, ama bunun yerine saraya çok yakın bir yerde eğlenmeyi seçmişlerdi; saraya öyle yakındılar ki bazı insanlar onların seslerini duyup neler yaptıklarını gördüler. Rivayetler farklı olsa da, işin içinde en az altı erkek vardı ve bunların hepsi de yakın zamanda evlenmişti. Zamanın hukukçularından birinin dediğine göre, erkekler sadece hemcinsleriyle seks yapmamış, aynı zamanda ayışığı altında ve "gayet aleni olarak anal yolla düzüşmüşlerdi". Sorguya çekildiklerinde hiçbiri pişmanlık duymadığı gibi, hayatlarından endişelenmelerini gerektirecek bir sebep de göremiyorlardı. Çoğu konforlu malikanelerine "sürgün" edildi ve ardından karıları da kendilerine katıldı. İçlerinden sadece biri Bastille'e gönderildi. On iki yaşındaki müstakbel Kral XV. Louis saray erkanından bazılarının neden uzaklara gönderildiğini sorduğunda, bahçedeki çitleri yıktıkları için
1830'DA VIRGINIA EYALETİNİN New Kent County yöresinde, Peggy ve Patrick adlarında iki siyah köle gecenin geç vakti ellerinde silahlarla sahipleri John Francis'in evini bastılar. Patrick, bir baltayla Francis'i kovalarken Peggy de büyük bir sopayla sahibine vurdu. Francis'in bu darbeler yüzünden ölüp ölmediğini bilemiyoruz, ama köleler evden ayrılırken orayı ateşe vermişlerdi ve ev Francis içindeyken baştan aşağı yanıp kül olmuştu. Çok geçmeden Peggy ve Patrick iki suç ortağıyla birlikte kundakçı-katil olarak teşhis edildiler. Ekseriyetle diğer kölelerin sözlü ifadelerinden elde edilen deliller çok geçmeden aleyhlerine dönmeye başladı. Bir köle Peggy ile Patrick'in ellerinde silahlarla Francis'in evine girdiklerini görmüştü. Sucky adında bir başka köle kız Peggy ile Patrick eve girdiklerinde içerdeydi ve eve girenlerin binayı samanla ateşe verdiklerini doğruluyordu. Yine başka bir köle onları saldırıdan hemen sonra Francis'in evinin kalıntıları arasında para ararken görmüştü. Peggy ve Patrick davası kolay görülmüş olsa gerekti ve mahkumiyet kararı kesindi: İç savaştan önceki Güney'de bir efendinin kölesi tarafından öldürülmesinden daha büyük bir suç yoktu ve hukuk siyah insanların adalet arayışına hiçbir surette imkân vermiyordu. Siyah insanlar şartlar ne olursa olsun kesinlikle beyaz bir insana karşı şahitlik yapamazdı, dolayısıyla beyazların tecavüzüne uğramış özgür bir siyah kadın bile vuku bulan suçu kanıtlama imkânına sahip değildi. Peggy gibi köleleştirilmiş kadınlar ise en aciz olanlarıydı. Onlar efendileri tarafından istismar edilmek için vardılar adeta. Georgia eyaletindeki bir köle kadın yeni gelen bir İngiliz'e şunları söylüyordu: "Zavallı bedenimizi kamçıdan biraz olsun uzaklaştırmak için her şeyi yaparız. [Efendim] çalılığa giderken onu takip etmemi
Yakın zamanlara kadar: "Boş zamanlarınızı ne ile değerlendirirsiniz?" diye sorulur ve mutad olduğu üzere verilen cevap "Okuyarak..." diye başlar -gerçi bugün bu soruya verilen cevapta bu kadarıyla olsun bir yer tutmamakta okumak etkinliği- ve ardı sıra hoşa giden bir dizi etkinlik sıralanarak devam ederdi. Ve bunların hepsine birden, çocukların sek sek atlamasından (hop) veya bindikleri at oyuncaklardan (hob) mülhem, hiçbir yere götürmeyen etkinlik anlamına hobby denirdi. Burada "okumak" bir boş zaman meşgalesidir.
Türk hükümdarları hep ordunun başında olmuştur. Bu adet 2. Selim’e kadar devam etmiştir. Nitekim Topkapı Sarayı’nın ilk dört sahibi yataklarında vefat etmedi. Orada hayata veda eden ilk padişah 2. Selim’dir.