• Dede Korkut'un hikâyeleri, parça parça ve değişik versiyonlarda Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşamaktadır. Bugün Türkiye'de en yaygın olarak bilinen ve en geniş Dede Korkut hikâyeleri, 15-16, yüzyıllarda meçhul biri tarafından kâğıda geçirilmiştir. "Kitab-ı Dede Korkut" adlı bu eser, Azerbaycan ve doğu Anadolu'daki Oğuz Türklerinin arasında yaşayan Dede Korkut hikâyelerini kaydetmiştir.
    Dede Korkut simgesi, hikâyelerin değişmeyen motifidir. Oğuz boylarının başı derde girdiğinde veya sevinçli bir durumu olduğunda "Oğuz bilicisi" Dede Korkut'a danışır; o ne derse o yapılırdı. Çocuklara ad konulacağı zaman Dede Korkut çağrılırdı.
    ede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını, gelenek ve göreneklerini, yiğitliklerini, sağlam karakteri ve ahlâkını, ruh enginliğini, saf, arı-duru bir Türkçe ile dile getirir. Destanlarındaki şiirlerinde, çalınan kopuzların kıvrak ritmi, yanık havası vardır.
    Dede Korkut destanlarının kahramanları, iyiliği ve doğruluğu öğütler. Güçsüzlerin, çaresizlerin, her zaman yanındadır. Hile-hurda bilmezler, tok sözlü, sözlerinin eridirler. Türk milletinin birlik ve beraberliğini, millî dayanışmayı, el ele tutuşmayı telkin eder.
    Yüzyıllar boyu, heyecanla okunan bu eserdeki destanlar, Doğu ve Orta Anadolu'da, çeşitli varyantları ile yaşamıştır. Anadolu'nun birçok bölgelerinde, halk arasında söylenen, kuşaktan kuşağa aktarılan hikâye ve destanlarda Dede Korkut'un izleri ve büyük etkileri vardır.
    Millî Destanımızın ana kaynağı olan Dede Korkut Kitabı’nın bugün elde, biri Dresden'de, öteki Vatikan'da olmak üzere, iki yazma nüshası vardır. Bu yazma eserlere dayanarak Dede Korkut Kitabı, memleketimizde birkaç kez basıldığı gibi, birçok yabancı memleketlerde çeşitli dillere de çevrilmiştir.
  • "Yaşar Kemal Okumayan Kalmasın Vakfı" kurucu üyesi https://1000kitap.com/lebowski/Duvar/ sayesinde okuduğum bu kitaba inceleme yazmamak mümkün değil. :)
    Böylesine güzel bir yazı diline sahip olmak, her daim ezilen kesimin sesi olmak, yarattığı eserlerle çoğu kez başı derde girmiş dahi olsa da asla ideallerinden vazgeçmemek her yazarın harcı değildir. Ama Yaşar Kemal için bunlar o kadar olağan şeyler ki bu şekilde yaşamamak onun için anormal olsa gerek.

    Kitap 1957 yılında tanıştığı Fransız yazar Alain Bosquet ile yaptığı söyleşileri içeriyor. Kitap ilk olarak Yaşar Kemal'in ailesinin asırlardır yaşadığı Van yöresinden göçüyle başlar. Orada annesinin, babasının, amcalarının ve köy halkının nasıl göç yapmak zorunda kaldığını anlatan Yaşar Kemal bu coğrafyanın insanlarının yaşamak zorunda bırakıldıkları kaderi anlatır. Bu konu hakkındaki bilgileri aile büyüklerinin anlattıklarından ibarettir. Ailesi Van'dan Toroslara göç eder. Ve Yaşar Kemal henüz doğmamıştır. Yaşar Kemal Kürt bir aileye ama Türkmen bir yöreye doğar. Burası aşıklar diyarıdır. Karacaoğlan'ın, Dadaloğlu'nun doğup büyüdüğü, uğruna şiirler söylediği Toroslar'dır, Çukurova'dır. Çukurova'nın gelişmiş kültürünün yazın hayatını çok etkilediğini belitir. Çünkü o destan geleneğinden gelen bir aileye sahip olmasıyla beraber destancılığın aşıklık sanatının çok gelişmiş olduğu bir yöreye doğmuştur. Bunların onun hayatını ve eserlerinin etkilememesi ne mümkün...

    İlk başlarda büyüklerini dinleyerek kendini geliştirmeye başlayan usta yazar küçük yaşına rağmen (8) destanlar anlatmaya, kendi hayal dünyasına büyüklerini de hayran bırakmaya başlamıştır.

    Anlattıklarıyla etrafındakileri kendine hayran bırakan birinin daha sonraları daha büyük kitleleri etkisi altına alacak yazılar yazması şaşılacak bir durum değildir. Köyünün ilk okur-yazarı olan Yaşar Kemal söylediği, düşündüğü, hayal ettiği; destanları, şiirleri unutmamak için öğrenmeye karar vermiştir. Öğretmeninin verdiği parayla aldığı kalem ve kağıtla artık yazmayı öğrenmeye başlamış ve köyüne de öğretme gereği duymuştur.

    İlerleyen yaşlarında Arif ve Abidin Dino kardeşlerin de yardımıyla klasikleri okumaya başlayan Yaşar Kemal kendini geliştirmeye, fikirlerini olgunlaştırmaya başlar. O artık aydın bir sosyalist yazar olma yolunda emin adımlarla ilerler. Ve ülkemizin, ilerleme kat eden her aydın insanına yaptığı gibi Yaşar Kemal için de mahpushane yolları görülür. O dönem ki hapishane olaylarını anlatan şu alıntının insanın yüreğini sızlatmamasi işten bile değil;
    "Topallayarak merdivenlerden ellerim kelepçeli indim ki, anam avluda bekliyor öbür akrabalarımla. İşte şimdi yandım, dedim içimden. Topallamamam gerek. Anam topalladığımı görürse her şeyi anlar, deli divane olur üzüntüsünden. Canımı dişime taktım, mahkemeye kadar, yamru yumru, dişlerimi sıkarak, topallamadan yürüdüm ya, anamdan emdiğim süt de burnumdan geldi." Ülkemizin aydınlığı için önünün açılması gereken böyle müstesna yazarların baş tacı edilmesi gerekirken düşüncelerinden dolayı böyle iskencelere tâbi tutulması hala daha beyin sınırlarımı zorlamakta....

    Hapishaneden çıktıktan sonra yazın hayatının devam edebilmesi için İstanbul' a gitmeye karar verir. Ve orada tanıdığı fikri hür vicdanı hür kişiler tarafından Cumhuriyet gazetesinde işe alınır. Gazetenin görevlendirmesiyle doğuda röportaj yapmaya başlar. Yaşar Kemal sayesinde ülkemizde röportaj konusunda büyük yol kat edilmiştir.
    Bundan sonraki yaşamı da zorluklarla dolu olan yazar; elde ettiği başarılarla evrensel bir değer olup, eserleri yabancı dillere çevrilmiştir. Ve acı sonlar hep vardır ne yazık ki. 28 Şubat 2015'te hayata veda etmiştir. :/
    Ülkemizin sahip olduğu yüce değerlerden biri olan Yaşar Kemal' i bu kadar geç tanımış olmak beni üzmüş olsa da onu tanımanin verdiği zevk tarif edilemez. Eğer siz de Yaşar Kemal ile henüz tanışmadıysanız Sevgili Yasin' in düzenlediği bu etkinliğe sizi davet ediyorum :) #29267027
    Sürç-ü lisan ettiysek affola :)
  • En başta söylemek istediğim şu ki: kitabı bitirdiğimde aklıma Hüseyin Nihal Atsız'ın Topal Asker şiiri geldi. O şiir savaşta gazi olup topal kalmış bir askerin memleketine döndüğünde şehirli kadınların küçümseyici bakışlarına maruz kalması sonucu şairin kinini ve öfkesini döktüğü bir manzumedir. Nitekim şiir kinimizin şiddetiyle gebereceksin dizesiyle biter. Bütün bu laflar sırf bir kadın bir gaziye "topal" nazarıyla baktı diyedir. O dönemde bir çok şeyin değeri varmış. Askerler için, savaş için, gaza için şiirler, destanlar, romanlar yazılırmış. Lakin çok değil 70-80 yıl sonra günümüzde 40 yıldır verilen bir vatan savunması mücadelesi için dillere pelesenk olmuş, duygularımıza tercüman olmuş tek bir beyitin dahi yazılmamış, tek bir romanın dahi kaleme alınmamış olması; hepimizin utancı olmalıdır...

    Kitaba geçersek,

    Çoğunlukla Güneydoğu gazileri birkaç tane de Kıbrıs gazisi ile yapılan mülakatların birleştirildiği bir kitap. Gaziler önce kısaca doğumlarından askere gitmeleri arasında geçen 20 senelik süreci özetliyor, ardından askere gidişlerinden yaralanmalarına kadar olan süreci anlatıyor ve nihayetinde yaralanma anlarını tasvir ediyorlar. En sonunda da gazilere Devletin ve halkın kendilerine karşı takındıkları tavırdan memnun olup olmadıkları, devam eden güneydoğu politikalarına karşı görüşleri soruluyor.

    Bütün bu yürek yaralayan sarsacak kadar gerçek hikayelerin ardından insanın kafasında belli düşünceler oluşuyor. İlki: gazilerin de genel olarak işaret ettikleri ve kendi hayatlarından da belli olduğu gibi bütün gaziler oldukça fakir, yiyecek ekmeğe muhtaç, güçsüz ailelerin çocukları. Aralarında ne bir zengin ne de bir bürokrat çocuğu var. Hepsi hayatının baharında ailelerinin gelecek umudu olan insanlar. Sağlam gidip yarım dönüyorlar.

    İkincisi hiçbirinin Devletin ve halkın kendilerine hakettikleri gibi davranmadıklarını düşünmemesi. Kendilerinin gazi olarak değil engelli olarak görüldüklerini söylüyor ve bu durumdan şikayet ediyorlar. Özellikle SGK'yla yaşadıkları sıkıntılar utandırıcı. Protez için fark parasını ödeyemeyen gazinin maaşına haciz gelmesi gerçekten çok utandırıcı. Biz Devlet için bacaklarımızın canlısını verdik Devlet bize sahtesini çok görüyor diyorlar.

    Yine hepsinin söyledikleri ortak vaziyet şu: Oradaki halk pkk'nın etki alanına girmek zorunda. Canıyla tehdit ediliyor. Dolayısıyla askere iyi davranmıyorlar. İki geçim kaynakları var, askerlerin çarşı izinleri ve kaçakçılık. Sokakta rastladıkları askerlere birliklerinin kaç kişi olduğu ne zaman nereye operasyon yapılacağı gibi sorular soruyorlar. Bu sorular iyi niyetli değil.

    Bence en büyük problem aralarında sadece bir gazinin belirttiği şu husus: gazi; "gaziyim" dediğimde "Kıbrıs mı" diye soruyorlar diyor. Türk halkı Güneydoğu'da 40 yıldır yaşanan mücadeleyi savaş olarak görmüyor. Savaş olarak görmediği için de orada savaşan ve yaralanan kahramanları gazi olarak benimsemiyor. Halbuki orada yaşanan şeyin adı tam olarak savaş. Destanlaştırarak anlattığımız Çanakkale müdafaasından ne biçim olarak ne kıymet olarak bir farkı var. Lakin bu ciddiyetin farkında değiliz.

    Gazilik gerçeğinin farkında olmama sebeplerimizden bir diğeri haberlerde şehit haberlerinde "filan sayıda yaralı" olarak geçilmesi. Yaralı dendiği zaman hastaneye gidecek, iyileşecek ve hayatına devam edecek sanıyoruz. Halbuki bir uzuv kaybediliyor. Yıllarca hastanede yatılıyor, onlarca ameliyata giriliyor, yine de psikolojik sorunlar bir tarafa bırakılsa dahi ki bırakılamaz, o "yaralı" hiçbir zaman bir daha askere gelmeden önceki hayatına sahip olamayacak. Biz bunu bilmiyoruz. Televizyon bize bunu göstermiyor.
  • “Tarih kaydeder, fakat destan güzelleştirir” denilir bir Sümer Atasözünde…
    Cazim Gürbüz
    Sayfa 1 - ATAYURT Yayınevi
  • Cazim Bey bu kitabında günümüzde de destan yazılabileceğini gözler önüne sermiş. Türkçenin temel özelliği olan şiirsel anlatım ile otuza yakın karakter ile destan yazmış. Bu tarzı sevenler için oldukça güzel bir kitap.