Dünyanın en çetrefilli sorusudur bu soru. Herkes hayatının bir anında kendine bu soruyu sormuş, cevabını aramış, kimi aramaya devam etmiş, kimi bulmuş, kimi bulduğunu sanmıştır.
Siddhartha da "bir kendini arama hikayesi" olarak adlandırılır; doğrudur da. Fakat insan okurken "heh, işte bu, buldu işte! Belki ben de buyumdur!" diyemiyor. Dememeli de zaten. Çünkü kendini aramak bir yoldur, zaten hayatın ta kendisidir. Bulduğunuzda ne olacak? Serüveniniz bitmiş olmuyor mu? Oysa hayatta bir mana ararken kendimize dair bir şeyler görürüz, bir yoldan bir evreden geçerken kendimizde daha önce hiç fark etmediğimiz bir şey, yol, an buluruz.
Duygusal bir fırtınayı atlattığınız anda yaşadığınız o yorgunluğu ama aynı zamanda hafiflemişliği, kurtulmuşluğu ve aydınlanmayı hatırlıyor musunuz? Yoksa hiç farkına varmadınız mı? Artık aynı kişi değilsiniz, ama yine sizsiniz...
Bu hikaye de buydu aslında. Hiç var olmadığınız bir Ben'i bulamazsınız zaten, zaman içinde oluşturduğunuz şeydir kimliğiniz ve hayatınızın anlamı. Siddhartha orada bir yerde bekleyen bir benliği aramıyordu, o; kendini var etmeye çalışıyordu. Tabi bunun en başta kendi bile farkında değildi. "Nedir aradığın şey?" sorusuna "Bilmiyorum; ama bu değil." diyebilmişti. Ve uzun yıllar sonra bütün o yolculukların ve içindeki boşluğun anlamını kavramıştı. Genişleyen Halkalar sayesinde tabi... (Rilke ve Dilozof'a selam olsun!)
Gelelim kitabın anlatım tarzına: Yalın, anlaşılır ve çoğu kez aydınlanma yaşadığı anlar, insanlarla ilgili düşüncelerinin nedeni, doğayla bağ kurabilmesindeki gizem bir temele oturtularak anlatılmış, beni ikna edebilmişti. Simyacı'da yaşadığım "nasıl yani, neden, ne alaka?" gibi tatminsizlik anları yaşamadım.
Birçok konuda durup düşünmenizi tetikleyen ve kendi aydınlanmanıza yardımcı olabilen,