• Babanın yanında ilk sigara ve/ ya içki içme yaşına dindarlığın da bir etkisi olabileceği düşünülerek incelendiğinde; kendilerini dindar olarak tanımlayanların, dindar olarak tanımlamayanlardan, babanın önünde ilk sigara içme yaşı açısından farklılaşmadığı anlaşılıyor.* Aynı şekilde; kendilerini dindar olarak tanımlayanlar** ile dindar olarak tanımlamayanlar*** arasında, ilk içki içme açısından herhangi belirgin bir fark bulunmuyor. Dolayısıyla, sigara ve içki konularının sosyoekonomik düzey ya da dindarlıkla ilgisinin olmadığı, geleneksel ataerkil hiyerarşiyle ilgili olduğu görülüyor.
  • Ayşe
    Ayşe Osmanlı'da Kapitalizmin Kökenleri'ni inceledi.
    @nisan1·30 May 19:58·Kitabı okumadı
    Cenk Reyhan, şarkiyatçı görüşün kapitalizmin kökenlerine yönelik olarak geliştirdiği yaklaşım modellerini incelemiş, yeni bir yaklaşım modeli geliştirmeye çalışmış ve bunları da Osmanlı belgeleri ile sorgulamak istemektedir. Cenk Reyhan, Weberci ve Wallersteinci yaklaşım modellerinden hareketle sorgulama yapmaktadır. Batı dışındaki toplumlar Weber’e göre kapitalizm kurumlarının gelişemediği bölge iken Wallerstein’e göre basit bir coğrafya şeklindedir. Cenk Reyhan, bu yaklaşımlara, Osmanlı’nın kendi özgün tarihi içinde incelenemediği eleştirisini yaparak Osmanlı’nın canlı bir ekonomik ve kültürel tarihinin olduğunu vurgulamaktadır. Belge olarak kendisine Bursa’nın 18. Yy’ın ikinci yarısına ait şeriyye sicillerini, para vakfı ve tereke kayıtlarını seçmektedir.
    Cenk Reyhan neden Bursa kentini örnek olarak seçtiğini ise; Bursa kentinin başkentlik yapmış bir tarihe ve ticari canlılığın olduğu bir bölge olmasıyla açıklar. Dönem olarak neden 18.Yy seçtiğini ise savaş ve kapitalistleşme ilişkisinin sınanması gibi bir metodolojik tercihe dayandığıyla açıklamaktadır.Reyhan, Avrupa’nın değişik devletlerinin farklı ekonomik kalkınma yolları takip etmesinin ekonominin ticarileşme derecesine ve toprağa ya da ticarete dayalı vergilendirme modeline bağlı olduğunu belirtmektedir.
    Weber, Batı’dakine benzer bir kapitalizmin neden Doğu’da gelişemediği sorusuna cevap aramaktadır ve bu cevabını kenti inceleyerek açıklamaya çalışmıştır. Weber’e göre bir kentte istihkam, Pazar, özerk hukuk, ilgili bir birlik biçimi, kendi kendini yönetme gibi özelliklerin olması gerektiğini belirtmektedir. Osmanlı ise Batı’nın özerk kentinden farklı bir şekilde merkezi idarenin egemenliğini temsil etmektedir. Düşüncelerine kaynak bulmaya çalışan Weber, ortaçağ Avrupa kentlerini incelemeye yönelmektedir ve kapitalizmin kökenlerini ortaçağ sonları Avrupa kentlerinin siyasal özerkliğinde bulmaktadır. Weber’e göre özerk kent ile Avrupa’da kapitalizmin gelişmesinin arasında önemli bağlantılar vardır. Weber’e göre Batı’nın tersine özerk kentlerin gelişmesini sınırlayan savaşçı bir dindarlığın hakim olduğu İslam kentleri hiçbir zaman gerçek bir kent topluluğu olmamıştır. Weber yine ayrıca aklileştirme yetisinin sadece Batı’da olduğundan bahsetmektedir. Yine Weber’e göre kapitalizmin ruhunun gelişimi ile Protestan ahlakının çileci hayat anlayışı birbirini desteklemektedir. Cenk Reyhan’ın bu konudaki eleştirisi ise Protestanlığın kapitalizmi yaratan bir mezhep olup olmadığı yönündeki sorgulamasıdır. Eğer ideal tip Protestan ahlakının tekelinde ise Protestan ve Batılı olmayan kapitalist gelişmeler nasıl açıklanabilir şeklinde soru yönelten Cenk Reyhan, kapitalizmin Japonya’da da geliştiğini örnek göstererek Weber’in önermesini yanlışlamaktadır. Cenk Reyhan, Weber’in aklileştirme yetisine dair önermesini de verilen örneklerin zamanının kapitalizme geçişten sonraki dönem olduğunu ileri sürerek eleştirmektedir.
    Wallersteinci bakış açısına göre ise Osmanlı’nın Avrupa kapitalizmi ile karşılaşması dışsal-ticari, merkez-çevre ilişkileri ile mümkün olmuştur. Cenk Reyhan’ın bu konuya getirdiği eleştiri ise Osmanlı’nın iç dinamiğinin Batılılar tarafından göz ardı edildiği ve dış etkinin aşırı şekilde vurgulanmış olmasıdır. Cenk Reyhan, Batı’nın bu egemen kültür yaratma çabasını öteki üzerinde egemenlik kurmaya çalışmakla açıklamaktadır. Cenk Reyhan, Wallersteinci bakış açısını ise gelişmeci bakış açısı ile karşılaştırmaktadır. Gelişmeci bakış açısının temel özelliği değişimi içten gelen doğal bir süreç olarak ele almasıdır. Wallersteinci yaklaşım ise değişimin dıştan kaynaklandığını savunmaktadır ve bunu savunurken hiçbir sebep göstermemektedir. Cenk Reyhan’a göre, Weber’in kültürcü yaklaşımının aksine, Wallerstein’in dünya sistemi modelinin ihmal edilen yönü kültürel değerlerdir.
    Osmanlı Devleti’ndeki değişim Reyhan’a göre, üretim ve yönetim ilişkilerindeki dönüşüm ve toprak kayıpları ile taşrada başlamıştır. Devlet yapısının, toprak mülkiyet ilişkileri ve artık ürüne hakim olma tarzının dönüşümünde merkez bürokratları kadar taşra egemenlerinin de etkisi vardır. Taşrada eşraf ve ayanın geleneksel hakimiyetini kuramayan ve yerel meclislere hakim olmalarını engelleyemeyen Tanzimat Fermanı ve Kanuni Esasi gibi anayasal üst yapısal düzenlemeler, taşrada başlayan, toprak üzerindeki dönüşümlerin yansımalarıdır.
    Reyhan, üçüncü bölümde para vakıflarından bahsederken, bu uygulama ile devletin faizin yasak olması gibi düşünce ile hareket etmeyip, nakit gerektiren savaş giderlerini karşılamak için reayadan vergi talep ettiğini, birkredi kaynağı oluşturduğundan bahsetmektedir. Para vakfının gerçekte bir banka gibi çalıştığını belirtmektedir. Çizakça, para vakfının bankadan farkını açıklarken sermaye dağıtım aracı olduğundan bahsetmektedir ve burada kapitalist ilişkinin kökenlerinin olabileceğinden bahsetmektedir. Cenk Reyhan da buradan hareketle, Osmanlı’daki bu sermayelerin varlığının kapitalist varlığı da gösterdiğini belirtmekte ve burada Osmanlı’da kapitalizm yoktu görüşlerine karşı cevap vermektedir. Devlet para vakıfları ile köylünün yanında ayana karşı bir denge oluşturmaya çalışmaktadır.
    Sonuç olarak, Osmanlı ekonomisi ve kültürüne karşı Şarkiyatçı bir bakış açısı ile yaklaşılmaktadır. Batı ideal bir tipken Batı dışındakiler tarihsizlikle suçlanmaktadır. Kapitalizmin kökenleri kitabında ise bu bakış açıları sorgulanmakta ve Osmanlı’nın iç dinamiğine bakılarak yeni bir söylem yaratılmaya çalışılmaktadır. Osmanlı’yı kendi içinde incelediğinde canlı bir ekonomik sistem ile karşılaşıldığı belirtilmektedir. Osmanlı toplumunun şarkiyatçı söylemde ifade edildiği gibi merkez-çevre zıtlaşması ile değil, mutabakatçı bir diyalogla kendini göstermektedir. Bu mutabakat ayan aracılığı ile yürütülmektedir. Osmanlı’daki isyan hareketlerinin de bu anlaşamamazlıktan dolayı değil egemenler arsı kurulan mutabakatın bozulması sonucu oluştuğunu belirtmektedir. Osmanlı’nın Weber’in tanımladığı gibi miskin değil iş ortaklığı yapacak kadar girişimci olduğundan bahsetmektedir. Ayrıca Osmanlı’da görülen para vakıflarının faizle para işlettiklerini bunun o dönemde İngiltere’de faiz oranının %5 iken Osmanlı’da %10 olduğunu dolayısıyla kapitalist bir işletmeciliğin Osmanlı’da mevcut olduğundan bahsetmektedir. Mahalleden köylere kadar en ücra yerlere kadar para vakıflarının varlığından bahsedilmektedir. Bursa örneğini göstererek Osmanlı üretim yapısındaki gelişme ve değişmelerin Wallersteinci şarkiyatçı tezde iddia edildiği gibi Batı’dan gelen taleplere göre değil, Osmanlı’nın kendi talepleri doğrultusunda olduğunu vurgulamıştır.
  • Dindar ve ahlâklılık kavramları derinden düşünüldüğünde dindarlığın yüksek bir ahlâkı doğurması gerektiği açıktır. Fakat unutulmamalıdır ki din, ahlâkı sebep değil, sonuç olarak değerlendirir, her türlü eylemin değerinin Allah’la ilişkiden türetilmesini bir gaye olarak vazeder. Bu anlamıyla ahlâkın, bütün nefsânî istekleriyle Allah karşısında bulunan insan için ne denli güç ve ulaşılması zor bir hedef olduğu açıktır. Evet, dinî uygulamaların hem dindar olabilmek için hem de dindarlığın iktiza ettiği bir ahlâkî duyarlılığa sahip olabilmek için hazırlayıcı bir etkisi vardır. Yani mümin, ibadetleri çoğunlukla dindar olduğu için değil, dindar olabilmek için yapar. Uygulama bir tür hatırlatma, teşvik etme ve alıştırma işlevi görür.

    Dindarlaşma çabası, nefse karşı süregiden bir cihat olduğundan sürçmelene, hatalara ve yenilgilere maruz kalır. Mümin, ancak hazları ile kulluk talebinin kıskacında yoğrulduğunda dindarlığa ve onun gereği olan yüksek bir ahlâka mazhar olabilir.
  • Birgivi’nin Osmanlı coğrafyasındaki etkisi son asırlara kadar devam etmiştir.318 Kendi döneminden hemen sonraki asırlarda pek çok âlim tarafından takip edilse de en dikkat çekeni Arap dünyasındaki algı biçimidir. Zira bu algı gerek Selefîlik ile Arap dünyasının (Mısır-Şam) ilişkilendirilmesi gerekse Osmanlı düşüncesinin, İbn Teymiyye tesirine girmesi iddiaları açısından mühimdir.

    Buna göre bugünkü gündemin aksine Arap bilginler Birgivî’yi kendi çağından ve devam eden asırlarda İbn Teymiyye ile değil Gazzâlî ile ilişkilendirmişler ve ona benzetmişlerdir. Birgivî’den bir kuşak sonra yaşamış olan kendisi Anadolu’da bulunmamasına rağmen eserleriyle bu bölgedeki dini düşünceye tesir etmiş bir âlim olan Ali el-Kârî (Ö. 1014/1605) et-Tarîkatü’I-Muhammediyye’yi Övmek için kaleme aldığı kasidesinde Birgivi“ ’yi “imamımız” şeklinde anmıştır.”

    Şâfiî fakihlerinden Kudüs müftülüğü yapmış olan Ali el-Kudsî (6. 114411731) Birgivî’ye hitaben “Ey Günümüzün Gazzâlî’si, Bilgi’nin şerefi sendedir! Senin bereketinle orası ne güzel yurttur!” der. Mısır’ın önde gelen âlimlerinden Şeyh Muhammed Meymunî (ö. 1614) “Muhammed Birgivî’nin yollarını görmedin mi? O yollarda gökleri aydınlatan nurlar göıülmektedirl”. Kahire’ü muhaddis, fakih ve sufi Abdürraüf Münâvî (Ö. 1031/1622) Birgivî’yi överken “O, asırların ve şehirlerin yegane alimi, Arap ve Acemin Şeyhülislâmıdır” demiştir.

    Aslen Heratlı olup Mekke’de yaşayan Muhammed el-Kârî (6. 1014/1606) ise yazdığı 36 beyitlik şiirde şöyle der: “Allah şeyhimizi müeyyed kılsın! İnsanlar ancak ondan fayda gördü! Birgivi" bizim önderimiz, dindarlığın ve takvanın şeyhidir", “Biliniz ki Birgivi bid’atçilerin düşmanıdır”. Bunlardan başka Nuruddin İyâdî, Salim Şehürî, Bulkînî, Muhammed Necâvî, Ahmed Şertünî, Eminuddin Mısrî gibi âlimler Birgivi” ’yi medh etmişlerdir. Bu metinlerin ortak noktası, Birgivî ’nin Batınîlerle mücadele eden Gazzâlî gibi bid’at ve yanlış inançlarla mücadelesi ve Tarîka’nın değeridir.320

    Netice itibariyle Çivizâde ve Birgivi"nin zihniyet, tavır veya mezhep olarak selefi oldukları iddiasının gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Adı geçen âlimlerin klasik Hanefi olduklan ve bu mezhebin metodolojisini benimsedikleri tespit edilmiştir.321

    -----------

    319 Kalaycı, Osmanlı Sünniliği, 235-236.

    320 Hüseyin Elmalı, “Birgivi Hakkında Mısır, Mekke ve Medine Alimlerinin Söylediği Bazı Şiirler" İmam Birgivi, haz. Mehmet Şeker, Ankara, 1994, 83-101,

    321 Mehmet Gel, “Aslına bakılırsa bu zihniyet ya da düşünce tam Çivizâde’ye özgü olmayıp daha çok Ortaçağ İslâm coğrafyasında teşekkül eden belli bir fıkhî geleneğin XVI. yy. Osmanlı'sında Çivizâde üzerinden tecessüm etmesine benzemektedir'î (Agi, 180) şeklinde, Çivizâde’nin klasik bir Hanefî âlimi oluşuna işaret ettiği gibi Hulusi Lekesiz de Birgivî’nin aynı durumuna atıf yapmıştır: "Birgivi hem savunduğu fikirleri delillendirirken ve hem de mantığını ve sistematiğini kurgularken her zaman bir Hanefi alimi olarak hareket etmiştir, diyebiliriz”. Lekesiz, Agt, 100. Mehmet Gel, Çivizâde’nin üzerinde özellikle hocası ve kayınpederi Mevlana Kara Bâlî’nin “en fazla etkisi bulunan kişi” olduğunu kaydeder ve “Kara Bâlî’nin Osmanlı ilim geleneğinde Razî mektebi silsilesinin önemli halkalarından biri olan Hızır Bey’in talebesi Hatibzâde ve oğlu Sinan Paşa’nm yetiştirmesi” olduğunu ilave eder. Gel, Agt, 76.
  • 2005 yılı Temmuz ayında: 2 Trilyon toplanıyormuş. İlin müftüsünün kaçak elektrik kullanan evlerde alınan abdestin, kılınan namazın kabul olmayacağı şeklinde ki bir fetvası, Diyanet İşleri Bakanlığı'nın da bu fetvayı doğrulamasından sonra aynı ilde elektrik abonelerinden ayda 5 Trilyon toplanmıştır..