• SONER YALÇIN ''TÜRK TARIMINI BİTİRDİLER, BİZE ZEHİR YEDİRİYORLAR. BİR ÜLKE, BİLE BİLE İNTİHARA SÜRÜKLENİYOR.''

    "Gıda terörünü ve bunun arkasındaki karanlık isimleri yazdım" diyen Sözcü yazarı Soner Yalçın, yeni kitabında Türkiye'deki tarıma ilişkin 5 yıl boyunca araştırdığı konuları ele aldı. Yalçın, Türkiye'deki tabloyu, "Türk tarımını bitirip insanlarımıza zehir yedirmeye başladılar. Bir ülke bile bile intihara sürükleniyor. Zehir tacirlerine fırsat veriliyor. Yoksullara soykırım yapılıyor" diyerek özetledi.

    Sözcü'den Nil Soysal'ın sorularını yanıtlandıran Soner Yalçın'ın açıklaması şöyle:
    "İnsanlar aydınlansın istedim"

    – Hikayeyi başa saralım; bu kitabı yazma fikri ilk nasıl doğdu?
    Kafamda hep şu vardı: Gıdalar korku kaynağına dönüştürüldü! Hekimler, uzmanlar yazıyor, konuşuyor, uyarıyor: “Aman şunları yemeyin! Aman bunları içmeyin!” Dedikleri doğru ama konuyu “gıda sağlığına” sıkıştırıp bırakıyorlar. Bu “çağdaş esarete” sebep olanlar görmezden geliniyor, gizli amaçları üzerinde durulmuyor. Eksik olan bu. İşte Saklı Seçilmişler kitabı bu ihtiyacı gidermek için yazıldı. Kimyasal yiyecekler-içecekler insan sağlığı için tehlikeli zehir ise niye satılıyor? Demek meselenin gizlenen sırrı var! Bakın çevrenize; kısırlık ve kanser ne kadar arttı. Şeker hastalığı inanılmaz boyutlarda. Bu rahatsızlıkların sebebi yediklerimiz, içtiklerimiz. Mesele sadece sağlık değil; bunun ekonomik-politik yönü var! Bu zehir düzenini kimler, nasıl kurdu? Beslenmenin-gıdanın ekonomik politiği üzerinde kimse durmuyor. Dedim ki içimden; “İnsanların kafasını aydınlatacak, gıda terörünün arkasındaki karanlık isimleri ve politikaları ortaya çıkaracak kitap yazmalıyım.” “Saklı Seçilmişler” böyle doğdu…

    "Bu işin içinde başka bir iş var"
    – Okurken delirmekten korktum. Siz yazarken benzer duygular yaşamadınız mı?

    Kitaba başlarken kafamda şu vardı: ABD-AB ve küresel baronlar daha çok kazanç için bu kirli düzeni kurdu. Her ülkede yerli işbirlikçi patronlar ve iktidarlar buldu. Ya da iktidara getirdi. Dünya Bankası-IMF- Dünya Ticaret Örgütü adlı “şeytan üçgeni” Türk tarımını bitirip insanlarımıza zehir yedirmeye böyle başladı. Bu “şeytanların” ne yaptıklarına odaklanmışken, bir gün kafama dank etti: Bu işin içinde başka iş var! Bu iş sadece para kazanma meselesi olamazdı. Bir sır vardı. Bu sırrın peşine düşünce korkmaya başladım. Öğrendiklerimden dehşete düştüm. Sadece Türkiye değil, dünya yoksullarına soykırım yapılıyor. Dünyadaki fakirleri “biyolojik gıda silahıyla” öldürüyorlar. İnsanları (tek tek isimlerini verdim) yiyeceklerle- eşyalarla- aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebeliği önleyen mısır üretmişler. Kolesterol haplarıyla cinsel hayatlar öldürülüyor. Gördüm ki: Bugün bunu yapan küresel yiyecek şirketleri, global ilaç firmaları dün de Hitler'in destekçisiydi! Tesadüf mü? Aynı aileler gaz odalarıyla değil, gıdayla insanları yok ediyor. Parası olmadığı için sağlıklı beslenemeyen yok ediliyor. Yeni soykırımcılar yeni dünya kurmak istiyor.

    "Sadece ağaç katliamı yok"
    – Kitapta Türk tarımına yapılanlara da çok kapsamlı yer vermişsiniz.

    Çoğu kişi sadece zeytin ağaçları katliamını biliyor. Oysa özellikle Özal döneminde çıkarılan yasalarla başladı büyük tarımsal kıyım. Türkiye'nin milli stratejik sektörü tarımı, yağlı urganla boğdurdular. Çünkü, ABD-AB endüstriyel tarıma geçince elindeki ürünü satmak için yeni pazarlar arıyordu. Türkiye bu pazarlardan biriydi. Size bazı rakamlar vermeliyim: Türkiye'nin 1980 başında tarım ürünleri ihracatı 2 milyar dolar, ithalatı 51 milyon dolardı. İthalat 1999'da 3 milyar 93 milyon dolara yükseldi. Bugün tarımsal ithalat 16.5 milyar dolara ulaştı! Özallar, Erdoğanlar bu açıdan pek eleştirilmedi. Tarımsal üretimde kendine yeten Türkiye, bu dışa bağımlı politikalar sonucu bugün her tarımsal ürünü ithal eder hale getirildi. AKP bu politikayı ısrarla sürdürüyor. Bir ülke bile bile böyle intihara sürükleniyor işte. Zehir tacirlerine böyle fırsat veriliyor.

    "Bu kirli düzeni küresel baronlar kurdu"
    Soner Yalçın, “ABD-AB ve küresel baronlar daha çok kazanç için bu kirli düzeni kurdu. Her ülkede yerli işbirlikçi buldu” dedi.

    "Kitabı yazarken içimden 'İnşallah delirmem' dedim"
    – Bu bilgilere ulaştıkça ne hissettiniz, ne yaşadınız?

    Özellikle son 6 ayda “inşallah delirmem” dedim. Kötülüğe ve adaletsizliğe inanamıyorsunuz. Örneğin, bu süreçte iki kez ABD'ye gittim. Benzer durumu Güney Kore ve Japonya'da da görmüştüm: Yoksullar evlerinde değil, dışarıda yemek yiyor! Çünkü evde yapmaktan dışarıda yemek daha ucuz! ABD'de doğal gıda ürünlerinin satıldığı butik mağazaların kapısından içeri girmeniz bile zor, çok pahalı. Türkiye'de de öyle; yoksulların doğal yiyecekleri alması imkansız. Bu durumda ne oluyor; kanser çocuklarda görülüyor artık. Türkiye'de resmi rakam 2 bin 600. Bunun gerçek rakamı yansıttığını düşünmüyorum. Saklıyorlar istatistikleri. Çocuklarımızı düşürdükleri durumu yazarken insan duygularına hakim olamıyor. Maalesef insanlar bilmeden bu tuzağa düşüyor; “tatlı zehirler” yediriyor çocuklarına-torunlarına. Fast food özellikle çocuklarda aşırı şişmanlamaya ve şeker/diyabet hastalığına neden olmuyor; zeka geriliğine sebep oluyor! Bu yerlerde her yedi saniyede bir yemek yiyen bir kişide kanser vakası var! Bunu ben değil, ABD Senatosu söylüyor.

    "Şekeri artırılan yiyecekler sindirim sistemini bozuyor"
    – Tohumu yazıyorsunuz, pirinci yazıyorsunuz, şekeri yazıyorsunuz… Bunları hiç yemiyor musunuz?

    Bir kere şunun altını çizeyim: Ekmek, süt, yoğurt, pirinç ya da bir başka tarımsal ürün aslında sahiden ekmek, süt, yoğurt, pirinç mi? Yoksa o görünümde başka bir kimyasal ürün mü? Basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum; sorun sandığınızdan daha büyük! Uzun raf ömürleri vs için ortaya çıkarılan tanımsız “şey” yiyeceklerden bahsediyorum. Şunu demek istiyorum: Milyonlarca yılda oluşması gereken insan ve hayvan evrimi; teknoloji ürünü kimyasal gıdalara, genetiği değiştirilmiş yiyeceklere, yemlere uyum sağlayamıyor. Örneğin, 1970'lerde keşfedilen nişasta bazlı şeker/mısır şurubu her yiyeceğin içinde! İşlenen, lifi alınan, nişasta ve şeker miktarı artırılan vs. yiyecekler sindirim sistemimizi darmadağın ediyor. Yiyeceği sindirmek, moleküllerine ayırmak ve besinleri bağırsaklarımızdan vücudumuzun geri kalanına dağıtmak için milyonlarca yıl içinde programlanan vücudumuz, bu kimyasal gıdaları tanımıyor. Bu da vücudun bağışıklık sisteminin yıkılmasına sebep oluyor. İşte, genler ve yiyecekler arasındaki bu uyumsuzluk, son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda müzmin hastalığa neden oluyor. Sorunuza gelirsem, bu yiyecekleri yiyip yememek herkesin kendi elinde. Ancak yoksullara başka alternatif bırakılmıyor. Fakirler hep ucuza mal edilen yiyeceklerle beslenmek zorunda kalıyor. Dikkat edin en yoksullar en şişman olanlardır. 50 yıl önce hamburger-patates yiyen kişi 420 kalori alıyordu; bugün 1050 kalori alıyor. 3 kilo yapay tatlandırıcı 750 kilo şekere denk geliyor ve her yiyeceğin içinde. Bu ucuz fast food tarzının da gizli bir amacı yok mu? Tek örnek vereyim: Mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Son on yıllık süre zarfında Türkiye'de diyabet hasta oranı yaklaşık yüzde 100'lük artış göstererek yüzde 7.6'dan yüzde 13.4'e çıktı. Keza insanların büyük çoğunluğu hastalığın farkında olmadan yaşıyor. Yani rakam daha yüksek. Bir gıda terörü ile karşı karşıyayız…
  • 1 Aralık 1955 Perşembe…
    ABD’nin Alabama eyaletinin Montgomery şehrinde Rosa Parks adında 42 yaşındaki ufak tefek siyahi bir kadın terzi şehir fuarındaki işinden akşam saat 6’da çıktı. Çok yorgundu ve tek istediği bir an önce evine ulaşmaktı. Belediye otobüsünün ortasındaki “değişken” statülü koltuklardan birine oturdu. Montgomery belediye otobüslerindeki ilk 4 sıra koltuklar beyazlara aitti. Siyahlara en arka koltuklar ayrılmıştı. Ortadaki değişken statülü koltuklarsa beyazların sıraları doluncaya kadar siyahların da oturabilecekleri koltuklardı. Beyazların sıraları dolduğunda siyahlar oturdukları bu koltukları boşaltıp daha arkaya geçmek zorundaydılar. Eğer arkada da yer yoksa ayakta durmaları, eğer ayakta duracakları yer de yoksa otobüsten inmeleri gerekiyordu.

    O akşam bazı beyazlar ayakta kalınca şoför arkaya doğru yürüyerek değişken statülü koltuklardaki siyahlara “kalkın” şeklinde bir el işareti yaptı. Değişken statülü koltukların ilk sırasındaki üç siyah erkek kalkıp arkaya yöneldi. Rosa Parks’ın yanında cam kenarında oturan siyah erkek de kalktı. Rosa Parks ise cam kenarındaki koltuğa kaydı ve kayıtsızca şoförün gözlerine bakmaya başladı. Herkes büyük bir şok yaşıyordu. Şoför kızgınlıkla neden kalkmadığını sordu. Rosa Parks yerini bir başkasına vermesi gerektiğine inanmadığı söyledi. Şoför polis çağırdı, Rosa Parks tutuklandı ve 5 Aralık Pazartesi günü mahkemece kamu düzenine itaatsizlikten 14 dolar para cezasına çarptırıldı.

    381 gün boyunca Montgomery’de bir tek siyah bile otobüse binmedi. İşlerine, okullarına yürüdüler. Buldukları her özel araçla belediye otobüsü bileti fiyatına siyahları taşımaya başladılar. Bazı beyaz ev kadınları da arabalarıyla destek verdi. Belediye otobüslerini işleten şirket büyük maddi zarar yaşadı. Bazı otobüsleri adeta çürüdü. Şehirde öfke yükseldi. Beyaz çeteler işe yürüyerek giden siyahlara saldırmaya başladı. Bazılarını linç ettiler. Ancak siyahlar boykota devam etti. Eylem sonunda zafere ulaştı ve 21 Aralık 1956’da Yüksek Mahkeme’nin siyahların otobüslerde istedikleri yere oturabilecekleri yönünde karar vermesiyle siyahlar otobüs boykotunu sona erdirdiler. Beyaz ırkçıların tepkisi sert oldu. Otobüslere silahlı saldırılar gerçekleştirdiler. Siyahları dövdüler. Rosa Parks 1957’de ölüm tehditleri ve beyazların ona iş vermemesi nedeniyle önce Virginia’ya, bir yıl sonra da Detroit’e taşındı. Bir yandan çalışmaya bir yandan da sivil haklar hareketinde mücadelesine devam etti. Martin Luther King’in başını çektiği hareket giderek büyüdü ve 1964’te çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı. Direnişin sembolü haline gelen Rosa Parks 24 Ekim 2005 günü 92 yaşında hayatını kaybetti.

    Rosa Parks’ın o akşam bindiği otobüs günümüzde Detroit’teki “Henry Ford Müzesi”nde sergileniyor.

    Tarih kendiliğinden değişmez, onu değiştirmek için yüreği tutuşmuş insanlar gerekir. Yıldız yürekli kadın Rosa Parks gibi…
  • Rosa Parks Ayağa Kalkmayı Reddetti Ve Ülkeyi Ayağa Kaldırdı

    1 Aralık 1955 Perşembe günü, Alabama’nın Montgomery şehrinde, 42 yaşındaki siyahi bir kadın terzi, şehir fuarındaki işinden akşam saat 6’da çıktı. Çok yorgundu ve tek istediği bir an önce evine ulaşmaktı. Belediye otobüsünün ortasındaki ‘değişken’ statülü koltuklardan birine oturdu.

    1900 yılından beri uygulanan yasaya göre, Montgomery belediye otobüslerindeki ilk 4 sıra koltuklar, derisi beyaz olan yolculara aitti. Siyah derili insanlar, belediye otobüslerinin yolcularının toplamda yüzde 75’ini oluşturmalarına rağmen, onlara otobüslerin en arka koltukları ayrılmıştı. Ortadaki değişken statülü koltuklarsa beyazların sıraları doluncaya kadar siyahların da oturabilecekleri koltuklardı. Beyaz sıralar dolduğunda ya da şoför istediğinde siyahlar oturdukları bu koltukları boşaltıp en arkaya geçmek zorundaydılar. Eğer arkada da yer yoksa orada ayakta durmaları, eğer ayakta duracakları yer de yoksa otobüsten inip bir sonraki otobüsü beklemeleri gerekiyordu. Yine kurallara göre siyah yolcular beyazlar ile aynı sırada bir koltukta da oturamazdı. Dolayısıyla, otobüs şoförü, 4’ncü sırada duran ‘colored (siyah yolcular)’ tabelasını gerekli gördüğünde otobüsün arka sıralarına doğru kaydırma yetkisine sahipti. Ve yine eğer otobüsün ön sıralarında beyaz yolcular oturmuşsa, siyah yolcular onların yanından geçerek arkaya yürüyemezdi, ön kapıdan girip şoföre parasını ödedikten sonra tekrar inerek arka kapıdan binmeleri gerekiyordu.

    Montgomery’li siyahların çoğu, sadece siyahlardan oluşan ortamlarda sohbet ederken ‘bu büyük haksızlık’ diye yakınıyordu ancak hiçbiri de bu zalim kamu düzenine karşı gelme ceareti gösteremiyordu. Ta ki o 1 Aralık günü Rosa Parks adlı 42 yaşındaki terzi kadın ‘artık yeter!‘ diyene kadar…

    Hafta içi her gün otobüse binmek zorunda olan Rosa Parks bu ayrımcılığın neden olduğu aşağılanma duygusunu artık taşımakta zorlanıyordu. Sonradan, ‘’Otobüslerdeki bu muameleye tahammülsüzlüğüm 1 Aralık günü başlamadı. Montgomery’de otobüse binmek yerine işe yürüyerek gidip geldiğim çoktur’’ diye anlatacaktı. Nitekim bu olaydan 2 yıl önce yine bir gün otobüse binip ücretini ödediğinde James Blake adlı şoför inip arka kapıdan binmesini ister. Otobüsten inen Parks, arka kapıdan binmez ve bir sonraki otobüsü bekler. Bir daha da şoförün Blake olduğunu gördüğü hiçbir zaman otobüse binmez. Ancak 1 Aralık 1955 günü çok yorgundur ve şoförün de James Blake olduğunu baştan farketmemiştir.

    İlk dört sıra dolup da bazı beyaz yolcular ayakta kalınca şoför yerinden kalkıp arkaya doğru yürüyerek, değişken statülü koltuklardaki siyahlara ‘kalkın’ şeklinde bir el işareti yaptı. ‘’Şoförün yaklaştığını görünce siyah bedenimi, elbiselerimin içine adeta gömmeye çalıştım’’ diye anlatıyor o anı. Şoförün uyarısı üzerine değişken statülü koltukların ilk sırasındaki, üçü de erkek olan diğer siyah yolcular kalkarak arkaya yöneldi. Rosa Parks’ın yanında cam kenarında oturan erkek yolcu da kalktı.

    Rosa Parks da o kısacık anda hareketlendi ancak sosyal kabullerin ve kamu düzeninin zıt tarafına… Yerinden kalkmak yerine cam kenarındaki koltuğa kaydı ve artık yorgunluktan bitkin düşmüş bir insana özgü kayıtsızlıkla, hiç hesapsız hiç plansız şoförün gözlerine bakmaya başladı. Herkes büyük bir şok yaşıyordu. Devlet düzenine baş kaldırılmıştı. Kamu görevlisi Blake, ‘neden kalkmıyorsun?’ diye kızgınlıkla sordu. Parks, insanlığa yakışan yanıtı verdi: ‘Çünkü kalkıp yerimi bir başkasına vermem gerektiğine inanmıyorum.’

    Parks, o anda yasaya isyan etmeye karar verdiğini sonradan, ”artık bir insan ve bir vatandaş olarak hangi haklara sahip olmadığımı kesin olarak bilmek istiyordum’ düşüncesiyle anlatıyor ve ekliyor:

    ‘’İnsanlar, benim o gün çok yorgun olduğum için koltuğumdan kalkmayı reddettiğimi söyleyip duruyorlar. Doğru, yorgundum ama asıl sebep bu değildi. İş günü olmasının fiziksel yorgunluğu değildi bu. Yaşlı da değildim, 42 yaşındaydım. Çok yorgundum. Sürekli aşağılanmaktan ve bunu kabullenmekten yorgundum’’

    Şoför otobüsü durdurdu ve polis çağırdı. Rosa Parks tutuklandı.

    Otobüsten indirilirken, kendisini çekiştiren polise, ‘neden beni itip kakıyorsunuz?’ diye sordu.

    Polis devlet adına konuştu: ‘Bilmiyorum. Yasa yasadır ve sen de bir tutuklusun’.

    Rosa Parks, ‘’tutuklanırken tek bildiğim, bir daha asla bu aşağılamayı kabullenmeyeceğim ve bu utancın yolcusu olmayacağımdı’’ diye hatırlıyor.

    Parks, 1992 yılında NPR’da katıldığı programda şöyle konuşacaktı:

    Aşağılanmak istemiyordum. Parasını ödediğim koltuktan kaldırılmak istemiyordum. Tutuklanmak gibi hevesim yoktu. Zaten işim başımdan aşkındı. Ancak o yol ayrımına gelince, direnişi seçmekte tereddüt etmedim. Çünkü buna artık yeterince katlandığımızı hissettim. Ne kadar taviz versek, ne kadar sussak, baskı da aynı oranda artıyordu.

    Parks’ın tutuklanması, o baskı atmosferinde ilk başta pek kimsenin dikkat çekmedi. Siyah hakları aktivist organizasyonu NAACP’nin Montgomery şubesi başkanı sendikacı Edgar Nixon ve Parks’ın bir arkadaşının 100 dolarlık kefaleti ceplerinden ödemesi üzerine 24 saat sonra Cuma akşamı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Nixon, Cuma günü Kadınların Politik Konseyi üyesi ve Alabama Eyalet Üniversitesi profesörü Jo Ann Robinson’u konudan haberdar etti. Robinson, harekete geçmeye karar verdi ve aynı gece hiç uyumayarak 35 bin el ilanı hazırlayarak Montgomery halkını otobüsleri boykot etmeye çağırdı. Kadınların Politik Konseyi (WPC) boykota destek veren ilk grup oldu. 4 Aralık Pazar günü şehirdeki küçük siyah kiliselerde otobüs boykotu eylemi hakkında çağrılar yapıldı. Montgomery Advertiser gazetesi de habere ilk sayfasında yer verince eylem bütün şehirde duyuldu. O gece kiliselerde yapılan toplantılarda alınan karara göre, ‘insani muamele görünceye, siyahi şoförler de işe alınıncaya ve ortadaki değişken statülü koltuklara ‘ilk gelen oturur’ statüsü verilinceye kadar’ boykota devam kararı aldılar.

    5 Aralık Pazartesi günü Rosa Parks mahkemeye çıkarken, Montgomery şehri tarihinin en heyecan dolu gününü yaşıyordu. Şehirde o gün yağmur yağıyordu ancak nerdeyse bütün siyahlar boykota katılıyordu. Bazıları özel arabalarıyla taşıyabildiği kadar siyahı taşıyordu. En az 40 bin belediye otobüsü yolcusu o gün yürüyerek gitti işine. Bazıları 32 kilometrelik yolu yürüdü ama yine de belediye otobüsüne binmedi. Boykot başarılı olmuştu ve şehirde bir duyarlılık oluşturmuştu. O akşam aralarında Rosa Parks’ın da olduğu bir grup aktivist, Mt. Zion kilisesinde bir araya gelerek sonraki adımlarını tartıştılar. Montgomery Improvement Association adlı bir birlik oluşturmayı kararlaştırdılar. Başkanlığına, Dexter sokağındaki Baptist kilisesinin o günlerde 26 yaşındaki genç vaizi Martin Luther King Jr.’ı seçtiler. Organizasyonun ilk kararı boykota devam kararı oldu.

    Rosaparks_bus
    Rosa Parks, Montgomery belediye otobüslerinde ırka göre koltuk uygulamasının resmen kaldırıldığı 21 Aralık 1956 günü belediye otobüsüne yeniden bindi. Arkasında bu tarihi ana tanıklık edense UPI haber ajansı adına direnişi takip eden gazeteci Nicholas C. Chriss.

    Rosa Parks o gün mahkemece, kamu düzenine itaatsizlikten 14 dolar para cezasına çarptırıldı. Associated Press haber ajansı da o gün ilk kez konuyla ilgili haber geçince, olay bütün ülkede duyuldu. 7 Aralık günü J. Edgar Hoover‘ın başında olduğu FBI, ”Montgomery’de ajitatör ve provokatörlerin huzuru bozmak için faaliyet içinde olduğunu” ilk kez resmi kayıtlarına geçirdi ve Hoover’ın Martin Luther King’e karşı takıntısı başladı.

    Şehirdeki siyahlar tam 381 gün boyunca otobüslere binmediler. İşlerine okullarına yürüdüler. Sıradan bir ev kadının anlık direncinin ilk kıvılcımını yaktığı bu etkileyici eylem, arkasındaki isimle beraber büyümeye başladı. Siyahlar buldukları her özel araçla, belediye otobüsü bilet fiyatına yolcu taşımaya başladılar. Bazı beyaz ev kadınları da arabalarıyla siyahlara destek verdi. Belediye otobüslerini işleten şirket büyük maddi zarar yaşadı. Bazı otobüsleri adeta çürüdü.

    Ve bir süre sonra boykotçulara yönelik şiddet yükseldi. King’in evine yangın bombası atıldı. Bombadan sonra evinin önüne toplanan yüzlerce öfkeli siyaha hitaben yaptığı konuşmada, ‘Buraya silahıyla gelen varsa evine götürsün. Silahı olmayan silah edinme peşinde olmasın. Şiddete şiddetsizlikle karşılık vereceğiz. Beni durdursalar bile bu hareket durmayacak‘ şeklindeki uyarısıyla sivil haklar hareketinin bir şiddetsiz direniş karakterine bürünmesini sağladı. King boykot süresince defalarca tutuklandı, baskı gördü. Bütün bunlar ulusal medyanın dikkatini Montgomery’e çekti. Bir defasında King tutuklanırken gazetecilere, ‘suçumla gurur duyuyorum‘ diye bağırdı. Beyaz ırkçılardan oluşan çeteler, işe yürüyerek giden siyahlara saldırmaya başladı. Bazılarını linç ettiler. Ancak siyahlar boykota devam etti.

    ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1956 yılı Aralık ayı başında, benzeri bir başka dava kapsamında (Browder v. Gayle) ırk ayrımcılığını yasaklayan içtihadının zoruyla, Montgomery’deki belediye otobüslerinde de ayrımcılık kalktı. Montgomeryli siyahlar otobüs boykotunu 20 Aralık 1956 günü sona erdirdiler. Eylem başarıya ulaşmıştı. Beyaz ırkçıların tepkisi sert oldu. King’in evine saldırdılar. Otobüslere silahlı saldırılar gerçekleştirdiler. Siyahları dövdüler. Ancak, devran dönmüştü artık.

    Martin Luther King’in liderliğinde devam eden sivil haklar hareketi, 1964 yılında Sivil Haklar Yasasının çıkmasını sağladı.

    Rosa Parks, 1957’de ölüm tehditleri ve beyazların ona iş vermemesi nedeniyle önce Virginia’ya bir yıl sonra da ölünceye kadar yaşayacağı Detroit’e taşındı. Bir yandan çalışmaya bir yandan da sivil haklar hareketinde mücadelesine devam etti.

    Bill Clinton, 19 Ocak 1999 günü Kongre’deki Birliğin Durumu konuşmasına başlarken, Rosa Parks’ın mücadelesinden bahsedecek ve o gün Amerikan Kongresinin özel davetlisi olarak şeref locasında oturan Parks’ı göstererek, ”Şu an o da aramızda. Bugün ayağa kalkıp kalkmayacağına kendisi karar verecek” diyecekti. Parks, ABD başkanının, yüksek yargı üyelerinin ve her iki partinin bütün milletvekili ve senatörlerinin ayakta alkış ve tezahüratları üzerine ayağa kalkarak Amerikan Kongresini selamlayacaktı.

    Artık toplumun bütün kesimlerinin kahramanı olan Rosa Parks, 24 Ekim 2005 günü 92 yaşında hayatını kaybetti.

    Detroit Belediyesi, Parks’ın öldüğü 24 Ekim’den toprağa verildiği 29 Ekim gününe kadar şehirdeki bütün belediye otobüslerinin ilk dört sıra koltuklarına siyah kurdela taktı. Rosa Parks, bir eyalet kongre binası içine defnedilen ilk sivil Amerikalı oldu. Cenaze törenine katılan ABD’nin ilk siyah kadın dışişleri bakanı Condoleezza Rice, ‘Parks olmasaydı muhtemelen ben bugün dışişleri bakanı olamazdım’ dedi.


    1 Aralık 2013 günü ABD Başkanı Barack Obama, bugün artık Detroit’teki Henry Ford müzesinde sergilenen o ünlü otobüste, Rosa Parks’ın zorla kaldırıldığı koltuğuna oturmuş düşünürken görüntülendi. Bu fotoğraf bir yandan nereden nereye gelindiğinin bir yandan da hala ayrımcılığın devam ettiği ABD’de alınacak ne kadar mesafe olduğunun sembolü oldu.

    Martin Luther King Jr, 1958’de yayınlanan Stride Toward Freedom adlı kitabında, ‘’Kimse, bardağın dolması kuralını bilmeden Rosa Parks’ın eylemini anlayamaz. Bir an gelir insan ”artık yeter” der, daha fazlasını kaldıramam der ve taşar.’’ diye yazacaktı. İşte o an geldiğinde, ‘artık yeter!’ diye bağıran, çelimsiz ve yoksul bir terzi kadın bile olsa, en kudretli düzeni sarsar.
  • HİÇ BİR ZULME BOYUN EĞMEMELİ İNSAN. GÜN OLUR DEVRAN ELBET DÖNER..

    1 Aralık 1955 Perşembe…

    ABD’nin Alabama eyaletinin Montgomery şehrinde Rosa Parks adında 42 yaşındaki ufak tefek siyahi bir kadın terzi şehir fuarındaki işinden akşam saat 6’da çıktı. Çok yorgundu ve tek istediği bir an önce evine ulaşmaktı.

    Belediye otobüsünün ortasındaki “değişken” statülü koltuklardan birine oturdu. Montgomery belediye otobüslerindeki ilk 4 sıra koltuklar beyazlara aitti. Siyahlara en arka koltuklar ayrılmıştı. Ortadaki değişken statülü koltuklarsa beyazların sıraları doluncaya kadar siyahların da oturabilecekleri koltuklardı.

    Beyazların sıraları dolduğunda siyahlar oturdukları bu koltukları boşaltıp daha arkaya geçmek zorundaydılar. Eğer arkada da yer yoksa ayakta durmaları, eğer ayakta duracakları yer de yoksa otobüsten inmeleri gerekiyordu.

    O akşam bazı beyazlar ayakta kalınca şoför arkaya doğru yürüyerek değişken statülü koltuklardaki siyahlara “kalkın” şeklinde bir el işareti yaptı. Değişken statülü koltukların ilk sırasındaki üç siyah erkek kalkıp arkaya yöneldi. Rosa Parks’ın yanında cam kenarında oturan siyah erkek de kalktı.

    Rosa Parks ise cam kenarındaki koltuğa kaydı ve kayıtsızca şoförün gözlerine bakmaya başladı. Herkes büyük bir şok yaşıyordu. Şoför kızgınlıkla neden kalkmadığını sordu. Rosa Parks yerini bir başkasına vermesi gerektiğine inanmadığı söyledi.

    Şoför polis çağırdı, Rosa Parks tutuklandı ve 5 Aralık Pazartesi günü mahkemece kamu düzenine itaatsizlikten 14 dolar para cezasına çarptırıldı.

    381 gün boyunca Montgomery'de bir tek siyah bile otobüse binmedi. İşlerine, okullarına yürüdüler.

    Buldukları her özel araçla belediye otobüsü bileti fiyatına siyahları taşımaya başladılar.

    Bazı beyaz ev kadınları da arabalarıyla destek verdi. Belediye otobüslerini işleten şirket büyük maddi zarar yaşadı. Bazı otobüsleri adeta çürüdü. Şehirde öfke yükseldi. Beyaz çeteler işe yürüyerek giden siyahlara saldırmaya başladı. Bazılarını linç ettiler.

    Ancak siyahlar boykota devam etti.
    Eylem sonunda zafere ulaştı ve 21 Aralık 1956’da Yüksek Mahkeme’nin siyahların otobüslerde istedikleri yere oturabilecekleri yönünde karar vermesiyle siyahlar otobüs boykotunu sona erdirdiler.

    Beyaz ırkçıların tepkisi sert oldu. Otobüslere silahlı saldırılar gerçekleştirdiler. Siyahları dövdüler. Rosa Parks 1957’de ölüm tehditleri ve beyazların ona iş vermemesi nedeniyle önce Virginia’ya, bir yıl sonra da Detroit’e taşındı.

    Bir yandan çalışmaya bir yandan da sivil haklar hareketinde mücadelesine devam etti. Martin Luther King'in başını çektiği hareket giderek büyüdü ve 1964'te çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı. Direnişin sembolü haline gelen Rosa Parks 24 Ekim 2005 günü 92 yaşında hayatını kaybetti.

    Rosa Parks’ın o akşam bindiği otobüs günümüzde Detroit’teki “Henry Ford Müzesi”nde sergileniyor.

    Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz otobüs işte o otobüs.
    ABD başkanı Barack Obama’nın oturduğu koltuk da işte o koltuk.

    O akşam Rosa Parks’ı siyah olduğu için belediye otobüsünün koltuğundan kaldırmak isteyen insanların ülkesinin başkanlık koltuğunda bugün bir siyah oturuyor.

    Tarih kendiliğinden değişmez, onu değiştirmek için yüreği tutuşmuş insanlar gerekir.

    Yıldız yürekli kadın Rosa Parks gibi…
  • ABD’nin Alabama eyaletinin Montgomery şehri...
    1 Aralık 1955 Perşembe günü…
    Rosa Parks adında 42 yaşındaki siyahi
    bir kadın terzi işinden akşam saat 6’da çıktı.
    Çok yorgundu.
    Belediye otobüsünün ortasındaki “değişken” statülü koltuklardan birine oturdu.
    O dönem sistem şöyle işliyordu...
    Montgomery belediye otobüslerindeki ilk
    4 sıra beyazlara aitti. Siyahlar ise en arka
    koltuklara oturabilirdi. Ortadaki değişken
    statülü koltuklarsa beyazların sıraları doluncaya kadar siyahların da oturabilecekleri koltuklardı. Beyazların sıraları dolduğunda siyahlar
    oturdukları bu koltukları boşaltıp daha arkaya geçmek, yer varsa oturmak yoksa ayakta gitmek
    ve çok doluysa inmek zorundaydılar.
    O akşam bazı beyazlar ayakta kalınca şoför
    arkaya doğru yürüyerek değişken statülü koltuklardaki siyahlara “kalkın” şeklinde
    bir el işareti yaptı.

    Değişken statülü koltukların ilk sırasındaki
    üç siyah erkek kalkıp arkaya yöneldi.
    Rosa Parks’ın yanında cam kenarında
    oturan siyah erkek de kalktı.
    Rosa Parks ise cam kenarındaki koltuğa
    kaydı ve şoförün gözlerine bakmaya başladı.
    Şoför kızgınlıkla neden kalkmadığını sordu.
    Rosa Parks yerini bir başkasına vermesi gerektiğine inanmadığı söyledi.

    Şoför polis çağırdı, Rosa Parks tutuklandı
    ve 5 Aralık Pazartesi günü mahkemece
    kamu düzenine itaatsizlikten
    14 dolar para cezasına çarptırıldı.

    O olay sonrası 381 gün boyunca Montgomery'de bir tek siyah bile otobüse binmedi.
    İşlerine, okullarına yürüdüler. Buldukları her
    özel araçla belediye otobüsü bileti fiyatına
    siyahları taşımaya başladılar. Bazı beyaz ev kadınları da arabalarıyla destek verdi.
    Belediye otobüslerini işleten şirket büyük
    maddi zarar yaşadı. Şehirde öfke yükseldi.
    Beyaz çeteler işe yürüyerek giden siyahlara saldırmaya başladı. Bazıları linç edildi.
    Ancak siyahlar boykota devam etti.
    Eylem sonunda zafere ulaştı ve 21 Aralık 1956’da Yüksek Mahkeme’nin siyahların otobüslerde istedikleri yere oturabilecekleri yönünde karar vermesiyle siyahlar otobüs boykotunu sona erdirdi.

    Beyaz ırkçıların tepkisi sert oldu.
    Otobüslere silahlı saldırılar gerçekleştirdi.
    Siyahları dövdüler. Rosa Parks 1957’de
    ölüm tehditleri ve beyazların ona iş vermemesi nedeniyle önce Virginia’ya, bir yıl sonra da
    Detroit’e taşındı. Bir yandan çalışmaya
    bir yandan da sivil haklar hareketinde mücadelesine devam etti.

    Martin Luther King'in başını çektiği hareket
    giderek büyüdü ve 1964'te çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı. Direnişin sembolü haline
    gelen Rosa Parks 24 Ekim 2005 günü
    92 yaşında hayatını kaybetti.

    Rosa Parks’ın o akşam bindiği otobüs
    Detroit’teki “Henry Ford Müzesi”nde sergileniyor.
    İlk siyahi ABD başkanı Barack Obama
    da o otobüse bindi ve o koltuğa oturdu.