"Böcek olmasa iyi adam aslında rahmetli. Böcekleri sevmediğimden inceden tetiklendim. Farklı bir deneyim oldu, okunabilir. Biraz daha yazarsam spoiler verecegim, o yüzden yeterli bence."
İlk madde dört öğe (ateş su hava toprak) değişme, büyüme, etkinlik, edilginlik gibi doğanın değişim ve dönüşüm içinde olan bileşenlerini ele almakta. Özellikle Sokrates öncesi düşünürleri Empedokles Demokritos ve Platona vermiş olduğu eleştirel yanıtlar da eseri cazip kılıyor hiç kuşkusuz. Ancak maddenin nasıl var olduğunu (oluşum) nasıl yok olduğunu (bozuluş) bu süreçlerin arkasında yatan mekanizmayı açık seçik bir biçimde anlatması, bu sadece ne bir değişim yada ilizyon nede basit parçaların yer değiştirmesidir. Varlığın kökten var olduğunu ve yok olduğunu açıklar. Modern bilimin bugün atomu parçalaması Aristotelesin oluş ve bozuluş diyalektiği çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Okurken huzursuz olduğum kitaplar listesine bunu da ekliyorum. Tıpkı 'Dönüşüm' kitabı gibi..
"Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek derecededir. "
Kendine karşı o kadar içe dönük ve o kadar eleştirel bir bakış açısı geliştirmiş ki, yaptığı davranış ya da düşüncesi her ne olursa olsun kendini en berbat durumda hissediyor ve tabi neticede aynı doğrultuda toplumsal karşılığını alıyor.
Kendini, kendince yaşamın tadını alan orta sınıf düşünce tarzında olmadığını, ya hep ya hiç düşünme tarzında olduğunu ifade ediyor fakat bu ister hep ister hiç zamanında olsun yine her hareketini rezilce bir içsel algıdan kurtarmıyor.
Kendisine karşı bu kadar düşmanca tutum sahibi bir kişinin etrafında dost diyebileceği bir kişinin bile olmaması çok normal.
Edebi olarak duyguları derinlerden çıkarıp idrak düzeyine uygun ve akıcı bir dil kullanması, zaten kendinin de ifade ettiği gibi ustalık alanı.
İyi okumalar dilerim..
Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden ve Türk Tarih Kurumunun kurucularından Yusuf Akçura'nın 1919-1925 yılları arasında verdiği konferanslardan seçilen konuşmaların bir araya getirildiği bu derleme, Osmanlı Devleti'nin çöküşünün siyasi, iktisadi ve toplumsal nedenlerini ele alırken, aynı zamanda Türk Devrimi'nin yarım kalmış programına dair dikkat çekici değerlendirmeler sunmakta. Ve emperyalist güçlerle kurulacak iş birliklerinin doğurabileceği sonuçlara dikkat çekmesi bakımından, bugün yaşanan birçok gelişmeyle ilişkilendirilebilecek çarpıcı tespitler içeriyor. Yusuf Akçura adeta 100 yıl önceden bugüne sesleniyor.
Derlemenin tamamı dikkat çekici tespitler ve öneriler içermekle birlikte, özellikle altını çizmek istediğim bazı kısımlar var.
Yusuf Akçura milliyetçiliği "Demokratik Milliyetçilik" ve "Emperyalist Milliyetçilik" olmak üzere iki farklı kola ayırmaktadır. Akçura'ya göre gerçek milliyetçilik, kendi milleti için talep ettiği hak ve özgürlükleri diğer milletler için de tanımalı; başka devletlerin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tehdit eden saldırgan bir politika benimsememelidir. Güç kullanımı ancak meşru müdafaa zorunluluğu doğduğunda haklı görülebilir. Gerçek bir milliyetçi, aynı zamanda bir devrimcidir. Günümüzde ise milliyetçilik ile devrimcilik çoğu zaman birbirine zıt kavramlar olarak algılanmaktadır. Hatta kendisini milliyetçi olarak tanımlayan birçok kişi, "devrim" kavramını doğrudan terör veya yıkıcılıkla özdeşleştirmektedir. Oysa Akçura'ya göre Türk milleti ve devleti sürekli bir gelişim ve devinim içinde olmalıdır. Bu dönüşüm millî bir iradenin öncülüğünde gerçekleşmediği, milliyetçiler bu sürecin öncüsü olamadığı takdirde ortaya çıkan boşluk, emperyalist güçlerin etkisiyle şekillenen bir karşı devrim sürecine zemin hazırlayacaktır.
Merhaba sevgili okurlar
Bugün sizlere Semra tavsiyesiyle geldim.Daha ilk sayfalardan itibaren içine çeken, karanlık atmosferiyle beni adeta o izole adanın içine hapseden bir okuma oldu.
Sydney’in hikâyesiyle birlikte ben de sürekli “Gerçek olan ne?” sorusunun peşinden gittim. Vancouver Adası’nın ıssız ormanları, gizemli araştırma merkezi, tuhaf olaylar ve karakterlerin sakladığı sırlar sayfalar ilerledikçe gerilimi daha da yükseltti. Her bölümde yeni bir soru işareti oluştu ve cevapları bulduğumu düşündüğüm anda kitap beni bambaşka bir yere götürdü.
Yaz ortasında yağan kar, kaybolan öğrenciler, açıklanamayan olaylar ve ormanın içindeki o rahatsız edici his… Okurken Sydney kadar ben de gerçeklik algımı sorguladım. Yazar öyle bir atmosfer kurmuş ki bazen karakterlerin yaşadığı korkuyu hissettim, bazen de “Acaba her şey gerçekten böyle mi?” diye düşündüm.
Sydney’in kusursuz olmayan ama güçlü duruşunu sevdim. Geçmişinden kaçarken kendini bambaşka bir karanlığın içinde bulması, yaşadığı dönüşüm ve verdiği mücadele hikâyeye ayrı bir derinlik katmıştı. Wes Kincaid ve diğer karakterler ise kitabın gizemini daha da artıran, akılda kalan karakterler oldu.
Gotik atmosfer, gerilim, gizem ve dozunda romantizmin bir arada olduğu bu kitap; beni hem ürpertti hem de merakla sayfaları çevirmeye devam ettirdi. Özellikle sonlara doğru gelen ters köşelerle “Ben bunu nasıl fark edemedim?” dedirten anlar yaşattı.
Kısacası; karanlık ormanların, saklanan sırların ve psikolojik gerilimin olduğu hikâyeleri seviyorsanız kesinlikle şans verilecek bir kitap. Benim için son zamanlarda okuduğum ve etkisinden çıkamadığım kitaplardan biri oldu.
.
Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş halde bulması, aslında hayatın rutininden kopuşun ve sistem tarafından "artık işe yaramaz" olarak görülmeye başlamanın metaforik bir dışavurumudur. Kafka, bu hikâyede insanın sevgiye, ilgiye ve aidiyete olan ihtiyacını; ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında bir bireyin ne kadar kolay "yük" haline gelebileceğini tüyler ürpertici bir soğukkanlılıkla gözler önüne serer.
Eser, dış görünüşün değişmesinin, insanın özündeki değerleri ve çevresindeki insanların gerçek yüzlerini nasıl da hızla değiştirdiğini anlamak adına okunabilecek en çarpıcı metinlerden biridir. Okuyucuyu, "İnsan, sadece fayda sağladığı sürece mi insandır?" sorusuyla baş başa bırakan bu kısa roman, edebiyat dünyasında yabancılaşma kavramının en saf ve en acı verici tanımı olarak yerini korumaktadır.
Özetle: Dönüşüm, bireyin toplumun dişlileri arasında ezilmesini ve kendi evinde bile "yabancı" konumuna düşmesini anlatan, kısa ama etkisi bir ömür süren bir modern zaman klasiğidir.