ismail dereli, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

İnsanlarla ilişki kurarken, mantıklı yaratıklarla karşı karşıya olmadığımızı aklımızdan çıkarmayalım. Biz duygusal davranan, önyargıları olan, onuruna ve gururuna düşkün yaratıklarla iletişim kurmaya çalışmaktayız.

İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları, Dale Carnegie (Sayfa 58)İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları, Dale Carnegie (Sayfa 58)
zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 20 May 01:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.

Nilüfer Kuzu, bir alıntı ekledi.
17 May 09:46

Başarının temelinde, yüzde doksanın üstünde duygusal zeka bulunmaktadır. Duygusal zekanın temelinde ise özgüven, yani kişinin kendi başına bir şey yapabileceğine olan güveni yatar. Bilgiyi temel alan akademik zeka veya zihinsel zeka adı verilen faktörün başarıya katkısı ise yüzde dört-beş dolaylarında olmaktadır.
Özgüveni yüksek olan kişi, bilgi eksikliliğini araştırarak kapamakta ve bu bilgilere sahip birini çalıştırmaya başlamaktadır.

İletişim Donanımları, Doğan Cüceloğlu (Remzi Kitabevi)İletişim Donanımları, Doğan Cüceloğlu (Remzi Kitabevi)

İnsanın Anlamı ve David Hume'un İnsan Bilimi
Batı düşüncesi, başlangıcından (yaklaşık M.Ö.5 y.y.) beri üç önemli faaliyet alanı üzerine odaklanmıştır: Dünya, tanrı ve insan. Ama felsefi sorgulamaların amacının “kendini-bilme” olduğu noktasında ortak bir kanı vardır. İnsanın kendini bilgi nesnesi yaparak “kendini-bilme” amacı, sadece felsefe araştırmalarının değil, aynı zamanda insanın kendini ve içinde yaşadığı evreni bilmeye, anlamaya yönelik olan tüm yapıp etmelerinin de ortak amacıdır. İnsan düşüncesinin, evren ve kendine yabancı olan, dolaylı olarak kendisiyle ilişkili olan alanlar kadar, kendisini de konu edindiğini, dahası, evrenin ilk mitolojik açıklamalarında, evrenbilim yanında her zaman insanbilimin de var olduğunu, evrenin başlangıcı sorunu ile insanın başlangıcı sorununun çoğu anlatılarda- dini, mitolojik ve felsefi- içiçe girmiş olduğunu görüyoruz. Evrenbilim ve insanbilim düşüncelerine eşit mesafede duran, birini diğerine tercih etmeyen bu araştırmalar, ontolojik ve epistemolojik sorunların yanında, doğal olarak insanın anlamının ne olduğu ya da ne olması gerektiği ile de ilgilenecektir. Montaigne, “Dünyada en önemli şey, kendi olmayı bilmektir”1 der. Ancak “kendi-olmayı bilmek”, kendini her ne ise o şekilde anlamak ve anlamlandırmaktır. İnsanı her ne ise o şekilde anlama ve anlamlandırma çabası, insana özgü bir doğanın varlığından hareket etmek zorundadır. İnsana yönelen her türlü çalışma, insanı anlamaya yönelik her türden düşünme biçimi, farklı kabullerden hareket etse de, bir insan felsefesi olarak değerlendirilmek zorundadır. Örneğin etik, siyaset felsefesi gibi alanlar, amacı insanın anlamını belirlemek ve tanımlamak olan belli bir ‘insan doğası’ anlayışından hareket eden bir ‘insan felsefesi’ olarak karşımıza çıkarlar.2

Düşünce tarihinde, en azından ciddi olarak Platon ve Aristoteles’ten beri haberdar olduğumuz,3 insana özgü bir doğanın var olduğu anlayışının, form, doğa, ya da öz vb. metafiziksel kavramlarla çeşitli biçimlerde yorumlandığını ve 17.yy’a kadar batı düşüncesinin merkezinde yer aldığını söyleyebiliriz. Günlük konuşmalarımızın ve düşüncelerimizin genel bir bölümünü oluşturan insan doğası, insanı insan yapan, insan varlığının özüne ait olan bir nitelik olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın kazanılmış değil, ama doğuştan getirdiği yapıya insan varlığının özgün kuruluşunun bir ifadesi olarak ‘insan doğası’, algı, yargı, bellek ve arzu gibi güçlerle tanımlanır ve tek başına alınınca boş olan, kendi dışından gelen etkilerle oluşup şekillenen, ama son tahlilde yarattığı şeylerle ya da başarılarıyla, yani, dil, din, hukuk, devlet sanat, bilim ve felsefe gibi değerleriyle anlam kazanan bir şeydir.4 Sınırlı olan insan yetileri dizisi, yani, insanın yapabileceği şeylerin hepsi; Kültürel faklılıklarına rağmen, insanları bütün toplumlarda ortak olan yapıp etmelere yönelten yetenek, yapabilme gücü.5 Genel olarak ‘insan doğası’, özgürlük, ifade, birinin bilinci, gelecek bilinci ve akıl gibi karakteristik özellikleri olan, kendileriyle insanın ne olmadığını –bir Tanrı, hayvan, sıradan herhangi bir şey, sahip olunan, kullanılan bir obje- anladığımız, bilebildiğimiz şey(ler)dir. Ama her biri, akıl, eylem ve düşüncede basit tutarlı bir hesaplaşma, basit akli bir yöntem ve büyük oranda da, dünyanın ve kendisinin metafiziksel bir oluşum süreci olarak anlaşılabileceği için, insanın değişmez ve zorunlu bir anlamının olup olmadığını belirleyecek bir ölçütten bahsetmek güçleşecektir. Öyleyse, insanın özü ya da doğasına özgü olduğunu kabul ettiğimiz, özgürlük, bilinç, ifade ve akıl gibi insan için en temel özelliklerin, insanın anlamı ve değerini belirlemede yeterli olmadıklarını söyleyebiliriz.6 İnsanın anlamını ve değerini belirlemeye çalışan böyle bir yaklaşımın doğal sonucu, evrensel bir öz belirleme yerine, Tanrı, hayvan ya da bir nesneden farklı olarak insanı belirleyen anlam ya da anlamların insana yüklenmesi ve nihayet insani değerlerin ve eylemlerin ölçüsünü belirleyecek olan pratik bir teorinin belirlenmesine yönelik olacaktır. Ancak bu bakış açısı çok da tatmin edici değildir. Çünkü, sıradan insanlar karşılaştıkları insanların davranış, karakter ve kişilikleriyle insan doğasını bildiklerini, söylerler. Böyle bir yaklaşımın gerisinde görülebilir, hissedilebilir ve duyulabilir nitelikler yığını vardır. Buna göre insanlar övünen, duygusal, tanınmak yada hayranlık uyandırmak için istekli, genelde hırslı, umutlu yada umutsuz, bencil yada kendini kurban etme yeteneğinde olan, başarılarıyla tatmin olan, kendilerinde vicdan olarak adlandırılan bir şeye sahip olan, vefalı ya da vefasız olan bir varlıktır. İnsanları gözlemek ve insanlarla ilgili tecrübelerde bulunmak, bir dizi davranışın önceden bilinebileceği anlayışına neden olur. İnsan doğasına ilişkin olan tespitlerimiz de büyük oranda bu tecrübe ve gözlemlerimize bağlıdır.

İnsan, davranışlarıyla insan dışı yada hayvan olarak düşünülebileceği gibi üst insan yada aziz olarak da düşünülebilir. Yaygın insan doğası anlayışı, insanı hayvanlardan daha üstte bir yere; melekler, peygamberler ve azizlerden daha aşağı bir yere yerleştirmekle insana ortada bir yer tahsis eder. Bu yer, insanın ne olduğunu değilse bile, ne olmadığını anlamamıza yardımcı olur. Böyle bir fikir, kaynağında Helenlik olan, en basit ve hareketsiz olandan en karmaşık ve en etkin olana doğru yükselen hiyerarşik bir düzeni ifade eden, ‘büyük varlık zinciri’ temasında hayat bulur.7

Düşünce tarihinde, evrene, tanrıya, ruha ilişkin sorgulamaların yanında, yaşamın sorgulanması da dahil, insanın anlamı üzerine düşünmenin gerekliliği, insanın kendisi vasıtasıyla tanımlandığı doğasına yabancılaştığı her dönemde hatırlatılmıştır. Herakleitos bu hatırlatmayı “kendimi araştırdım”8 diyerek; Sokrates “kendini bil” ile, Sofist Protagoras “ bütün şeylerin ölçüsü insandır”9 ifadeleriyle yapmışlardır. Felsefe, bilim ve dinin ortak amacının bir bütün olarak insanı tanımak ve tanıtmak, anlamak olduğu düşünülünce, “insanın unutulmuşluğu” ve “insanın kendi özüne yabancılaşması” teması üzerine inşa edilen bu hatırlatmaların, değişik biçimlerde de olsa, hep var olduğu görülecektir. Ancak sorunun, özellikle 19.yy’dan başlayıp içinde bulunduğumuz zamana doğru artarak, çok daha önemli hale geldiği de unutulmamalı. Takiyettin Mengüşoğlu, yüzyıllardan beri bilim ve felsefe ile uğraşan, kılı kırk yaran açıklama ve inceleme yapan insanın, kendini unutmuşluğundan ve nihayet, geçen yüzyılın (20.yy) ortalarından itibaren felsefenin insana, onun varlık yapısına ve problemlerine, insanın evrendeki yerine yöneldiğinden bahseder.10 İnsanın anlamını ve evrendeki yerini belirleme açısından bir hayli önemli olan bu yönelmede, hemen hemen her bir düşünürün katkısı olsa da, sırasıyla, Descartes, Pascal, Hume, Kant, Hegel, Marx, Schopenhauer, Nietzsche ve Dilthey’in katkıları göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, geçen yüzyıldaki varoluşçuların, yapısalcıların, post-yapısalcı ve post-modernistlerin çalışmalarının da insana yönelik olduğu unutulmamalıdır. Dahası bu çalışmaların her biri, ciddi olarak David Hume’la başlayan bir ‘insan bilimi’ kurma anlayışının bir davamı olarak okunabilir.

Ama hangi bakış açısıyla yaklaşılırsa yaklaşılsın, örneğin, insan filan falan şeyleri yapar dediğimizde yada filan falan yeteneklere sahiptir dediğimizde, insanı belli bir ‘doğa’ya bağlı olarak tanımlamış oluyor muyuz? İnsan öznesine ya da insan olmaya ne ekliyoruz? Açıkça söylemek gerekirse hiçbir şey. Yapılan tanımlarda bunu kanıtlar nitelikte: Aristoteles, insanı akıllı hayvan, akla sahip olan bir hayvan olarak tanımlar. “İnsan gülen bir hayvandır”der Bergson. Biyologlar insan varlığının anlamını canlılık ve zihinsel donatılar çerçevesinde belirlemeye çalışırlar. “İnsan araçları kullanma yeteneğinde olan bir varlık” olarak tanımlanır. Akbabalar devekuşu yumurtalarını kayalara çarparak kırarlar, kayalar bu durumda araç olmuyorlar mı? “İnsan dile sahip olan tek hayvandır”denir. Hayvanlar kendi aralarında iletişim kurmuyorlar mı? vb. bu tanımlama ve itirazlar uzar gider, ama dikkat çekici olan, insanı tanımlamada hep yetersiz kalıyor olmamızdır. Her hangi bir tanımlamada karar kılsak bile, insanın kendisine ilişkin bilgilerindeki karışıklıkla karşılaşıyoruz; insan kendisine ilişkin bilgi verirken gerekli şartlardan hareket ediyor, ama kendisine ilişkin bilgilerindeki kargaşa nedeniyle, kendisini tanımlayacak olan yeterli şartı ele geçiremiyor, bu nedenle de insana ilişkin yapılan her tanımlamadan şüphe edilebiliyor. Bu şüphe de gösteriyor ki, insanın anlamını belirlemek, zannedildiğinin aksine, hiç te kolay değildir.

Öyleyse, insanın anlamını belirlemenin ve insanı tanımlamanın önündeki bazı güçlüklerden bahsedilebilir: her şeyden önce, bir varlığı, insan olarak düşünebilmemiz için, zorunlu olarak orada olması gerekenlerin hepsi değil de bir kaçının yer aldığı ayırdedici özellikler dışında, her biri gerekli ve birlikte yeterli olabilecek hiçbir şartın olmaması ve insanla insan olmayanlar arasında keskin bir ayrımın yapılamaması; bu iki güçlük, ‘insan varlığı’ kavramının içerdiği belirsizliklerden ikisi gibi görünüyor. İnsanın klasik bir anlayışla yorumlanması, belli bir ‘insan doğası’ anlayışından hareketle insanın evrendeki yerinin ve alın yazısının belirlenmiş olması, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu gibi bir dizi sorunun da ana nedeni olarak görülebilir. İnsanın anlamını belirlemeye çalışan, ve özgürlüğü insanın vazgeçilmezleri arasına koyan genelde bütün özgürlük yanlıları, özelde de varoluşçu filozoflar, tözsel bir insan doğası hakkında konuşamayacağımız ve böyle bir insan doğası tanımının kınanması gerektiği noktasında hemfikirdirler.11 Bu ve benzeri ifadeler, aslında, insanın ne olduğunu bilmediğimizi12 ve tüm insanlar için bütünüyle geçerli olabilecek tek bir kavrayışın, tanımın varolmadığını söylemektir. 13 İkinci olarak, insanın anlamını belirleyecek, tanımlayacak olan bir çabanın, insanı sınırlandıracak olan bir tanımlamadan hareket etmesi; oysa, insanı anlamaya ve tanımlamaya yönelik olan her çaba, hiçbir bilgi olanağını dışarıda bırakmamalıdır. İnsanın ne olduğunu belirleme çabalarının karşılaştıkları bir başka güçlük de, insanın değişen yapısına, daha doğrusu değişen kavranışına ilişkindir: artık insan, gittikçe daha gerçek bir özgürlük, daha çok eyleyen bir özgürlük olarak ve gittikçe azalan bir doğa olarak düşünülür.14 Bu güçlüğü, metafizik temelli bir etik yerine etik temelli bir metafizik kurmak isteyen Kantçı çabada da görüyoruz.; burada insan artarak kişileşen ve azalarak “şeyleşen” bir şey olarak karşımıza çıkar.15 Kant’ın ünlü üç eleştirisinin neyi bilebileceğimiz, neyi yapabileceğimiz ve neyi umabileceğimize ilave olarak, insanın ne olduğunu açıklama gibi bir görevi de üstlendiği söylenebilir: insan, akıl sahibi, anlama yetisine sahip olan bir düşünce varlığı, ama aynı zamanda, duyumları algılaması ve duyması bakımından, duyulur dünya varlığı olması açısından bilen ve eyleyen bir varlıktır.16 Ancak Kant’ın insan varlığını tanımlamasında, akla yaptığı vurgu hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır. Kant’a göre, insan ‘akıl sahibi varlık’ olarak bilir ve eyler. ‘İnsan varlığı’ (human being) kavramının da bu güçlüklere zemin hazırladığını söyleyebiliriz. insanlar isimler aracılığıyla değil de fiiller aracılığı ile daha iyi tanımlanabilir olan varlıklardır. İnsanlardan (human being) söz ederken, ‘being’in bir isim fiil olduğu ve devam eden bir sürece işaret ettiği çoğu zaman unutulur. Bu unutkanlığımız, insanı yanlış tanımlayışımızın ana nedenidir. Bu unutkanlıkla, insanları daimi etkinlik süreçleri olarak değil, taşlar gibi, somut ve değişmez varlıklar olarak düşünüyor ve yanlış tanımlıyoruz. Halbuki sosyal ve psikolojik varlıklar olarak insanları, şeyler olarak değil etkinlik olarak göz önüne almalıyız.17 İnsanı anlamaya yönelen her türlü araştırma biçimi, herkeste ortak olan ‘temel insani olan’ dan hareket etse de, anlaşılırlık için, tözsel değil, süreçsel düşünmek zorundadır.18 İnsanın anlamını belirlemenin önündeki bu güçlüklerin bertaraf edilmesiyle insanı tanımlamanın mümkün olacağını düşünmek, en iyi ifadeyle büyük bir yanılgı olacaktır.

Düşünce tarihinde insandan başka kendisi için giderek ve artan bir biçimde sorunsal olan başka bir alan bulmak hemen hemen imkansızdır. Nitekim, Max Scheller, ‘düşünce tarihinin hiçbir döneminde insan, kendisi için günümüzdeki kadar sorunsal olmamıştır.’19der. Bunun nedenlerinden biri, birbirlerine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, çoğu zaman birbirlerinden habersiz bilimsel, felsefi ve teolojik antropojilerin olması, insanı araştırmayı üstlenen bilimlerin durmadan çoğalmasıdır. Filozof olsun olmasın hemen herkesin bir insan anlayışından, her kültürün, her dünya görüşünün ‘farklı insan imgelerinden’ bahsedilebilir.20 Bu nedenle de Scheller, ‘insan hakkında açık ve tutarlı bir bilgimiz’in olmadığında21 ısrar eder. Bu durum, insanın ne olduğuna ilişkin görüşlerimizi açıklamak aydınlatmak yerine, her biri farklı insan tanımlaması, betimlemesinden hareket edeceği için, karıştırmış ve belirsizleştirmiştir. Bunun en önemli nedeni, felsefi soruların genel karakterinde -bir felsefe sorusu, tüm birikimine rağmen dün ne idiyse bu günde odur- ve insanın ‘somut varlık bütününden’ kopartılarak incelenmesinde aranmalıdır. Bir taraftan, “...nın doğası nedir?” ile başlayan sorular belirgin olarak bulanıktır. Çünkü, bir şeyin “doğasının ne olduğu sorulduğunda istenilen şey, kendileri vasıtasıyla bir şeyi tanımladığımız özellik yada özellikler, yani ayırdedici nitelikler olabilir; ama “...nın doğası”na ilişkin sorular sorulduğunda, istenilen ayırdedici özelliklerin bütünüyle, tam olarak tanımlanamadıklarını, bir yönüyle eksik kaldıklarını da biliyoruz. Öte taraftan, dünden bu güne insan, ya biyolojik özellikleriyle ya ruh-beden ilişkisiyle ya da suje veya bilinç özellikleriyle inceleme konusu yapılmış, ama bir bütün olarak insanın varlık şartlarının neler olduğu üzerinde durulmadığı için varlık bütününden koparılmış, insana yönelik her türlü açıklama tek yönlü ve eksik kalmaya mahkum edilmiştir. Ayrıca, insanın, ne olduğunun değil, ne idiğinin bilinebileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir. İnsanın anlaşılması, ancak insanın ‘olmazsa olmaz’ varlık şartlarının tespitine yönelik bir çalışma ile, insana, problemlerine ve kendi gerçeklerine dönmekle mümkün olabilir. Ne var ki, insanı anlamanın ve kavramanın bu yolu da metafiziktir; metafizik olduğu için de varsayılan bir ‘insan doğası’ anlayışından çok farklı olması beklenemez. Böyle bir yaklaşımla insanı anlamaya yönelik araştırma biçimlerinden birisi olarak, geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan bu teori ‘felsefi antropoloji’dir.22

Esma, bir alıntı ekledi.
22 Nis 21:50 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Günümüzde insanın memnuniyetsizliği duygusal ilişkilere de yansıyor. Her şeyin mükemmel, eksiksiz olmasını beklemek büyük haksızlık. Eğitimli insanların bile yaşım geldi, evde kaldım diye evlenmeye azmetmelerini anlayamıyorum. Harçlığını idare edemeyen, sorunlar karşısında çözümsüz, iletişim kurmaktan aciz, sokaktaki hayvana, şoföre, garsona hatta ailesine bile saygı ve merhamet duymayan tahammülsüz bir insanla mutluluk hayali kurmak ve " Evlendikten sonra değiştin!" demek nasıl bir cehalettir.
Evlilik denemesi bedava bir şey olamayacak kadar özel ve güzel bir şey. Ama karı-koca olmadan önce insan olmayı, sevmeyi öğrenmek birinci şartımız olmak kaydıyla.

Evlenmeden Önce, Doğan Cüceloğlu (Sayfa 187 - Remzi Kitabevi)Evlenmeden Önce, Doğan Cüceloğlu (Sayfa 187 - Remzi Kitabevi)
Batuhan kavak, bir alıntı ekledi.
22 Nis 20:53 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Sol beyin genellikle dil, mantıklı iletişim ve matematik konusunda çok daha etkilidir. Sağ beyin, sol beyne göre daha toy, daha duygusal ve istikrarsızdır. Hangi gözümüzle dünyaya bakarsak, beynimizin diğer yanındaki bölümüyle ilişkiye gireriz.

Etkili İletişimin Önündeki 8 Engel, Kevin Hogan (Sayfa 20)Etkili İletişimin Önündeki 8 Engel, Kevin Hogan (Sayfa 20)
Caykoyevski, Leyla ile Mecnun'u inceledi.
 22 Nis 10:55 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Varlığının tiryakisi yokluğunun delisiyim...
Leyla ile Mecnun tutkusu bende nefretle başlamıştı aslında.Ablam televizyonda açınca çıldırıp abimle başının etini yerdik.sonra mi sonra gerçekten tükürdüğümüzü yaladık.Ramazandı ve sanırım TV de izliyecek bir şey bulamayıp lm ye sarmaya başladık abimle.

İzledigim andan itibaren konuşmam değişti.espiri anlayışım değişti bi kere hayatıma at geldi ya daha güzel ne olsun.

Ama işin en ilginç tarafı şudur ki kitabin baştan sonuna her yerinde ben varım dizi de aynı şekilde .Mesela Burak Aksak daha ilk sayfa ya adamı tanıtıyor kuzeni daha kitaba baslamadik ama adam resmen ben kısaca makarnayı ekmekle yiyengiller.

Sonra Mecnun bir insan neden hayatı normalken üzülecek yer arar ki işte bu da ben hayal kurarken bile kendine acı çektiren hayalin sonunu bile tatlı sona baglayamayan gerçekten insanlarla iletişim çok kuramayan yabanilik. Yanlız şu var ki orda sevdiği insanlara ciğerini kalbini veren bir yabanilik.
Mecnun dan bir farkımız var eksiginimiz Leyla ve deniz.

Kamil varya kamil yedek kulübesinde ki kamil hah oyum ya ben kendi yalanima inanip bir ömür heba ettim diyor adam haklı.

Sonra yavuz abi sanılanın aksine evet ben öyle bir insanım.Nasıl anlamak isterseniz öyle anlarsınız beni öyle bir insanım ben.Siyahın beyaza dönüşünde tek adım kalırken gidenim ben.



-İsmaaaail abiiiiiiiiiiiii
-Hoooooooooooppppp
Yani mecburen çevrenizdeki insanlar da sizin Lmci karakterinize alışıyor. Hatta onları da etkiliyorsunuz. :)

Bu kitapta ne var biliyor musunuz hayatı normal bir şekilde ilerliyormuş gibi gelen insanların yaptıkları hatalar var.Kurduğu hayaller hep boğazında düğüm olanlar. Pişmanlıklarini telafi etmek isteyen insanlar.Umutlar var hayal ve hayal kırıklığı.Gidenler var ve geride hep bekleyenler var.Çünkü giden beklenir hep aranır.
Aslında o iyi insanlar atlarına binip gitmedi.iyi insanlar hep bekledi. İsmail abi o gemiyi hep bekledi.Mecnunu hep bekledi. Yaviiiz Zeynep için hep bekledi.İskender Baba ailesi için bekledi.Mecnun çölünde Leyla için bekledi.
İnsan en çok geçmişinden kaçıyor ama insanı en çok geçmişi mutlu ediyor.
Yeter bence de bu kadar duygusal uzaklaşmayan mazi. :))
Hadi bakalım çok iyi davranın kendinize ben gittim fiçcuçu fiççucu...

https://youtu.be/8j91Y5-EBok
<3

Gökhan Aktaş, Kadın Beyni'yi inceledi.
22 Nis 00:40 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Erkek ve kadın beynine dair günümüzde halen devam eden çalışmalar var. Bu konuda erkek beyni büyük ölçüde araştırılmış olsa da, maalesef kadın beyni yeteri kadar bilinmiyor, bunda kadın beyninin girift yapısının da büyük rolü var. Bir diğer sebepte etnik ve ahlaki düzenden kaynaklanmaktadır. İşte bu eserde, elimizdeki sınırlı ve değerli bilgilerin yazar tarafından derlenmesinden oluşturulmuştur.

Kitabın psikolojik-psikanalitik bir düzlemde olmadığını belirtmeliyim. Büyük oranda endokrinoloji-nöroloji-nöroşurji'k bir bakış açısıyla hazırlanmış. Yazar insan davranışlarının büyük çoğunluğunun hormonal ve kimyasal biyolojimizle alakalı olduğunu düşünüyor. Bazı travmatik yaşanmışlıkların insan davranışlarına olan etkilerine değinilmemiş. Konu daha çok testesteron-östrojen gibi hormonların beyin kimyamızı nasıl değiştirdiği ve bu değişimlerin duygularımızı nasıl etkilediği üzerine yazılmıştır.

Psikanalist Lacan, kadın ve erkeğin temel farklılığının fizyolojiden çok, düşünsel olduğunu ifade eder. Yazar da bu görüşten bahsetmese de hormonal sebeplerden çıkardığı sonuçlar psikanalitik kuramı destekler mahiyettedir. Yani kadın ve erkek farklı beyinsel mekanizmalara sahip olduklarından Lacan'ında belirttiği gibi, birbirlerini anlamaları pek söz konusu değildir. Bu sebeple ikili ilişkilerde iletişim kanalı her daim açık kalmalıdır. Duygular, düşünceler ve hisler net şekilde ifade edilerek kadın ve erkeğin birbirlerini anlaması sağlanmalıdır.

Adaptasyon sanırım yazarın temel bakış açısıdır. Taş devrinden itibaren kadın ve erkek, beyinsel olarak farklı olarak şekillenmişlerdir. Erkek fiziksel üstünlüğünün ve sosyal rolünün icabı olarak beynini daha yüzeysel ve reel odaklı geliştirmiştir. Kadın ise daha toplumsal bir varlıktır. Hatta şunu söylemek gerekir ki, kadın beyni tamamen toplumsal durumunu ve çıkarlarını koruyacak şekilde empatik ve duygusal bir gelişim göstermiştir. Bilhassa erkeğin duygularını okumak kadın beyninin en temel becerisi olmuştur. Kendini ve çocuklarını güvende hissedebileceği, samimiyet ve devamlılık esaslı bir hayatı seçmek isteyen kadın beyni, duygusal zekası ve empati yeteneğiyle öne çıkmıştır. Bir erkek karşısındakinin hisleri ve duygularıyla ilgilenmezken, kadın beyninin asli çalışma şekli duygu ve düşüncelerin tanımlanmasına yönelik olmuştur. Bunu ise önsezi ile başarmıştır kadın... Fakat bu önsezi mistik bir kabiliet değil, milyonlarca yıllardır süregelen, kalıtımsal tercihlerin neticesi ve kadın beyninin bu konuda gelişmiş beyninin kavraması ile olmaktadır.

Eserin bir kadın tarafından yazılması eserle alakalı okuma tercihini pozitif olarak etkilemektedir. Kadınları, kadınların sözleriyle tanımak daha doğrudur diye düşünüyorum. Ayrıca eseri içerik itibari ile hamilelik ve menopoz evresindeki kadınlara da tavsiye etmek isterim. Kitap bu konuyla alakalı ciddi bilgiler içeriyor ve önemli sayıda sayfa bu konuya yer vermiştir. Bu sebeple eser erkelerden ziyade, kadınların kendilerini tanımalarına vesile olacak kitaplardandır.

Unutmadan, eseri tavsiye ederek, okumama vesile olan Muhammet Ali Tütüncü hocama da teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dilerim.

Esra Kirik, Ben Değeri Tiryakiliği'yi inceledi.
12 Nis 18:12 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kendini tanıma ve iletişim dersiminizin hocası bir dönem sonu ödevi verdi. Diyor ki sınıftan 12 kişilik 12 grup oluşturun ve sıraladığım kitaplardan seçiminizi yaparak okuyup sınıfa sunumunu yapın.
Öncelikle bir hemşirelik öğrencisi olarak bu tarz uygulama görmek beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Sonuçta tüm sınıfı kitap okumaya teşvik eden bir uygulama vardı karşımızda.
Sevinçle gittim ve kitabı aldım.. Beklentim oldukça yüksekti. Çünkü bu tarz gözleme dayalı saptamaları ve bunların yorumlamalarını okumaya bayılırım..
Kitabı 2 gün içerisinde bitirdim. Kişisel gelişim kitabı olmasına rağmen akıcı ilerledi. Örnek olaylar üzerinden anlattığı için bilgi bombardımanına tutulmuyorsunuz aksine sohbet havasında ilerliyor.

Yazarın vermek istediği mesaj "perakende yargıdan toptan çıkarma yapma" konusunda insanların kontrolsüz yargıları..
Hayatı katı "benci" bir tavırla yaşamanın duygusal gerilimin tanıtımı ve bunla baş etmenin yollarını anlatıyor.
İhtiyaç ve istek kavramlarının ayrımını net olarak kafamızda halletmemizi istiyor..

Kadir hocanın okuduğum ilk kitabı..

Çevreden gelen yorumları kendine dert edinen veya içinde barındırdığı kuruntulardan kurtulamayanlar, duygusal olarak gerilim halinde olanlar için faydalı olabilir diye düşünüyorum..

Bükçe (Kadın Dili)
Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

- Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

- Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

- Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

- Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

- İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe`yle üç dil oluyor.

- Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

- Kadınların ayrı bir dili mi var?

- Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe`yi öğrenmeli.

- İyi de niye Bükçe?

- Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler, onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

- "Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

- Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

- Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

- Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

- Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

- Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

- Biz de bazen Canan`la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

- Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

- Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

- Var dedik ya oğlum, Bükçe`yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

- Hazırım baba.

- Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe`de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

- Hikaye dili yani?

- Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

- Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

- Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

- Bu önemli. Bükçe`de dinlemek sevmektir diyorsun.

- Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

- Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

- "Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

- Peki ne demem gerekiyordu?

- Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı.

- Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

- Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

- Ve asla unutmazlar, değil mi?

- Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

- Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

- Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

- Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

- Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

- Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

- Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

- Bu Bükçe`de kısa konuşma yok mu baba?

- Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

- Bükçe`de "Hiçbir şey yok." demek "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor o zaman.

- Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

- Bir arkadaşım da "Kadınların `Peki.` demesi tehlikelidir" demişti.

- Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir `peki`, `olur`, `tamam` her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe`de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

- Zor bir dil baba.

- Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

- Anlamak da pek kolay değil ama.

- Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

- Nasıl yani?

- Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

- Küçük ama önemli detaylar.

- Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

- Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe`yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

- Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

- Not mu alsaydım. Epeyce detayı varmış dilin.

- Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.

- En değerli sözcük nedir?

- Sen bil bakalım.

- "Seni seviyorum." herhalde.

- Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

- Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

- Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

- Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

- Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

- Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

- Baba çok teşekkür ederim. Bükçe`yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

- O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

- Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe`yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

- Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

Sema Maraşlı`nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından...