• Çocuk, anneye güvendiği kadar hayata güven duyacaktır. Anneden ihmale uğradığı kadar hayata güvensizlik duyacaktır. Veya bir başka deyişle, annesinden duygusal olarak doyabildiği kadar vicdanı hassaslaşacak, annesinin ihmaline uğradığı kadar da vicdanı katılaşacaktır...
  • Yetişkinliğe giden yolculuk nadiren rahat ve sorunsuz geçer; er­genler bu süreçte karşılaştıkları sorunlara karşı sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirmek zorundadırlar.
    Temelde yaşadıkları en büyük duygusal sıkıntı, sizin de bileceğiniz üzere, yaşam ve gelecek ile ilgili kaygı ve korkularıdır. İyi görünebilirler; ama genellikle iç dünyalarındaki fırtınaları bir maskenin ardında gizliyorlardır.
    Bu zorlu dö­nemde, alışkanlık olarak benimseyip, gerektiğinde faydalanabilecek­leri sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirebilmeleri çok önemlidir.
    Janey Downshire
    Sayfa 90 - HOW TO RAISE HAPPY TEENS, ©TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYlNLARI, 2014 [II. BASlM: TEMMUZ 2016, İSTANBUL, ISBN:978-605-332-638-0]
  • 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle kitabı okurken ekstra tanıma ihtiyacı hissediyorsunuz Ayşe Şasa’yı.. Hakkındaki yazıları, söyleşileri okudum. Bir nebzede olsa fikirlerini öğrenme imkanı buldum. Hakkında söylenenleri okuduktan sonra çok etkilendim ve sizlerle de paylaşmak istedim. ️Güzide Ertürk
    Ayşe Şasa Hanımefendi, uzun ve beyaz bir orkideyi andırıyor. Zarif, huzurlu ve mütevekkil. Yapraklarını kimse koparamaz, çünkü onun kökleri, nereye bağlanacağını biliyor. O, bir taş olmayı reddetti. Kalbi sertleşeceğine yumuşadıkça yumuşadı ve güzelleşti. Zarif yaprakları dökülmeden, solmadan durabildi. Boyu uzadıkça uzadı. Rabbinin huzurunda eğilmeyi de başardı. Ayşe Hanımefendi’nin sesini duydukça, yazdıklarını okudukça güçlü olmak ne demekmiş öğrendim. Telefonu her açışımda orkidenin yaprakları etrafıma yayılıp bana huzur verdi. Bir kul hayata nasıl sımsıkı tutunurmuş, insanlara nasıl destek olurmuş ondan öğrendim. Öğrendim ve sarsıldım. ️Abdurrahman Bade
    Ayşe Şasa’yı ziyaret etmiş, evinin havasından solumuş kimselerin, onunla duygusal bir bağ kuramaması imkânsız. Kendi köşesinde tek tük sorular sorup, sizi düşündüren kendi dünyasına çeken, arayışı olmayanlar için hissettirmeden “arayış” çağrısı yapan biri o… Beyazıd-ı Bistami hazretlerinin “hakikati arayan bulamaz, bulanlar ancak arayanlardır” deyişinin yaşanılmış şeklini Ayşe Şasa’nın yaşamından çıkarıyorsunuz. Hayatına giren, bir şekilde onunla iletişim kurabilmiş insanlar Ayşe Şasa’nın gözlerinde kendi öykülerini de görüyorlar. Çünkü onun insanlarla kurduğu iletişim tek taraflı değil… ️️️️️
    Ayşe şasa. Röportaj notları
    Kâinatta her şey akılla çözülmez. Sufiler kalpten bahsederler. Aşktan bahsederler. Muhabbetten. Kâinatın sırlarına nüfuz etmek için akıl yetersizdir. Vardır, önemlidir, fakat yetersizdir.
    İmanla şifa buldum.
    -Her gün yeniden doğmak Mutlak Varlığa duyulan derin bir aşkın sonucludur. Adanmışlığın sonucudur. Bu müthiş bir dinamizmdir. Istıraptan çok neşeyi içerir. Tazelik, heyecan, enerji ve neşe… Istıraba müthiş bir meydan okumadır bu!
  • Uzaylı bir
    erkek dünyaya gelse ve insan cinselliği konusundaki tek bilgi kaynağı porno olsa,muhtemelen şu
    cümleleri kurardı:
    1. Seks genelde yabancılar arasında spontane biçimde olan bir şeydir.
    2. Pizzacı oğlanlar ortalama erkeklerden daha çok aksiyona girerler. Şu pizzacı herifler ne ballı,kadınlar kapıyı hep çıplak açıyor.
    3. Kadınlar, nasıl dokunursanız dokunun,zevk çığlıkları atar.Komşuların rahatsız olması kimsenin
    umurunda değildir.
    4. Zihin-okuma standart iletişim biçimidir,kimse neyi sevip neyi sevmediği üstüne konuşmaz.
    5. Kadınlar sıklıkla, “Ah, koca oğlan, becer beni!” gibi şeyler söyler.Kadınlar asla, “Ah, saçıma takıldın,” gibi şeyler söylemezler.
    6. İnsanlar nadiren kondom kullanırlar. Kondom,kullanıldığı zaman sihirle var olmuş gibi bir anda
    “belirir”.Kimse kondom takmak için aksiyonu kesmez.
    7. İlişki başladığında,öpüşme durur.
    8. Erkeklerden kadınların yüzüne gelmesi beklenir – kadınlar buna bayılır!
    9. İnsanlar,seksi,kötü müziğe tercih eder.
    10.Aşk,yakınlaşma,tatlılık,tensellik,şefkat,sarılma ya da duygusal bağ diye bir şey yoktur.

    Bu uzaylının bir kadınla yalnız kaldığında olacakları düşünmek bile korkutucu.
  • İlk görüşte aşktı, benim yaşadığım... O kadar harika bir insandı ki... Daha ilk buluşmamızda tamam demiştim; benim evleneceğim erkek bu…
    Onu tanımadan geçen yıllarıma bakıyorum da meğer ne kadar da yaşanmamışlıklar vardı, ne kadar boşmuş her şey... Nefes alıp vermeyi yaşamak sanıyor, kendimi aldatıyormuşum meğer…
    O da beni sevdi. Hem de çok... Konuşurken hep gözlerime bakıyor, gülümsüyordu. O kadar mutluydum ki yanında, dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşünüyordum.
    O gün... Bana evlenme teklif ettiği gün... Nasıl da heyecanlanmıştım, nasıl da ayaklarım yerden kesilmişti. Evet, dedim sadece... Yüzlerce, binlerce kez evet diye haykırmak istiyordum. Herkes duysun, şahit olsun istiyordum bu mutluluğa…
    Kısa zaman sonra evlendik.
    Bir prensesmişim gibi davranıyordu bana... Yüreğinin, evinin kraliçesi olduğumu söylüyordu. Kölesi olmaya dünden razıydım oysa...
    Bana şiirler yazıyor, her gün tek bir gül ile dönüyordu eve... Üstelik sürprizler yapmayı seviyor, sürekli şaşırtıyordu. Böylesine harika bir erkeği karşıma çıkardığı için tanrıya dua ediyordum. Her günümüzü balayı tadında yaşıyorduk.
    Aradan aylar geçmişti. Bir gün;
    --Sana bir sürprizim var Koray, dedim
    Gülümseyen gözlerle yüzüme baktı. Meraklanmıştı.
    Böylesine bir sürprizi basit bir şekilde paylaşmayı düşünmüyordum. Bir koltuğa karşılıklı oturduk. Elimi karnıma koydum.
    --Bir misafirimiz gelecek, dedim.
    Bir insanın sevincine tanık olmuşsunuzdur. Ben de öyle... Ama böylesine değil.
    Önce bir şok geçirdi.
    --Yoksa...?
    Evet anlamında başımı salladım.
    Heeyytt...!! diye o bağırışını asla unutamam. O kadar garip hareketlerde bulunuyordu ki… Koltuğundan ayağa kalktı ve salonun ortasında dönmeye başladı. Bir ara bana sarıldı. Hatta kucaklayıp havaya kaldırmayı düşündü sonra vazgeçti. Defalarca beni sevdiğini söyledi. Onu ilk kez bu kadar coşkulu görüyordum. İyi bir kocaydı. İyi bir baba olacağından emindim.
    Sonraki günler eve daha erken geliyor ve bana her konuda yardımcı oluyordu.
    --Sakın ha, ağır bir şey kaldırma. Sakın ha kendini fazla yorma. Yapılacak bir şey varsa ben yaparım.
    Gündüzleri defalarca beni arıyordu. İş yerinden fırsat bulduğunda sadece beni görmek için geliyor, kısa bir süre sonra da rahatlamış vaziyette gidiyordu.
    Geceleri baş başa kaldığımızda sadece bebek üzerine konuşuyorduk.
    --Galatasaraylı olacak, bebeğimiz... En iyi okullarda okuyacak. Onun hayatını kolaylaştırmak için var gücümle çalışacağım. Göreceksin, Bahar; ona çok iyi baba olacağım.
    --Bundan eminim, sevgilim.
    --Her zaman iki çocuğum olsun istemişimdir. Şimdi düşünüyorum da üç çocuk bile az bana…
    Onun heyecanını anlayışla karşılıyor, sadece gülümsüyordum.
    Oğlumuz doğduğu gün şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bunu bereket olarak değerlendirmiştik. Daha öncesinde çeşitli isimler düşünsek de o günün anısına Yağmur ismini verdik.
    Koray o kadar mutluydu ki, bebeğimizin her şeyiyle ilgilenmek istiyordu. Daha şimdiden Yağmur’un odasını oyuncaklarla doldurmuştu. Bu gereksiz harcamalara karşı çıksam da “benim oğlum her şeye sahip olsun. Ona bir şey aldığımda ben mutlu oluyorum, lütfen bana karışma”, diyordu.
    Deli adam... O kadar sempatikti ki…
    Yağmur çok uslu bir bebekti. Pek fazla ağlamıyordu. Koray bu durumu dostlarımıza övünerek anlatıyordu. Ama ben onun kadar rahat değildim. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
    Zaman geçtikçe kuşkularım artıyordu. Diğer bebeklerin kucağa alındığında gösterdiği mutluluk refleksini Yağmur ağlayarak gösteriyordu. Yüzüne bakarak onunla sürekli konuşuyordum. Bana boş gözlerle bakıyordu.
    Bir yaşına geldiğinde hala tek başına yürüyememesi ve anlamlı tek kelime etmemesi canımı sıkıyordu.
    Koray bu durumdan hiç de şikayetçi değildi.
    --Ne var yani… Ben de geç konuşmuşum. Ben de geç yürümeye başlamışım. Demek ki bana çekmiş, aslan oğlum... Hem bu durumdan ne diye şikayet ediyorsun ki; bak, evin içinde kırılan dökülen tek bir eşya bile yok.
    Oysa Yağmur etrafını tanımak için hiçbir çaba göstermediği gibi benimle göz temasında bile bulunmuyordu. Kucağıma aldığımda direniyor, sonra da ağlamaya başlıyordu. Eline bir şey verdiğim zaman bir süre elinde tutuyor sonra da bırakıyordu.
    Yerde sürünmeyi hiç sevmedi. Ancak 15 aylıkken kendi kendine yürümeye başladı. Ona seslendiğimizde karşılık vermiyor, sanki bizi duymuyordu. İki elin parmaklarını geçmeyen kelimeleri vardı. Bunların içerisinde defalarca tekrar ettiğimiz halde o iki kelime; anne ve baba yoktu. Birşeyler söylüyordu ama daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
    Koray zamanla her şey düzeleceğini düşünüyordu. Ona göre ikimizde sağlıklı insanlardık, bebeğimizin en küçük bir sorunu olamazdı.
    Ben onun kadar rahat değildim. Yağmur’un bilmediğim, tanımadığım bir sorunu vardı. Daha fazla dayanamazdım, Koray’ın karşı çıkmasına rağmen bir doktora götürdüm.
    Çocuk doktoru yaptığı muayeneden bir sonuca varamadı. Beni çocuk psikiyatrına yönlendirdi. Şaşırmıştım. Daha doğrusu buna hazır değildim yine de... İki yaşında bir çocuğun psikiyatrda ne işi olabilirdi ?
    Dediğini yaptım, hem de fazlasıyla... Üstelik de çocuk nörologlarına hatta pedagoglara bile gösterdim.
    Koray’a göre ben parayı sokağa atıyordum. Bu doktorlar sadece para kazanmak için bir şey yapıyor görünüyorlardı. Yağmur’un hiçbir sorunu yoktu. Olsa da zamanla düzelecekti.
    Kısa bir zaman sonra doktorlar teşhisini koydu.
    Benim yavrum; Otistik’di.
    Anlamsız gözlerle doktorun yüzüne baktım. Şaşkındım. Neydi bu otistik denen şey, tedavisi var mı. Hiçbir şey bilmiyordum ki...
    Doktor karşımda konuşuyor teknik terimlerle Yağmur’un durumunu anlatıyordu ama kendimi ne kadar da zorlasam bir şey anlamıyordum. Sadece iletişim geriliği olduğunu ve hayatı boyunca ona ilgi göstermemiz gerektiğini anladım. Bir de bu konuyla ilgili kurumlar varmış, onlardan destek alabilirmişiz.
    Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Komşu kadına bıraktığım yavrum bir köşede sessizce oturuyordu. Kadının ısrarlı sorularını geçiştirdim. O gidince bir koltuğa çöktüm ve Yağmur’u izlemeye başladım. O kadar masumdu ki, o kadar dünyadan habersizdi ki...
    “Daha çok küçüksün yavrum... Üstelik de otistik... Ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Korkuyorum, oğlum... İnan ki çok korkuyorum.”
    İlk kez yüzüme baktı. Belki de ben öyle hissettim. Hızla yanına gidip ona sarıldım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Gözyaşımla ıslanan yüzünü sildi, sonra da elini elimin üzerine koydu. Sanki bana korkmamam gerektiğini, bu işin üstesinden birlikte geleceğimizi söylüyordu. Uzun zaman onu kollarımla sardım, bırakmadım.
    Akşam Koray geldiğinde durumu ona anlattım. Üzgün görünüyordu ama yine de doktorlara fazla güvenmememiz gerektiğini söylüyordu. Yağmur’un bir şeyi yoktu. Çocuktu ve zamanla düzelecekti. Aslında her baba gibi çocuğuna toz kondurmuyordu.
    Bir gece aniden bir çığlık sesiyle uyandık. Acaba yavrumuza bir şey mi olmuştu, telaşla odasına baktım ama yoktu. Sonra onu salonda yüzünü duvara dönmüş halde bulduk. Ayakta duruyordu. Elindeki su kabını sürekli sallıyordu.
    --Yağmur, birtanem…
    Sesimizi duymuyordu sanki… Hiçbir tepki vermedi. Sadece elindeki su kabını sallamaya devam ediyordu. Loş olan salondaki tüm lambaları yaktım. Yine tepkisi olmadı. Ancak televizyonu açtığımda reaksiyon gösterdi ve reklamlara bakmaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
    --Rain Man, dedi Koray...
    --Efendim...?
    --Yağmur Adam filminde vardı ya... Dustin Hoffman oynamıştı hani…
    Koray’ın yüzüne bakıyordum. O devam etti.
    --Yağmur; Yağmur Adam oldu.
    Onun bu tavrına kızmıştım. Şefkatlice Yağmur’a yaklaşıp onu yatağına yatırmayı düşündüm ama ona dokunduğumda yeniden çığlık atmaya başladı. Elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Koray onu kucaklayıp kaldırdığında ise debelenmeye ve bağırmaya başladı. Çığlıkları daha da artmıştı. Mecburen yere bıraktı.
    --Ne yaparsan yap ama şunu bağırtma. Komşular uyanacak. Ben yatıyorum, sabah erkek kalkmam lazım.
    Koray yatmaya gittiğinde ben bir koltuğa oturup onu izlemeye başladım. Sadece televizyona bakıyor ve kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Sesimi çıkarmadan sabırla bekledim. Gözümü ondan ayırmıyordum. Bir süre sonra kendiliğinden yatmaya gitti. Benim uykum kaçmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Birşeyler yapmalıyım ama ne... Bunun cevabını arıyordum.
    Emin olduğum bir gerçek de; benim otistik bir çocuğumun olduğuydu. Bu gerçekle yaşamam gerektiğini artık biliyordum.
    Ertesi günü bir arkadaşımdan Yağmur’a birkaç saatliğine bakmasını söyleyerek evden çıktım. Bir kitapçıya uğradım ve otizmle ilgili ne kadar kitap varsa satın aldım.
    Yağmur’umun yağmura karışmaması için elimden geleni yapacaktım.

    Okul yıllarından beri elime almadığım kitaplarla yeniden buluşmuştum.
    Üstelik hiçbiri de roman, hikaye türünden değildi. Bir aşk yaşanmıyordu içinde... Macera yoktu. Mutlu son diye bir kavram hiç yoktu.
    Okuduğum kitaplarda otizmin bir davranış ve iletişim bozukluğu olduğundan bahsediyordu. Doğumdan sonra ilk üç yıl içinde kendisini gösteriyormuş. Hayal gücü yoksunluğu, takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar olarak görülebiliyormuş. Müzik, matematik konularında bir deha olabilirken; günlük hayatta basit becerilerden bile yoksunluk yaşayabiliyormuş…
    Okudukça otistiğin ne olduğunu anlamaya başlamıştım ama onunla hala nasıl baş edeceğim konusunda en küçük bir bilgim yoktu.
    Koray’dan Rain Man filminin CD sini almasını söyledim. Akşam eve döndüğünde her zaman getirdiği gül yoktu ama CD elindeydi. Hoşnutsuzluğumu ona belli etmedim.
    Ertesi gün filmi izlemeye başladım. Normal zamanda herhangi bir filmden farkı olmayan bu filmin o an benim için farklı bir anlamı vardı. Hiçbir sahnesini kaçırmadan izliyordum. Sanki o filmin içindeydim, canlı olarak gözlemliyordum Raymond’u...
    Film; 1989 yapımıydı. Raymond için yapılan bir tedavi yoktu. Hem o günden bu yana uzun zaman geçmişti. Belki de yeni tedaviler bulunmuş olabilirdi.
    Koray eve geldiğinde eskisi gibi neşeli değildi. Belki de bunun sebebi biraz da bendim. Çünkü yemekten sonra ya Yağmur’la ilgileniyor ya da kitap okuyordum. O ise sessizce televizyon izliyordu. Arada bir yağmur çığlık attığında “sustur şunu” diyerek bana bağırıyor sonra da yatak odasına geçiyor, televizyon izlemeye oradan devam ediyordu.
    Son dönemlerde eve geç gelmeye de başlamıştı. Belki de haklıydı, onu ihmal ettiğimi biliyordum.
    Okuduğum bir kitapta çocukları otistik olan annelerin yaşadıklarıyla ilgili bölümler vardı. Kitaptan kendimi alamıyordum. Çünkü o annelerin çocuklarıyla ilgili anlattığı her şeyi ben de yaşıyordum. Benim oğlum da çığlık atarken kulaklarını kapatıyordu. Çamaşır makinesi ya da halı süpürgesi çalıştığında sesinden rahatsız oluyordu.
    Ben o kadınları anlamıştım, biliyorum ki onlar da beni aralarına alacaklardı.
    Bu konu ile ilgili bir derneğe gittim. Başımı öne eğmeden, kararlı bir ses tonuyla “benim oğlum otistik” dedim. “Sizden yardım istiyorum.”
    Yağmur’un rahatsızlığı ortaya çıkınca dostlarımız artık bize gelmez olmuşlardı. Yağmur’un yaptığı birkaç olay onları rahatsız etmişti. Uzun zamandır evimize bir misafir gelmiyordu. Yakınımızdaki çocuk parkında bile komşular çocuklarını Yağmur’dan uzak tutuyorlardı. Akıllarınca kendi çocuklarını koruyorlardı.
    Ne diyebilirdim ki…
    Ama o dernek sayesinde o kadar çok kişiyle tanıştım ki. Benim çocuğumu sahiplenen o kadar çok anneyle dost oldum ki…
    Ve o kadar çok Yağmur’um olmuştu ki...
    Koray’a da ilgi göstermeye başlamıştım. Evliliğimizin ilk günlerindeki gibi cilve yapıyor onu hoşnut etmeye çalışıyordum. Ama o bundan mutlu olmuyordu. Yağmur’la hiç ilgilenmiyor hatta zaman zaman ona bağırıyordu. Bu da evde huzursuzluk çıkmasına sebep oluyordu. Daha az konuşup daha fazla tartışır olmuştuk.
    Bir gece beni karşısına aldı ve hiç mutlu olamadığından bahsedip boşanmak istediğini söyledi.
    Sadece yüzüne bakıyor, konuşamıyordum. Şaşkındım.
    --Bu evi size bırakacağım. İkinizin de rahatça yaşayacağı bir rakamı nafaka olarak her ay ödeyeceğim. Maddi sıkıntı çekmeyeceksiniz.
    Sessizliğimi koruyordum.
    --Bu teklifimi düşün, Bahar... Sonra cevap verirsin.
    Gidip yattı.
    Tek başımaydım artık... Güçlü olacaktım. Duygularıma yenilmeyecektim.
    Koray’a da kızamıyordum. Ne de olsa her gece evde sorunlar yaşamaktan bıkmıştı. Belki de yorulmuştu. Onu anlamaya çalışıyordum. Ya da bu şekilde kendimi kandırıyordum.
    Kısa zaman sonra boşandık.
    Koray dediğini yapmış, her ay bankaya düzenli olarak para yatırmaya başlamıştı. Maddi sıkıntı çekmiyorduk. Evde değişen bir şey yoktu.
    Koray dışında…
    Derneğe daha fazla gitmeye başladık. Yağmur oradaki çocuklarla kendi yarattıkları oyunları oynamaya başlamıştı. En azından bir şeyler yapıyordu artık…
    Bir gün orada bu konuda uzman bir doktorla karşılaştım. Muayenehanesine gelmemi söyledi. İki saatlik bir muayene olacakmış. Yağmur o kadar zaman dayanamazdı ki...
    Gittiğimizde Yağmur içeri girmek istemedi. Çığlıklar atmaya, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Kendi etrafında dönüyordu. Zor da olsa bir şekilde içeri girdik. Çığlıklarına doktorun odasında da devam ediyordu. Öyle kötüydüm ki; oğlum için bir şey yapamıyordum. Doktor ise sadece onu izliyor, benim de bir şey yapmama da izin vermiyordu. Bir saat boyunca ağladı. Sonra sustu ve gelip benim yanıma oturdu, elimi tuttu. Yağmur ilk kez bana sokulmuştu. Bu; mucizevi bir andı benim için... O kadar mutluydum ki...
    Tedaviye olumlu tepki vermişti.
    Başlangıçta aynı tepkileri verse de zamanla doktorun yanında uysal olmaya başlamıştı. Zor dönemler yaşıyordu, yavrum... Benim canım yansa da duygusal olmanın ne yeri ne de zamanıydı.
    Bir yandan tedavisi devam ederken diğer taraftan da onunla insan içine çıkıyor, bir yerde yemek yiyor ya da alışveriş yapıyorduk. Bazı takıntıları değişmemişti hala... Elbise deneyeceği zaman kendisine yardım ettiğimde çığlık atıyordu. Dokunmamı istemiyordu. Olsun, en azından kendisi giyip çıkarıyordu ya...
    Aradan uzun zaman geçmişti. Yağmur 7 yaşına gelmişti. Okula bile gidiyordu. Tabi ki normal çocukların gittiği okul değildi. Olsun... Üstelik de okumayı çok kısa zamanda başarmıştı.
    Doğum gününü kendisi gibi otistik arkadaşları ve onların ailesiyle geçirdi. Davete Koray da geldi. Zaten bazı haftasonları Yağmur’u alıp dışarı çıkarıyor, baba-oğul birlikte birkaç saat dolaşıyorlardı.
    O gün o kadar mutluydu ki... Hatta bir kızla dans bile etti. O an gözlerimden akan yaşları durduramıyordum.
    Oğlumla gurur duyuyordum.
    Artık doğru kelimelerle doğru cümleler kuruyor, üstelik soru bile soruyordu bana... Hatta o kadar iyi gözlemciydi ki; televizyonda izlediği belgeselleri bana heyecanla anlatıyordu. Hiçbir şey zihninden silinmiyordu. Bir arkadaşın telefonu için rehbere bakmaya bile gerek yoktu. Rakamlar konusunda beni hep şaşırtıyordu.
    Bazen onunla normal iki arkadaş gibiyiz. Bazen de o benim hayat arkadaşım. Bildik hareketlerini yine de zaman zaman yapıyordu. Ama olsun... O benim dünyama giremezse ben onun dünyasına girerim, diyordum.
    Çünkü ben anneyim…
    Yağmur okula gittiğinde ben de derneğe gidiyordum. Orada diğer Yağmurlarla ilgileniyor elimden geldiğince onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bu bana o kadar huzur veriyordu ki… Belki de anneliği yeniden tatmaya başlamıştım. Onların hepsi benim çocuklarımdı. Ve biz çok kalabalık bir aileydik.
    Belki otizm konusunda hala uzman değilim ama annelik konusunda uzman olduğumu söylüyorlar. Bunu duymak beni çok sevindiriyor.
    Yağmur’un yanında olmayı seviyorum. Onun büyümesini seyretmeyi, elele dolaşmayı, onunla saçma sapan oyunlar oynamayı, konuşmayı seviyorum.
    En çok da ona sarılmayı…
    Sanırım uzun zamandan beri bu duyguların özlemini çektiğimden olsa gerek her fırsat bulduğumda ona sarılıyorum.

    Biraz önce alışveriş yaptık. Bana hediye aldı.
    Anneler günü için…
    Üzerine “seni çok seviyorum, anneciğim” diye yazacakmış.
  • Değerli okuyucular;
    Hayatımda yaşadığım ve açıklayacağım sebeplerden ötürü paylaşmak istediğim bazı hissiyat durum ve olayları sizlerle paylaşmadan evvel sizden istirhamımdır: Lütfen yazacaklarımı, yazdıklarımı duyguları hoş karşılamayan; duygusal paylaşımdan hoşlanmayan ve de hissiyatı (aşkı sevgiyi) alaylayan bunları görmekten sıkılanlar okumasın! Ki onlarla çatışmak ve onları usandırmak istemiyorum. Ancak; okumasını, görmesini istediğim, hissiyatıma- durumlara sebep olan ve olayları yaşadığımız kişi müstesna: Bahar.
    Bahar İngilizce öğretmeni şu an. Sizin de anlayacağınız üzere o benim hissiyatımda sevginin Aşkın müsebbibi... ve yaşadığımız olay ve kaldığımız durumların baş karakteri. Size çok genel ve üstünkörü onu tanıtayım ki okuduğunuz bu hadiselerden daha anlaşılır neticeler elde edersiniz. Bahar geçmişteki yaşantılardan ötürü şimdisinde kalbinin duygularını boşluğa salmış, hayali duyguculukla gönlüne kapanmış ve gerçek duygular dediği akıl ve mantığın iradesini taşıyan "kültürlü, medeni, modern" bir surette benliğe sahip biridir. Bunun yanı sıra meslek ve alanından dolayı edindiği kusursuza yakın ama suni bir evrensel iletişim mekanizmasına sahiptir.
    Anlatacaklarıma geçmeden evvel de biraz kendimi tanıtayım. Ben Yusuf; mesleğimi ve de alanımı paylaşmak istemiyorum ki anlattıklarımın anlam, bağlam ve ifadesinde bir gösteriş yahut eksiklik mübalağa yahut sığlık bakımından menfi bir değişim olsun istemiyorum. Ben, kalbini her an ve sürekli olarak derinden hislerle yaşayan; geçmiş yaşamından menfi izler taşıyan ve hüznü sık sık vakitlerinde tutarak gönlünde konuk eden birisiyim. Akıl ve mantığı insan ilişkilerinde eksik kullanmamdan ötürü sosyal iletişimde yetersiz biri olarak hissiyata göre hareket eden bir insan olduğum doğrudur...
    Bahar ile müşterek durum olay ve ben de ağır onda kesik kesik olan sevgisi hissiyyatımızdan bahsetmek istiyorum. Anlattığım ve anlatacağım şeyleri kısa kısa paylaşmaya çalıştığım için "neden, nasıl, ne zaman" ve bunlar gibi birçok suallerinizi daha şimdiden duyar gibiyim. Fakat bu suallerin cevaplarını tüm yazımı okuduktan sonra az çok kendinizin verebileceğinizi tahmin ediyorum...
    Bahar'ı ben, tarifini ona dahi yapamadığım ve yapamayacağım üzere bir halde seviyorum. Onunla tanıştığım ilk andan itibaren kendimi sevda hissiyatında yıkanmış ve her vakit sağanakların altında ıslanıyor halde buldum. O ise beni benliği ile sevmeye çabalayan bir gece manzarasıydı. Lakin aradığı rüzgarı bulamayan, umduğu mutluluk girdabını göremeyen, en mühimi bir ömür gelecek yeminini gönül elimden içmek istemeyen bir gece manzarası..
    Ben ve o yaklaşık 3 yılın sonunda, 2 kez ayrılıp devam etmek üzere, sonuncusu ile 3. olmak üzere büsbütün ayrıldık. Ayrılık sebeplerimizi ve birlikteliğimiz üzere birkaç şey paylaşmadan evvel yazmamın amacını dile getirmek burada istiyorum; daha doğrusu birbirleriyle bağlı maksatlarımı: ilk olarak, onun beni aptal yahut düşünemeyen bir insan olmadığımı görerek aksini tüm anlattıklarımla bilmesini istiyorum. En azından birilerinin bilmesini istiyorum... hiç olmadı içimi dökmek istiyorum. Üzerimdeki yığınla yükü boşaltmak istiyorum, sayısız düşünceleri en aza indirmek istiyorum... Ben aptal değilim!
    Baharla Aramızda 3 ila 4 yaş vardı görünüş olarak bu sebepten ayrıldık. Bahar beni bir türlü sürekli bir şekilde sevemiyordu bu yüzden ayrıldık ve benim belki de başka sevgilerle (kardeş yeğen amca çocuğu sevgileri?) sevebiliyordu bu bile sürekli olmuyordu??? İlk ayrılığımızın sebebi aramızdaki yaş farkıydı. Sonrakiler ise yazdıklarım gibi uzayıp gidiyordu... sonuncu kez ayrılığımızın sebebi ise aslında onun tahmin ettiği gibi, onun istediği gibi ve de ikimizin ortak bir anlaşma sonucu oluşan bir sebep değildi; askere gittiğim vakit yani ben askerdeyken ağlaya ağlaya tasarladığım ama Bahar için sevindiğim ve de ince ince, detay detay işlenen sebepler silsilesi ile birbirimizden ayrılmaya yüz tuttuk. Daha açığı ben ince ince dokunmuş fikirlerle hareket ederek O' nun benden gitmesine yol açtım. Bir nevi de kendimle onun arasına aşılmaz yollar, yıkılmaz duvarlar ördüm...
    Bahar; benim karakterime ve ahlakıma güvenen, "en azından bu yönüyle hayatımı onunla geçirebilirim" fikrine sahip olarak bana yaklaşan ve benim değer yargılarımı hoş bularak bana ümit besleyen ve de sahte sevgi ile aşk laflarıyla bana inanılmaz hayalcilik besleten mantıkta olmayı ilişkimiz süresinin 2. ayrılığına değin benimsedi. Fakat ne zaman ki benim mesajlaşma uygulamalarıma erişti ve ne zaman ki ben bunu bilip anlayıp benimsediği şeyleri bilerek ve kahrolarak yapmaya başladım; o vakit benden kaçarcasına, bana sövercesine, beni öldürürcesine belki de kendi ölürcesine ayrılığın yolunu tuttu. O, karakterine güvendiği insan bir teknoloji sayesinde karaktersiz biri oluvermişti gözünde. Aptal, cahil ve karaktersiz bir insanla kim evlenmek isterdi ki anlatılmayan anlaşılmayan sevginin de canı cehenneme idi o zaman. Kaldı ki o hadsiz üçlemede sevgi bulunur muydu hiç? Hayır! Hayır efendim... hiç de öyle basit, kolay ve kestirme bir yol değildi Bahar'ın seçtiği. Ona göre öyleydi fakat bana göre ve hakikati öğrenerek size göre öyle değil. Ben bana olan güveni kırılması için mesajlaşma kanalında bana ait olmayan müstehcen de denilen; basiretsiz, değersiz ve aptalca şeyler gerçekleştirdim-yaptım. Ona, bu davranışından ötürü hiç geçmeyecek kırgınlığımla ve hayata olan karamsarlığımla onu üzmemek için böyle bir şey yaptım. Sonra askerden dönünce; sabırla ve "bilinmez bir merhametle" beklemenin verdiği incelik ve güzel sözlerle benden ayrıldı. Ben de bu olayı hiç bilemeyeceği ve anlayamayacağı surette örtbas ederek ona ayak uydurdum. Velev ki anlamaması için ona yalvardım, ayrılmamız gerektiğini saçma ve her zaman olduğu gibi ifade edilmez kelimeler yığınıyla anlatmaya çalıştım. Orada, şimdi de olduğu gibi, onun seçimi olan güvenmek, inanmak ve benimsemek ile benim kaderim olan irademin dışında bir yol ile yüzleşmek zorunda kaldım. O vakit Bahar güvenini inancını belki de sahte de olsa sevgi taneciklerinden birini benden kaybetmiş bulundu fakat ben sevgimden bir zerrecik bile kaybetmeyerek aptal, düşünemeyen, cahil bir adam olarak ortada kalmıştım: birçok şeyimi yitirmiş vaziyette... Bahar aslında hiç de senin tasarladığın tahmin ettiğin üzere ayrılmamıştık. Zaten senin güvenini ve inancını hiçbir vakit kazanamayacağımı gördüğümde ve seni hiçbir vakit mutlu edemeyeceğimi öğrendiğimde seni kaybettiğimi anladım.
    Bu halde ayrılmamızın üzerine nefsime mukayyet olamayarak kırgınlıklarımı, üzgünlüklerimi, yine detay detay düşünerek, senden benden ve çevremizden çıkarmak istedim; senin, benim, bizim hayrımıza vesile olarak... Şimdi benim; düşünemeyen aptal bir insan olmadığımı görmeni, bilmeni o detaylara-ince noktalara ve sana anlatmaya çalıştığım vermeye çalıştığım izlenimlere kadar idrak etmeni bekliyorum. Bunun da ölümden sonraya kalmasını istemiyorum...
    Bu yaşadığım zor şeylerden de şunu anladım ki mutlu, hayırlı, güzel bir birliktelik için ne hissiyatlı bir gönül ne de merhamet canlısı akıl ve mantık iradeli bir benlik yeterli değil... umarım nasıl mutlu olunamayacağı anlaşılmıştır bir ömür boyu. Gönül eşi olmayacak böylece hayatında hiç bizim gibilerin.. Çünkü biz tezatız... ben kırgınlıklarımı sana gelene emanet, seni de Allah a "yalvara yakara"emanet ettim. Selam ve dua ile efendim! J.w.