• Sevgi dolu hizmet işçilik değildir. İşçilik genelde dış etkenlerden dolayı isteksizce yapılan şeydir. Sevgiyle hizmet etmekse içten gelir ve kişinin diğerlerine enerji vermek maksadıyla yaptığı bir davranıştır. Sevgiyle hizmet etmek bir mecburiyet değil, aksine bir hediyedir ve kişinin özgür iradesiyle, kendisi mecbur hissetmeden yaptığı bir şeydir. Ebeveynler çocuklarına isteksizce hizmet ettiklerinde belki onun fiziksel ihtiyaçlarını karşılarlar ama çocuğun duygusal gelişimi büyük oranda zedelenir.
  • Çocukların özellikle 0-3 yaş arasındaki dönemde duyduğu sözcükler zihinsel gelişimleri için çok önemlidir.

    Duydukları kelimeler ne kadar çeşitli, ölümlü, teşvik edici olursa gelecekte başarılı olma oranı o oranda yükselir.

    Bu durum, sonraki yaş grupları için de önemli ve geçerlidir.

    Çocuklara teşvik amacıyla yapılacak övgüler zekaya değil çabaya yapılmalıdır.

    2-7 yaş arasındaki çocukların kendi kendine konuşması çoğunlukla bir davranış sorununu değil, gelecekte daha yüksek bir sosyal beceri düzeyini işaret eder.

    Çift dilli olmak (yabancı dil bilmek) çocukların zihinsel gelişimine ve başarısına katkı sağlar.

    Bebekler akıllı doğmaz; onlarla konuşan ebeveynler onları akıllı yapar.

    Çocukların zihinsel becerilerini geliştirecek zengin bir kelime dağarcığına sahip olması 3 K (KAVRAMA, KONUŞMA, KARŞILIKLI YAPMA) süreci ile gerçekleştirilebilir.

    Yukarıdaki önemli bilgiler ve daha fazlası kitapta mevcut. Kitap, bir pediatrik koklear implant cerrahı olan fakat sonraları çocuk eğitimine ve sosyal bilimciliğe geçiş yapan Dr. Dana Suskind tarafından yazılmış. Kitapta örnek olaylarla konu desteklenmiş.

    Kitap bir çırpıda okunabilecek derecede akıcı ve kolay değil. Ancak içerik öncelikle eğitim-bilimcileri ve çocuğunun zihinsel gelişimi ve eğitimdeki başarısı için somut ve bilimsel caba göstermeyi kendine görev edinmiş ebeveynleri ilgilendiriyor.

    Eğitim kalitesi açısından dünya genelinde 30'lu sıralarda olan A.B.D. açısından önemine dikkat çekilen ıçerik, bence ülkemiz açısından daha da önem kazanıyor.

    Sonuç olarak, tavsiye ederim.
  • Müslim Gürses’i hayatımda iki defa gördüm.
    İlki 1980’li yılların başında idi. Biga’da kapalı spor salonunda konseri vardı, öğrenci merakı ile gittim. Kendini jiletleyenleri, şarkıları dinlerken yerden yere savrulanları, kendinden geçenleri şehir efsanesi sanıyordum, doğruymuş.
    O insanların ruh hallerini anlayabilmek için kasetlerini aldım Müslüm Gürses’in, defalarca dinledim, hala da dinlerim.
    Usta’yı çok severim mesela, Unutamadım da çok gözlerim doldu mesela…

    İkincisinde bir meşrubat firmasının reklam yüzü olmuştu, bizi büyük bir toplantı salonuna doldurmuşlar, rahmetli Müslüm Gürses’i getirmişlerdi, oturduğu beyaz koltuktan ayağa kalkıp sallanarak bırrrlamıştı sanatçı, şaşırıp kalmıştık.

    Bugün sinemalarda Müslüm Gürses’in hayatını anlatan bir film oynuyor, söylenenlere bakılırsa gişe rekorları kırıyormuş.
    Müslüm Gürses’in hayatı film olacak tabi de, neden bir Orhan Veli’nin, Sabahattin Ali’nin, Neyzen Tevfik’in, Can Yücel’in hayatı film olmaz?
    Gişede iş mi yapmaz bu karakterlerin hayatı?
    İzleyici Orhan Veli’nin nasıl yaşadığını, şiirlerini nasıl yazdığını, iç dünyasını, çektiği sıkıntıları, aşklarını merak etmez mi?
    Neyzen Tevfik’e benzeyen oyuncumuz yok mu?
    Can Yücel ağzı pis diye beyaz perdeye yakışmaz mı?
    Sabahattin Ali’nin ölümü salonda bulunanları ağlatmasa bile bir iç geçirtmez mi?
    Ahmet Altan, Kırar Göğsüne Bastırırken adlı denemelerini topladığı kitapta “ Hiçbir filozofumuz yoktur ama ne olduğunu kimsenin bilmediği bir hayat felsefemiz vardır” der.
    Kimsenin ne olduğunu bilmediği hayat felsefemiz mi belirler tercihlerimizi?
    Kimsenin ne olduğunu bilmediği hayat felsefemizi birileri bilir de ona göre mi çeker filmleri?
    Arz talep meselesinden ibaret midir, hayat?
    Toplum Recep İvedik’i izlemek istiyorsa sanatçı ne yapsın mıdır?
    Bir bilim adamının, naif bir keman virtüözünün, çılgın bir ressamın kahramanı olduğu filmler günün birinde çekilecek midir?
    Çocuklar çılgın ressamlara benzemek istediğinde, geçim derdine düşmüş, ay sonunu zor getiren, kitap kapağı açmamış, yaşama evlerinin en nadide köşelerine koydukları televizyon ekranlarından bakan ebeveynler, çöpe mi atacaktır boyaları?
    “Ya türkücü ya futbolcu ol, yırt da nasıl yırtarsan yırt mı” diyeceklerdir?

    14 Kasım 2018
    Çorlu
    Ali Gülcü
  • BİR İSRAF Kİ

    İsrafı bilmediğimiz yıllardı. Çöpe atılacak olan bir eşya, kırk parçaya bölünene dek kullanılırdı. Yağ tenekelerinden saksıların yapıldığı, annemin evin etrafını her mevsim mis gibi çiçeklerle donattığı, Ankara'nın ayazına karşı pıtır pıtır açan kasımpatılarına hayran olduğum yıllardı. İnsanların kibirden uzak yaşadıkları, bir kıyafetle en az üç çocuğun büyüdüğü, komşuların birbirlerine bir bardak yağı, iki yumurtayı ödünç verdiği yıllardı. Yaz tatilinde soluğu köyde aldığımız, ırgat olup ellerimizdeki eski çoraplarla nohut yolduğumuz, patozun başında genzimizi dolduran saman tozunu yuttuğumuz yıllardı. Onca zahmet sonrasında, evimizin önüne park ettiği traktörün kornasına basarak, kışlık mahsul getirdiğini ilan eden rahmetli dedemi bayram sevinciyle karşıladığımız yıllar. Tam dokuz çocuğu olan dedemin, her çocuğuna on çuval unu, hakla hakla nohut, mercimek, pirinç, buğday bıraktığı yıllardı. Üç ay çalışmanın getirisi koca bir kış yüzümüzü güldürür, karnımızı doyururdu. Her ürün sağlıklı, kaliteli, bir o kadar bereketli ve şifalı idi.

    İlkokul yıllarımda kâğıda kaleme olan muhabbetimden, israf etmezdim hiç artan defterlerimi. Kalan kâğıtları birleştirip, üst tarafından dikerdim. Kendi kendime dergi çıkarırdım. Hiç unutmam. Son kâğıda da kaşe vurur gibi biten bir ip makarasının arkasını mürekkeple boyayıp damgalardım.

    Bulduğum güzel resimleri yapıştırır, şiirler yazardım. Bir de son sayfayı boş bırakırdım "Sizden gelenler" köşesi olarak. Sanırsın Türkiye genelinde bir iş beceriyorum.

    Havam vardı. Dergi çıkartıyordum.

    Hemen her ay çalakalem yazdığım bir yazıyı muhakkak Türkiye çocuk dergisine gönderirdim. Sanırım en büyük lüksümdü o yaşlarda mahalleden sadece PTT için pazar durağına çıkmak. Teyzemlerin Türkiye gazetesine aboneliği, benim işime yarardı. Heyecanla beklerdim cumartesi gününü. Yeğenim Cumhur'la yarışırdık çocuk dergisini önce okumak için. Cumhur farklı bir çocuktu. Okumayı en az benim kadar çok severdi. Benden iki yaş küçüktü. Onların ekonomisi daha elverişli olduğundan aldığı kitaplarda hep gözüm kalırdı. Esirgemezdi hiç. Okuduğu kitapları bana da verirdi. Ahmet Günbay Yıldız'la daha on iki, on üç yaşlarımda o tanıştırdı beni. Kitap için ayıracak bir bütçem olmazdı benim. Olamazdı! Canım babacığım bir memurdu. Dört çocuk okutan bir memur. Ders kitapları bile zorlarken bütçemizi, benim keyfekeder okuyacağım romanlar için alacağım yoktu babamdan. Yıllar geçti. Azımsanmayacak yıllar... Belki yirmi yedi yıl öncesinden bahsediyorum. Babamda bir değişiklik yok. O şu an memur emeklisi.

    Cumhur'la ise iyi bir okur olma konusunda hâlâ aynı frekansta olduğumuzu daha iki gün önce attığı mesajla fark ettim. Birkaç kitap önerisinde bulunup, bir internet adresi atmış ve eklemiş "Abla, bugün kargo bedava, kaçırma" diye.

    Üslup ’da ilk yazımı yayımlamışlar... İşte bu mutluluk yıllar önceki dergi çalışmama, babama, Cumhur'a ve o yıllara götürdü beni.

    Ne güzel şeyler biriktirmişim meğer...

    Yüzümdeki gamzemi güzelleştiriyor geçmiş.

    Geçmiş bende geçip gitmemiş... Yaşadığımız yoksulluğun bile özlemini duyumsuyorum.

    Şimdiyi düşündüğümde ise pek iç açıcı şeyler gelmiyor aklıma... Yüzüm düşüyor. Gamzem küsüyor! Allah rahmetini yağmur gibi yağdırıyor da bir teşekkür eden çıkmıyor.

    Doyumsuz çocuklar... Doyumsuz gençler ümitsizliğe düşürüyor ister istemez! Üç yaşındaki, beş yaşındaki çocuk ne bilsin markayı. Annelerin marka aşkı, bilmem kaç numaralı komşusuyla yarışı, sosyal medyada beğenilme tutkusu bizi toplum olarak bir yerlere sürüklüyor. Markadan bihaber yaşarken çocuklar, ebeveynler farkında olmayıp kibri aşılıyor çocuklara. Çocuk on yedisine geldiğinde ise bilmem ne markadan başka giyinmem dediği ayakkabıyı alırken belki de artık söylenmeye başlıyor anne/baba.

    Bir borusundan lağım bir borusundan süt akıyor sosyal medyanın. İsrafı hayatımızda olağanlaştırıyor. İsraf paramızdan önce ailelerimizdeki muhabbeti tüketiyor! İsraf bizi sadece madden bitirmiyor! İsraf, sel gibi hayatımızı tarumar ediyor.

    Elif DEMİRCİ
  • Eğitim de tıpkı cümle gibi,öznesi,nesnesi,tümleci ve yüklemi olan yapı veya sistemdir.Yani eğitim,belli unsurlardan oluşan ve bütünlüğü olan bir kompozisyondur.Ve bu bütünlüğün,idareciler,öğretmenler,ebeveynler,öğrenciler;geçmiş,bugün,gelecek;okul,aile,toplum;ders kitapları,programlar ve teknolojik araç gereçler gibi unsurları vardır.Bence eğitim,işte budur.Yani bir cümle gibi,birbiriyle ilişkili öğelerden oluşan bir sistemdir.
  • Genel geçer açıklamalarla "sorunlu" çocukların(!) durumlarının incelendiği kitap. Okunmaya değeceğini düşünmüyorum. Dilinin ne eğitime ne de psikolojiye uygun olduğunu düşünüyorum... "Çocuğun gelişiminde baba otoritesi çok önemlidir, boşanmış annelerin bu konuya çare bulmaları gerekir, hiç olmadı anne kendi anne babasının yanına gitmelidir ki çocuk erkek otoritesinin bulunduğu yerde faydalı gelişim sağlayabilirsin. " açıklamasından sonra kitaba karşı sessiz kalmak istemedim açıkçası. İlk olarak diyeceğim; otorite kelimesi bu konulara hiç yakışmıyor hem soğuk hem itici hem de çocuğun üzerinden sorumluluk bilincini tamamen alıp çocuğu yönetilir addeden bir ifade. Sadece anne, sevgi ile sadece baba, disipline ediciliği ile anıldığı sürece etkili bir sonuç alınamayacağı ortadayken böyle kitapların basılmasına anlam veremiyorum. İkincisi ise ebeveynler arası tutarlılığın çocuk ruhsağlığı açısından öneminin göz ardı edilmesi. Tek bir paragrafta bile söyleyeceğim şeyler bitmiyor aslında ama bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum. Tavsiyem okumamanızdır.
  • Sevgili ebeveynler lütfen çocukları el arabası misali büyütmeyiniz. Birisinin yardımı olmadan birşey yapamayan, üretemeyen tembeller büyütmeyiniz.
    Birisi yanında yokken ne yapacağını bilemeyen, özgüven eksiği olan çocuklar büyütmeyiniz.
    Değerlerini bilen bir nesil Elzem'dir.