• "Yaşam kentlerde şimdi!" diyor Emin Bey. "Evlerin içinde akar su, ışık, sıcak sulu banyo, sıcak sulu mutfak... Ama şehirde ona göre gelirin olacak! Gelirin yolu da belli, kafayı çalıştırmak! Kafayı çalıştırdın mı çok iş var. O zaman oluk gibi akar para! Köylüler öyle mi? Taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma yataklar, fitilli lambalar... Kağnı, karasaban, kuyu suyu, tuluk suyu... Geçmiştir artık bunların çağı! Boşuna beklemeyin buraları! Vakit geçmeden bir yolunu bulup kentlere sokulun. Dünya kırk kulplu kazan, bir kulpundan tut sen de kazan... Burda kadınlarınız görgüsüzlükten, erkekleriniz bilgisizlikten imanınız gevriyor!"
    Kır Abbas sözünü sakınmıyor hiç.
    "Ne yaşam var kentlerde? Varsa size var! Ne geçiyor eline bizden oraya gidenlerin? Ne olabiliyorlar? Kapıcı, çöpçü, hizmetçi! İstanbul, Ankara'daki avratların sidikli donunu paklayıp apartman yapılarını, garajları, caddeleri bekliyorlar. Sırtlarıyla taş çekip apartman yapıyorlar. Ama içine girip oturamıyorlar. Bekledikleri dükkânların hiçbiri kendilerinin değil. Pakladıkları donlar, bulaşıklar başkasının! Biz dünyaya çöpçü, hizmetçi olmaya mı geldik Emin Bey'im? Burda acımdan ölürüm, gitmem o domuz kentlere ki çöpçü olayım! Diyorsun ki taş devrinden kalma yemekler, tunç devrinden kalma fitilli lambalar, kağnı, karasaban, tuluk... Senin bir şeyden haberin yok ki Emin Bey'im! Yazıyorsun iki çizik, alıyorsun bin, iki bin! Bizim bu kurak topraklarda yediğimiz yemekleri bulamayanlar da var! Yataklarımızı dersen, iyi kötü biz yatarız be efendim! İyisini buluncaya kadar kötüsüne eyvallah! Diyorsun ki fitilli lambalar! Tuluk suyu demene de karşılık vereceğim. Tuluğun değerini bilen bilir. Ondan sonra buyuruyorsun, komşular köyü bırakıp kente yörüsün! Yörüyene dur deyen yok zaten! Ama köyler boşalmasın! Köyler boşaldı mı, hepimiz boku yedik! Ulusun milletin beşiği köyler değil mi? Bu kaynağı kurutup nerde üreteceksin milleti? Köyü söndürdün mü memleket söner Emin Bey'im! Elleme giden gitsin, yörüyen yörüsün; ama kaynak kurumasın! Daha o gidenlere seviniyoruz biz. Neden deyecek olursan, okuyup mâmir oluyorlar. Hiç olmazsa bizim dilimizi biliyorlar. Biz de onların dilini biliyoruz. Baksana şu hallerimize. Kadastro! Ne demek kadastro? Meteoroloji rasat cihazı? Nedir bu? Irıza söyler, kasabada bir dairenin kapısında Malarya Eradikasyon yazıyormuş! Emin Bey'im biz Türk'üz hamdolsun! Dilimiz de Türkçe. Bize diyorsun ki kadınlar görgüsüz, erkekler bilgisiz. Bunu kabul etmiyorum! Biz kendi görgümüzü, bilgimizi biliriz. Hem iyi biliriz. Ama sizin görgüleri bilmeyiz. Siz de bizimkileri bilmezsiniz. Bak, yere bağdaş kurup oturabildin mi? Biz diz bile çökeriz. Masa, sandalye deye tuz yumurtlattın Battal'a. Dal öğlen bir saat uyumadan edemiyor hiçbiriniz. Uyku dediğin geceye mahsus. Ee, hani görgülüydünüz? Sen sade kendi görgünü biliyorsun. Ama senin görgün mü iyi, benim görgüm mü, orası ayrı.
    Sen Gazi Kemal'i duydun, ben gördüm! Memleketin efendisi köylüdür deye neden dedi Gazi Kemal? Çünkü Kurtuluş Savaşı'nı köylülerle kazandı! Eğer varsa, yarın cennete de köylüler gidecek önce. Neden? Çünkü köylüler sade kendilerinin değil, tüm milletin ekmeği için çalışır! Bir var ki, harp darp, sonra da seçim saçım, ağalar beyler anasını sinkaf etmiş köylünün, belini doğrultamıyor o yüzden!"
    Fakir Baykurt
    Sayfa 238 - Literatür Yayınları, 16. Basım (2007)
  • O zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve Karanfil Kız'ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış. Ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. Şimdi bu Karanfil Kız babasını fazla görememekten şikâyetçiymiş. Çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen haftasonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. Bir akşam adam gelip de kızına, "Haydi seninle sinemaya gidelim. Baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş Karanfil Kız. Ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler.
    Sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış Karanfil Kız'ı. Usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. Oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "Mesele değil," demiş babası. "Arka tarafta, yüksekte parlak bir ışık var, görüyor musun? İşte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. Perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. Ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin. "Karanfil Kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengarenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. Ancak hâlâ küçük bir sorun varmış. Film yabancı bir dildeymiş. Karanfil Kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili
    bilmiyormuş. "O da mesele değil," demiş o gün her zamankinden daha pratik zekâlı görünen babası. "Sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm. "Sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "Bütün çocuklar büyür; biri hariç..." Olmayan Ülke'de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. Bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. Korsanlar, denizkızları, Kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah... On numara bir hikâyeymiş yani. Ama işte neticede Karanfil Kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. Bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış. Karanfil Kız huzur dolu uykusundan
    uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, sütannesini ve sivri zekâlı kuzenini görmüş. Babası hariç herkesi... "Babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. Olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? Ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. Çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. Babasının niye öyle birdenbire kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. Ama ümidini de kaybetmemiş. Her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. Kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. Mesela istop mu oynanıyor, topu vargücüyle havaya fırlatırken, "Baba," diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. Ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en
    olmadık kıyılar köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "Ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. Ama babasından ne bir ses geliyormuş ne bir nefes. Söylemiş miydim, bu Karanfil Kız'ın sivri zekâlı bir kuzeni varmış? Bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona âşıkmış. Bir gün dayanamayıp Karanfil Kız'a, "Ben," demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." Gözleri büyümüş Karanfil Kız'ın. Yapışmış yakasına kuzeninin, "Söyle," demiş, "nerde babam?" - "Babanı öküz yuttu," diye cevap vermiş oğlan. Karanfil Kız şüpheyle bakmış ona. "Hangi öküz?" - "Hangisi olacak? Tabii ki, boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekâlı kuzen. "Ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum," diye eklemiş sonra da. Böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. Kocaman ağaçlar ve yabani
    otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar "Otur şuraya," demiş oğlan. "Öküz burada mı?" diye sormuş Karanfil Kız çimenlerin üstüne çökerek. Oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "Burada." - "Bu bir mantar," demiş Karanfil Kız. "Öküz değil." - "Öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "Bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "Ne yani," diye çıkışmış kuzen, "öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? Amma da aptalmışsın!" Oğlanlar sevdikleri kızlara böyle şeyler söyler ki, gerçek duyguları anlaşılmasın. Her neyse, onun bu sözleri Karanfil Kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez ama başka çaresi olmadığından mantarı alıp dişlemiş ve başlamış beklemeye. Ağaç dallarının rüzgârda sağa sola
    sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. Derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. Ayağa kalkıp suyun yeni akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. Bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendisine el salladığını görmüş, o da ona aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. Dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. Karanfil Kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış. Öküzü işte o anda görmüş. Koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. Dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. "Hey sen,
    bana bak çabuk!" diye bağırmış Karanfil Kız. Sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. "Sen de kimsin? Bu ne yaygara!" - "Demek dünyayı tutan öküz sensin," demiş kız. "Teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "Çok enteresan," demiş küçük kız. "Ama niyetim felsefe tartışmak değil. Buraya babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." Öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "Duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "Duydum da," demiş öküz. "Seninle ilgilenmeden önce bana küçük bir iyilik yapman gerekiyor." - "Neymiş o?" - "Çok fena susadım," demiş öküz. "Şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." - "Nasıl olacak ki o iş?" diye sormuş Karanfil Kız. "Koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?" Öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. "Amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi ?" "Çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş Karanfil Kız.
    "Ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. Çünkü yerçekimi kanunu diye bir şey var..." "Sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "Sana biraz alışsın hele. Şimdi anlat bakalım hikâyeni." Böylece Karanfil Kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. Hikâyesini bitirdikten sonra, "Ee," demiş. "Şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" Derin bir soluk almış öküz. "Şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" - "Ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle Karanfil Kız. "O sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. "Bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. Böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir..." - "Lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya
    girmiş Karanfil Kız. "Böyle durmak giderek zorlaşıyor. Hem sen su içmeyecek miydin?" - "Dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz. "Sana biraz alışsın hele. "Karanfil Kız kaşlarını çatmış. "Aklından şüphem var öküz, ama bitir bakalım hikâyeni." - "Evet," demiş öküz. "Dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. Toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "Deprem dediğimiz olay; biliyorum," diye girmiş araya Karanfil Kız sabırsızca. Başıyla onaylamış öküz. "Bu çöken binaların altında kalan insanlar için durum hiç de iyi olmaz. Ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler, Böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık odanın bir sinema salonu olduğunu hayal etmesini ister. Onlarca metre uzaklıktaki
    ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikâyeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. Küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. Nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. Hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikâyesi kalır." Karanfil Kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar, Nihayet öküz, "Hazır mısın?" diye sormuş. Kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. Susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "Pekâlâ," demiş. "Sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. Dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin."
    Karanfil Kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "Sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "Biliyorsun ki, artık bunu yapamam." İşte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş.
    Alper Canıgüz
    Sayfa 286 - April Yayıncılık
  • — Ayşe Hanım, bu işte köylü şehirli olur mu? Güzel mi bari?
    — Fena değil... Karının güzelliği ne demek? "Her karının adı birdir karanlıkta tadı birdir, " demişler
  • Bir yerlerde tembel yazar bol diyalog kullanır diye bir şeyler okumuştum sanki, ya da şimdi uydurdum. Ne olursa olsun etkinliğe bir şeyler yazmam gerektiği düşüncesiyle böyle bir şeyler karaladım.

    “Hay aksi, sırası mı şimdi bunun. Tam da… Olacak iş mi. “
    “Belki de sigortalar atmıştır sadece”
    “Olabilir, bakmak lazım aşağıya”
    “Evet, bakmak lazım”
    “Çok zamansız oldu ama”
    “Başka bir zaman olsa zamansız olmayacaktı sanki”
    “Hoşuna gitti beni böyle görmek sanki”
    “Nerden çıkarıyorsun, ben de karanlıktayım”
    “Sen seversin karanlığı”
    “Sen sevmez misin ki? Daha geçen gece şikayet ediyordun sokak lambalarından”
    “O başka, gözüme giriyor uyurken ışıkları.”
    “Olsun seviyorsun sen de işte, hem sen demiyor muydun insanlık Edison’la birlikte çöküşe geçti diye?”
    “Nasıl farklı çalışıyor senin kafan, ben bundan bahsetmiyordum ki?”
    “Sigortadandır belki sadece”
    “Belki de haklısındır, ama ben daha büyük olduğuna inanıyorum olayın”
    “Nasıl daha büyük?”
    “Caddenin sonundaki trafoda olabilir sorun, daha öne de çökmüştü biliyorsun”
    “Evet ama o gece fırtına vardı, yıldırım düşmüş yakınlar, öyle demişlerdi”
    “Her şeye inan söylenen”
    “Niye inanmayayım , sen seviyorsun o manyak teorileri”
    “Dikkatle baksan, öyle her denilene inanmasan, göreceksin sen de büyük resmi”
    “Ha, evet, büyük resim”
    “Kime diyorum, hem şimdi aklıma geldi sabah trafonun etrafında şüpheli iki kişi görmüştüm çöpü atmaya çıktığımda”
    “Nasıl şüpheli?”
    “Ne demek nasıl şüpheli, bir insan nasıl şüpheli olur?”
    “Ne bileyim , nasıl olur?”
    “Anlarsın işte görünce, hareketlerinden , ortama yaydığı elektrikten anlarsın”
    “Arasak mı artık?”
    “Polisi mi?”
    “Polis diyor hala, yok mu bunun için bir numara?”
    “Yüz seksenli bir şey olacaktı galiba”
    “Şarjı var mı senin telefonunun?”
    “Dolu tabii, ne zaman bittiğini gördün, tedbir benim göbek adım”
    “Çok büyük iş başarmış, ver bakayım şu sayfama”
    “Ya sırası mı böyle şeylerin şimdi, ne kadar süreceğini bilmiyoruz ki”
    “Belki de sigortalardandır”
    “Olabilir, sen söyleyince aklıma geldi, haftaya pazartesi sigorta hastanesinden randevu aldım sana”
    “Sigorta hastanesi mi kaldı, niye hem”
    “Diyordun ya , şu belimi göstereyim diye”
    “Ha, evet teşekkürler, ver telefonunu bakayım randevu saatine”
    “Sen de ne numaralar çekiyorsun, iki dakika ayrı kalamıyorsun internetten. Bazen diyorum da keşke icat edilmeseydi de hayatlarımız kötüleşmesiydi. Karanlığı bile sevebilirdim belki.”
    “Seviyorsun zaten”
    “Gözüme giriyor diyorum anlamıyor musun?”
    “Şimdi niye girmiyor peki”
    “Bu saatte yakıyorlar mı ki?”
    “Saat kaç ki, telefonunu ver bakayım"
    “Yok öyle, gelmezse bitmesini istemiyorum şarjımın hemen.”
    “Pinti herif, ne olacak”
    “Pintilikle ne alakası var, tedbirliyim sadece”
    “O yüzden attı di mi sigortalar”
    “Nerden biliyorsun attıklarını”
    “Belki atmıştır”
    “Olabilir, bakmak lazım aşağıya”
    “Evet, bakmak lazım”
    “Gerçi çöpleri atarken sabah bakmıştım ben, normal gibiydi”
    “O zaman normaldi zaten her şey”
    “O şüpheli adamları unutuyorsun ama”
    “Sen bir türlü unutamadın ama”
    “Peki bunu neye bağlıyorsun, tesadüf olabilr mi sence.”
    “Hayat tesadüfler için fazla karmaşık değil mi?”
    “Ben söylemedim, sen söyledin”
    “Uff, oyunumun zamanı geldi, açmazsam kaç günlük kazanımlarım kaybolacak.”
    “Gören de para kaybediyorsun sanacak, boş ver, kasma bu kadar. İnternet yokken ikimiz vardık sadece . Şimdi binlerce şey girdi aramıza.”
    “Ne girdi, konuşuyoruz ya iki saattir.”
    “İşte yok diye “
    “Var ya senin telefonunun şarjı”
    “Taktın telefonuma sen de, üff ya, gelmesi lazım artık, maç başlıyor”
    “Ha , senin olayın da buymuş demek, ne oldu sadece ikimiz”
    “Güzel tabii, ama her an olunca sıkabilir insanı, yani seni kastediyorum”
    “Hiç çeviremiyorsun”
    “Biliyorum”
    “Sigortaya baksak mı ?”
    “İyi olur, sigortalar atmış olabilir çünkü”
    “Tesla geldi aklıma , az çektirmemiş Edison”
    “ Öyle ama sayesinde 21.yüzyıl fenomeni oldu adam”
    “Bir yararı var sanki mezarda”
    “Vardır vardır, fatiha okumak gibi bir şey gavurlar için”
    “Alternatif bir akım başlattın sanki şu anda"
    “Tesla gibi mi?”
    “Graham Bell gibi, arasana arızayı”
    “Bilmiyorum ki numarasını”
    “Ver bakayım internetten “
    “Ne meraklıymışsın telefonuma sen de, taksaydın şarja”
    “Nerden bileyim ben kesileceğini”
    “Bilinmeyen numaralar kaçtı”
    “11880”
    “Hemen biliyorsun onu”
    “11818 vardı bir de, ezberlettiler ya bize, sözlü yapacaklar sanki”
    “Hangisinin müziği daha güzeldi”
    “Unuttum bak şimdi aniden sorunca”
    “Ya sigortadansa peki”
    “Bakmak lazım ona da”
    “Bu kapitalizm kötü bir şey, kara veremiyor insan hangi numarayı arayacağına. Bizim yerine başkalarının karar vermesine çok alışmışız”
    “Tam tespit adamı, karanlık oldu iyice ama”
    “Sokak lambaları yanmıyor hala”
    “Öyleyse”
    “Ben demiştim adamlar sakat diye”
    “Sakat değil, şüpheli dedin”
    “Aynı şey”
    “Bakan gözler için farklı olabilir ama”
    “Baksak mı sigortaya?”
    “Gerek yok bence, gözüne girmediğine göre ışık”
    “Yatarken giriyor zaten”
    “Daha bekleyecek miyiz peki”
    “Neyi?”
    “Godot?”
    “Ama beklerken kendimizi asalım”
    “Bir yerden aldın sanki bunu”
    “Bilmiyorum”
    “Tam zamanını buldu ya”
    “Evet, keşke başka bir zamanda kesilseydi”
    “Başka bir dönemde”
    “Başka bir çağ ya da”
    “ Hani şu şarkı vardı ya Guy Garvey’in”
    “İlk seferde söyledin adamın adını”
    “Kopya çektim, adı neydi “
    “HATIRLAMIYORUM”
    “Çalsana telefonda”
    “Şarjı biter”
    “Geldi ama”
    “Evet geldi”
    "Nihayet"
    "Ani oldu biraz"
    “Sigorta değilmiş o zaman”
    “Trafodandı bence zaten”
    “Belki”
    “O adamlar? ”
    “Sanmıyorum”
    “Şimdi kim ölecek peki”
    “Niye birisinin ölmesi gerekiyor ki?”
    “Ee, tema”
    “Ha, anladım. Senin maç bitti mi?
    “Yok daha ikinci yarı var”
    “Ben ölürüm o zaman.”
    “Oldu dikkat et kendine”
    “Ne acayip bir söz”
    “Düzgün düş yani, incitme kendini”
    “Tamam, teşekkürler her şey için”
    “Oldu, beğenmedim ama ben, görürsen söylersin ona”
    “Kime”
    “Biliyorsun, hem maç başlıyor şimdi, iyi geceler”
    “Sana da , iyi şanlar”
    “…”
    “Başladı tabii maç, şarkıyı açayım ondan sonra kaçarım ben iyi geceler “

    https://www.youtube.com/watch?v=3rOwQYTDZP0
  • 664 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu eseri yorumlamak için uzun süredir bekliyorum. 09.06.2018 tarihinde bitirdim eseri. Demini almasını bekledim ve demini de aldı zira. Hazır mısınız dostlar?
    18.yüzyılda yazılan post modern bir eserdir. Yıllarca okunmamış, okunmaktan kaçılmıştır. Sebebi ise anlaşılamamak ve okuyucunun bilgisiz olmasıdır fakat yine de iki yüz kırk yıldır birçok dile çevrilmiş ve okunmaktadır. Okuyucu değerini bilirse eşsiz bir eserdir.
    Peki kimdir bu Tristram Shandy?
    Yazarımız, Sterne bir din adamıdır. Çok da iyi vaiz vermektedir. Felsefeci bir din adamıdır ve bunu da oldukça esprili bir dille yansıtır. Cinselliğe de sonuna kadar değinir. Şimdi denebilir ki; bu kadarı da fazla. Ee yaşam kadar normal değil mi seks? Neden fazla? Öncelikle şunu belirteyim, bu önyargıları atarak okuyun bu eşsiz eseri. Çünkü daha başında başlıyor üstat. Daha ana rahmine düşmeden başlıyor anlatmaya her şeyi.
    Bir karakterin oluşumunu roman boyu okuyoruz aslında. Orta çağ döneminde geçen hikâye, aslında akıl çağının da başlangıcı kabul edilmekte. Okurken bunu da göz ardı etmemek gerekir. Roman boyunca Sterne daldan dala atlar ve bunu aslında bilerek yapar. Amacı okuyucuyu serseme çevirmektir. Bunu da başarır. Kitap bittiğinde aslında karakterimiz daha yeni dünyaya gelmiştir. Düşünün yani 661 sayfalık eser boyunca daha doğmamıştır bile. Karşımızda oldukça zeki, esprili, matrak ve eğlenceli ve de aşırı kültürlü bir karakter durmaktadır. Varın bu eseri okuma keyfini siz düşünün dostlar.
    Aslında Sterne’nin yani dolaylı olarak Tristram Shandy’nin yapmaya çalıştığı durum, konuyu dağıtarak anlatma olayıdır. Böylelikle asıl konudan uzaklaşıldığı düşünülse de aslında asıl konuya daha derinden girilir. Tabi anlayana
    Zor bir metin bu. Bunu belirtmek gerekir. Yer yer konu dışına çıkacaksınız. Sonra yeniden konunun ucundan tutacaksınız ama gerçekten çok gülecek, eğlenecek bazen de dağılacaksınız sevinçten ve kederden. Ayrıca şunu da belirtmem lazım ki biraz kaprisli bir yazar Sterne. Buna da hazır olun
    Bilen bilir, Hasan Ali Toptaş’ı çok severim ve o da bir eserinde (Kuşlar Yasına Gider) Sterne’nin bu eserinden bahsettiğine göre kesinlikle okunulması gereken eserlerden biridir diye düşünmekteyim kendi adıma. Okumazsanız çok şey kaybeder misiniz? BENCE KAYBEDERSİNİZ Okuyun, biraz eğlenin derim ben
    Voltaire, Sterne için ‘’Dahi’’ sözünü kullanmıştır. Bu da size ışık olabilir
    Laurence Sterne bir mektubunda yazma nedenini şöyle açıklamış: “Dünyayı ve üzerindeki tüm canlı varlıkları daha fazla sevebilmemiz için yazıyorum.” Okumak için bu sebep yeterli değil mi?
    Ve son olarak şunu da belirtmek isterim. Orhan Pamuk okumayan biri olarak belirtmem gerekir ki, harika bir önsöz yazmış ve edebi zekasını kullanmış Pamuk. Oldukça derinden etkiledi beni.
    Ve der ki James Boswell; ‘’Okumamış olan var mı Tristram Shandy’yi? Böyle kötü yetişmiş ölümlü olabilir mi?’’
    Okuyun bu eşsiz eseri bence. Kazanımları yüksek olacak. İçinde yer yer Don Quijote eseri havası da alacaksınız.
    Ve diyor ki Sterne; ‘’ ... zira okurumun şimdiye dek hiçbir konuda hiçbir şeyi tahmin edememiş olmasının sorumluluğu büyük oranda bana aittir. Ve bu açıdan efendim, ben böyle iyi, öyle özel bir mizaca sahibimdir ki, eğer sizin bir sonraki sayfada karşınıza ne çıkacağı konusunda en küçük bir fikir, bir varsayım öne sürebileceğinizi düşünsem, onu kitabımdan derhal söker atardım.’’
    Haydi şimdi de bu esere uzaktan bakın da göreyim
    Koşun ve alın bu eseri zira bulmak ne yazık ki çok zor bu eseri.
    Herkese bol kahkahalı ve matrak okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.
  • Mumlar söndüğünde köyde, hepimiz toplanırdık ninemin dizinin dibinde. Çiçekli bir fistanla yamalanmış bir elbise. En çok dikkatimi çeken buydu çocuk aklımla. Hâlâ hayretle hatırlarım... Nineme sorduğumda uyumuna rağmen fistanı, ellerimde tutarak çiçekleriyle, bahar gibi bakardı, genç kız gözleriyle... Ve anlardım ve elbet ki yıllar sonra çok daha iyi anladım bu fistan genç kızlığının, evlendiği o ilk zamanların hatırasıydı. Dedemin hatırası.

    Bu mu gızım? derdi, okşayarak çiçekleri...
    Başımla onaylayarak, birgün o güzel gözlere bir parçada olsa sahip olabilmeyi dilerdim. O sevince, o sadakate…

    Dedenin hatırası ya, kıymetlimdir, kıymetli… Yiyecek ekmeğimiz dahi yokken ve üstüm başım çok daha çiçekken, güldü o an; ahada bu kumaştan elbise almıştı bana.
    Öyle güzeldi... Pembe sarı iri gülleri ve beyaz tomurcuklarıyla öyle güzel... Solmadı ha, solmasın diye de nasıl çabaladım gızım.. Giymeye kıyamadım çoğu zaman. Giydiğimde ise dedene giydim en çok. Kahvesini yaparken, aşını pişirirken, bebesini taşırken, onun göreceği yerlerde giydim. Çoğu zaman görmezdi ya yorgunluktan. Acırdı elleri topraktan. Toprak ki bizim herşeyimizdi. Toprak…
    Bakışları yeniden yaşlanmıştı sanki.. Beli çok daha büküktü şimdi. Yorgun ve yalnız. Dedemden sonra, yaşlanmıştı…

    Haydin bakalım toplaşın daha çok yanıma da masal anlatayım size, sesiyle irkildim. Bir masalın içindeydim, başka bir masala ihtiyacım var mıydı?


    ... Pencerenin hemen yanındaydım ve çaktırmadan pencerede asılı perdeden küçük bir parça yama alırken kendime, sadakatten, o sevinçten pay sahibi olduğumu düşündüm. Öyle mutluydum, döne döne kutladım beni. Benimde bir dedem olacak!! dedim. Beni gören annem ise, yan odada duaya duran ninemi unutup çığlığı bastı!!

    Yaramaz seni!! Bir perdeyi kesmediğin kalmıştı, gel buraya!!
    Anne terliklerinin isabet noktasının ki ne kadar tuttuğunu bilirsiniz. Hesaplarımıda katarsak durum dahiline, o an kaçmam gerekti. Ama ben kaçmak yerine bulunduğum yerde dimdik durup, afacanlığımı güçbela saklayıp,

    “Ninemde de var aynısından!! “ dedim.
    Ninem ise odadan çıkıp ve büyük ihtimal duasını tamamlayamadan,
    “ Bende de var ya, hemde çiçekli ve aradığım böyle birşeydi” dedi.
    - Anne, kemirir bu senin evini. Böyle durduğuna bakma, uysallığına, 10 çocuğa bedeldir.
    Utanmıştım o an, tüm afacanlığım kristal bir vazo gibi tuzla buz olmuştu gözlerini görünce... Perdenin o bir parçasını ninemin ellerine bırakırken, hiçbir şey söyleyemedim.
    O ise bebeğine elbise yapalım mı? dedi.
    Bebeğim yok ki nine dedim..
    Olmaz tabii afacan, dedi, saçlarımı şevkatle okşarken.
    O halde sana bir bebek yapmalı...
    ...

    Hiçbir şey onun kadar güzel değildi. Yalnız bir fark var ki ninemin perdesinin o bir köşesinin yanında, çok daha sonsuz güzellikte bir şey. Ninem, dedemin fistanının o son parçasını bebeğime etek dikmişti ve bendeki tülde üst olmuştu ona. Öyle güzeldi ki..
    Pembe yün ipliklerle diktiği saçlarını toprak elleriyle okşarken,
    Sen birgün bu kızdan da güzel bir kız olacaksın yavrum, dedi.
    Koyu kahve gözlerle bakarken nineme ve sonra bebeğe..
    Ve birgün dedeyi de bulacaksın, dedi.

    Kalp atışlarında kaybolabilirdim, sıcaklığında, beni sararken o kısık seslerle ettiği dualarda..
    Birgün ben de büyüyecektim…

    ...


    Ve şimdi işlemeli ceviz kaplama bir sandığı kaldırırken o bebeği buldum yeniden. Pembe saçlı, gül desenli ve tül elbisesiyle yazgımın gülen tarihçesini. Söz verilmiş bir dost gibi hatıramda olduğu kadar karşımda duruyordu işte… Büyümüştüm ve tek fark dede eksikti.

    Sandığı yavaşça kapatırken sırtımı sandığa verdim ve bebek kucağımda dinlendim, kısacık da olsa bir ömrün, bir nefesle yorgunluğunu atabilmek için.
    Varlığın... dedim bebeğe, varlığın dahi sadakatin ve sevginin en güzel göstergesi.

    O hiç vazgeçemediğim leylak işlemeli kanaviçe örtüsüne sahip yatağımın hemen yanındaki komidinin üzerine koydum bebeği. Sana bir yer bulana kadar yerin burası ve aslında burası!! dedim kalbimi göstererek ve bebeğin saçları çok daha pembeydi şimdi…


    Yağmur.. işte yağıyor. Biten bir haftanın sonunda eve topuklu ayakkabılarıyla yetişen ben. Üstüm başım sırılsıklam ve yağmur, giydiğim beyaz gömlekten tenimi göstermekte. Ne var ki? Pekala normal bakışları altında utanıp sıkılarak eve gitme çabam. Herkesin normal olarak gördüğü ben de nasıl başka... Saçlarım sırılsıklamdı ve durduğum bir trafik. Allahım nasılda bitmeyen bir yol, ne zor bir gün…
    Derken bir omuz çarptı omzuma!! Yağmurdan ötürü çok daha iyi hissettim, tenimdeki dokunuşunu. Boyu benden pekala uzun bir adam. Aramızda pek bir yaş olduğunu düşünmüyorum ve bu genç yaşında, oldukçada yakışan sakalları var.. Güldüm.. Güldüm ya bu fikir geçerken aklımdan.

    Dede de nereden çıktı dedim gökyüzüne bakarken…
    Ah şu masallar…

    Yeşil ışık yanarken ve sırılsıklam halimle bir yandan da üşürken, bir sıcaklık hissettim hemen yanımda. Soğuk ve bir o kadar sıcak bir sıcaklık.. Sol yanıma baktığımda aynı adam. Beni takip etmiş olabilir mi?
    - Üşümüş olmalısınız, kusura bakmayın, dedi.
    Paltosunu çıkarıp ona verirken ve gözlerine bakmamaya çalışırken,
    - Çok kibarsınız ama gerek yok. Yağmur dindi zaten, dedim.

    Yağmur hızlanmıştı ve hemen karşımda bir gökkuşağı. Şehrin tüm kirliliğine rağmen, şehri aşan ve önümde hemen bir gökkuşağı. Pembesi ki nasıl belirgin. Ardıma baktım, görmeyeceği şekilde hızlı hızlı yürürken.. paltosu bıraktığım gibi ellerinde ve gözleri bendeydi.
    İhtimal vermedim, şaşırdım..
    Masallar, masallarda kalmalıydı…


    Eve vardım, kapımı kapattım hızlıca. Ve bir o kadar hızlı bir şekilde ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp banyoya doğru yol aldım. Tam varmışken ve arınacakken düşünceler olduğu kadar kirden, o herzaman odanın dönemecinde duran aynaya takıldım, gözlerimle.
    Büyümüştüm... Uzun siyah saçlarımda damlayan suların fayansta biriken yoğunluğunda tekrar söyledim içimden bu sözü.. Büyümüştüm!! Dimdik duruşuyla, kökleri ninem, kökleri annem ve bakışlarının kahvesini o tüm koyuluğuyla babasından alan bir genç kadın olmuştum. Saçlarımı topladım, son bir sözü varmış gibi yağmur tanelerinin saçlarımda, dinlemedim onları.. Yağmur, yağmurda kalmalıydı birazda, tıpkı masallar gibi…


    Saat: 4. Gün hangi gün olursa olsun aynı saatte uyanışım... Bir Cumarteside 5 dakika sonra kalksam hayret.... Seviyorum bu disiplinimi ve hepsini nineme borçluyum. Aynı şevkatle uyandırırdı gün doğmadan. " Güneşten sonra uyanılmış zaman yitirilmiş bir zamandır " derdi..
    Ve güneşle boy ölçüşen ben, perdesiz o geniş pencerelerimden sızan keskin taze ışığa doğru seslenen..

    " Gün Aydın Güneş!! Bak senden önce uyandım!!!
    Güneş ise hiç bozuntuya vermeden, nasılsa dağ tepe yok gördüğün kozunu kullanarak pekala kibirli gözlerle ve beni hiç görmeden, aslında bana doğru o tüm gücüyle parlayarak, gün aydın " derdi..

    Gün Aydın!!


    Üstümü başımı güzelce giyip ve bugüne özel, bana özel bir günde.. tatil günümde en sevdiğim ve vazgeçemediğim boyu dizlerimde buz mavisi elbisemi giyip yollara düşmekti çabam. Hiç bilmediğim... Telefon yok, aramalar yok.. Sadece ben. Şehre rağmen, yaşamla sadece ben…

    Bebeğimle gözgöze geldik o an, beni unutacak mısın der gibi bir bakış attı, gördüm..
    Unutulur musun? dedim ve kafası çantamdan sarkacak şekilde, aslında onunda bu geziden eğlenme payında yollara düştük birlikte.
    Kaldırımlar dünün hatırasını taşıyan yağmur birikintilerindeydi. Kurutamamıştı, gücü yetememişti şehrin yağmur damlarını yok saymaya. Gün ışığında parlarken herbiri ve kırık beyaz babetlerimle incitmekten korkarak yürürken, bir balerin gibi yollarda, rüzgarda bana eşlik etmekteydi...

    Bebeğimin pembe saçlarının birkaç tutamını ve saçlarımı uçuşturan rüzgar... Gözlerim hafifçe kapalı, dudaklarımda sevdiğim bir şarkı…

    Fotokopi makinasından çıkmış insanların içinde bir ben..
    Aykırı? Hayır sadece İnsan.. Yaşamaya çalışan ve onu dinleyen…



    O an bir şarkı daha derken içimde ve bebeğim bir önceki şarkıyı hâlâ söylerken birşeye çarptım. Duvar desen değil, yastık desen sokağın ortasında işi ne? Soğuk sıcak arası bir şey....

    Gözlerimi açtım, bakışlarımı kaldırdım.
    O oradaydı..
    Yağmur adam..


    Ve yağmur yağdı yeniden...
    Hava günlük güneşlik, gökkuşağı birşeyi bekler gibi çıktı çıkacak…
    Yağmur yağdı, gözlerine bakarken.


    Saçlarım ki pembeydi artık, onun ise sakalları bu yüzden vardı;
    O dedeydi…

    Yağmur yağdı ve asla dinmedi….

    ...


    Ee nine sonra ne oldu??
    Böyle işte çocuklar masalımız...
    Peri kızı nerede hani bu masalda nine? Peri var demiştin, dedi çocuklardan biri… Peri ya... Siz periyi kanatlı, gerçekten sihirli bir şey mi zannettiniz? " Gerçek sihir sevgidir " çocuklar ve peri dahil biz insanların gizemi onu anlamadıklarına, çözemediklerine, aykırı gördüklerine verilen bir addır. Asıl sihir sevgidir…


    Siyah saçlarıyla izliyordu tüm masalı..
    Gerçek olabilir miydi tüm bunlar? dedi küçük kız...
    Sevgi sihirdi evet ama gerçek gerçekten olabilir miydi?
    Üstelik " Başlangıçlarla…"

    Odanın tahta kapısını yavaşça kapatırken küçük kız, pembe sarı ve beyaz çiçekli basmasıyla.. Saçlarının ucunda beliren bir renk vardı.
    Nine gördü, çocuklar gördü...
    Bir çocuk ki bakışlarını ayırıp ve tüm bakışları gördüğü şeyde toplayacaktı biraz sonra...
    Küçük parmaklarıyla pencereyi işaret etti, aslında ardını...
    Yağmur yağıyordu.
    Dinmeyecek bir yağmur...
    Ve bu yağmuru ki sadece kalbiyle görebilenler farkedebilirdi.
    Islanmak ki çok büyük bir marifet ve sihir...
    Tıpkı sevgi gibi,
    Başlangıçlar gibi..
    Hep yeniden bir sesle....


    " https://soundcloud.com/...e-willow-maid-erutan " :)

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim...
    Sevgiyle parlayın :)
  • Gördün mü bak uyumuyormuş yazar…
    Şimdi bu senin sakarlığın deme bana, sana diyorum! Ben karakterim ve adım MÜMTAZ! Anlamı ne biliyor musun? Diğerlerinden ayrılmış, üstün, seçkin, SEÇİLMİŞ! Bu kadar mı basit yazar bozuntusu? Ben sadece, boşa gitmiş bir sperm bozuntusu muyum? Milyonda bir şanslı mı? Yoksa, milyonda bir seçilen cenabet yarışmasının birincisi mi? Belli ki aklında, senaryonun sonuna dair hiçbir fikrin yok. Tasarlayarak ilerlediğin planında yok ki senin yerine ben konuşuyorum. Bu amatörce! Bak bu kitap tutmaz, yazma! Sil beni, anlıyor musun sil! Hem ben kurtulayım, hem sen kurtul, hem okuyan kurtulsun…
    - Kapı çalar…
    Aksiyon diyorsun, yemezler. Bakmayacağım kapıya, hiç zorlama…
    - Kapıdaki kişi hafifçe kapıyı yumruklayarak “ Mümtaz, açsana oğlum benim Ensar… “
    Beni Ensarla mı kandırıyorsun yani? Şöyle güzel bir bayan fena olmazdı hani?
    - “ Mümtaz! Açsana oğlum… “ Mümtaz’ın telefonu çalmaya başlar. İnanıp, inanmama arasındadır…
    Tamam lan, şimdilik sen kazandın! Ne var lan, ne var?
    - Kapıyı açar Mümtaz. Ensar sinirli bir şekilde “ Niye açmıyorsun kapıyı? “
    Unutmuşum…

    ***** *****

    - “Kapıyı açmayı mı unuttun?”
    Neyse ne işte Ensar, gir…
    - “Sende bugün bir gariplik var?”
    Bugün değil mi? Bugün milat çünkü ben doğdum…
    - “Nasıl yani bugün müydü senin doğum günün?”
    Onu kastetmedim ben... Geç otur.
    - “Evet?.”
    Ne kadardır tanıyorsun beni?.
    - “Çocukluğumuzdan beri sen hesapla işte…”
    Bana karşı hep dürüst müydün?.
    - “Amacın ne Mümtaz?“
    Evet ya da hayır?.
    - “Evet.”
    O zaman hazır mısın soruyorum?.
    - “Nereye varacaksın çok merak ediyorum?.”
    Sen yazarın tarafındasın değil mi?.
    - “Ne? Anlamadım?”
    Kardeşim buldum ben işte yorma beni! Burası yalan dünya ve ben bir karakterim! Sende öylesin tamam mı? Bizi şu an biri yazıyor. Tahminime göre, bu ağzımdan çıkan kelimeleri, şu an biri okuyor, okuyan kişide şu an kitabın başında.
    - “Sarhoş mu oldun sen?.”
    Zorlaştırma lütfen…
    - “Ben neyim peki şimdi?”
    Karaktersin!
    - “Mümtaz, ben otuz altı yaşındayım. Akıl var mantık var sadece bir yılım, üç yüz altmış beş gün ediyor. Bu kadar uzun kitap mı olur?.“
    Bak işte hemen sana otuz altı yıl yaşamışsın gibi donanım yüklüyor anladın mı? Soru işareti yok, aklına gelebilecek her şey saniyesinde çözülüyor, ekleniliyor, çıkarılıyor ama senin ruhun anlamıyor, hissetmiyorsun yani, anlatabiliyor muyum? O senin hayatından bir kesit alıp sadece o kesiti okuyana yansıtıyor, anladın mı? Örneğin ben kendi hayatımın senaryo olduğunu, benimde bu senaryonun içinde rolümün Mümtaz olduğunu yakaladım ve yazar için benim hayatımın bu kısmı önemli, çözdün mü?
    - “Şimdi sen diyorsun ki her şey yalan? Bizler bir senaryonun karakterleriyiz öyle mi? Bak bundan güzel senaryo olur işte.“
    Lan işte yazıyor diyorum zaten sana biri! Bak yoğunlaş Ensar! Sende kurtulabilirsin…
    - “Mümtaz taşak mı geçiyorsun?.”
    ( Siz beni duyuyorsunuz değil mi? Yalan değil biliyorsunuz. Şu an iç sesimi silmiyorsa veya sansürlemiyorsa yazar, bu benim iç sesim. Yanılan kişi ben değilim, öyle değil mi?. )
    Şöyle yapalım o zaman… Al kardeşim.
    - “Eyvallah…”
    Afiyet olsun…
    - “Eee?.”
    Diyelim ki ben Mümtaz adlı kitabın başkarakteriyim…
    - “Evet, diyelim ki öylesin…”
    Bu senaryo biraz değişik çünkü ben bu kitabın karakteri olduğumu anladım, tamam mı?.
    - “Tamam?.”
    Şimdi asıl soru geliyor… Ben bir karakter olarak, okuyucum ile nasıl iletişime geçebilirim?
    - “Sen ciddi ciddi böyle olduğunu mu düşünüyorsun?.”
    Böyle olduğunu düşünüyorum desem, deli olduğumu mu düşüneceksin?.
    - “Yok ama olma potansiyelini taşıyor olarak düşünebilirim. “
    Beni anlamayacaksın değil mi?.
    - “Mümtaz gözünü seveyim saçmalama ya! Şaka yapıyorsan da, yeterli bu kadarı...”
    ( Sen salak mısın Mümtaz? Senin dışındaki herkesi yazar kontrol ediyor belli ki… )
    Aman iyi be kardeşim, şaka yapamayacağız yani sana…

    ***** *****

    - “Yap kardeşimde ne biliyim, neyse… velhasıl kelam Mümtazcım, senaryodan ibaret senin düşüncen anladın mı?.”
    Tamam, bu bir film olabilir Ensar ama sende şunu unutma… Bu da bir kitap ve kitaplar, en büyüğü de dahil en küçüğü de, hiçbiri göründüğü kadar küçük de değil, büyükte anlatabildim mi?..

    ***** *****

    - “Anladım kardeşim.”
    ( Örneğin şu an hissettiğim kadarıyla… Yazar beni yazmayı bir ara bıraktı. Sanırım şu an tekrar yazarken, beni izlediğini düşünüyorum. Sana bunu söyleyebilir miyim Ensar? Pardon… Size söyleyebilir miyim sayın yazar? Sanırım karakterlerinizi yani sizi ikna etmem gerekiyor öyle mi yoksa?… )
    - “İyi misin kardeşim, daldın?.”
    Bir sorum daha olacak ama kelimeleri toparlamaya çalışıyorum…
    - “Bekliyorum…”
    Sıkıldın mı?.
    - “Neyden?.”
    Ne biliyim işte yaşantından…
    - “Zaman zaman sıkılıyorum tabi her insan gibi ama hayat yine de yaşamaya değer kardeşim.”
    Sen karakterinden memnunsun yani?.
    - “Sen değil misin?.”
    Böyle bir karakter olacağımı düşünmemiştim…
    - “Nasıl yani?.”
    Rolümün bu olması garip geliyor…
    - “Mümtaz karakterini biz seviyoruz… O ne olacak peki?.”
    O da sizi seviyor, sevdiği için zaten anlatma ihtiyacı duyuyor…
    - “Eğer dediğin gibi bir yazar tarafından yazılıyorsak ve senin gibi bir karakterin yanındaysam, bu benim için gurur verici kardeşim…”
    ( Demek oluyor ki… Doğru yoldasın Mümtaz ayrıca teşekkür ederim size sayın yazar. ) Eyvallah kardeşim.
    - “Haydi! Çıkalım dışarı, biraz kafa dağıtalım…”
    Yok kardeşim… Uyku bastırdı feci ama bak sözüm olsun yarın yapalım.
    - “İyi ben kaçıyorum o halde ama yarın içiyoruz bak?.”
    Yarın söz kardeşim. Kendine iyi davran, görüşürüz.
    - “Eyvallah! Allaha emanet…”
    Cümle-miz öyle kardeşim…
    Gitti... Kaldık mı baş başa?. Bu arada… Hep ben mi konuşacağım böyle? Gerçi siz bilirsin iyisini doğrusunu. Siz yarattınız sonuçta ama benim uykum var, uyumak istiyorum izninizle… Eğer uyanmamı isterseniz, kaldırırsınız efendim, saygılar, sevgiler…

    ***** *****

    - Mümtaz yatağına uzandı ve çarşafını üstüne çekip, tavana anlamsızca bakmaya başladı. Ağır ağır kapanıyordu gözleri. Gözlerinin ışığı söndü, karanlık onu yok etmişti. Nerede olduğuna takılmadan, karanlıkta öylece bekliyordu rüya dediği alemi...
    Bir ışık belirdi, çok ilerde…
    Ona doğru yürümeye başladım, çok uzaktı…
    Koşmaya başladım…
    Yorulmuyordum ama hiç yaklaştığımı da düşünmüyordum, sanırım… Ben olduğum yerde öylece koşuyordum, vazgeçtim koşmaktan, uyandım sonra…
    - “Pardon, şunları tazeler misiniz?. Ee sonra?.
    Ensar sonra uyandım dedim ya…
    - “Hım… Garipmiş…”
    - Mümtaz çaktırmadan, Ensar’ın baktığı yere bakar. Birisi sarışın diğeri esmer, iki kadın oturmaktadır…
    - “Nasıl güzeller değil mi?.”
    Gerçek güzeldir kardeşim.
    - “Değil mi?.”
    - Mümtaz bir anda kalkar ve masalarına gider…
    Şey pardon… Düşünüyorum da sizi biri yazsaydı, bu güzelliği nasıl betimlerdi?. Milyonlarca kelime ordusu üreterek mi? Yoksa sadece bir kelime ile tüm orduları yok eden “Kadın” mı derdi sizlere?.
    - Mümtaz kendine geldiğinde, Ensar kaldığı yerden devam eder konuşmasına. “Değil mi?. Gerçek hissetmektir kardeşim.” Garson içkileri getirir. Ensar kadehini kaldırır. “Nazdorovia!.”
    Afiyet olsun… ( Doğru hissettiğin, doğru gerçektir ve yanlış hissettiğin, yanlış gerçektir. Yani doğru ve yanlışı, iyi hissetmek gerekir. )
    - Mümtaz içkisinden yudum aldıktan sonra az önce kurduğu hayali uygulamak için masalarına doğru giderken yön değiştirip tuvalete doğru gider. Yüzünü yıkar, gözlerinin içine bakar…
    Kimsin sen?.
    - Başka biri daha girer içeri, Mümtaz toparlanır. Hiçbir şey olmamış gibi davranır, Ensar’ın yanına gider.
    Kardeşim ben gidiyorum.
    - “Nereye?”
    Eve, uyku bastırdı çok fena.
    - “Dur birlikte kalkalım, ben bırakırım seni.”
    Yok kardeşim sen otur. Ben taksiyle giderim.
    - “İyi misin oğlum?.”
    Sorun yok kardeşim, merak etme, iyiyim. Haberleşiriz sonra…
    - “Tamam kardeşim, kendine dikkat et. Seviyorum seni…”
    Eyvallah görüşürüz.
    - Mümtaz bardan çıkar, kalabalığın arasına karışır…
    ( Neden ben?. Neden onlar değil de ben?. Seçilmiş olan bensem, neden mutsuzum?. Gerçeğe yönelmek mutsuzluk mudur?. Maske takıp, her şeyi unutup, oynamak mı gerekir?. Ben oyuncu değilim, ben gerçeğim, gerçek oynayabilir mi, oynamalı mıdır?. )

    2. Bölüm -
    Devamı gelir.
    yorum bırakmayı unutmayın :(