• HİZMET NEFSİN İLACIDIR
    .
    Kalbin ilacı zikirdir. Nefsin ilacı da hizmettir. Bunun için Allah dostları müridlerine bir yandan zikir vererek kalplerini ihyâ ederler, bir yandan da hizmet vererek nefislerini ıslâh etmelerini sağlarlar.
  • Said Nursi hazretlerinin davasını ve gayesini merak edenler, kendisinin devlet kademelerine gönderdiği mektubunu okuyarak bizzat kendilerinden öğrenebilirler.

    Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için ise Risale-i Nur ortadadır okuyabilirler. Zaten Said Nursi hazretlerini gerçek anlamda tanıyabilmenin yoluda Risale-i Nur okumakla mümkün olacağını ifade etmek isteriz.

    ****

    Başbakanlığa, Adliye Bakanlığına, Dahiliye Bakanlığına

    Hürriyet ilanını, Birinci Harb-i Umumiyi, mütareke zamanlarını, Milli Hükumetin ilk teşekkülünü ve Cumhuriyet zamanını birden derkeden bütün hükumet ricali, beni pek iyi tanırlar. Bununla beraber, müsaadenizle hayatıma bir sinema şeridi gibi sizinle beraber göz gezdirelim.

    Bitlis vilayetine tabi Nurs köyünde doğan ben; talebe hayatımda rastgelen alimlerle mücadele ederek, ilmi münakaşalarla karşıma çıkanları inayet-i İlahiye ile mağlub ede ede İstanbul'a kadar geldim.
    İstanbul'da bu afetli şöhret içinde mücadele ederek nihayet rakiblerimin ifsadatıyla merhum Sultan Abdülhamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.
    Hürriyet ilanıyla ve "31 Mart Vak'ası"ndaki hizmetlerimle "İttihad ve Terakki" hükumetinin nazar-ı dikkatini celbettim.
    Cami-ül Ezher gibi "Medreset-üz Zehra" namında bir İslam üniversitesinin Van'da açılması teklifi ile karşılaştım. Hatta temelini attım.
    Birinci harbin patlamasıyla talebelerimi başıma toplayarak gönüllü alay kumandanı olarak harbe iştirak ettim. Kafkas cephesinde, Bitlis'te esir düştüm. Esaretten kurtularak İstanbul'a geldim. "Dar-ül Hikmet-il İslamiye"ye a'za oldum.
    Mütareke zamanında, istila kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul'da çalıştım. Milli hükumetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükumetince takdir edilerek Van'da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.
    Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum.
    Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre Eski Said'i gömdüm. Büsbütün ahiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul'un Yuşa Tepesi'ne çekildim.
    Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım. Ruhi ve vicdani hazzımla başbaşa kaldım. "Euzü billahi mineşşeytani vessiyase" yani, "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" düsturuyla kendi ruhi alemime daldım. Ve Kur'an-ı Azimüşşan'ın tedkik ve mütalaasıyla vakit geçirerek Yeni Said olarak yaşamağa başladım.

    Fakat kaderin cilveleri, beni menfi olarak muhtelif yerlerde bulundurdu.
    Bu esnada Kur'an-ı Kerim'in feyzinden kalbime doğan füyuzatı yanımdaki kimselere yazdırarak bir takım risaleler vücuda geldi. Bu risalelerin heyet-i mecmuasına "Risale-i Nur" ismini verdim. Hakikaten Kur'anın nuruna istinad edildiği için, bu isim vicdanımdan doğmuş.
    Bunun ilham-ı İlahi olduğuna bütün imanımla kaniim ve bunları istinsah edenlere "Barekallah" dedim. Çünki, iman nurunu başkalarından esirgemeye imkan yoktu.
    Bu risalelerim, bir takım iman sahibleri tarafından birbirinden alınarak istinsah edildi. Bana böyle bir kanaat verdi ki, müslümanların zedelenen imanlarını takviye için bir sevk-i İlahidir. Bu sevk-i İlahiye hiç bir sahib-i iman mani olamayacağı gibi, teşvike de dinen mecbur bulunduğumu hissettim.
    Zaten bugüne kadar yüzotuzu bulan bu risaleler tamamen ahiret ve iman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kasdi olarak bahsetmez. Buna rağmen bir takım fırsat düşkünlerinin de iştigal mevzuu oldu. Üzerinde tedkikat yapılarak Eskişehir, Kastamonu, Denizli'de tevkif edildim; muhakemeler oldu.
    Neticede hakikat tecelli etti, adalet yerini buldu. Fakat bu düşkünler bir türlü usanmadılar. Bu defa da beni tevkif ederek Afyon'a getirmişlerdir. Mevkufum, isticvab altındayım. Bana şunları isnad ediyorlar:

    1- Sen siyasi bir cem'iyet kurmuşsun.

    2- Sen rejime aykırı fikirler neşrediyorsun.

    3- Siyasi bir gaye peşindesin.

    Bunların esbab-ı mucibe ve delilleri de, risalelerimin iki-üçünden on-onbeş cümleleridir.

    Sayın bakan!. Napolyon'un dediği gibi, "Bana tevili kabil olmayan bir cümle getiriniz, sizi onunla i'dam edeyim."

    Beşerin ağzından çıkan hangi cümle vardır ki, tevillerle cürüm ve suç teşkil etmesin. Bilhassa benim gibi yetmişbeş yaşına varmış ve bütün dünya hayatından elini çekmiş, sırf ahiret hayatına hasr-ı hayat etmiş bir adamın yazıları elbette serbest olacaktır. Hüsn-ü niyete makrun olduğu için pervasız olacaktır. Bunları tedkikle altında cürüm aramak insafsızlıktır. Başka birşey değildir.

    Binaenaleyh, bu yüzotuz risalemden hiç birisinde dünya işini alakalandıran bir maksad yoktur. Hepsi Kur'an nurundan iktibas edilen ahiret ve imana taalluk eder. Ne siyasi ve ne de dünyevi hiç bir gaye ve maksad yoktur.

    Nitekim hangi mahkeme işe başlamış ise, aynı kanaatla beraet kararını vermiştir. Binaenaleyh lüzumsuz mahkemeleri işgal etmek ve masum iman sahiblerini işlerinden güçlerinden alıkoymak, vatan ve millet namına yazıktır. Eski Said bütün hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarfetmişken, bütün bütün dünyadan el çekmiş, yetmişbeş yaşına gelmiş Yeni Said, nasıl olur da siyasetle iştigal eder. Buna tamamen siz de kanisiniz.

    Birtek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslam memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, alem-i İslamın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor.

    Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları imana davet ediyorum.

    Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız. El birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim.
  • Enbiyâ Suresi 83 – 84. Ayetler : {Eyyûb'u da hatırla! Hani Rabbine şöyle niyazda bulunmuştu: 'BAŞIMA BU DERT GELDİ. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.' Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olsun diye duasını kabul ettik, başındaki derdi ortadan kaldırdık ve ona aile fertlerini yanı sıra bir mislini daha verdik!}

    وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ
    Veeyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-ddurru veente erhamu-rrâhimîn(e)
    فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ
    Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in)(s) veâteynâhu ehlehu vemiślehum me’ahum rahmeten min ‘indinâ veżikrâ lil’âbidîn(e)

    ----------------------------------------------------------------
    Yani Eyyûb'un Rabbine niyazda bulunduğu zamanı hatırla. Ona "Eyyûb” adının verilmesi bütün hallerinde; varlıkta ve darlıkta, sıkıntıda ve bollukta Allah'a çokça dönüş yapmasından dolayıdır.
    Bu arada Hz. Eyyûb: "Bana merhamet et" dememiş de hitap adabını gözeterek: "Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” demiştir.
    Zaten Allah'a bağlılığın alametlerinden biri de musibet anlarında kulun halinin korunmasıdır.


    Bu konuda şu yorumlar da yapılmıştır:

    Allah'ın Hz. Eyyûb'dan: {اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ } "BAŞIMA BU DERTGELDİ” dediğini bildirmesi, sabırlı oluşunu ortadan kaldırmamıştır.

    Çünkü Allah, onun hakkında şöyle buyurmuştur:
    { اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ } "Gerçekten biz onu sabırlı bulduk.” (Sâd, 38/44)
    Çünkü hallerinde galip olan sabır idi. Bu nedenle nadir olarak söylediği bir söz, halindeki galip durumu ondan alıp götürmemiştir. Bundaki işaret ise müminin galip olan halinin marifet veya Allah'a iman olduğu şeklindedir. Nitekim müminin bütün vakitlerini meşgul eden ve bir an bile ayrılmadığı husus budur. Nadir bir hatası ise kesintisiz imanının yanında ondaki galip vasfi zorlayamaz.

    * Hz. Eyyûb'un: "BAŞIMA BU DERT GELDİ” sözü ilahi takdire itiraz değil de aczini dile getirmek şeklinde olduğundan, sabır sıfatıyla çelişmemiştir.

    * Allah, ona bu sözü söyletmiş ki, onda bu ümmetin güçsüzleri için bir nefes alma imkânı bulunsun. Böylece onlar sıkıntı halinde feryat ettikleri zaman bu, sabır sıfatıyla çelişmemiş olur.

    * Hz. Eyyûb'un bu sözü şikâyet şeklinde değil, şükür niyetiyle olmuştur. Hz. Eyyûb şunu demek istemiştir:
    "Başıma, velilerine has kıldığın bu dert geldi. Eğer sen merhametlilerin en merhametlisi olmasaydın, bana bu özelliği vermezdin. Lakin sen, rahmetinle beni buna ehil kıldın.”

    * Bu sözü Eyyûb söylememiştir. Lakin bu söz, musibetin onun elinden feryat etmesinden ibarettir. Şöyle ki musibet onun arkadaşlı ğına dayanamamış ve onun elinden feryat etmiştir. Yoksa Hz. Eyyûb, musibetten dolayı feryat etmemiştir.

    - Bu ifadede istifham hemzesi mukadderdir. Yani: "Sen, merhametlilerin en merhametlisi iken hiç başıma dert gelir mi?” Tıpkı: { وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ } 'Bu, senin başıma kaktığın bir nimettir' (Şuarâ, 26/22) ayetinin: "Bu, İsrail oğullarını köleleştirmen, senin başıma kaktığın bir nimet midir?" anlamında olması gibi.

    * Hz. Cebrâil, Hz. Eyyûb'a gelerek: "Neden susuyorsun? " demiş, o da: "Ne yapayım?” demiştir. Bunun üzerine Hz. Cebrâil: "Musibetin ve şifan Allah katında aynıdır. O halde Allah'tan afiyet dile" deyince Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDi" demiştir. Buna karşılık olarak Allah da şöyle buyurmuştur: (فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ ) "Bunun üzerine biz de kendisinde bulunan derdi ortadan kaldırdık. "

    * Bu ifadenin başındaki (فَ ) "f' harfi takip anlamındadır. Buna göre sanki Allah: "Hemen o anda ona afiyet verdik" buyurmuş olmaktadır. Bir de sanki şöyle buyurmuştur: "Ey Eyyûb! Eğer bundan önce de afiyet isteseydin, bu isteğini kabul edecektik. "

    * Bedeninden yiyen bir kurtçuk yere düşmüş ve Hz. Eyyûb onu yerden alıp yerine bırakmıştır. Bunun üzerine kurtçuk, onu öyle bir ısırmıştır ki artık sabrı tükenerek: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir. Bu sırada kendisine şöyle denilmiştir: "Ey Eyyûb! Sen bizimle sabreder misin? Eğer senin saç tellerinden her birinin altında sabırdan şu kadar çadır kurmamış olsaydım, bir saat bile sabredemezdin. "

    * Hz. Eyyûb'u yiyen kurtçuklar, vücudunun üst tabakalarının hepsini yediler, sadece dili ve kalbi kaldı. Bu sırada bir kurtçuk diline, diğer bir kurtçuk da kalbine tırmanınca şöyle dedi: "BAŞIMA BU DERT GELDİ. Bana, kendisiyle senin zikrini yapacağım bir dil ile kendisiyle seni tanıyacağım bir kalpten başka bir şey kalmamıştı, Bana bu da kalmadığı zaman, yaşamam ve sabretmem mümkün olmayacaktır, "


    * Hz. Eyyûb musibetin gerekçesini anlayamadı. Bu nedenle Allah'ın, başına bu musibeti kendisini temizlemek için mi, edep dersi vermek için mi, cezalandırmak için mi, kendine yakın kılmak için mi, bir özellik olarak mı yoksa arındırmak için mi verdiğini bilemedi. Esasen Allah'ın dostlarıyla olan beraberliği zaten böyledir.

    * Hz. Eyyûb'a: "Allah'tan afiyet dile"” denilmiş, o da şöyle demiştir:
    "Ben yetmiş yıl nimetler içinde yaşadım. Bu nedenle, yetmiş yıl da musibette geçirinceye kadar bekleyeceğim. Bu süre geçince Allah 'tan afiyet dileyeceğim.

    * Rivayete göre Allah, musibeti üzerinden kaldırınca Hz. Eyyûb'a: "Musibet günlerinde karşılaştığın en ağır şey ne idi? " diye sorulmuş o da: "Düşmanların alay edip sevinmeleri" demiştir.

    * Öte yandan kıssasında yer aldığına göre; Hz. Eyyûb'un öğrencileri kalemlerini kırdılar, ondan yazdıklarını yaktılar ve şöyle dediler:
    "Eğer Allah katında bir merteben olsaydı, başına bunca musibeti getirmezdi."

    * Yine rivayete göre yanında eşinden başka hiç kimse kalmamıştı. Eşi, Hz. Yusuf'un zürriyetinden idi. Sadece kendisi Hz. Eyyûb ile beraber kalıp ona hizmet ediyor ve bakıyordu.

    -Bu kadının onunla beraber kalmasının sebebi, Hz. Yâkub soyundan olup musibet ehli olması idi.
    -Hz Eyyûb'un: "BAŞIMA BU DERTGELDİ" demesinin sebebi şudur: Şeytan, karısına gelip: "Eğer hastanın iyileşmesini istiyorsan bana secde et" dedi. Şeytan, kendisine insan kılığında göründüğü için kadın, onun İblis olduğunu bilemedi ve bunu Hz. Eyyûb'a bildirdi. İşte bu sırada Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" dedi.
    -Hz. Eyyûb'un başına musibet gelince kavmi toplandı ve karısına şöyle dedi: "Bu hastayı şehrimizden çıkar. Çünkü biz, hastalığın bulaşıcı olmaşından, musibetinin bize zarar vermesinden ve hastalığının bize bulaşmasından korkuyoruz."
    Bunun üzerine karısı onu şehrin kapısına getirince bu kez de dediler ki: "Onu gördüğümüz zaman bize uğursuzluk getirmesinden endişe ediyoruz. Bu yüzden onu gözlerimizden uzak biryere götür. "
    Hz. Eyyûb'u alıp ıssız bir yere götüren karısı, şehre girip ücretle ekmek pişiriyor ve evlerde çalışıp aldığı ücreti ona götürüyordu. Ancak insanlar, kadının onun karısı olduğunu öğrenince kendisinden tiksinip bir daha onu çalıştırmadılar.

    - Karısının saç örgüleri ve kâkülü vardı. Hz. Eyyûb, kalkarken saç örgülerine tutunuyordu. Kadın, para bulamayınca saç örgülerini satarak parasıyla Hz. Eyyûb'a getireceği bir ekmek satın aldı. Bunun üzerine şeytan kendisine karısının fuhuş yaptığı, saçının da bu yolda kesildiği şeklinde vesvese verdi. Hz. Eyyûb da sezgisinin doğru çıkması halinde kendisini kırbaçlamaya yemin etti. Bu nedenle o kadının kalbindeki sıkıntı, Hz. Eyyûb'un bedenindeki sıkıntının tamamından daha şiddetli idi.

    * Bir rivayete göre ise karısı kaybolup şehre girmiş, bu sırada Allah Hz. Eyyûb'a şifa vermiş ve kendisi taze bir delikanlı olmuştur. Nitekim Allah onun kıssasında şöyle buyurmuştur:
    (اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ ) "Ayağını yere vur. İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su. " (Şâd, 38/42)
    Karısı dönüp kendisini bulamayınca, onu bir yırtıcı hayvan yediğini ya da bir afete uğradığını sanarak ağlayıp feryat etmeye başladı. İyileştiği için tanımadığı Hz. Eyyûb, kendisine: "Kadın! Neyin var? " dedi. Dedi ki: "Burada bir hastam vardı, onu kaybettim. " Bunun üzerine Hz. Eyyûb: "Aradığın o kişi benim" dedi.

    * Yapılan kimi rivayetlerde ise Hz. Eyyûb başına gelen musibeti, yedi yıl yedi ay yedi gün yedi saat yaşamıştır.

    * Bir iddiaya göre de İblis karşısına çıkarak: "Eğer iyileşmek istiyorsan, bana bir kez secde et" demiş, bunun üzerine Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir.

    * Hz. Eyyûb, hakikati keşfetme makamına erdirilmiş ve beşeri kimliğinden arındırılmış olduğundan musibeti hissetmiyordu, Allah, bir defa bu keşfi kendisinden saklayıp onu beşeri hüviyetine döndürünce: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir.

    * Allah, Hz. Eyyûb'u bu hale düşürüp kendisine bu sözü söyletmiş ki, kendisinde kulluk vasfi ortaya çıkmış olsun.

    * Allah, Hz. Eyyûb'a bu musibeti kendisinden önce yetmiş peygamberin istediğini, ancak bunu kendisi için seçtiğini vahyetti. Bu arada Allah üzerinden musibeti kaldırmak isteyince Hz. Eyyûb: "BAŞIMA BU DERT GELDİ" demiştir.


    * Bir görüşe göre de Hz. Eyyûb'a manevî bir keşif verildiği için musibetin acısını hissetmedi. Bunun üzerine: "Musibetin acısını hissetmediğim için bana musibetin kendisi dokundu" demiştir.

    Cafer-i Sadık da der ki:
    "Allah, Hz. Eyyûb'dan vahyi kırk gün alıkoyunca: "BAŞIMA BU DERT GELDİ"demiştir. Çünkü ibadetleri yerine getirmede güçsüzleşmiştir. Bunun üzerine, ibadetini hakkıyla yerine getirebilmesi için gücünü kendişine geri vermiştir. "

    * Hz. Eyyûb, hoşnutluğunun artmasını dilemiş ve hoşnutluğundaki zaaf ortadan kaldırılmak suretiyle dileği kabul edilmiştir.

    * Hz. Eyyûb'un üzerinde kalmasından yakındığı musibet, esas musibetin bakiyesi idi. Musibeti de bakiyesiyle idi. Nitekim tamamen üzerinden alınınca musibet ortadan kalkmış oldu. Bu nedenle Allah: "BAŞINDAKİ DERDİ ORTADAN KALDIRDIK" buyurmuştur. Aslında başındaki dert nefsi idi. Bu arada Hz. Eyyûb, beşeri benliğinden büsbütün arındırılıp her türlü bakiyeden temizlenince Allah ona esenlik, afiyet ve ümidi görünürde de verdi. Bu durumda ise musibet, afiyet, varlık ve yokluk eşit hale gelir.
  • Arzulardan sıyrıl, nefsini değil başkalarını düşün, çalış, hizmet ehli ol. Peki ben okumayacak mıydım, giyinmeyecek miydim, her gün gözlerimin önünde parlak saçlarını savurarak geçen bir Fetanet'in peşinden gitmeyecek miydim?
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 54 - Dergâh Yayınları
  • Allah için olmadıktan sonra bütün dünya elimizde olsa iğne ucu kadar kıymeti yoktur, ama Allah için olursa iğne ucu kadar olsada kıymeti vardır, mesuliyeti vardır.
  • Elazığ Tımarhanesin de (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) tedavi gören ve 1965 yılında vefat eden bir “deli”nin Allah'a yazdığı son dilekçesi şu şekilde:

    “Ben dünya Kürresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhanesi (Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi) sakinlerinden; İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, ahir deminde misafiri Azrail’i beklerken, Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hakiminin dergahı Uluhiyetine son arzuhalimdir:

    Ben ğam (dertlilik) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik kaftanında PADİŞAH yapılmışım

    … Meyvalardan dağdağana, çalgılardan ney-kemana kapılmışım… Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Ayizman’ın (Hitlerin işkenceci Nazi Komutanı) fırını, ve sahranın çöl fırtınasıdır.

    Ruhum aşık-ı Hüda Mahbub peresttir, lakin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gurestir (gelgittir) Bana gelen derdü gamın kilosu beleştir. Nerde bir güzel varsa bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir), bütün yiğitlerde bana hep ters ve terestir. Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdesttir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.

    Ol Resuli zişan ve Sultanı dücihan: “Cenabı Allah’ın insanları dünya, dünyayı ise insanlar için yarattığını; Ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için yarattığını; Erkekleri kadınlar; kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar ve münafıklar, inkârcıları ve münafıkları da cehennem için yarattığını” hadisleriyle haber vermiştir. Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman verdi sen tuğyan edersin; O in’am etti sen küfran (nankörlük) edersin; O ikram etti sen inkar edersin; O ihsan etti sen isyan edersin; bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin!..

    Bu söylediklerimin hepsi ruhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevabı gelirse bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’an’ı geldiği yere, yine Kur’an’ı getiren geri taşısın. Madem ki ahkamı ve ahlakı kalmadı, Kur’an’ın kağıdı ve yazısı neye yarasın?! Taki Hz. Muhammed Mehdi (A.S) gelince yeniden okunup yaşansın.!

    Ey zerrelerden kürrelere, yerlerden göklere bütün alemlerin Rabbi!.. Ey cemadi, nebati, hayvani, insani, ruhani ve nurani her şeyin ve herkesin yegane sahibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin, ve yaralı yüreklerin tabibi!. Ben biçare kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sahipsiz bir tımarhane delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım, aşkına sarıldım, yegane Sen kaldın!. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdana daldım! Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.

    Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!

    Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa senden, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahmanın en mükemmel tecelli ve temsilcisi… Kainatın fahri ebedisi, Ahir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levhi Mahfuzun (Kader projesinin) tercümanı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in Mahbubiyetini mi istedim?.. Hanif Dinin üstadı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz. Süleyman’ın saltanat ve servetini Hz. Musa’nın Celadet ve cesaretini, Hz. İsa’nın ruhaniyetinimi istedim?.. Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz. Ömerül Faruk’un dirayet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı zinnureynin asalet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim ve velayetini mi istedim? Senden mülkü hâkimiyet, şanü şöhret, malü servet mi talep ettim? Senden vücüdüma sıhhat ve afiyet, aklıma ziya ve selamet, hayatıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe ettim! Çünkü Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatın ihlal ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde, bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti!

    Sultanım Efendim:

    Ben Senden sadece seni istedim; pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen niyaz kabul edersin. Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkar olaydım… Ya sağlıklı sefalı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım!..

    Derdü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. Müminler kalbimin tacı, mücrimler rahmetin muhtacı, münkirler hikmetin icabı, Sadık ve aşık ehli cehd adaletin ilacıdır. Velakin bu münafık hain ve zalimler ise çıban başıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helali dışında bütün kadınlar kızlar ana-bacıdır.

    Ey Rabbim, Efendim!

    Malum-u aliniz ve zaten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim bayramlarım oldu… Ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne etrafımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım; ama şikâyet şekavettir; bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni yoktan var ettin, iman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin, ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler olsun!.. Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zaten Zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”

    Şimdi söyleyin;

    53 yıl önce Allah'a bu mektubu yazan mı deli, yoksa günümüzde akıllı geçinen bizler mi?
  • Ey Ehli Hak ve Tarikat! Hakk'a hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir.