İnsan, çoğu zaman içinde bir yerlerin eksik olduğu hissiyle uyanır. Bu, fiziksel bir boşluktan ziyade, ruhun kendine ait bir parçayı başka bir yerde, başka bir zamanda veya başka bir kalpte unutmuş olması gibidir. Bizler, o parçayı ararken aslında kendi iç dünyamızın mimarlarıyız. Ancak bu arayış, çoğu insanın sandığı gibi huzurlu bir yolculuk değil; daha ziyade sessiz bir esarettir. "Her eksik duygu, bir diğerine tutsaktır; onu tamamlayana kadar!" Bu cümle, ruhumuzun neden sürekli bir yerlere yetişmeye çalıştığını, neden bazen huzursuz olduğunu en yalın haliyle açıklıyor. Duygularımız serbest değildir. Bir duygu doğduğunda, kendine ait tamamlayıcı parçayı bulana kadar o eksikliğin ağırlığı altında kıvranır. Tıpkı bir kilit ve anahtar gibi; biri diğeri olmadan, kendi potansiyeline kavuşamaz, sadece tutsak kaldığı o eksiklik hissini besler. Tamamlanmak, aslında bir sona varmak değil, bir hapishanenin kapısını içeriden açmaktır. O parça yerine oturduğunda, artık tutsaklık biter ve insan kendi bütünlüğüne kavuşur. Ancak unutmamak gerekir ki; bu tamamlanma süreci, hayatın bize sunduğu en büyük imtihanlardan biridir. Çünkü bazen eksik olanı ararken, aslında kendimizi tamamlamamız gerektiğini unuturuz. Hayatın her anı, bizi bu eksik parçalara götüren bir köprü gibidir. Önemli olan, o parçayı bulduğumuzda onu tanıyıp tanımayacağımızdır. Çünkü her eksik duygu, sadece kendi dengesini bulduğunda özgürdür.
Geçmişimizle ilgili bir parçayı aradan çıkarmayı, bir şeyi kaldırıp bir başkasının yerine koymayı istemek, belki de denklemin tamamını göremeyişimizden kaynaklanıyor. Dünya öyle ince hesaplarla yaratılmış, kader ile her şey öyle ölçülüp biçilip programlanmış ki, içinde fazladan bir parça yok. Aynı Π sayısı gibi, ne fazlası var ne eksiği… Belki de istemediğimiz olayların veya kişilerin tek birinin eksikliğinde bile hikayemiz eksik kalıyor… Daire tamamlanmıyor
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir bardak suya boşanan diyenlere...
Kadının evde iş yapması demek bir erkeğin ayak işini özel yapmak zorunda olduğu anlamına gelmez. 1 bardak suyu isteyen ayakkabısını sildirtiyor. Yetmiyor. Elde yıkanacak bir küçük parça minik eşyasını bile sana kitliyor. Yetmiyor. Yatağını yapmıyor eğer ayrı odada uyumak istiyorsa. Bu da yetmiyor. Zaten yapılmış yemeği sen başka odadayken bir tabağa koyup yiyemiyor. Hadi, onları koydun önüne! Bu kez "bu eksik, şu eksik" diyip iki adım ötesindeki şeyi de kendi istiyor. Bunları babam benden istiyor. Evli olmasam da evli kadınların neden 1 bardakla boşandığını anlıyorum. O bir bardak değil. Sürekli suyu senden genelde istiyor. Bir sürü ayak işi istiyorlar. Peki, ben neden çekip gitmiyorum? Çünkü babam. Biyolojik bağım var. Ama elin adamı sırf para kazanıyor diye her ayak işini bir kadına yaptıramaz. Kadın ev hanımıysa yemeği yapar. Evi temizler. Çocuğa bakar. Gerisi erkekte. Kendi kişisel işlerini de yapsın. Bebek değil. Babam, erkek kardeşim ense traşını da benden istiyor. Elin adamı istese sürekli mesela yapmazdım. Gidip kuaförde yaptır biraz da derdim. Hiçbir kadın sırf çalışmıyor diye biyolojik bir bağı falan da yoksa arada katlanmak zorunda değil. Ben aileme bile kısa süreliğine katlanıyorum. Uzun vadede değil. Bunlar kadının işi değil. Aşk falan hikaye. Ben kan bağına bakarım. Kan bağımın olmadığı bir adamın eli kolu tutuyorsa kendi kişisel işini yapar. Felç falan veya hasta da değilse paşa paşa işini yapacak. Erkek bir eş eve para getiriyor ama kadının kişisel işini yapmıyor. Genel eve para getiriyor. İşte kadınlar da ev hanımıysa evde çalışır ama erkeğin ayak işini yapmak zorunda değil çünkü erkekte onun ayak işini yapmıyor.
1000Kitap
Sanat ve Anlam Arayışı
Çocukluğumuzdan itibaren bize hedef koymak öğretilir. İyi notlar alırsak, istediğimiz bölümü kazanırsak, iyi bir işe girersek ya da uzun zamandır hayalini kurduğumuz bir şeyi başarırsak mutlu olacağımız söylenir. Bu yüzden hayatın önemli bir kısmı bir sonraki hedefe doğru yürüyerek geçer. Bir sınava hazırlanırız, bir ev almak için yıllarca para biriktiririz, çocuklarımız için hayaller kurarız. Hedeflerin şekli değişir ama verdikleri vaat pek değişmez. Bir gün her şey biraz daha yerine oturacaktır. Bu inanç bütünüyle yanlış değildir. Uzun zamandır beklenen bir haber geldiğinde, yıllarca emek verilen bir iş sonuçlandığında ya da büyük bir özlem sona erdiğinde hissedilen sevinç gerçektir. Yalnız bazen insanı şaşırtan başka bir şey olur. Ulaşılması gereken şeye ulaşılsa da, ulaşılmasa da, hatta görünürde hiçbir sorun yokken bile içimizde açıklaması zor bir eksiklik hissedebiliriz. O eksiklik hissiyle ne yapacağımızı bilemeyiz. Kimi zaman yeni hedeflere yöneliriz, kimi zaman kendimizi daha yoğun çalışırken buluruz. Çünkü başımıza gelenleri yalnızca yaşamakla yetinmeyiz. Onları birbirine bağlamaya çalışırız. Tarif etmekte zorlandığımız duyguların kaynağı da çoğu zaman budur. Eksik olan şey her zaman yeni bir hedef değildir. Daha çok, yaşadıklarımızın nasıl bir bütünün parçası olduğunu görebilmektir. Mutluluk aradığımızı düşünürüz. Oysa çoğu zaman peşinde olduğumuz şey, yaşadığımız hayatın bir yere oturduğunu hissedebilmektir. Yerine oturmayan parça Aynı olay iki farklı kişinin hayatında bambaşka izler bırakabilir. Bir ayrılık birini yıllarca geçmişe bağlarken, başka biri için yeni bir başlangıca dönüşebilir. Bir başarı birinin yönünü değiştirirken, başka biri için kısa süreli bir sevinç olarak kalabilir. Başımıza gelenler kadar, onlara verdiğimiz anlamlar da kim
Makale|Yazı
Seçim paradoksu
Çok seyahat eden ve değişik lezzetleri dünyanın birçok şehrinden deneyimlemiş bir seyyah olarak söylemeliyim ki; en iyi lokantaların menüsü kalabalık olmayanlardır, en iyi şehirler sade şehirler ve en kaliteli insanlar da sadeliği şiar edinmiş olanlardır. Yazım yine uzun olacak, kısa kes diyenler için, Sadelik en asil zarafettir diyerek konuyu buracıkta özetleyebilirim; lakin bu beylik lafın arkasındaki derin hakikati okumak isteyenlerle kalemin mürekkebi elverdiğince uzun bir hasbihale duracağız. Kapitalizmin kurumsal ve yutturmacalı kalıplarından sıyrılıp fıtrata baktığımızda hiç düşündünüz mü; ansiklopedi gibi kalın menüsü olan o cafcaflı restoranlar neden kısa sürede kapanıyor da, yüz yıllık asırlık işletmeler hep tek bir ürün üzerine sebat edenlerden çıkıyor? Çünkü insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik olan seçim yapabilme iradesinin de fıtri bir limiti, aşılmaması gereken bir optimum noktası vardır. Hatta bazen önünüze hiçbir seçeneğin sunulmaması, seçimsizlik en büyük nimettir; misal, şehrin en iyi dönercisine girdiğinizde önünüze alternatif bir yemeğin konulmaması ve o tek lezzete odaklanmanız, günün en huzurlu anına dönüşebilir. Bizler fani dünyanın haz ve mutluluklarının değil, kalbi bir sekinetin, yani huzurun peşindeyiz ve bu huzur için doğru mizanlarla seçim yapmak şarttır. Önünde onlarca sayfadan oluşan bir menüyle baş başa kalan aç ve sabırsız bir insanın karar vermesi nasıl zor ve ekseriyetle hüsranla sonuçlanan bir süreçse, hayatın bütünü de böyledir; zira insan o kalabalıkta kendi tabağını yerken bile sürekli acaba diğerini mi sipariş verseydim, yoksa karşımdakinin tabağı mı daha iyiydi? vesvesesiyle tahrif olur. Halbuki lezzet, tam bir odaklanma işidir; her hakiki lezzet gibi sevmek de, sadakat de ancak odaklanmakla vücut
Din
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -VI-
Efendim, serinin ilk yazısından beri şunun iddiasındayız, hatırlayarak devam edelim: Nereden kafalarına estiği belli olmayan bazı yorumcuların iddia ettiği şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin, Muaviye radyallahu anha dair bir "rezervi veya "acabası" yoktur. Risale-i Nur'da hiçbir bölüm bize böyle bir şey söylememektedir. Aksine, külliyata bakıldığında, mürşidimin Hz. Muaviye'ye bakışının diğer Sahabîlerden ayrılmadığı görülecektir. Kendisinin Sünnî bir âlim olduğu anımsanırsa zâten bundan başka bir duruşa sahip olmayacağı da kolaylıkla kabullenilecektir. Kabullenemeyenler, metinlerinde böyle bir muhalefet gördükleri için değil, hevâlarına sığdıramadıkları için kabullenememektedirler. (Yuh olsun onların nefislerine!) Evet. İşte bu yazıda da "itirazlara dayanak kılınmaya çalışılan" bir metni "ne kadar buna elverdiği yönüyle" analiz edeceğiz. Metnimiz Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nden. Aleyhissalâtuvesselâmın ihbar-ı gayb mucizelerinden birisine delil olmak üzere mürşidim iki hadis sevkediyor orada. Meâllerini alıntılayalım: "Hilâfet, benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." (Müsned, 5:220, 221.) "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak." (Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.) Şimdi, bu metinlere hiçbir önyargımız olmadan baktığımızda, buradan Muaviye radyallahu anha dair bir "karalama" malzemesi çıkarılabilir mi? el-Cevap: **Doğrusu ben böyle bir şey göremiyorum. Görenin de nasıl görebildiğini anlayamıyorum. Çünkü devamı şöyle geliyor: "(...) deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline
Hazreti Muaviye