ALLAH'IN "SEVİNMESİNİ" NASIL ANLAMALI?
"Azîz ve celîl olan Allah, "Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim; beni andığı (her) yerde, onunlayım (rahmet ve yardımım onunla beraberdir)!" buyurmuştur. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın, kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.” (Nitekim Allah şöyle buyurmuştur): “Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19) İnsan, Allah'ı "anlamanın" bir yoludur, ama "sınırlandırmanın" yolu değildir. Yâni, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevlâ'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. "Teşbih" tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat "tenzih" de tefekkürün yegâne sıhhatidir. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lâzım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lâkin sapıtmamak içinse dâima takdîse-tenzîhe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta "havf-reca/korku-ümit" dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zâten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a âittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüz bin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer: **"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, "Ona benzer hiçbir şey
Allah Sevgisi
Sevgili Müzeyyen, Bir sene önce sana yazdığım bir mektupta bir gün kanatlanıp uçmak istediğimden ve bunun için yıllardır tüy biriktirdiğimden bahsetmiştim. Ama ayağımın dibine çakılan çiviler vardı hani, zoruma gidiyordu, hani rüzgarların da gücü yetmiyordu beni yerden kesmeye çivilerle birlikte. İşte şimdi sana anlatacağım şeyler var. Ben uçamadım Müzeyyen. Ama kaçtım galiba. Ciğerlerimde hissettiğim bir ağrıyla birlikte çivileri söktük ayaklarımın dibinden. Koştum Müzeyyen, taşın toprağın üzerine kandan deliller bırakarak koştum. Kederimden kaçtım, bir sokak başında kaderimle kafa kafaya çarpıştım derken günler geçti böyle. Bugünlerde ise durakladığım nefeslendiğim bir konak var, ismine ev diyoruz. Bunu yeni keşfediyorum. Biliyorum iki milyon yıl gerisinden geliyorum insanlığın, benim payıma düşen bu geç kalmışlığın alnından öpüyorum, ne de olsa ağzına tüküremiyorum. Durakladığım sürede her şeyin durgunlaştığını hissediyorum. Eskisi gibi yazmıyorum, arkadaşlarla pek az görüşüyorum, hayatı pek az benimsiyorum. Sana bir isim söyleyebilirim haricinde bir bağım kalmadığını düşünüyorum. Yaşam ile benliğim arasında bir kopuş oldu sanki. Geldiğim bu noktada düşüncem odur ki; insan kederinden -belki kaderinden- kurtulacaksa bu kendinden bir parça bir şeyler eksiltmekle mümkünmüş. Açıkçası bunu böyle hayal etmemiştim Müzeyyen. İçimde eksik kalan hâlâ uçamıyor olmak mı, bilmiyorum. ... Biriktirdiğim tüyleri etrafa savuran hayat, yaralı ayaklarıma altın tepside baston sunuyor şimdi.
Kaybolmak
Karaladığım birkaç yazıyı ileti yoluyla sizinle paylaşmak istedim. Acı üzerine yazılan bazı kitapları ya da filmleri düşünelim. Genellikle aşk üzerine yazılmıştırlar. Belki de birinin kaybı üzerine. Fakat bence en büyük acı, ’kendini kaybetmektir.’ Kendini bazı şeylerin içinde yok olmuş gibi hissetmek; kendini, kendinin içinde kaybetmek; yapmayacağın hataları tekrar tekrar yaparken bulmak. En acısı, bu yaptığın hataların sana değil, başkalarına zarar vermesidir. Bence en büyük acı budur. Kendi evinde ruh gibi dolaşmak, kimseye acından, yaşadığın duygu girdabından çıkamadığını anlatamamak, saatlerini bomboş duvara bakarak geçirmek… İnsan önce kendini bulmalı, aramalı ve sevmeli. Değer verme hususunda önce kendine yer ayırmalı. Herkesin ’kendisi’ farklıdır. Biz birini mükemmel görürken, o bilmediğimiz bataklıkta batıyor ve yardım istiyor olabilir. Bazen etrafınıza gülücük saçan herkes ölebilir. Ölmesi kolaydır zaten; kararır, içi yorulur, tükenir. Peki, canlanması? Tekrar içinin bahar olması için bir ömür gerekir. Söylenen bir kelime bile kalbi bin parçaya bölebilir. Bir zaman sonra düzeldim sanarsınız, fakat gerçek bu değildir. Hiçbir zaman eskisi gibi tam sen olmazsın; hep bir parçan eksik kalır. O parça ’güvendir.’ Kırılıp geri gelmeyecek en güzel ve zor duygu güvendir. Seni kıranı ömrün boyunca seversin de, bu kalp bin parçaya ayrıldıktan sonra sevdiğine güvenemezsin. Güvendiğin için kendini suçlarsın. En sonunda onu değil, kendini kaybedersin. Kendini kaybetmenin derinliğinde boğulan bizler, aslında hiç var olmamışız gibi hissederiz ve en büyük gerçek budur: İnsan bazen eksikleriyle yaşamak zorunda kalmaz mı?
Hayata Dair
Günün yoğunluğundan unutmuşum bugün babamın vefat yıl dönümü, kaç yıl oldu ama hâlâ yokluğuna tam anlamıyla alışamadım, her şeyim her anım her özel günüm bir parça eksik. Olgunlaştım ama hâlâ çocuk gibi babamı istiyorum. Rabbim mekanını cennet etsin canım babam. Şu an ayrıyız ama elbet birgün buluşacağız.
Duygu ve Düşünce
°Yağmur Öncesi Bulutlar°
Yağmur öncesi bulutlar gibisin sevdiğim, Ve ben seni kendimden çok sevmişim Ne sen benimsin ne ben seninim Sevmek için sahip olmak gerektiğini söyleyen kim? Malik mi de yıldızlara, fütursuzca seviyor insan? Biliyorum sevdiğim artık bensizlik en güzeli Biliyorum, benimle mutlu son yok, biliyorum Şimdi sen sadece sevsen de yeter... Suç mu? Ağlayarak geldiğimiz şu dünyada, Mutlu bir hikayemiz olsun istedim... Suç mu? Sensizdim, yurdu sen olan hayaller kurdum. Suç mu bu sevdiğim? Ben seni her şeyden çok sevdim... Bak sevdiğim! Ufukta görünen yine sensizlik. Korkma, ben sensizliği de seveceğim. Sensizlik bile utanacak yokluğuna. Şimdi yaşamak gibi bir kaygım da yok. Günün ve saatlerin ehemmiyeti kalmadı. Dikili seni sevmek için seneler karşımda. Takvimler eskir sevdiğim sen zamana kanma. Perde perde sevgim, sonsuzluğun da ötesi Dudaklarım ebediyet yeminini çoktan etti. Sonsuz uçsuz sevginin notaları geziniyor,
İnsan, çoğu zaman içinde bir yerlerin eksik olduğu hissiyle uyanır. Bu, fiziksel bir boşluktan ziyade, ruhun kendine ait bir parçayı başka bir yerde, başka bir zamanda veya başka bir kalpte unutmuş olması gibidir. Bizler, o parçayı ararken aslında kendi iç dünyamızın mimarlarıyız. Ancak bu arayış, çoğu insanın sandığı gibi huzurlu bir yolculuk değil; daha ziyade sessiz bir esarettir. "Her eksik duygu, bir diğerine tutsaktır; onu tamamlayana kadar!" Bu cümle, ruhumuzun neden sürekli bir yerlere yetişmeye çalıştığını, neden bazen huzursuz olduğunu en yalın haliyle açıklıyor. Duygularımız serbest değildir. Bir duygu doğduğunda, kendine ait tamamlayıcı parçayı bulana kadar o eksikliğin ağırlığı altında kıvranır. Tıpkı bir kilit ve anahtar gibi; biri diğeri olmadan, kendi potansiyeline kavuşamaz, sadece tutsak kaldığı o eksiklik hissini besler. Tamamlanmak, aslında bir sona varmak değil, bir hapishanenin kapısını içeriden açmaktır. O parça yerine oturduğunda, artık tutsaklık biter ve insan kendi bütünlüğüne kavuşur. Ancak unutmamak gerekir ki; bu tamamlanma süreci, hayatın bize sunduğu en büyük imtihanlardan biridir. Çünkü bazen eksik olanı ararken, aslında kendimizi tamamlamamız gerektiğini unuturuz. Hayatın her anı, bizi bu eksik parçalara götüren bir köprü gibidir. Önemli olan, o parçayı bulduğumuzda onu tanıyıp tanımayacağımızdır. Çünkü her eksik duygu, sadece kendi dengesini bulduğunda özgürdür.