Dışımızdaki her şey daha güzel, bizden başka herkes daha mükemmelmiş gibi görünüyor. Ve bu çok doğal bir akış içinde gerçekleşiyor. Bazı şeylerin bizde eksik olduğunu çok sık duyumsuyoruz, eksikliğini duyduğumuz şey de çoğunlukla bir başkasında varmış gibi geliyor bize, sahip olduklarımızın yanı sıra yüceltilen bir parça gönül huzurunu bile ona layık görüyoruz. Böylece şanslı kişinin, yani bizim hayal ürünümüz olan kişinin hiçbir eksiği kalmıyor.
Allah senden razı olsun Selahaddin Adil Efendi
"Biz milletiz bacılar! Millet olmanın şartı, devletin eksik bıraktığını tamamlamaktır. Devletin erişemeyeceği noktalara erişip insanlığımızı yapmaktır. Ahmet Rıfkı bizim hürriyetimiz için canını verdi, biz bir kaç parça bir şey versek kıyamet mi kopar? Bana borcunuz yok Ayşe hanım, oğlunuz çoktan o defteri kapattı. Helal olsun!"
Sayfa 155 - Panama Yayıncılık·Kitabı okudu
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
“Birine kalbinizi açıp içinizi döktüğünüzde, giderken sadece kendini götürmüyor, sanki size ait bir sırrı da yanına alıyor. O zaman artık yalnız bile değil, eksik kalıyorsunuz. Sırf gideni değil, dökülüp kırılarak ortalığa saçılmamış eski halinizi de özlüyorsunuz. Acıklı bir seçim bu ama ne zaman birini gerçekten sevseniz, yapmak zorunda kalıyorsunuz. Başkalarına yaklaştıkça kendinizden uzaklaşıyorsunuz. Aşkları, ayrılıkları affediyorsunuz da, sizden bir parça götüreni, hem de aldığı emanetin anlamını, kıymetini bilmeden götüreni bağışlayamıyorsunuz.”
Sayfa 136 - Everest Yayınları·Kitabı okuyor
Orhan Kemal ve Mahmut Makal Hk
Bereketli Topraklar, nefis bir roman, biliyorsunuz. Fakat karanlık dehşetli. İnsana müthiş bir ümitsizlik veriyor. Halbuki ben Türk milletinin hiç de ümitsiz bir durumda olduğuna kani değilim. Türk milletinin geleceğinin çok güzel olduğuna kaniyim. Ve bu güzel geleceği de, bugün yaşayan insanların yapacağına kaniyim. Türk köylüsü içinde, Türk işçisi içinde, Türk esnafı, sanatkarı içinde, Türk aydını içinde mükemmel insanların varlığına kaniyim. Onun için şu bereketli topraklarda, bütün o havalide ya şayan köylüler içinde gayet eminim ki, memleketini dehşetli seven ve büyük insan olan köylüler de vardır, insanlar da var dır. Onlar yok kitapta. Onun için biraz karanlık. Aşağı yukarı Mahmut Makal'ın kitapları gibi. Her ikisinin de içine biraz da ha aydınlık komasını isterdim doğrusu. Mahmut Makal hakkında gayet kısa bir şey söylemek istiyorum. Yazdıklarını gayet beğeniyorum, doğruyu yazıyor. Fakat bana öyle geliyor ki, bir eksik tarafı var bütün bu doğrunun. Yani köyü bir parça ümitsiz görüyor gibi geliyor bana. Halbu ki bizatihi kendisinin bu köyün içinde çıkmış olması, bunları yaşamış olması köyün aydınlık tarafı. Ve bana öyle geliyor ki, belki Mahmut Makal'ın köyünde bir ikinci Mahmut Makal yok ama, yakınlardaki köylerde, biraz daha uzaklardaki köylerde bir sürü Mahmut Makal var. Hepsi belki Mahmut Makal gibi yazı yazmıyor, okuyamamış, fakat bizim Türk köylüsünün için deki bu aydınlık unsurları da herhalde vermek lazım."
Sayfa 282
[U]ykuyla uyanıklığı birbirinden ayıran o sisli çizginin üzerinde durmak, dünyaya oradan bakmak ve gördüğüm şekillerle işittiğim sesleri birdenbire değil de, adeta geviş otu çiğneresine, sindire sindire algılamak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, böyle zamanlarda yastığın hizasından eşyalara doğru bakarken, çoğu kez, insan herhalde uykudan kalkınca hemen uyanamıyor da, bir şeyleri gördükçe, o gördüğü şeyler kadar parça parça uyanıyor, diye düşünüyordum. Masayı görmüşse masa, kitapları görmüşse kitaplar, giysileri görmüşse giysiler, duvarları görmüşse duvarlar kadar uyanıyor, diyordum sözgelimi. Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. Ardından da, olaya bu açıdan bakıldığında, var olan her şeyi asla aynı anda göremeyeceğimize göre, demek ki uyanmanın hiç, ama hiç mi hiç sonu yok, diyordum. Sonra, o halde biz sürekli, sınırlarını algılayamadığımız kocaman bir uykunun içinde uyuyup uyanıyoruz, diyordum ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu dediklerim yüzünden artık o sırada kafam tıpkı bir çıfıt çarşısı gibi adamakıllı karışıyordu. Böyle zamanlarda, kendimi alabildiğine komik hissediyordum bir de, güçsüz, eksik ve acınacak kadar zavallı hissediyordum. Hatta, bir süre sonra, nefes alıp veriyor olmam bile hazin bir şeymiş gibi görünüyordu bana. Uykuların Doğusu
Sayfa 420 - İletişim Yayınları·Kitabı okuyor
Edebiyat
Her şeye karşın, doğadan bir parça bu; canlı, gerçek doğadan bir parça. Peki o tuhaf, insanı huzursuz eden duygu neden kaynaklanıyor? Doğayı böylesine milimi milimine tuvale aktarmak mı yanlış olan yoksa? İnsana rahatsızlık veren eksiklik doğaya fazla sadık olmaktan mı kaynaklanıyor? Ya da bir konu, özüne nüfuz etmeden, ondaki bütün anlam katmanlarını açığa çıkaran gizemli ışığı yakalamadan duyarsızca ele alındığında, ortaya çıkacak olan şey, yalnızca insanın içini allak bullak eden korkunç bir gerçeklik midir? Tıpkı güzel bir insanın içine, özüne ulaşmak amacıyla neştere sarılmak gibi: Ortaya dökülen iç organlar, insanın yüreğini kaldıran bir manzara değil midir? Neden basit, sıradan bir doğa parçası, kimi ressamların ona verdikleri ışıkla sizde hiçbir bayağı izlenim uyandırmaz... hatta, tersine, haz verir, huzur verir, sükunet verir de... aynı konu başka kimi ressamların elinde bayağılığa, çirkinliğe dönüşür? Oysa ikinci ressam da doğaya, konusuna tümüyle sadık kalmıştır. Resmi içinden aydınlatan ışığın eksikliği ile açıklanabilir herhalde bu durum! Alabildiğine görkemli, göz alıcı bir doğa görüntüsü karşısında bile, gökyüzünde güneş yoksa eğer bir şeylerin eksik olduğu duygusuna kapılmamız gibi tıpkı!
Sayfa 87 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı