• Hz Mevlana’ya göre Tanrı'ya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşk'tır. 
    Hz.Mevlana’nın sevgisi evrenseldir. Din,dil,ırk ayrımı yapmadan tüm insanları kapsamaktadır. Kadına büyük önem vermekte, kadın ve erkekeğin eşit olduğunu savunmaktaydı.Mevlana Celaleddin-i Rumi sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, Araplar, Ermeniler vb. bulunmaktaydı.Hz.Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünmekteydi. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı."İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olanı, sözün en hayırlısı ise az ve anlaşır olanıdır."derdi.Hz Mevlana'ya göre tüm insanlar, tanrı'nın bir görüntüsüydü.İnsanların bozulduğu bu yolculukta; insanlık şuuruna yükselirken sahip olması ve dikkat etmesi gerekenleri "aşk, tanrı, gönül, akıl, ilim, ahlak, ibadet, irade, tevekkül, dünya ve ölüm" olarak özetlemiş, olup,
    Sevgide güneş ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    Hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol,
    Öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol,
    ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" dizeleriyle akıllara kazımıştır

    Hacı Bektaş Veli bütün insanların kardeş olduğunu, dünyada ortaklaşa ve barış içinde yaşanılması gerektiğini, vahdet-i vücut’un” gerçekliğini, insanın Tanrısal niteliklerle donatıldığını savundu; sevgi’yi düşünce sisteminin odağına yerleştirdi. Sevgi, insanı olgunlaştırır. Tanrı’ya ulaştırır ve vahdet-i vücut’un anlamını kavratır. Dünya ateş, rüzgâr, toprak ve suyun sevgiyle birleştirilmesi
    yoluyla Tanrı tarafından yaratıldı. Bu nedenle sevgi birleştirici uyum sağlayıcıdır. Hacı Bektaş Veli, din ayrımcılığına karşı çıkar. Din, insanları birbirlerinden, ayırmak için değil, onlar ara­sında barış ve kardeşlik sağlamak için vardır.
    ”Eline, beline, diline sahip ol”,
    “Her şeye malik olan, hiçbir şeye malik olmaz”,
    ”Tanrı’ya ibadetle değil, muhab­betle varılır”

    Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
    Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.
    Her ne arar isen, kendinde ara,
    Kudüs’te, mekke’de, hâc’da değildir.

    Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
    Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
    Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
    Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

    Gönül kâbesine girmesin hülya,
    Nefsine hakim ol düşme bed hûya.
    Kirleri arıtan baksana suya,
    Hep yüzü yerlerde, buç’da değildir

    Deyişleri, duazları, sözleri ile aranılan her şeyin insanın özünde bulunduğunu anlatmakta gönüllere işlemektedir.
    Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal gibi ulu pirler de Hacı Bektaş Veli’den esinlenmiştir.

    Hz.Mevlana'nın bir diğer özelliği de gerçek bir ‘başkaldırı insanı’ olmasıdır.Bu yönüyle tam anlaşılamamakta, yanlış anlaşılmakta yanlış anlatılmaya çalışılmakta,bir çok kesimlerce yanlış yorumlanmaktadır. Zaten bu yüzden yabancılar onu bizden daha iyi anlamakta, her inançtan insan onda kendinden bir şeyler bulabilmektedir.

    Yanlış anlaşılmak bir çok büyük insanın adeta kaderi gibidir.
    Pir Sultan Abdal'da Hz.Mevlana gibi bir başkaldırı insanıdır ve günümüzde bazı çevreler tarafından yanlış anlatılmaktadır.Yanlış anlatıldığı bir çok konu olmakla birlikte bir tanesi kullandığı "Şah" kelimesini İran şahlarına kullandığı sanılmasıdır.

    Hızır paşa bizi berdâr etmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.
    Siyaset günleri gelip yetmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne,
    Can boyanmak ister Ali müşküne.
    Pirim Ali on ik’imam aşkına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Her nereye gitsem yolum dumandır,
    Bizi böyle kılan ahd ü amandır.
    Zincir boynum sıktı hayli zamandır,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Ilgın ılgın eser seher yelleri,
    Yâre selâm eylen urum erleri.
    Bize peyik geldi Şah bülbülleri,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Çıkarım bakarım kale başına,
    Mümin müslüm olan gider işine,
    Bir ben mi düşmüşüm can telâşına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Yaz seli gibiyim akar çağlarım,
    Hançer alıp ciğerciğim dağlarım.
    Garib kaldım şu arada ağlarım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan’ım eydür mürvetli şahım,
    Yaram baş verdi sızlar ciğergâhım.
    Arşa direk direk olmuş âhım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan Abdal'ın bu deyişindeki "Şah" kelimesini söylemesindeki kasıt Şahı Merdan İmam Hz.Ali'dir. Pir Sultan Abdal, hiç de farklı kesimlerin farklı anlatmak istediği, anlatılmaya çalışıldığı gibi değildir. Tarihte Pir Sultan isyanı diye bilinen bir isyan yoktur. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı Banaz köyü Hubyar Sultan talibidir. Pir Sultan Abdal'ın ise Hacı Bektaş Veli dergahına bağlı olduğu bu kadar çok bilinir olmasının sebebi o dönemdeki en büyük iletişim aracına saz ve söze sahip olması sözünü kimseden sakınmadan söylemesi olduğu bilinmelidir.

    Günümüzde Allah sevgisini anlamayan bu ilahı aşkı yüreğinde hissetmeyen, toplulukları kendi amaç ve menfaatleri için yanlış yönlendirmeye çalışan insanlar Hz.Mevlanayı menfaatleri uğruna ahlâka zıt göstermeye, Pir Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'yi devletçi olarak nitelendirmeye,Pir Sultan Abdal'ı da isyancı olarak göstermeye yanlış tanıtmaya çabalamaktadırlar.
    Bu yanlış anlamalar,yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar Allah kavramı içinde geçerlidir Allah.Rab,Hak veya Tanrı nasıl zikrederdeniz zikredin korku ile değil Tanrı'ya sevgi ve muhabbetle yaklaşılmalıdır. Zira Tanrı'yı anlamak başlı başına derin bir felsefedir.
    Ülkemizde kendini âlim sanan bazı cahil kimseler yabancılara Gavur demektedirler. Genel anlamda yabancılara bu kelimenin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zira Tanrı felsefesini,tasavvuf ilmini, Kur'an-ı Kerimi anlayan hayatına idrak eden yabancı insanlar da vardır. Johann Wolfgang von Goethe ve Lev Tolstoy bu insanlardan bir kaçıdır.

    Yakın tarihimizde Avrupa’nın içlerinde dinler arası hoşgörü
    fikrinin gelişmesine öncülük eden düşünürlerden birisi ünlü Alman şairi Goethe’dir.23 yaşında Kur’an’la tanışan Goethe Hz.Muhammed için fevkalade bir övgü şiiri de yazmıştır.70 yaşında bir şair olarak da, Kur’ân’ın Hz. Peygambere mânâ olarak bütünüyle indirildiği o
    kutlu gecenin (Kadir Gecesi) bir bayram gibi kutlanması fikrinde olduğunu
    bütün samimiyetiyle ifade etmiştir.
    Goethe Allah’ın Doğu’nun ve Batı’nın Rabb’i olduğu gerçeğini şu
    mısralarla ilan etmektedir:
    Doğu da Allah’ındır!
    Batı da Allah’ın!
    Kuzey ve Güney sahası,
    Sulh içindedir O’nun kudretiyle,
    O Tek Âdil olan,
    Hak olanı istiyor herkes için,
    O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”,
    Bu yüce isim çok yükseltilsin; âmin!

    Tolstoy’un öncelikli amacı; Ruslara Hz. Muhammed’i ve İslâm’ı bizzat kaynağından ve doğru bir şekilde tanıtmaktır.Zor sorularına Hz. Muhammed’in hadîslerinden ikna edici ve açıklayıcı cevaplar bulmuş
    Hz.Muhammedin hadislerini bir kitapta toplamış iftiharla bahsetmiştir.
    Ünlü yazar itiraflarında İslâm Tasavvufu’ndaki Allah bilgisi ve Allah sevgisi kavramlarına denk düşen bir anlayış içerisinde, hayatına anlam ve ruh kazandıran bir düşünceyi benimsemiştir.
    “Ben neyim?”, “Niçin yaşıyorum?”, “Benim görevim ne?”, “Nasıl yaşamalıyım?” sorularına bilim ve felsefeden
    aradığı cevabı bulamayınca,
    Hz.Muhammed’in hayata anlam kazandıran mesajlarına sığınmıştır.
    Tolstoy, inancın sadece insanın Allah’la ilişkisi olarak görülmesini ve insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesinden ibaret sayılmasını eleştirerek, “inancı; insan yaşamının ya da anlamının öğrenilmesi” şeklinde tanımlamıştır.Aradığına cevap bulduğu
    Hz. Muhammed’in hadîslerini şöhret ve itibar sahibi bir yazar olarak bütün
    dünyaya ilan etmiştir.
    Tolstoy’un kitabına aldığı hadîslerden bazıları şunlardır:
    “Hiçbir kimseye öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki verilmemiştir.” (Tolstoy: 26)
    “Öfkesini açığa vurmaktan çekinip, onu boğanları Allah daima mükâfatlandırır.” (Tolstoy: 30)
    “Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa
    vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma.” (Tolstoy: 27)
    “Diliyle insanları kıranları, ibadetleri temizlemez.” (Tolstoy: 36)
    “Muhabbet, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar.” (Tolstoy: 35)
    “Gerçek tevâzu, bütün iyiliklerin başıdır.” (Tolstoy: 31)
    “En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendine galip gelmesidir.”
    (Tolstoy: 31)

    Şeb-i Arus, Hz.Mevlana'nın
    Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür
    dediği sevgiliye kavuşma gecesi.
    Vefâtımızdan sonra mezarımızı yeryüzünde arama
    Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindendir.
    745.Vuslat yıl dönümünde Ehlibeyt yâreni Hz.Mevlana'yı ve pirlerimizi anmak, ilahi aşkta buluştuğumuz Allah dostlarını yad etmek amacıyla #37152456 etkinlikliği için okuduğum Mevlana'dan Altın Öğütler 1 kitabı vesilesi ile düşüncelerimi siz kitap dostlarıyla paylaşmak istedim.İncelememi sonuna kadar okuyan arkadaşlara ve etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim.

    Sizi Yunus ve Mevlana'nın sevgisiyle, Hacı Bektaş Veli'nin Hoşgörüsüyle,İmam Hüseyin ve Pir Sultan'nın dik duruşuyla,İmam Ali'nin Turab'lığıyla selamlıyorum Aşk ile...
  • Yapay zeka konusunda derinlemesine araştırma yapmamış, çok fazla bilgi sahibi olmayan kişiler için verimli bir başlangıç kitabı, üniversitelerin mühendislik ve matematik bölümlerinde ilk yıllarda tavsiye edilebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum. Mühendislik bölümlerinde çok fazla kitap okunmadığını biliyorum, yine de okumayı seven ancak ne okuyacağı hakkında fikri olmayan kardeşlerimiz için bir öneri olsun.

    Yazar, temel seviye matematik bilgisi olan sözelcilerin bile anlayabileceği bir seviyede yazmaya çalıştığını esprili bir dille belirtiyor. Ancak belirtmediği bir şey var, kitabın girişinde yapay zeka ve bilgisayarların tarihinden bahsetmesi, ki bu durum benim gibi bazı sayısalcıları eminim üzmüştür. :) Gerekli olduğunun farkındayım ancak bu kısımları sevemiyorum.

    Daha önce başka bir yapay zeka kitabı okumadığım için kıyaslama yapmak yerine "Bu kitapta neler var, neler yok?" bunlardan biraz bahsetmeye çalışacağım.

    Çalışmaları uzun yıllar önce başlamış olan ancak sosyal medya sayesinde günümüzde tüm dünyada popülerliği tavan yapmış olan konulardan birisi "Yapay Zeka". Bu kitapta yazar Prof. Dr. Cem Say kronolojik bir şekilde konuyu anlatmaya çalışmış, yani; yapay zekanın ilk fikir tohumlarının atıldığı dönemden başlayıp, günümüze ve daha sonra da gelecekte neler olabileceğine değinerek kitapta güzel bir bütünlük sağlamış. Cem Say, akla gelebilecek en genel 50 soruya da tek tek cevap vermiş.

    Otonom yani sürücüsüz araçlar, Google Amca'nın çeviri yaparken hangi yöntemlerden faydalandığı, seçim algoritmaları, sosyal medyada bize gösterilecek reklamlarla ilgili sistemler, Çin'in vatandaşlarına sosyal skor uygulamasını başlatması( Black Mirror'dan hatırlayanlar el sallasın), go oyununda ve satrançta dünya şampiyonu yazılımlar gibi konular ayrıca yapay zeka dünyayı ele geçirecek mi, robotlar aşık olabilir mi? gibi etkileyici sorular kitapta bizleri bekliyor.

    Yapay zeka gibi çok kompleks algoritmaların iş yaptığı, çok derin bir konuda herkesin anlayabileceği seviyede bir kitap yazmak gerçekten zor bir iş. Yazarın bunu başarabilmesinin bence iki sırrı var. Birincisi konuya gerçekten hakim olmak. Bir konuyu ne kadar basite indirgeyebiliyorsanız, konuya o derecede hakimsiniz demektir. Yazarın üniversitede ders vermesi, kendisinin ve öğrencilerinin bir çok çalışma yapmış olması da bu konuda çok etkilidir diye düşünüyorum.

    İkincisi de basite indirgenemeyecek konuları kitaba hiç koymamak. Evet o karmaşık algoritmalardan bahsediyorum, ikinci yöntem içi dolu okurlar için biraz üzücü. Yani yapay zeka hakkında hali hazırda araştırma yapmış, bilgi sahibi, zaten üzerine çalışma yapan kişiler bu konuları zaten biliyor olmalı. Onların için kitap muhtemelen biraz tarih ve biraz da konunun geneli hakkında bilgi tazeleme olacaktır. Bu da kitabın hedef kitlesi ile ilgili bir seçim diye düşünüyorum.

    Hazır yeri gelmişken belirteyim 184 sayfalık bir kitapta zaten çok derinlemesine bir anlatım beklemek doğru değil bunun farkındayım, okumak isteyenler de bunun farkında olarak kitaba başlasınlar. Bu kadar kısa olmasının sebebinin okurları sıkmamak adına olduğunu tahmin ediyorum. Yazarın o kadar bilgi yükünü bu kadarcık bir kitaba sığdırmış olması ayrıca bu kadar akıcı bir dil ile anlatmış olması da övgüye değer bir konu. Yine de bazı sorular altında girilen cevapların, kısa olan anlatımdan dolayı havada kaldığını düşünüyorum. Bu durum yine okurun konu hakkındaki bilgi birikimine göre değişiklik gösterecektir.

    Spoiler olmaması adına içeriği yüzeysel ele almaya ve okuyacaklara kitap hakkında kısaca fikir vermeye çalıştım. Eğer kitap hakkında "Acaba almaya değer mi?" gibi şüpheleri olan kişiler varsa yazar Cem Say'ın TedX İstanbul konuşmasını izlesinler. Buyurun link:
    https://www.youtube.com/watch?v=dCQtt3cA_VA
    Yazarın burada anlattığı konular bire bir olmasa da büyük çoğunlukla kitapta da yer almakta.

    Son olarak kitapta da belirtildiği üzere bu konular için matematik hayati öneme sahip. Okulda öğrenilen matematik türev, integral, limit ... vs. hayatımızda ne işe yarar? Gibi sorular sormadan önce biraz araştırıp, böyle kitapları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Kitabı okumadan önce youtube yalın kod sayfasında bir video izlemiştim, yapay zekadan bağımsız olarak matematiğin yazılımcılar için ne kadar önemli olduğundan bahsediliyordu, ilgili dakikadan itibaren onun da linkini buraya bırakmak istiyorum. https://youtu.be/Z_ic7EtAp_A?t=542
  • Alev yurt odasında bulunan eşyalarını topladığı sırada birdenbire kapının açılmasıyla ürktü. Gelen oda arkadaşı Filiz.
    Her zaman ki gibi telaşlı ve heyecanlı...

    Filiz'in telaşla odaya adım atmasıyla melankolik ruh halinden bir an için sıyrılan Alev, valizin ön bölümüne koymak için gardırobun sağ üst çekmecesinden çıkardığı çorapları, yanında ayakta durduğu yatağın üzerine eğilerek bıraktı.

    O esnada Filiz çoktan odanın ortasına kadar gelmiş, kollarını yana doğru açarak,
    " Neden hala buradasın?... "
    " Sinsice zihnime dolan gelecek kaygısı yüzünden! Mezun olmak demek bana göre, yeni bir hayata yelken açmak demek ve bu beni çok ama çok korkutuyor. "

    Filiz, sitem dolu bir ses tonuyla işaret parmağını duvardaki saate doğru uzatarak,
    " Tamam ama farkındasın değil mi? Otobüsün kalkma vaktine az bir zaman kaldı ve biz burada durmuş geleceğe kaygıyla bakıyoruz. "

    Mahçup bir edayla,
    " Üzgünüm..." dedi.
    " Üzgünüm ama... "
    " Aması falan yok, Alev! Seni anlıyorum. Ama seni anlamam sana hak verdiğim anlamına gelmesin! Ben de en az senin kadar endişeliyim. Hayatımda yeni bir sayfanın açılması beni de tedirgin ediyor ama bilinmezliklere doğru yelken açmak mutlu olmaya engel değil ki!... "

    Bakışları yerde duran bir kağıt parçasına takıldı ve eğilerek aldı.
    Hüzün dolu bir sesle,
    " Ne kadar planlar yaparsan yap, bir gün biz de bu kağıt parçası gibi sağa sola savrulacağız. Bir zamanlar şomizle kaplı, cildi parlak bir kitabın değerli bir sayfası iken, şimdi ise hunharca koparılarak savrulmuş değersiz bir kağıt parçası. O yüzden boşuna tasalanma! Geleceği asla ön göremezsin..." diye, ekledi.

    Sessiz adımlarla pencereye doğru yürüdü ve kampüsün bahçesinde büyük bir alanı kaplayan ağaçları, seyre daldı.

    Filiz'in önünde durduğu pencerenin kenarından bir hırsız gibi odaya girmeye çalışan cılız bir gün ışığına takılı kalan Alev, belli belirsiz bir ses tonuyla,
    " Haklısın..." diye, mırıldandı.

    Deminden beri kulağının arkasına girmekte inat eden bir tutam saçıyla oynamayı bırakarak,
    " Hadi, o zaman! Sadece yatağın üzerinde duran çoraplar kaldı. Onları da valize yerleştirdik mi, tamam! " dedi ve yatağa doğru seğirtti.

    Yatağın yanına geldiğinde çorapları almak için eğildiği anda bir tanesi kayarak yere fırladı. Düşen çorabı almak için sağ kolunu yere doğru uzattığı sırada, bakışları hukuk fakültesini kazandığında babası Kemal Bey'in armağan ettiği Swarovski taşlarla bezenmiş beyaz altın kaplamalı saatine takıldı.
    Panikle,
    " Eyvah! Çabuk, Filiz! Otobüsün kalkmasına az bir zaman kalmış. Hızlan!..."

    Filiz pencereden ayrılıp, gözlerine yansıyan sıcacık bir tebessümle Alev'e baktı.
    Sanki daha bir dakika öncesine kadar, denizde gemileri batmış gibi karalar bağlayan karşısındaki değildi!

    Hani sınırlı zamanda yapmakla mükellef olduğu bir işi tamamlamaya çalışan telaşlı insanlar vardır. Heyecanlarından elleri ve ayakları birbirine dolanır. Alevin şu anki ruh hali de tıpatıp, o insanlar gibiydi.
    Heyecanı, telaşına yansımıştı.

    Alevin duygusal geçişleri meşhurdu. Değişken bir mizaca sahip olmasıydı belki de Filiz'in Alev'i bu kadar çok sevmesi. Ya da en zor zamanında sinesinde yaralarını sarıp sarmalamasıydı. Sebep hangisi olursa olsun, onun nazarında Alev'in önem ve değeri mütemadi tartışmaya kapalıydı.

    Hani bazı hatıralar vardır, geçmişe sığmayan. Zaman geçse de daha dün yaşanmış gibi hatırlanan...

    Filiz de dün yaşanmış gibi hatırladı, annesinin vefat haberi yurda ulaştığında çektiği ızdırabı. O gün acı haber kendisine verildiğinde, sessizce akan gözyaşları sinesine değen kızgın bir kor gibi yüreğini dağlamıştı. Yüreği kanarken, nasıl da çareyi bomboş bakışlarla sınıf arkadaşlarında aramıştı. Oysa ki onlar uzaktan ibretlik bir film gibi, göz süzerek izlemişlerdi, gözlerinin önünde yaşanan trajediyi. Yaşamak zorunda kaldıklarına karşı hissettiği derin bir öfke ve acıyla, ayaklarını sürüye sürüye kampüsün en kuytu köşesine kadar gitmiş, gözüne kestirdiği büyük bir ağacın kovuğuna gizlenerek saatlerce ağlamıştı. Ağladıkça ruhundaki acı dağılacağına, katlanarak çoğalmıştı. Ta ki... Ne zaman yanına oturduğunu bile fark etmediği bir yabancının elindeki mendille gözyaşlarını silmesini, çektiği ızdırabı hafifletmek istercesine kollarını sımsıkı boynuna dolayıp bağrına basmasını, hissettiği ana kadar...

    Kabul ediyordu, kolay değildi! Sevdiğini ebediyete uğurlamak! Hele ki kaybedilen candan öte bir can, bir anne ise...

    Uğurlanan kim olursa olsun sizi sizden alır da bırakmaz mı, sonsuz denklemli bilinmeyenlere...
    Uğurlanan hisseder mi, hiç bu kadar özlendiğini...

    Hatıralarından sıyrılan Filiz, son kalan eşyalarını toplayan Alev'e yardım etti. Önünde duran son valizin fermuarını da kapattıktan sonra, buruk bir sevinçle Alev'in bulunduğu tarafa baktı.

    " Tamam mı? " diye, sordu.
    " Tamam, gidelim!... "

    Tam caddeye adımlarını atmışlardı ki aynı anda geri dönüp, bir kez daha uzun uzun baktılar dört yıldır yuva bildikleri kampüse. Karmaşık ve yoğun duygular içinde tekrar önlerine dönüp, ardısıra sürüklenen tekerlekli valizlerin çıkardığı tiz sesler eşliğinde maziyi geride bırakıp, geleceğe doğru yol aldılar.

    Öğleye doğru terminalin ön kapısından içeri girdiler. Neyse ki otobüsün kalkmasına az da olsa, biraz daha vakitleri vardı.

    Etrafta sağa sola doğru koşuşturan insanlar. Günlük yevmiyelerini çıkarabilmek uğruna, yolcuların peşisıra dolanan seyyar satıcılar. Meşhur, klakson sesleri.
    Tam bir şamata...

    Önlerine çıkan kalabalığı yarıp, otobüsün kalkacağı hatta vardılar. Ellerindeki valiz ve çantaları otobüsün önündeki kaldırım taşının kenarına koyup, valizlerin yanında duran boş banka oturdular.

    Filiz biletleri internet üzerinden almıştı. Fiyat olarak, Terminalden alınan biletlere oranla daha cazipti. Hem de istenilen koltukta oturma imkanı vardı. Biraz oturduktan sonra, birdenbire ayağa kalkan Filiz, bakışlarını Alev'e doğrultarak,

    " Basılı biletleri almak için, büroya gitmeliyim! "
    " Bastırmak şart mı? "
    " Şart değil, belki ama bilet mevzusunu şansa bırakmak istemiyorum. Geçen gün kampüsün yemekhanesinde yemek yerken, yan masada oturan grubun sözlerine, istem dışı kulak misafiri oldum. Benim gibi bir öğrenci, internet üzerinden bilet almış. Biletini bastırmış olduğu halde, nereye koyduğunu unutmasın mı? Yetkili birime mağduriyetini izah ettiğinde, herhangi bir problem teşkil etmez diye, teminat vermişler. Ayrıca ters bir durumda kullanılması için, referans numarası göndermişler!... "

    Kendisini pür dikkat dinleyen Alev'in mevzuya bakış açısını ölçmek adına,
    " Terminale gittiğinde söyle bakalım, ne olmuş? " diye, sordu Filiz.
    " Geçmiş yerine oturmuş. "
    " Hıı... Bekle oturmuş!.. "
    " Tam yerine oturduğu anda başka bir yolcu gelerek, koltuk üzerinde hak iddia etmesin mi! Meğerse aynı koltuk numarası o yolcuya da satılmış! "

    Merakının hükmü ağır basan Alev, Filiz'in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden,
    " Eee, sonra ne olmuş! " diye, sordu.
    " Neyse ki, bizim öğrenci basılı biletini son anda çantasının en küçük gözünde bulmuş da, indirilmekten kıl payı kurtulmuş!... " diye, cevapladı.
    " Şaka gibi, desene... "
    " Şaka gibi... "

    Filiz gülen gözlerle tam arkasını dönüp gideceği esnada, hafifçe yana doğru eğilerek,
    " Aç mısın? Atıştırmalık bir şeyler alayım mı? " diye, sordu.

    Hoşlanmayla karışık bir ilgiyle etrafı seyre dalan Alev, bakışlarını diktiği sabit noktadan ayırmadan,
    " Şu anda aç değilim! Ama al, istersen! Belki yolda yeriz. " diye, mırıldandı.

    On dakika sonra Filiz bir elinde biletler, diğer elinde yiyecek poşetleri ile çıkageldi.
    Elindeki poşetleri valizin üzerine koymak üzere eğildiği anda arkasından,
    " Bakar mısınız, genç bayan! " diye, gür bir erkek sesi duydu.

    Filiz doğrulup, ayağa kalktı. Uzun boylu, kısa saçlı, vakur bir duruşu olan, bu genç adamı kısık gözlerle süzerek,

    " Buyrun, problem nedir? " diye, sordu.
    " Kusura bakmayın! Rahatsız ediyorum ama deminden beri size yetişmeye çalışıyorum. Durmadan önüme geçip duran insanlar yüzünden, malum hafta sonu Terminal'de adım atacak yer yok! "
    Genç adamın bakışları bir an için, önündeki bankta arkası dönük olan Alev'e takılı kalsa da tekrar Filiz'e odaklanarak,

    " Neyse, asıl bahsetmek istediğim mevzu, İzmir'e kalkacak olan otobüs yedinci hattan değil, birinci hattan kalkacak! Son dakika gerçekleşen teknik bir arıza yüzünden, otobüslerin kalkış saatleri değişti. "

    Bu sefer de bakışları, bir yolcuya yön tarif eden kısa boylu, ama atletik bir fiziğe sahip olan delikanlıya takıldı. Üzerinde bulunan giysilerin ambleminden şirketin elemanı olduğu anlaşılan gence,
    " Fuat, bakar mısın? " diye, seslendi ve akabinde Filiz'e doğru dönerek,

    " Siz önden gidebilirsiniz! Eğer bir mahsuru yoksa valizlerinizin şirket elemanı tarafından bagaja yerleşmesinden emin olurum. "

    Filiz mahçup bir edayla,
    " Ah! Teşekkür ederim. " diye, cevap verdi. Alev'in yanına doğru giderek, sol omzundan hafifçe sarstı.
    " Alev! Hadi, gidelim! "

    Onlar konuşurken, paytak paytak yürümeye çalışan sevimli, küçük bir çocuğun kendinden büyük pamuk şeker yeme çabasını gülümseyerek izleyen Alev, yavaşça ayağa doğru kalktı ve tebessüm ederek,
    " Tamam..." dedi.
    Az önce izlediği manzara yüzünden, içinden attığı kahkahanın tınısı, istemsizce ses tonuna yansımıştı.

    Tam ayrılmak üzere olan genç adam, kulağına müzikal gibi gelen neşeli sesin sahibini görmek adına, bakışlarını Alev'e doğrulttuğu anda Alev'in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırarak şaşkın bir vaziyette, karşısında duran genç kızdan ilk görüşte etkilendi. Öyle gösterişli bir kız değildi, etkilendiği kişi. Bilakis ufak tefek, çelimsiz ve minyon bir cüsseye sahipti. Ama tebessüm ederken etrafına yaydığı o saf, katışıksız enerji muhteşemdi. Öyle ki genç ergenler gibi yaşamında ilk defa, bir genç kızın bakışlarına esir oldu. Asıl enteresan olan ise, Alev'in de genç adamın bakışlarında kaybolmasıydı.

    İkili arasında hissedilen yoğun atmosferin ayrımına varan Filiz, usulca Alev'in koluna değerek,
    " Hadi, gidelim!..." dedi.

    Zihin dünyası alt üst olan Alev, çaresizce Filiz'in ardı sıra otobüsün olduğu birinci hatta doğru yürüdü. Otobüsün yanına geldiklerinde binmeden son bir kez daha genç adamı görme isteğiyle dolup taştığı için, ümitle başını geriye doğru eğdi.

    Oradaydı...
    Hemen bakışlarını kaçırdı ve önüne döndü.
    Basamak yerine boşluğa adım attığı anda, elinde olmadan sendeledi. Bakışları ile Alevi takip eden genç adam Alevin basamaklarda sendelediğini gördüğü zaman, ileri doğru bir hamle yapsa da yerinden kıpırdamadı. Çünkü Alev dengesini çabuk sağlamış ve içeri girmişti bile! Filiz olanları fark etmedi. O sırada muavinle havadan sudan koyu bir sohbete dalmıştı. İçeri giren Alev Elinde tuttuğu yiyeceklerin olduğu poşeti üst rafa yerleştirip cam tarafındaki yerine geçip oturdu. Şoförün muavine seslenmesiyle muhabbetleri yarım kalan Filiz de Alevin arkasından otobüse binip, koridor tarafındaki yerine oturdu

    Filiz yerine oturduktan sonra, yan gözle Alev'i seyre daldı. Alev hissis bakışlarla, kucağında tuttuğu kol çantasının sapı ile oynuyordu.
    Kısa bir zaman sonra, daha fazla mevzuya kayıtsız kalamayan Filiz, Alevin omzuna dokunup gözlerinden yansıyan sıcacık sevgi dolu bakışlarla,
    " Alev! Nasılsın " diye sordu.

    Alevin aklı karışmıştı.
    Hislerine bir anlam vermeye çalışıyor ama anlam veremediği gibi, içinde bir yerlere de sığdıramıyordu. Parmak uçlarına kadar yüreğini titreten bu hisse o kadar çok yabancıydı ki!...

    Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan Filize doğru yaklaşıp, yanağına kuşun kanadının değmesi gibi küçücük bir buse kondurdu. Sessiz kelimelerle tekrar önüne dönüp, bu sefer istem dışı otobüsün camından dışarı bakmaya başladı.
    Bakıyordu ama görmüyordu...

    Filiz hislerini tahlil edebilmesi için, Alevi daha fazla sorgulamadı. Ön koltuğun arkasına taktığı kol çantasını açtı ve içinden kitabını alıp, yarım kaldığı bölümden itibaren okumaya başladı.

    Bomboş gözlerle camdan dışarı bakmaya devam eden Alev, birden bir çift gözün üzerinde olduğu hissine kapıldı. Görüşü netleştiğinde,
    " Aman Tanrım!... " diye, fısıldadı.

    Bu sefer gözlerini kaçırmadı. Doya doya baktı, yüreğinde fırtınalar kopmasına vesile olan, o bakışların sahibine.
    O anda klasik Türk Edebiyatı tarihine damga vurmuş olan Eylul deki Suata benzetti varlığını . Necib de ismi meçhul genç adam...

    Eylül, Alevin favori kitabıydı. Kurgu olduğunu bildiği halde eser bütün varlığına tesir etmişti. Ve dahi tesir etmekle kalmamış, üstüne üstlük ruhunu esaret zincirleri ile kahramanlarına bağlamıştı. Bir çok okuyucusuna göre Eylül, simgesel olarak yasak bir aşka konukseverlik yapmış olsa da, Alevin nazarında saf ve tertemiz bir aşka timsaldi

    Muavin elinde tuttuğu mikrofona doğru,
    " Sayın yolcular!... Hayırlı yolculuklar dilerim!..." dedi ve otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı.
    Alevin bakışları bir saniye hoparlöre doğru kaysa da, tekrar pencereye döndü. Bu sefer genc adam gözden kayboluncaya kadar bakışlarını ayırmadı. Genc adam gozden kaybolunca perişan bir vaziyette, ilgiye mazhar olmak isteyen bir kedi gibi, kitap okurken uyuyakalan Filize doğru yavaşça sokuldu.

    Alev böyle perişan bir vaziyette iken, genç adamda ondan farklı değildi.
    Genç adam, Alevin bindiği otobüs şirketinin sahibi, makina mühendisi Kenan Turan. Ailesini çok küçük yaşta trafik kazasında kaybettiğinde, yapayalnız ve tek başına hayatta kalma mücadelesi vermişti. Hem çalışmış, hem de okumuştu. Azmi ve cesaretiyle başarılı atılımlar yaparak, yirmi sekiz yaşında büyük bir şirketin sahibi olmuştu.

    O gün Terminalde teknik bir arıza olduğu haberini alır almaz, şirketteki işlerini yarım bırakıp soluğu terminalde aldı. Yaşanan problemlere bilfiil iştirak ederek çözmeye çalışmasıydı belki de, genç yaşında sektörde pay alması!

    Filiz'in basılı biletleri almak için büroya uğradığı sırada, arka masada yardımcısı Ahmet beyi dinlemekle meşguldü. Ahmet beyi acil bir iş için şirkete gönderdiği için, yolcuları bilgilendirmek görevi ona kalmıştı. Gerek saha da, gerekse de saha dışında, işine hakim olmayı seviyordu.

    Saha da yolcuları bilgilendirme esnasında karşılaştı, kalp çarpıntılarına vesile olan kişiyle. Bakışları karşılaştığında nefes almayı unuttu, gördüğüne inanamadı. İnanmak istemedi belki de! Böyle temiz yüzlü, masum insanların var olabileceğine dair olan inancı o kadar çok zayıftı ki...

    Etrafında zaman zaman kadınlar tarafından ilgiye mazhar olsa da, hiç bir kadın ona şu an hissettiği duyguları hissettirememişti. Nereye dönse yapmacık bakışlar ve sahte gülüşler...

    Klakson sesleri eşliğinde ağır ağır kalkan otobüsün ardından, bomboş gözlerle baktı Kenan bey. Yanına koşarak gelen yardımcısı Ahmet beyin,
    " Kenan bey, efendim dosyaları getirdim! " sözlerini ayrımsamadı. Telaş içinde özel aracına doğru yöneldi.
    Kenan Bey'in cevap vermeden telaşla ayrılması, Ahmet beyi endişelendirdiği için arkasından ısrarla,
    " Kenan Bey, Kenan Bey... "
    "Efendim, iyi misiniz" diye seslendi.

    Duygusal bağlamında tamamen perişan olan Kenan Bey, aracına binerek yardımcısına uzaktan el sallamakla yetindi.
    Ahmet Bey bir süre şaşkın bir vaziyette, Kenan Beyin arkasından bakakalsa da Fuat yanına gelip,
    " Ahmet bey, özel hattan eşiniz Lale hanım aradı. Sizi cep telefonunuzdan aramış ama ulaşamamış. Derhal onu geri aramanızı istedi. " demesiyle, panikle koşar adım büroya giderken, Kenan beyi unutmuştu bile!...

    Özel aracına binen Kenan bey, kendinden emin olarak otobüsün ardından yola koyuldu. Şirketin İlk mola yerinde Alev'le tanışmak ve hislerini anlatmak niyetindeydi. Alevin hislerinden de en az kendi hislerinden emin olduğu kadar emindi. Sessizce o bakışların bir anlamı olmalı diye, fısıldadı.

    Ne yazık ki Terminalden ayrılır ayrılmaz, kader ağlarını örmeye başlamıştı bir kere!...

    Otobana çıktıktan sonra yaklaşık bir kilometre yol almışlardı ki, karşıdan son sürat gelen ticari bir araç, Alevin otobüsüne sağ tarafından hızla çarptı.Ticari aracı son dakika fark eden otobüs şoförü, direksiyonu sola doğru kırıp manevra kabiliyetini konuştursa da, kazaya engel olamadı.

    Uzaktan kazanın şiddetini tam görmese de olaya şahit olan Kenan Bey, aklı başından gitmiş bir halde aracını yol ortasında durdurarak, panikle araçtan fırladı. Kendisine seslenen arkasındaki araç sahiplerinin uyarılarını dikkate almadan, koşarak kaza mahaline vardı.

    Olay mahaline vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı. Ortalık yolcuların feryat figanlariyla yankılanıyordu. Doğruca çarpma şiddetinin en fazla olduğu tarafa yöneldi. Otobüsün sağ ön kısmı tamamen içeri doğru çökmüş, yolcularin kimisi dışarı çıkmış, kimisi de arka kapının önünde yığın oluşturmuşlardı.
    Otobüsün etrafını çepeçevre dolaşarak, kırılan camların ardından içerisini görmeye çalıştı.

    Aradığını göremedi...
    Korku dolu bir ifade ve boğazından yükselen tuhaf ağlamaklı bir sesle
    " Tanrım yardım et! " diye yalvardı.

    Çok değil! Daha bir saat öncesine kadar, bir kuşun kanadı gibi kanatlanan kalbi, şimdi acıyla daralmaya, vücudu da çaresizliğin yarattığı hüzünle titremeye başladı. Aslında ilk defa bir kazaya şahit olmuyordu. Mesleği gereği, daha vahimlerini de görmüştü. Ama bu farklıydı. Ailesinin ölüm haberini aldığı günde, küçük olmasına rağmen tıpkı böyle yıkılmıştı.

    Alevi bulamamış olmanın hüznüyle boğuşurken, arka taraftan yaşlı bir amcanın acı içinde,
    " Yardım edin! Lütfen!..."
    " Kapının önünden çekilin!..."
    " İçeride yaralılar var, biri benim eşim!" haykırışıyla, aniden camdan içeri girmeye karar verdi. Gözüne az ileride, yerde duran dağılmış bir metal parçası ilisti. Hemen gidip o parçayı eğilerek yerden aldı ve sol ön camdaki kırık alanı geçebilecek kadar genişletmeye çalıştı. O esnada gördü. Kalbini esir alan kız, çarpmanın şiddetiyle koridora savrulmuş, arkadaşı da baş ucunda eğilmiş,
    " Alev! Yalvarırım, uyan!..." diye, hıçkırıklarla ağlıyordu.
    Bir an için başını kaldırıp kırılan cam seslerinin geldiği tarafa baktı, Filiz.
    " Yardım edin!..."
    " Arkadaşım uyanmıyor!... " diye, haykırdıktan sonra tekrar önünde boylu boyunca uzanan Alev'e döndü. Saçlarını usulca okşayarak,
    " Alev! Lütfen, uyan! Sen de beni bırakıp gitme!..." diye, yalvarıyordu.

    Alevin tepki vermediğini gören Kenan bey, cam parçalarının vücuduna batmasına aldırmadan bir hışımla koridora girdi.
    Filiz bakışlarını Alevden alarak, karşısında duran adama baktı. Terminaldeki genç adamdı.
    Yanılmamıştı...

    Demek ki Alev'le arasında, söze dökülmeyen bir şeyler yaşanmıştı. Az önceki vakur duruşlu adam gitmiş, yerine acı çeken bir adam gelmişti. Vücudu cam kesikleri ile doluydu. Derin kesiklerin olduğu yerlerden, koridora kanlar damlıyordu. Canı acıyordu ona şüphe yoktu ama çektiği acıya rağmen gözlerinde daha büyük bir keder ve derin bir acı vardı.

    Alev'i kaybetmekten ölesiye korkan Kenan Bey, söze dökmeye korktuğu soruyu, bakışlarıyla sordu. Gözlerinin içine hüzünle bakan, genç kıza.

    Anlamıştı Filiz...
    Belli belirsiz bir fısıltıyla
    " O yaşıyor! " diye, mırıldandı.
    Kenan bey buruk bir sevinçle,
    " Allahım sana şükürler olsun! " diye, haykırdı olanca sesiyle.

    Cam parçalarının derin kesikler bıraktığı kollarına aldırmadan, incitmekten korktuğu Alev'i usulca kollarına alarak, Filiz ile birlikte boşalan arka kapıdan dışarı çıktılar.

    Olay mahaline ambulans gelmiş, neyse ki birkaç hafif yaralı dışında can kaybı yaşanmamıştı.

    Alev hastanede gözlerini açar açmaz, ilk anda esiri olduğu bakışların sahibini gördü. Yanında da her zamanki gibi, sevgi dolu gözlerle bakan Filiz.
    Filiz sevinçle, el çırparak,
    " Nihayet hastamız uyandı. Ben kahve almaya gidiyorum. İsteyen var mı? " dedi. Her ikisinden de bir cevap gelmediği için, kapıya doğru yöneldi.
    Tam kapıdan dışarı adım attığı anda, Alev'in,
    " Filiz!..." diye, seslenmesiyle, arkasına döndü.
    Bakışlarıyla gitme, diye yalvaran arkadaşına,
    " İyi olacaksın! Hem de çok iyi!..." diyerek, dışarı çıktı ve usulca kapıyı kapattı.

    Kapanan kapının ardından genç adam, dayandığı duvar dibinden ayrılarak Aleve doğru yaklaştı. Hissettiği yoğun ve derin aşkıyla,

    " Merhaba! İsmim Kenan Turan..."

    https://youtu.be/bHuGC7k8YIA
  • Çözümünü ruhumuzun virane beldelerinde arayan soruların
    ağırlığı var üzerimizde çocuk
    Cevap bekleyen hükümdarın öfkesiyle
    harap topraklarımızın en derinine saklanmış
    Arasak hangi bilge yanıt bulur
    beynimizdeki hain bilmeceye
    Gitsem dünümden ve bugünümden
    Hangi gözyaşım kalır
    kabaran denizlerimde
    Gidiyor buruk bir sevinç gibi yüreğimden
    adressiz gurbet kuşlarım
    El sallıyor ansızın
    yanıbaşımda ölen dostlarım
    Hasretini duyduğum ölüm ve hayat
    Bağdaş kurmuş bekler önümde
    Giden dostlar dönmez
    Adressiz kuşlar gurbette kaybolur
    Cevapların tükendiği
    Soruların başladığı bu hayattan
    Artık yalnızca tatsız bir şiir olur
  • (Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d el-Kâtib, el-Hâşimî, el-Basrî, el-Bağdâdî)

     Hayatı: Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber H. 160/ 777 veya 168/ 785’de Basra’da doğduğu tahmin edilmektedir. Nesebi, Muhammed b. Sa’d b. Munî’ ez-Zührî el-Basrî el-Hâşimî; künyesi Ebû Abdullah şeklindedir. Hicrî 230 / 845 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Babası veya dedesi Hz. Abbas’ın (ra) azatlı kölesi olduğu için Benî Haşim veya Kureyşî olarak nisbet almıştır. Hocası Vâkidî gibi mevaliden olduğu bilinmektedir.

    Tahsili: İbn Sa’d, ilk yıllarını geçirdiği Basra’da çoğu tabiîn ve tebeu’t-tâbiînden olan Hüseyn b. Beşîr, Vekî’ b. Cerrah, Ebû Âsım en-Nebîl, Ârim b. Fazl, İsmail b. Uleyye, Affân b. Müslim ve Ebü’l-Velîd et-Tayâlisî gibi âlimlerden dinî ilimlerle birlikte Arap dili ve edebiyatı okudu ve onlardan hadis dersleri aldı. İbn Sa’d, ilim öğrenmek için Mekke ve Medine’ye yolculuk yaptı. Medine ve Mekke’deki ikameti sırasında Hz. Peygamber’in(sas) gazve ve seriyyelerinin geçtiği yerleri incelemiştir. İbn Sa’d, Medine’den sonra Rakka’ya ve Dımaşk’a gitmiş, ardından da Bağdat’a giderek ölünceye kadar orada kalmıştır.[2] 

     İlmi Kişiliği: Kendisi Vâkidî’den sonra ilk “Tabakât”[3]  müellifi sayılır. Bağdat’ta aynı zamanda hocası olan Vâkidî’ye kâtiplik yapmış ve “Kâtibü’l-Vâkidî, Sâhibü’I-Vâkidî, Gulâmü’I-Vâkidî”[4]  adıyla şöhret olmuştur. Cerh ve ta’dîl âlimleri İbn Sa’d'ı şerefli, faziletli, doğru sözlü ve genellikle sika bir şahsiyet olarak kabul ederler. Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı hakkında şiddetli tartışmaların yaşandığı devrede Me’mun, Bağdat valisine Bağdat ulemasının bu konudaki görüşlerinin ne olduğunu sormasını emretti. Bağdat ulemasından biri olan İbn Sa’d, Halife Me’mun’un istediği gibi cevap verdi. İbn Sa’d bu görüşünden dolayı Mutezilî görülse de güvenilir ve sözüne itibar edilir bir âlimdir. İmam Ahmed b. Hanbel  içinde bulunulan durumun aksine ondan hadis almaya devam etmiştir. Hadis ilminde hâfız derecesinde, yani yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilen bir âlim olan İbn-i Sa’d’a cerh ve ta’dîl âlimleri, Halku’l-Kur’ân konusundaki davranışından dolayı herhangi bir eleştiride bulunmamıştır.[5]

     Hakkında Söylenenler: Hatîbu’l-Bağdadî, “Kendisi ilim, fazilet, anlayış, adalet ehlindendir. Kendi dönemine kadar sahabe ve tâbiûna dair büyük bir Tabakât telif etti.” Yine “Muhammed, yanımda adalet ehlindendir. Hadîsi onun sıdkına delildir.” derken, İbn Hacer, “Sika, büyük hafızlardan.”Zehebî, “Allame, hâfız” İbn Hallikân ise “Sika”[6]  diyerek hakkında olumlu kanaat bildirmişlerdir.

     Eserleri:  1-Kitâbü’t-Tabakâtü’l-Kebir: İbn Sa’d’ın en meşhur eseridir. Kaynaklarda ve Leiden 1904-1940 baskılarında bu isimle, Arap ve İslam dünyasındaki yaygın olarak kullanılan İhsan Abbas neşri (Beyrut 1957-1968) et-Tabakâtü’l-Kübrâ ismiyle bilinir. Edvard Sachau tarafından 1904-1917 yılları arasında indeksi ile beraber 9 cilt olarak neşredilmiştir. İslam dünyasında Hicâzî Muhammed Halil tarafından dört cild olarak 1939 yılında Kahire’de, İhsan Abbas tarafından dokuz cilt olarak 1957-1958 ve 1968 yıllarında Beyrut’ta neşredilmiştir.

     Tabakât kitaplarının ilki ve günümüze kadar ulaşan en eski kaynaktır. Siyer-Meğâzi ve Tabakât bölümlerinden oluşur. İbn İshak’ın es-Sîretü’n-Nebeviyye[7]  ve Vâkidî’nin Kitabu’l-Megâzi[8]’sinden sonra Hz. Peygamber’in hayatı ve şahsiyeti üzerine kaleme alınmış üçüncü eserdir.[9] 

      Kitap iki ana kısımdan meydana gelir. Birinci kısım Hz. Peygamber’in siretinden; ikinci kısım ise sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen ulemanın hayatlarından bahseder. I. Kitap “Kitabu Ahbâri’n-Nebî” başlığını taşır. Hz. Peygamber’in hayatını çeşitli yönleri ile ele alır. Bu kitabın II. Bölümü’nde ise, Peygamberler tarihi ve başta Hz. Peygamber’in nesebi olmak üzere, çocukluk ve gençlik hayatı anlatılır. Bu kitabın III. Bölümünde ise Medine devri ele alınmıştır. Kitabın II. Cildinin I. bölümü ise Hz. Peygamber’in gazvelerine, II. Bölüm Hz. Peygamber’in, hastalığı, vefatı, defnedilmesi ve mirası konularına tahsis edilmiştir. Ayrıca Medineli meşhur fakihlerin sözlerinin yanında ashab, tabiîn, tebeu’t-tabiîn ile kendi vefat tarihine kadar yaşayan râvilerin hayatları yer alır. III. Cilt, ashabın hayatıyla başlayıp tabiîn ve diğerlerinin hayatı ile devam eder. Burada Hz. Ömer’in fey gelirlerini dağıtırken oluşturduğu divan defterlerindeki sahabe tabakası incelenmiştir.[10]  Son ciltte ise kadın sahabiler yer almıştır. 

           Diğer eserleri ise şöyledir:

    1. Kitâbu’t-Tabakât es-Sağîre’nin tek nüshası İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’nde (nr. 435) bulunmaktadır.[11]

    2. et-Târih

    3. Kitâbu Ahbâru’n-Nebi

    4. el-Kasîdetü’l-Hulvâniyye fi İftihari’l-Kahtaniyyîn ala’l-Adnâniyyîn

    5. ez-Zührufu’l-Kasrî fi Tercümeti Ebî Said el-Basrî

            Siyer Çalışmalarına Yaptığı Katkılar: İbn Sa’d’ın Tabakât’ı sayesinde Hz. Peygamber’in  (sas) hayatının tamamı günümüze ulaşmıştır.[12]  Onun bu eseri Hz. Peygamber’in siresinin tamamlayıcısı durumundadır.  Eseri klasik siret yazma metodunun doruk noktasını ifade eder. Kronolojiye önemli yer verir. Zamanımıza kadar gelen bu önemli kitap, “Tabakât” tarzında yazılan en eski biyografi kitabı olup, İbn İshak’ın kitabı ile beraber Peygamberimizin hayatına dair en önemli kaynağımızdır.[13] 

          Vâkidi ve ibn Sa’d ile Medine Tarih Ekolü, Irak Tarih Ekolü’yle birleşmiş ve görevini tamamlamıştır. Bundan sonra iki ekolün birleşmesinden meydana gelen İslam Tarih Geleneği devam edecektir.[14]

           İbn Sa’d, kendisinden önceki siyer metodolojisini geliştirme konusunda, yeni denemelere de girişmiştir.[15]  Bunun yanında Rical ilmine öncülük etmiştir. Tabakât’ı bu alanda bilinen en eski eserdir. Kendisinden sonra Rical konusunda eser yazanları hem içerik hem de metodoloji konusunda etkilemiştir. İbn Sa’d ve Tabakât’ı için şunları özet olarak söyleyebiliriz:

    1. İbn Sa’d’ın Tabakât’ı ilk siyer ansiklopedisi olarak nitelendirilebilir.

    2. İbn Sa’d; Vâkidî ve kendisinden önceki malzemeyi karşılıklı olarak kullandığı için nakilcidir.

    3. Eldeki malzemeye yeni eklemelerde bulunması, kaynaklarının ulaşamadığı haberleri tespit etmesi bakımından da orijinal bir müelliftir.

    4. İbn Sa’d, siyer yazıcılığının en son zirvesi olarak kabul edilirken kendisi ile beraber, klasik nakil dönemi, karşılaştırmalı nakil dönemine geçmiştir.

    5. İbn Sa’d, delâil haberleri konusunda çığır açmış; delâil, hasâis ve şemail edebiyatı[16]  konusunda eseri ilk nüveyi oluşturmuştur.

            İbn Sa’d için son olarak “Hz. Peygamber’in ahlakı, peygamberliğinin alametleri ve vasıfları konularını ele alan ilk meğazi yazarıdır.” denilebilir.

    [1] muallimali@mynet.com

    [2] Mustafa Fayda, DİA, XX, 292.

    [3]  Tabaka veya Tabakât; hadiste, sahabeden başlamak üzere daha sonraki devirlere kadar, hadis rivayeti ile meşgul olanların meydana getirdikleri gruplara denir. Hadisleri rivayet eden râvîler tabakasının ilk üçünü sahabe, tâbiun ve etbau’t-tâbiîn oluşturur. Değişik meslek gruplarında, esas kabul edilen belli bir tertibe göre, hayat hikâyelerinin toplandığı kitaplara verilen isimdir. Tacuddin Sübki’nin Tabakâtu’ş-Şafiiyyetü’l-Kübrâ’sı ile Taşköprülü Zâde’nin Tabakâtü’l-Hanefiyye adlı eserleri gibi. Bkz. Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları 2009, 545; İlmî çalışma için bkz. Süleyman Genç, İbn Sa’d'in Hayatı ve Eserleri (yüksek lisans tezi, 1987), Dokuz Eylül Üniversitesi.

    [4] Mustafa Fayda, DİA, XX, 292.

    [5] Age, 294.

    [6] Şaban Öz, İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, 371.

    [7] Bkz.Ali Erdoğdu, Siyer- Nebi Dergisi, sayı 8 Ocak-Şubat 2011, 54-56.

    [8] Agd sayı. 9 Mart-Nisan 2011, s. 56-57.

    [9] Mustafa Fayda, DİA, XX, 295.

    [10] Age, 295.

    [11] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih- Coğrafya Yazıcılığı, 30.

    [12] Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, 126.

    [13] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih- Coğrafya Yazıcılığı, 31

    [14] Age, 31.

    [15] Şaban Öz,', İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, 384.

    [16] Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, 127.
  • 1933…
    Cumhuriyet on yaşına gelmişti.
    Onuncu Yıl Marşı için yarışma açıldı.
    Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar'ın yazdığı sözler seçildi, Cemal Reşit Rey tarafından bestelenecekti.



    Mustafa Kemal güfteyi görmek istedi.
    Getirdiler.



    Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
    On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan
    Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
    Bir baca yükseliyor, durmadan her yamaçtan



    Okudu.
    Son dizenin üstünü çizdi.
    “Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan” yazdı.



    Sonra da Behiç Erkin'e döndü.
    Çanakkale'den beri arkadaşıydı.
    İstiklal Madalyalı milli mücadele kahramanıydı.
    Devlet demiryollarının kurucusu ve ilk genel müdürüydü.
    “Sizlerin bu on senedeki emeğiniz iyi ifade edilmiyordu, o nedenle o mısrayı değiştirdim” dedi.



    Türkiye Cumhuriyeti'nin on yıllık mucizevi kalkınma hamlesine imzasını atan Mustafa Kemal… Zihinlere mıh gibi çakılan “demir ağ” metaforuyla, Onuncu Yıl Marşı'na da imzasını atmıştı.



    Behiç Erkin…
    İstanbul doğumluydu.
    Mustafa Kemal'den beş yaş büyüktü.
    Kurmay subaydı.
    Lojistik dehasıydı.
    Çanakkale'ye asker ve mühimmat sevkiyatında inanılmaz işler yapmıştı.
    Memleket işgal edilince Anadolu'ya geçti, milli mücadeleye katıldı.



    Mustafa Kemal çağırdı…
    “Ben cephede ne yapılması gerektiğini biliyorum, sen cepheye askerin mühimmatın erzağın nasıl getirilmesi gerektiğini biliyorsun, demiryolları işin ehli biri tarafından yönetilmezse bu işi yapamayız, demiryolları sana emanet” dedi.



    Behiç Erkin, Mustafa Kemal'i yanıltmadı.
    “Türkler demiryolu işletemez” önyargısını tarihe gömdü.
    Savaştan sonra demiryolu okulu açtırdı, uzman personel yetiştirdi.
    Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları'nın kurucusu ve ilk genel müdürü oldu.
    O yokluk döneminde memleketin demirağlarla örülmesinde birinci derecede katkısı oldu.
    İşletme dilini Fransızca'dan Türkçe'ye çevirdi.
    Demiryolları müzesi kurdu.
    Sonradan İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak olan Mühendis Mektebi'ne özerklik kazandırdı.
    Milletvekilliği, bakanlık, büyükelçilik yaptı.



    Kurtuluş Savaşı'nın en kritik günlerinde, Mustafa Kemal bir telgraf göndermişti.
    “Sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın, geciktiren idamla cezalandırılır” diyordu.
    Behiç Erkin cevap telgrafı gönderdi.
    “Bu hat 40 kilometreden süratli gitmeye müsait değildir, hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz, emrinizi aldım, bu nedenle uygulamadım, ikinci emrinizi bekliyorum” diyordu!
    Mustafa Kemal'den tekrar telgraf geldi:
    “Sen nasıl uygun görürsen Behiç…”



    İşte bu diyalog ve bu karakter nedeniyle, Mustafa Kemal tarafından Behiç'e Erkin soyadı verildi.
    Mustafa Kemal bizzat kendi el yazısıyla Behiç'e gönderdiği mektupta, Erkin'in anlamını şöyle yazmıştı: “Her şart altında kendi doğrularını dile getirme cesaretini gösteren, bağımsız kişi…”



    Behiç Erkin gerçekten her şart altında kendi doğrularını gerçekleştiren, bağımsız kişiydi.
    İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa nazi işgali altındayken, Paris Büyükelçimiz'di.
    Müthiş bir insanlık örneğine imza attı, 20 bine yakın Yahudi'ye Türk pasaportu vererek, Türk vatandaşı gibi göstererek, ölümden kurtardı.
    “Türk ulusu adına konuşuyorum, Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde din, dil, ırk ayrımı yoktur, vatandaşlarımıza dokunamazsınız” dedi.
    20 bin insanı kurtardı.



    1961'de rahmetli oldu.
    Vasiyet etmişti…
    “Beni, ilk demiryolu genel müdürlüğü görevini üstlendiğim Eskişehir'e, İzmir-İstanbul-Ankara hatlarının birleştiği yerde toprağa verin” dedi.
    Orada yatıyor.



    Ve şimdi bakıyoruz geldiğimiz noktaya…
    Millete kahkahayla küfür eden havuzcu müteahhitler, havuzcu müteahhitlerle al takke ver külah siyasiler, yabancılara akıtılan milyar dolarlar, sırf kendilerinden olduğu için demiryollarına sokuşturulan liyakattan uzak tipler, koltuğuna yapışmış yetersiz-sorumsuz-yüzsüz yöneticiler, pisi pisine can veren insanlarımız…
    Bu tabloya nasıl biat edilir, insan hakikaten utanıyor.

    Yılmaz Özdil
    15/12/2018
  • Henüz 25 inde var, yok,
    Aklı yerinde olsa, görsen on numara delikanlı,,
    Pırlanta gibi bir çocuk,
    elleri cebinde uzun süre bekledikten sonra
    sırt üstü kafasının üzerine düştü,..
    Yanına gidip bişeyin varmı dedim ,
    ama artık bişeyi değil, hiç birşeyi yoktu...
    Kendisi de,
    Ruhu da,
    Varlığı da...
    Herşeyi ile "DÜŞMÜŞTÜ"
    O "düşmüştü" bir kere ,
    Düşürmüşlerdi serefsizler;
    Pırlanta gibi çocuğu bonzai tuzağına
    Ambulans çağırdım...
    Çağırdığım ambulansta ki görevliler
    önce ayakları ile dürttüler "insanlığı" ,
    nefes alan hiçbir canlıya yapılmaması gereken bir şekilde,
    utanç duydum,
    Ama çocuk "düşmüştü" bir kere ,
    Nabzına baktılar...
    .....
    Sonra birbirlerinin yüzlerine...
    ......
    Polis çağırdılar ...
    ......
    A4 kağıdına Tutanak tutuldu, bu kağıda gencecik bir ömre EX diye yazıldı...
    ....
    Bir el atın da !!!
    Cenaze aracına koyalım dediler....
    El attık...

    Telefonu çaldı...
    Polis çıkardı cebinden...
    -"baban çok kızacak" diye bir mesaj atılmıştı...
    Ama o "düşmüştü"bir kere ....

    Mesaja cevap verilmeyince telefon ısrarla çaldı
    Arayan
    Annesiydi !!!
    Ve polis cevap verdi.
    Oğlunuz "DÜŞMÜŞ"
    Taksici arkadaşlar haber verdi,
    hastaneye gidiyoruz,acilen gelmeniz gerek...!!!

    Babası artık kızamayacak...

    Annesi hep merakta kalacak....

    Kendisi ise hep 25 yaşında...

    Bonzai tuzağı
    avına bir can daha düşürdü ...
    Elleri cebindeydi ....
    Sırt üstü "DÜŞÜRDÜ"...
    #UyuşturucuyaHayır