• Döviz ve Borsaya ilişkin tarafıma gelen mesaj sorusuna el-cevap; acımasız kapitalist sistemde; hayaller alınır, gerçekler satılır !, bu piyasada sel ve gaz verenler kazandı..
  • Nesin Köyü'nü duymuştum. İnternetten bakıyorum: "Köyde Yaşam". Okuyorum: “ Nesin Köyü alabildiğine özgür bir ortamdır. Köyün amacı çalışmak ve düşünmektir. Kimse kimsenin özgürlüğünü kısıtlayamaz, inancına düşüncesine karışamaz, çalışan kimseyi rahatsız edemez.” Ne güzel… Nesin Matematik, Sanat, Felsefe Köyleri var. Bilgisayar programlama dersi bana gayet uygun. Köye gitmek isteyenler için ihtiyacı varsa burs veriliyor. İstersek Şirince’den kendileri gelip bizi alıyor. Yani köye gitmeyi ellerinden geldiğince kolaylaştırıyorlar. Oraya gitmeyi çok istiyorum. Sırada aileye söylemek var. Babama köyden bahsediyorum. “Hadi ama baba, akıllı telefon falan bekleyebilir. Ben oraya gitmeyi çok istiyorum.” Neyse ki babam konu eğitim olduğunda daha hassas davranıyor. Belki de kendisi okuyamamış ve eğitimden hevesini alamamış olduğundan.
    İnternetten kaydoluyorum. Kaydolurken hedeflerime, neden köye gitmek istediğime dair sorular sormuşlar. Bunlar köye kabul edilebilmek için. Fark ettim de bunlar ne bildiğime değil, ne istediğime yönelik sorular. Daha önce matematik kursuna gitmiş olanlar, oraya sınava çalışmak, inekleyip ezberlemek isteyenlerin değil; kanıtlarıyla mantığıyla gerçekten matematik öğrenmek isteyenlerin gitmesi gerektiğini söylüyorlar (bkz. eğitim sisteminde eksik olan her şey  ). Kayıt süresinde öğrencileri seçiyorlar. Kabul edildiğimi öğrenince gitmek kalıyor geriye. Annemle, İzmir’e doğru yola çıkıyoruz. Annem beni bırakıp geri dönecek. ‘Kız başıma’ orada kaldığımı duysalar çok karşı çıkacakları için akrabalara söylemiyoruz. Oranın güvenli bir yer olduğunu nasıl anlatabilirsin ki onlara?..
    Yol uzun… Okuyor olduğum kitabı bitirip Mustafa Kemal’in Romanı-3’e başlıyorum. Mustafa Kemal’in Romanı-1’de bahsedilen Yorgo’nun mahzeni bu kitapta da anılmış.
    Şirince’ye vardık, aç ve yorgunuz. İlk gördüğümüz yerde yemek yiyoruz.

    Mustafa Kemal'in Romanı-1’de henüz Mustafa Kemal’in doğmadığı, Zübeyde Hanım’ın genç bir kız olduğu zamanlar… O zamanlar Osmanlı’nın durumundan, çetelerin yaptıklarından bahsediyor yazar. Yorgo’nun Mahzeni ismi sık sık geçiyor. Hikaye şöyle: Yorgo’nun Mahzeni, ticaret malları da satan bir şarap mahzenidir. Orada küçükken öksüz kalan, sonra köle olarak satılan bir Rum kadın çalışmaktadır. Kadın artık hayattan bıkmıştır. Oradan ticaret için Anadolu’dan Selanik’e gelen bir adam alışveriş yapmaktadır. Zübeyde Hanım’ın annesi ve komşusu, adamın sık müşterisidir. Rum kadın adamın iyi niyetli biri olduğunu görür. Artık yaşamını değiştirmek istemektedir ve mahzene bir dahaki gelişinde yardım ister. Onunla evlenirse mutlu olacağını söyler. Adam da Müslüman olması şartıyla kabul eder ve evlenirler. Ancak adamın kalacak yeri yoktur. Zübeyde Hanımların komşusu bahçesindeki bir odayı verir onlara. Genç Zübeyde o kadınla çok iyi anlaşır, ona Müslümanlığı öğretir. Rum Çeteciler , Yorgo’nun Mahzeni’nde çalışan kadının Müslüman olup kaçtığını ve evlendiğini duyunca onun ve kocasının peşine düşerler…

    Yolculuk yüzünden o kadar yorgundum ki yemek yediğimiz yerin isminin Yorgo’nun Mahzeni olduğuna dikkat etmemiştim! Çıkarken gözüme takıldı ama ‘belki isim benzerliğidir, belki de ben yanlış hatırlıyorum’ diye düşündüm. Oradan köye gittik. Kayıt işleri falan bittikten sonra annemle biraz köyü gezdik. Köyde göze en yoğun çarpan renk yeşildi. Koğuşlar, derslikler gibi bütün yapılar taştandı. Alıştığımız o binaların arasından çıkan birkaç ağaç görüntüsünün aksine sanki taş evler iğreti duruyordu. Tam bir şirin köy ortamıydı. Annemin gitmesi gerekiyordu. Annem gittikten sonra boşlukta hissetmiştim kendimi… Koğuş temizleniyordu ve etrafta hiç tanıdık yüz yoktu. Bir süre ortalıkta boş boş dolandım. Kütüphaneyi gördüm, kapıda “ziyarete kapalıdır” yazdığı için girmedim. O yazının dışarıdan gelen misafirler için olduğunu henüz bilmiyordum. Boş boş dolanmam, koğuşun önünde koğuş arkadaşlarım olacakların oluşturduğu küçük kalabalığı görmemle bitti. Onlarla tanıştım. Hepsi çok iyiydi. Hani, 1K buluşmalarına “sanattan, bilimden konuşan beni dinleyen insanlar vardı” yazıyorsunuz ya… İşte o türden insanlardı.
    İlk dersime girdim. Köyde çalışanlar, öğretmenler, asistanlar herkes gönüllü. Bir çıkar için gelmemişler buraya. Bunu bildiği için çalışası geliyor insanın. Okulda falan dersten kaçabilirdiniz, ama sırf size bir şeyler öğretmek için çıkar gözetmeden bu kadar zahmete katlanmış birileri varsa karşınızda, o daha farklı oluyor. Bunu anlayacak olgunluğa erişmemiş olanlar ve ciddiye almayanlar köyde daha fazla kalamıyor. Bu yüzden bu köy öyle herkese göre değil. Sana şuraya git, şunu yap diyen kimse yok. Ne yapmamız gerektiğine kendimiz karar veriyoruz. Köyde Gönüllü çalışanlardan başka kimse yok. Bu yüzden çoğu işi öğrenciler yapıyor. Örneğin koğuşların temizliği, tuvalet temizliği, bulaşık yıkama gibi. Şunu da ekleyeyim ki en kolay iş çöp toplama. Çünkü çöp atan yok ve yerde çöp gören küçük çocuk da olsa, Ali Nesin de olsa -Ali Nesin’i yerden çöp çekerken gördüm- eğilip alıyor o çöpü.
    Sınıflar açık havada ve kara tahta kullanılıyor. Oraya kadar gitmişken Ali Nesin’le de biraz konuşmak istiyordum. Bazen bizim koğuşun önündeki sınıfta ders veriyordu. Birkaç gün sonra dersten ne zaman ve hangi taraftan çıktığını öğrenmiştim. Bir gün onunla konuşmak için dersten çıkmasını bekledim. Çekinirim, utanırım gibi şeyleri bir kenara bırakmıştım. Dersten çıkınca yaklaşıp “merhaba” dedim. Karşılığını aldıktan sonra yürürken konuşmaya başladım. Bilimi ve matematiği sevdiğimden, dünyaya yararımın olmasını, kendimi daha çok geliştirmeye başlamak ve sevdiğim şeyi yapmak istediğimden, kuantum fiziğinin ilgimi çektiğinden ama bir yandan da çevremin işsiz kalacağımı bu yüzden mantıksız olacağını vs. söylediğinden yani Türkiye’deki tipik aile kaygısını taşıdıklarından ve şimdiden hevesimi kırıcı şeyler söylediklerinden bahsetmiştim hızlıca. Bana “Fizik istiyorsan önce matematik oku” demişti. “Çok çok oku, çok çok çalış zaten yararlı olursun. Mesleği şimdi düşünme, sonra düşünürsün mesleği” demişti “Başkalarını bırak, sen yeter ki kendini geliştirmeye odaklan”. Sonra yolunu değiştireceğinden, teşekkür edip ayrıldım. Oradaki arkadaşlarıma anlattım bunu. Sonra düşündüm, çevrem bana kendi düşüncelerini aşılayabilmişti. Daha şimdiden bir gelecek kaygısı oluşturmuşlardı ve bunda eğitim sisteminin de etkisi vardı. Ali Nesin’in dediği gibi çalışmalarım, öğrendiklerim sınava, mesleğe yönelik değil, kendimi geliştirmeye yönelik olmalıydı.
    Köye geldikten sonra kitapta Yorgo’nun Mahzeni’ni görünce ismin benzemediğini, tıpatıp aynısı olduğunu gördüm. Köyden gitmeden oraya gidip sormak istiyordum. Köyden gitmeme 2 gün kala temizlik görevimin akşama olduğunun öğrenince tam zamanı dedim. Koğuş ablamdan izin alıp fırladım Şirince’ye. Yorgo’nun Mahzeni’ne girdim. Yaşlıca bir adam yemek yiyeceğimi düşünüp yer göstermek için geldi. Ona bir şey sormak istediğimi söyledim. “Sor, tabii.” “Bir kitap okuyordum, içinde Yorgo’nun Mahzeni geçiyordu. Buraya geldiğimde Yorgo’nun Mahzeni ile karşılaşınca çok şaşırdım ve bir alakası var mı diye çok merak ettim.” “Hımm” dedi. “Onu git Çeşmeci Ahmet’e sor, o bilir bunu. Şurdan çık dışarı, şapkalı bir adam görmezsen aşağıdakilere sor.” Neyse işte, buldum Çeşmeci Ahmet’i. Yolun karşısında durmuş, trafikte sıkışan arabaları el kol hareketiyle yönlendirmeye çalışıyor. Başında, çenesinin altından iple bağladığı bir şapka; gözlerinde güneş gözlüğü, bıyıkları da var. Yanına gittim,“Merhaba”. O da merhaba dedi ama fazla takmadı beni. Meşguldü çünkü. Hem azcık sinirliydi de. Bir an ne cevap verir diye düşündüm: “Napiyim senin kitabını ben? İşim başımdan aşkın…” Yok canııım, öyle cevap vermezdi herhalde. Hem İzmir’e geldiğimden beri insanların nazik ve samimi konuşmaları, rahatlıkları dikkatimi çekmişti. Şoföründen esnafına çok sıcak insanlardı. Trafik rahatlamıştı. Çeşmeci Ahmet yolun kenarındaki sandalyeye oturdu. Belli o koymuştu sandalyeyi oraya. Şapkasını biraz kaldırıp koluyla alnındaki teri sildi. Tekrar yaklaşıp yaşlı adama söylediğim şeyi söyledim. Az önceki stresi geçmişti. Anlattı: “Yorgo’nun Mahzeni çok eskiden beri kurulmuştur.” Kapandığından ve sonra dede ismiyle tekrar açtıklarından bahsetti. Kitaptaki olayları anlattım. Atatürk’ün henüz doğmadığı dönemlerde geçtiğini, Rumların kurduğunu söyledim. “Aynen öyle” dedi. “Rumlar kurdu. Taa o zamanlardan beri vardı ama kapandı. Burası 20 yıllık” dedi. Rum kadını da sordum. Yorgo’nun Mahzeni’nin bir sürü kitapta geçtiğini söyledi. “Olaylar öyle olmayabilir” dedi. Çeşmeci Ahmet amcaya teşekkür ettim. “Ne demek, çayımızı içmeye de bekleriz” Bu sohbet çok hoşuma gitmişti. Tekrar gitmek isterdim ama ertesi gün hava yağmurlu gibiydi. Son gün de yaptığımız bilgisayar oyununu Ali Nesin’e sunmak için bitirmemiz gerekiyordu. Bu yüzden köyde kalıp çalıştım. Ama köyden ayrılırken bir ‘kolay gelsin’ demeyi ihmal etmedim.
    Nesin Köyü’nde birçok deneyim yaşadım. İlk defa ailemden bu kadar uzak kalıyordum. Akıllı telefonum olmadığı için 2 hafta internete girememiştim. İnternetten uzak, doğayla iç içe, arkadaşlarımla eğlendiğim, bol düşünmeli, bol çalışmalı 2 hafta olmuştu. Köy, öğrencilerin dikkatini dağıtacak şeylerden, şehrin gürültüsünden uzaktı.
    Dersler dışında vakit geçirmek için etkinlikleri öğrenciler düzenliyordu. İlk defa gerçek bir münazara izlemiştim. Şiir okuma etkinliği düzenlemişlerdi. Çok güzel şiirler dinledim. Köyün hemen yanında Tiyatro Medresesi diye bir yer vardı. Zamanımız varsa ve ücretsizse arkadaşlarla dinleti ya da konsere gidebiliyorduk. Bir keresinde arkadaşlarla Kürtçe müzik dinletisine gitmiştik.
    Eve dönünce, eski rutinime döndüm. Ama fark ettim ki köy bana gerek sorumluluk, gerek düşünce, gerek sosyalleşme açısından çok şey katmış. Daha liseye yeni başlıyorken üniversite ortamını yaşamıştım…
  • Merhaba arkadaşlar. İlber Hocam gene oldukça sitemkar. Aslında bende. Geçmişi Düşünerek Anmalıyız, Osmanoğulları ve Halifelik, Tarih ve Osmanlı Tarihine Yaklaşım, Tarih Bilinci ve Osmanlıya Bakış ve Son İmparatorluk Osmanlı başlıklarında hep aynı konu üzerinde duruluyor aslında. Osmanlı’da bizim, bu tarihte bizim. Sakalınızı kesebilirsiniz ama yüzünüzü söküp atamazsınız. Yani ucuz tarihçiler gibi Osmanlıyı inkar edemezsiniz, görmezden gelseniz bile. Bu böyledir, bu tarih bizimdir. İnkar niye? Bunu yapınca elinize ne geçiyor? Bu yüzyılın son ve en büyük tarihçisi İlber Hoca’dan daha iyi olduğunuz bir tarih alanı varda biz mi duymadık? Anca tarih kitaplarında gördüklerini araştıramadan kopyalayıp sayfaları düzenli hale getirip paylaşırlar, ondan sonra da ben Tarihçiyim ayakları. Bu millet bunları yemez.
    Türklüğü yalnızca Türkiye’de sanan, Türk olduğu için utanan, Türklük kelimesini elinden geldiğince küçük düşürmeye çalışıp kendileri küçük düşenler; bizim Tarihimiz çok büyüktür, sizi de yutar. Bizde Yahudi denilince akla Karaylar (bunlar hem Tevrat’ı kabul edip Talmut’u reddederler), Kırımçaklar (hem Tevrat hem Talmut kabuldür), Hristiyanlık ve Ortodoksluk denilince de Romanya, Moldova, Ukrayna ve tabii Bulgaristan’daki kardeşlerimiz aklımıza gelir. İslam denilince de zaten 1000 yıldır bu topraklarda onu da biz Türkiye yüceltiyoruz. İşte sadece Türkiye grubunu gören eksik tarihçiler ve sadece Müslüman grubu görüp kalanı dışlayan BOŞ grup bizim en büyük sorunumuz ve nedense bu eksikliler daha fazla okunuyor ve isim yapıyor. Hayret! İnsanların dilinden, dininden size ne? Özellikle DİN konusunda bir şey konuşun hemen “Harhorhurhoaa” diye üstünüze geliyorlar. Kardeşim, bir insanın DİN konusunda yargılanması kimin işi? Cevap: Allah. O halde siz bu yargılamayı yaparsanız kendinizi ona ortak yani dindeki büyük günahlardan ŞİRK koşmuş oluyorsunuz. Böyle deyince de hemen konu değişiyor. Herkes anca işine geldiği gibi, biz neyin ne olduğunu bilelim ama artık susmayalım. Bugün biz de Irak yahut Suriye ya da Uzak Doğu ülkelerinden birisi olsaydık, kim bizi kabul ederdi? Kültür Ortaklığı tamam ama Milletini unutmak yahut unutturmaya çalışmak Vatan Hainliğinden başka şey değildir, olamaz!
    Gelelim bir diğer konumuza. 2. Abdülhamid. Koskoca Osmanlı’da kimseyle uğraşmazlar (bunlara şeker amca 5. Mehmed ve hiçbir varlığı olmayan 6. Mehmed dahildir.) ama Türklük düşmanı kim varsa bu adamla uğraşır. Yazık bizim gençlerimiz de sosyal medyadan gördüğü bilgiyi TARİH diye yutarak konuşur. Araştırın biraz. Kendine yazar diyen bir SÜRÜNGEN, böyle bir padişaha Kızıl Sultan diyebilecek kadar hadsiz. Hadi bakalım neler olmuş, bunların çoğu da kitapta yok. Enver Paşamız vardır bizim. Darbeden sonra özellikle savaş yılında geri gelir padişaha, el açar özürler diler, yaptığı yanlışın farkındadır. Araştırın da okuyun azcık. Ondan önce meclis kapatma olayı vardır ki zamanında Aydınlık olması lazım, bir gazete bu meclisi kapattı bunu mecliste anıyorlar falan diye ANIRMIŞTI. O meclisi kapattığında meclisteki yabancı sayısı Türklere oldukça eşitti hatta nüfus dağılımına göre ¼ oranından da hayli fazlaydı. Üstelik bunlar sürekli toprak ve bağımsızlık derdine düşmüşlerdi. Şuan meclisteki teröristlerin siyasi uzantısı gibi. Bir de neymiş tepki alırmışım böyle deyince. Benim en yakınım (2 çocukluk arkadaşım, 1 kuzenim ve tek kardeşim) şuan askerdeler. Bu vatan için. Bu soysuzlar ve onların tepkisinden mi çekineceğim! Bir de şu haber vardı. Osmanlı arazilerini kendi üzerine yapmış. Doğru yaptı. Dış borçlar ona gelene kadar fazlasıyla arttığından yabancı devletler milli gelir getiren yerlere el koyuyordu. Padişahın şahsi mallarına ise el koyamıyorlardı. Son padişah bile tahta çıkarken karşı devletler saygıdan dolayı bombayı kesmişlerdi hatırlayın. Osmanlı hep önemlidir yani. Her neyse bu mülkleri üzerine geçirdi ve onlara da el konulmasını engelledi. Ama işin içini araştırmak yerine sadece dışını haber yapmak kolay çünkü okumayan gençleri rahatlıkla kandırıp kendi tarihlerine düşman etmek o kadar basit ki. Yazık! Anlamadıkları da şu aslında. İşin siyasi ayağını bırakamıyorlar, alacakları bir başka model de yok. En eski toplumlardan birisiyiz. Yediremiyorlar. Bunlar kimliğindeki Türkiye Cumhuriyeti yazısından, Türkiye’den rahatsız olanlar, bu kadar net.
    Burada işlenen ve Osmanlı için kötüleme sebeplerinden biri de ‘Harem’ ve bu konuda da gerçekten çok çekiyoruz. Anlamıyorum bir başkası sizi kötüler ama siz neden kendinizi kötülersiniz. Mesela dedenizi, babanızı yahut ağabeyinizi sevmeyebilirsiniz; bunu başkalarının yanında söyler misiniz? Ailenizi ve kendinizi küçük düşürür müsünüz? Peki yabancıların yapmaya çalıştığını bu vatanın öz evlatları neden onlardan daha iyi yapıyor? Yazıktır. Bakalım. “Hayırlı Kapılar Açan Allah’ım Bize de Hayırlı Kapılar Aç” yazısı. Bu yazı nerede? Bu yazı şimdiki gibi kızları soyup, makyajlayıp kendisine Hoca diyenlerle bir tutulabilir mi? Bunun adı Alçaklık, Omurgasızlık ve Sürüngenliktir. Tarihini beğenmezsin, geçmişini sevmezsin, İslama ve Türklüğe düşman da olabilirsin. Ya inkar? Var olan bir şeyi inkar etmek salaklık değil de nedir? Neyse.
    Osmanlı dönemine ait Öteki kavramı, Ahilik, Mahalle ve Mezarlıklar, bana göre en önemli olaylardan biri olan Kütüphaneler, Tanzimat Aydınları, Batılılaşma Hareketleri ki başta eğitimde ve Oryantilizm konuları işleniyor.
    Bunun yanında Doğu-Batı Kültür çatışmasından; Osmanlı’nın Avrupa ile İlişkileri ve Rusya İlişkilerine değinerek konumuzu bitiriyoruz. Böylelikle İlber Hocama ait son bir kitabım kaldı. Artık ondan sonra bu kadar tarih üstüne biraz farklı alanlara yönelip kafa dağıtma zamanımız gelmiştir diyebiliriz.
    Şimdiden mutlu bayramlar dilerim, hepimizin bayramı kutlu olsun..
  • “İnsan ne zaman insan olmuştur? El Cevap: Yalan söylemeyi öğrendiği zaman. Niçin? Çünkü yalan, gerçekte olmayan bir şeyin insan kafasında yaratılması demektir. Bu yaratıcılık, plânlama ve hâfıza gerektirir. İnsan doğru olmayan bir şeyi söyleyerek karşısındakini buna inandırdığı zaman kendisini güçlü hissetmiştir.”
  • Teşrik, doğuya doğru gitmek, parlamak, eti güneşe sermek demektir.

    Teşrik tekbiri, Kurban Bayramı günlerinde farz namazlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Kurban Bayramının ilk gününe "yevm-i nahr", diğer üç güne ise "eyyâmü't-teşrîk (teşrîk günleri)" denir. Bayramdan bir gün önceki güne de "arefe günü" denir.

    Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar, yirmi üç farz namazının arkasından birer defa "Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi'l-hamd" diye tekbir getirilir ki, buna "teşrîk tekbiri" denir. Anlamı şöyledir: "Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah'a mahsustur." Tekbirlerin bu şekli Hz. Ali ve Abdullah b. Mes'ûd (r. anhümâ)'ya dayanır.

    Teşrîk tekbirlerinin başlangıcı Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i kurban etme olayına kadar uzanır. İbrahim (a.s), gördüğü sahih rüya üzerine oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir. Kurban hazırlıkları sırasında Cebrail (a.s) gökten buna bedel olarak bir koç getirir. Dünya semasına ulaştığında Cebrail (a.s); "Allahu ekber, Allahu ekber" diyerek, tekbir getirir. İbrahim (a.s) bu sesi işitince başını gökyüzüne çevirir ve onun bir koçla geldiğini görünce; "Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber" diye cevap verir. Bu tekbir ve tevhîd kelimelerini işiten ve kurban edilmeyi bekleyen İsmail (a.s) da; "Allahu ekber velillâhi'l-hamd" der. Böylece kıyamet gününe kadar sürecek büyük bir sünnet başlatılmış olur [es-Saffât, 37/102, 107; İsmail maddesi; el-Mavsılî, el-İhtiyar li Ta'lîli'l-Muhtar, Kahire (t.y), I, 87, 88].