Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)tan rivâyet edilen bir hadîs-i kudsîde Allâh-u Te‘âlâ şöyle buyurmuştur:
“Namazı(n olmazsa olmazı olan Fâtiha’yı) Kendimle kulum arasında iki parçaya böldüm. İstediği şey kuluma verilecektir.
Kul: ‘Hamd, âlemlerin Rabbi Allâh’a âittir’ dediğinde, Allâh-u Te‘âlâ: ‘Kulum Bana hamdetti’ buyur(arak hoşnutluğunu ifâde buyur)ur.
Kul: ‘O Rahmân; O Rahîm!’ dediği zaman Allâh-u Te‘âlâ: ‘Kulum Bana övgüde bulundu’ buyurur.
Kul: ‘Cezâ gününün Mâliki!’ dediği vakit Allâh-u Te‘âlâ: ‘Kulum Bana tâzimde bulundu’ buyurur.
Kul: ‘Ancak Sana ibâdet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz!’ deyince de Allâh-u Te‘âlâ: ‘İşte bu, Benimle kulum arasındadır. İstediği şey kulumundur’ buyurur.
Kul: ‘Bizi, gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil de, kendilerine in‘âmda bulunduğun kimselerin o dosdoğru yoluna hidâyet et’ dediğinde ise Allâh-u Te‘âlâ: ‘İşte bu, kuluma âit (bir talep)tir. İstediği şey (bu) kulum için (gerçekleşecek)dir’ buyurur.”
(Müslim, es-Salât:11, rakam:395, 1/296)
“Kadınlar çocuklarına baba olarak cesur ve güçlü erkekleri seçiyordu. Bunun en iyi göstergesi de bir erkeğin benzerlerine göre ne kadar mal mülk sahibi olduğuydu. Kadınlar eş seçiminde erkeğin kazancını hala en önemli ölçüt olarak görüyor.“
"Bir kadına âşık olarak, gelin olarak bakın, eş olarak, ev kadını ve anne olarak bakın, daima yalıtılmış haldedir, daima yalnızdır ve yalnız olmayı ister. Hatta en kurumluları bile öyledir. Her kadın tabiatı icabı öteki kadını dışlar; çünkü tüm kadın cinsinin yükümlülüklerinin tamamı, her bir kadından beklenir. Erkeklerde durum öyle değildir. Erkek, erkeği ister; hiç olmasaydı ikinci bir erkeği yaratırdı kendine. Bir kadın ise kendi emsalini hasıl etmeyi aklına bile getirmeden ebediyete kadar yaşayabilir."
Dışarısı bir kanunsuzluk okyanusundan başka bir şey olmasa dahi ölünceye kadar oraya dalmanın ve yüzmenin çok daha iyi olacağını düşündüm.
"Parya" diye bir kelime vardır. İnsan toplumunda bu kelime başarısızları, ezikleri, ahlaksızları belirtmek için kullanılır. Ben doğduğumdan beri kendimi bir parya gibi hissettim ve toplumun da böyle damgalanmaya layık gördüğü biriyle tanıştığımda her zaman derin bir şefkat duygusu hissederim. Şefkatim o kadar derindi ki bazen kendimi ona sessiz bir hayranlık duyarken yakalardım.
Ayrıca "suçlu psikolojisi" diye bir kavram da var. Tüm hayatımı vicdanım tarafından rahatsız edilerek yaşadım ama aynı zamanda vicdanım sadık bir yoldaş oldu - onunla kasvetimizde oynaşırken her zaman yanımda duran sadık bir eş gibi. Bir de "kirli çamaşırları olmak" diye bir deyim vardır. Benim için o çamaşırlar doğduğum anda kirliydiler ve ben büyüdükçe temizlenmek yerine daha pis ve iğrenç hâle geldiler, ta ki her gece milyonlarca farklı cehennemin azabını çekecek kadar kokusu ağırlaşana dek. Öyleydiler öylesine ama (şüphesiz bu dediğim kulağa çok tuhaf gelecek), yavaş yavaş bana kendi kokumdan daha tanıdık gelmeye başladılar. Bu ağır kokuları, açık bir yaranın acısı gibi, fısıltılı aşk protestoları gibi geliyordu. Benim gibi bir adam için, katıldığım yeraltı siyasi toplantılarının havası bu yüzden garip bir şekilde rahatlatıcı ve garip bir şekilde rahattı. Sonuç olarak, beni cezbeden hareketin amaçları değil, onun doğasıydı.