• 240 syf.
    19. Yy'dan beri kadının toplumsal eşitlik mücadelesinin verilmesini ve hakların iyileştirilmesini amaçlayan feminizm öncelikle felsefi bir hareket olarak ortaya çıktı. Sonradan kazanılan aktivist kimliğiyle birlikte başlı başına bir özne olma durumu ortaya çıkarken diğer taraftan, beden, sınıf, cinsel eğilimler, politika, iktidar gibi alanlarda da özneleşme ortaya çıkmaya başladı.

    Kısmen liberal, büyük bir bölümüyle de neo-liberal dönemin felsefi yansıması olan postmodenizm, feminist felsefeyi hermeneutik fenomenoloji noktasında hem bilgiyi üreten özne hem de bilginin üretim koşulları noktasında tartışmaya açmıştır.

    Liberal dönemin felsefesi olan aydınlanma çağının rasyonal-irrasyonal, özne-nesne, akıl-beden gibi dualist tutumunu eleştiren postmodenist tutum feminist felsefenin kadın öznesini de yapıbozumuna uğratmıştır. Bunun sonucunda ortaya çıkan ''sosyal inşa'' olgusu ile feminist felsefe yeni bir kimlik kazanmış oldu. Yazar Weeks de feminizmin postmodenizm sonrası evresini ele alarak günümüzü tanımlamaktadır.

    Postmodernist dönemde feminist felsefedeki öznenin yitimini ve yeni performatif öznenin varoluş halleri üzerinde durarak feminizmin, iktidar olgusunun, ataerkil ekonomik sistem işleyişinin neresinde olduğu ve bunları besleyip beslemediği sorusunu üzerinde durmuş yazar Weeks.

    Kitap oldukça ufuk açıcı yorumlara sahip. Özellikle postmodernizm ile yakın geçmişte birbirini besleyen bir tutum içinde bulunmuş olan feminizmin bugünkü (yani postmodernizm sonrası) durumu üstüne ciddi analizler barındırmakta. Keyifli okumalar dilerim.
  • Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Kanunları koyanlar da çok kez budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar, insandırlar nihayet, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?
  • Akıl ve Cehaletin Askerleri - İmam Musa Kazım (a.s)

    İman Küfür
    Tasdik Tekzip (yalanlamak)
    İhlâs Nifak
    Ümit Ümitsizlik
    Adalet Zulüm
    Rıza Öfke (hoşnutsuzluk)
    Şükür Nankörlük
    Ye's Tamah
    Tevekkül İhtiras
    Şefkat Katılık
    İlim Cehalet
    İffet Rezalet
    Zühd Rağbet
    Yumuşaklık Ahmaklık
    Korku Cüret
    Tevazu Kibir
    Ağırbaşlılık Acelecilik
    Hilim Sefahat
    Susmak Çok konuşmak
    (Hakka) Boyun eğmek Büyüklenmek
    Teslim Olmak Tekebbür
    Af Kin
    Rahmet Kasvet (sertlik)
    Yakin Şek
    Sabır Sabırsızlık
    Bağışlamak İntikam
    Zenginlik Fakirlik
    Tefekkür Gaflet
    Ezberlemek Unutmak
    Sıla-i rahim Kat-i rahim
    Kanaat Açgözlülük
    Eşitlik Esirgemek
    Dostluk Düşmanlık
    Vefa Hıyanet
    İtaat Masiyet
    Huzu Ululanmak
    Selamet Bela
    Anlamak Geri kafalı olmak
    İrfan İnkâr
    Müdara etmek Titiz olmak
    Dürüstlük Hilekârlık
    Kitman İfşa
    Anne ve babaya iyilik Anne ve babaya asilik
    Hakkı eda etmek Hakkı geciktirmek
    Maruf (iyilik) Münker (kötülük)
    Takiye etmek Yaymak
    İnsaf Zulüm
    Sakınmak Haset
    Temizlik Kirlilik
    Hayâ Hayâsızlık
    İtidal Aşırılık
    Rahatlık Zorluk
    Kolaylık Çetinlik
    Afiyet Musibet
    İtidal Tekasür
    Hikmet Heva ve hevese uymak
    Vakar Hafiflik
    Saadet Şekavet
    Tövbe Günahta ısrar
    Muhafaza Gevşeklik
    Dua İstinkâf
    Çaba Tembellik
    Sevinç Üzüntü
    Ülfet Ayrılık
    Cömertlik Cimrilik
    Huşu Bencillik
    Söz saklamak Söz taşımak
    Mağfiret dilemek Gurur
    Zekilik Ahmaklık
    Ey Hişam, bu hasletler (aklın askerleri) ancak peygamber, vasi veya Allah'ın, kalbini iman için imtihan ettiği müminde bir arada bulunur. Ama diğer müminler de akılları kâmil oluncaya ve cehalet askerlerinden kurtuluncaya dek akıl askerlerinden ancak bazılarına sahip olurlar. Cehalet askerlerinden kurtulduklarında peygamber ve vasilerle birlikte en yüce derecede olurlar. Allah bizi ve sizi kendi itaatine muvaffak eylesin.
  • 368 syf.
    "Özellikle özgürlüğün düşmanları için sızlanan duyarlılık beni kuşkulandırır."

    Maximillen Robespierre

    _____________


    Fransa'da 1989'ta devrimin iki yüzüncü yıldönümü yaşanırken yapılan bir ankete göre Fransızlar'ın üzerinde en olumsuz imajı olan kişi Robespierre çıkmıştır. 16. Louis ve onun şirret eşi Marie-Antoinnette'yi bile geçmiş yani. Bu sonucu 1789-91 hatta 1792 yıllarında bir Fransız'a söyleyecek olsalar zannederim Fransız şaka yapıldığını zannedip gülerdi. Peki bu Robespierre kim?

    1758'de Fransa'nın Arras şehrinde doğmuş. Baba aileyi terk ediyor, anne Rob, altı yaşındayken ölüyor. Din okulunu yarıda bırakıyor. Bursla Paris'te öğrenimini tamamlayarak ata mesleği olmuş avukatlığa başlıyor. Aldığı davalarda gösterdiği başarılarla ünleniyor. "İnsanlar özgür doğarlar ama her yerde zincirlere vurulmuştur," sözüyle tanıdığımız Rousseau'dan etkilenip onu, akıl hocası olarak görüyor. Arras'ta Kraliyet Akademisi'ne giriyor. Bu sıralarda Fransa'da ortam giderek gerginleşiyor.

    Dönemin Fransa'sı İngiltere karşısında yakın zamanda aldığı yenilgiden dolayı prestij kaybetmiştir. Bunun intikamını almak için İngiltere'ye karşı bağımsızlık için ayaklanan Amerikan kolonilerine paranın musluğunu sonuna kadar açarlar ve hedeflerine ulaşırlar. Bu savaşlarda birçok Fransız aydını da bulunmuştur. Bunlardan biri olan Lafayette ileride İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi'nin mimarı olacaktır. Bu açıdan kralın onur kurtarma çabası aslında kendi ayağına sıktığı kurşunlar olacaktır. Bu durumun getirdiği birincil zarar ise halihazırda kötü durumdaki ekonomiyi tam anlamıyla iflas noktasına getirmesi olur. Birkaç tane reformcu bakanın önerileri ise aristokrasi, Ruhban sınıfı ve kraliyet ailesinin kendi harcamalarında ve imtiyazlarinda kısıtlamalara gitmek istememeleri nedeniyle başarısız olur. Ortaçağ'dan kalma hiyerarşik toplumsal yapı da artık çatırdamaya başlamış. Tepede Tanrıdan yetki aldığına inanılan Kral'ın otoritesi giderek zayıflamakta, bunun altında bulunan aristokrasi giderek atıl hale gelmiş ve gelişime katkı vermez olmuş buna karşın oldukça imtiyaza sahip, sözüm ona işi uhrevi olan Ruhban sınıfı ise toprak sahibi olmak konusunda aristokratlarla yarışır olmuş. Bu iki zengin sınıf tek kuruş vergi de vermiyorlar. Vergi veren sınıflar burjuvalar ve köylülerdir. Coğrafi keşif ve ardından gelen gelişmeler neticesinde giderek güçlenen ve kral tarafından daha üst kademelerde yer yer görevler verilen burjuvalar, bunlara karşın hala ekonomiye verdikleri katkılar oranında hak kazanamamışlardır. Köylülerin hali ise ne sen sor ne ben söyleyeyim. Bunların neticesinde artan hoşnutsuzluklara dayanamayan kral, yüzyıldır toplanmayan Zümreler Genel Meclisi'ni toplamaya karar verir. Robespierre de Arras'tan seçilerek bu mecliste kendine yer bulur. Yalnız, Arras'taki aristokratlar ve din adamlarıyla çoktan papaz olmuştur düşünceleri nedeniyle. Sıra başkentte papaz olmaktadır.

    Bu doğrultuda ilk konuşmasında piskoposların servetini eleştirerek hızlı bir giriş yapar. İşler kralın beklemediği gibi gider ve meclis "Ulusal Kurucu Meclis" adını alır. 14 Temmuz 1789'da Bastille'ye yürüyen halkın üzerine ateş açılması nedeniyle yüz vatandaş hayatını kaybeder. Bununla birlikte despotizmin simgesi Bastille düşer. Rivayete göre, dakik ve düzenli hayatıyla bilinen ünlü filozof Kant, bu haberi her gün aynı saatte yaptığı öğle yürüyüşü esnasında alır ve hemen yürüyüşünü yarıda keserek evine döner. Saatin kaç olduğunu Kant'a bakarak anlayan şehir halkı haliyle bu duruma çok şaşırır. Avrupa'da çok önemli bir şey olmuş olmalı derler. Haklılar, çünkü Avrupa için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

    Kral, sarayından alınıp Paris'e getirilir. Bu sırada krala eşlik edenlerden birisi de Robespierre'dir. Ardından Fransa'nın her yerinden köylü ayaklanmaları ve belediye devrimleri haberleri gelir. Halk, aristokratların şatolarını yakarlar. Bu döneme "Büyük Korku Dönemi" adı verilir. 27 Ağustos'ta Lafayette tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yayınlanır. Egemenlik ulusa ait olmaya doğru ilerlemektedir. Robespierre mecliste bir konuşmasında, kralın veto yetkisine karşı çıkar. Kısa süre sonra ise meclis krala mutlak değil süreli veto hakkı tanımakla yetinir. Karışıklıklar devam eder, Parisli kadınlar Versay'ı basarlar. Kral ailesi Paris'e getirilir. Meclis sıkıyönetim ilan eder. Bu sırada Robespierre, diğer birçok devrimcinin aksine "pasif" yurttaşların meclis seçimlerinden dışlanmasına karşı çıkar. Diğerleri oy vermenin mülkiyet gibi bazı sahip olunan niteliklere bağlı olmasını isterler. Robespierre ise genel oy ilkesinden yanadır. Çünkü onun için "Eşitlik tüm iyiliklerin kaynağıdır; aşırı eşit­sizlikse tüm kötülüklerin kaynağıdır." Meclis Kilise'nin mülklerini ulusun emrine verir. Robespierre, Yahudiler, aktörler ve Protestanların yurttaşlık haklarını savunur. Kısa süre sonra Protestanlara dinsel özgürlük verilir. Seferad Yahudilerine eşit haklar verilir. Robespierre bu esnada yaşanan köylü ayaklanmalarından yana taraf olur. Meclis din adamlarına yönelik reformlarına bir yenisini ekleyerek manastır yeminini yasaklar. Robespierre, derebeylerinin kamu arazilerindeki haklarına karşı çıkar. Aynı ayın sonunda Jakoben Kulübünün başkanı seçilir. Gücü ve saygınlığı giderek artan Robespierre, kralın savaş ilan etme hakkına karşı çıkar ve öte yandan Ruhbanların evlenmesini destekler. Her fikrinde olduğu gibi bu fikirlerinden dolayi da çeşitli çevrelerden tepkiler alır ama o, hedefine odaklanmıştır. Meclis kalıtsal soyluluğu ve unvanları kaldırırken bu aynı zamanda Robespierre'in ve diğer devrimcilerin zaferidir. Robespierre'in uyarılarına rağmen sömürgelerdeki kölelerin durumunda yeterli pozisyon alınamadığı için köleler isyan eder ve kanlı çatışmalar yaşanır. Ruhban sınıfı giderken sivilleştirilir ama bu yöndeki bir adım olan yeni yemine uymayan rahipler olur. Bunlara cezalar verilir, bir kısmı sürülür. Robespierre her ne kadar din konusunda dogmaya ve hurafelere, ruhbanın öncü ve söz sahibi rolüne karşı olsa da diğer radikal devrimciler gibi dine hepten karşı değildir. Zira ileride Jakoben kulübünde Tanrıya inandığını açıkladığı için tepki de çekecektir. Arkadaşlarına ve diğer devrimcilere şunları söyler bu konuda: "İnsanların değer verdi­ği dini önyargılarla doğrudan çatışmak iyi bir şey değil; en iyisi, zamanın insanları olgunlaştırması ve hissettirmeden önyargıların ötesine taşıması­dır." 1791 yılına gelindiğinde Robespierre; temsilcilere mülk kısıtlamalarina karşı çıkar, konuşma özgürlüğünü savunur, ulusal muhafız üyeliğinin açık olmasını ister, miras yasalarının değiştirilmesini destekler. Bilhassa sonuncu girişiminden dolayi şahsi saldırılara maruz kalır. Çünkü kendisi de bir piç olduğu için özellikle bu yasayı istediği söylenir. Robespierre devrimin ilkelerinden taviz vermeden savunmasını ve mücadelesini sürdürdükçe bu saldırıların geldiği noktaların sayısı da şiddeti de artacaktır. Robespierre gösteri haklarını ve basın hürriyetini savunur. Kendisine ve bir arkadaşına basından şiddetli saldırılar olmasına rağmen de muhalifleri aynı şekilde saldırılara maruz kalırken de tavrını değiştirmez. Bu kararlı ve tutarlı duruşu muhalifleri de dahil herkesin takdirini toplar. Onun adı "Dürüst Adam"dır artık. Kolonilerdeki özgür "renkli derilileri" destekler. Arras'tan beri karşı çıktığı ölüm cezasına karşı olan duruşunu mecliste de sürdürür. Bu konuda şunları söyler: "Tek bir suçsuzu kurban etmektense yüz suçluyu cezasız bırakmanın daha iyidir." Aynı ay içinde Robespierre'in istediği gibi kolonilerdeki özgür siyahların çocuklarına eşit haklar verilir.

    Paris savcılığına seçilir. Bu sırada ise kral Paris'ten kaçma girişiminde bulunur. Herkes Vahdettin gibi uzman değil bu işlerde, Kral ülkeden çıkmadan yakalanır. Robespierre bu durumu fırsata çevirir ve haklı olarak, kralın tahttan indirilmesi çağrısında bulunur. Her an dış tehdit korkusu yaşayan ve bu yönde komploların döndüğü bir ortamda kralın kaçış girişimi, tüm bunları somutlaştırmış olur. Buna rağmen kralın tahtta kalmasını isteyenler de vardır. Şimdilik onların dediği olur. Bu sırada kral, 1791 Anayasasını onaylamaya mecbur kalır. Robespierre'in bir isteği daha gerçekleşir, Fransa'ya katılmak isteyen iki bölge ilhak edilir. Eskenaz Yahudilerine eşit haklar verildiği sıralarda Robespierre, halk derneklerinin kamusal tartışmalara müdahil olmasını yasaklayan bir kanuna karşı çıkar.

    Tarihler 1 Ekim 1791'i gösterdiğinde meclis artık "Yasama Meclisi" adını almış, 20 Eylül 1792'ye kadar da bu yönde görevde kalacaktır. Bu sırada başlıca tartışma konusu Fransa savaş açsın mı açmasın mı tartışmasıdır. Jakobenlerin rakibi olan ve daha ılımlı olup, devrimler konusunda kralla uzlaşmacı tavra sahip, yer yer karşı devrimcilere kayan, devrimi halka yaymak değil kendi çıkarlarının doğrultusunda sınırlandırmak isteyen Jirodenler, ısrarla savaş açmak isterler. Bu da onların en büyük hatası olacak. Robespierre buna şiddetle karşı çıkar. Jirodenlerin Amerikan bağımsızlık savaşını örnek göstermelerini de gülünç bulur. Ancak dinletemez, sonuçta Fransa Avusturya'ya savaş ilan eder. İçeride de çatışmalar ve yer yer ayaklanmalar devam etmektedir. Bunlardan birinde yiyecek ayaklanmasında, Etampes Belediye Başkanı Simonneau öldürülür. Meclis onu över, Robespierre buna karşı çıkar. Çünkü bu başkan halkı aç bırakmış ve onlara haksızlık yapmıştır. Devam eden savaşta Fransa onur kırıcı mağlubiyetler yaşar. Bunun sorumlusu görülen Jiroden temsilcileri meclisten kovulur. Prusya da Avusturya'nın yanında savaşa dahil olur. Fransa için çember daralır. Bu daralma aynı zamanda kral için de geçerlidir. Halk onun düşmandan yana olduğunu düşünmeye başlar ve onun bulunduğu yere saldırırlar. Öncesinde Avusturya'nın yayınladığı Brunswik Manifestosu ve Robespierre'in kralın indirilmesi yönündeki konuşmaları bu gelişmeyi hazırlar. Manifestoda Fransa'ya gözdağı verilir. Bu onur kırıcı belge Fransız milliyetçiliğini arttırır. Robespierre ise konuşmasında, "kralın dokunulmazlığı bir uydurmadır" diyerek Louis'nin tahttan indirilmesini savunur. Neticede kral tahttan indirildi. Lafayette'nin Avusturyalılar tarafına geçmesi, devrime karşı sürekli komplolar olduğunu düşünen ve dile getiren Robespierre'in haklılık kazanmasına neden olur. Korku hakimiyetini artırır. Verdun Prusyalılar tarafından ele geçirilir. Bunun üzerine korku halkta yogun öfkeyle kendini gösterir. Zincirinden boşalan bu öfkenin önünde Robespierre de duramaz. Her ne kadar onun emri altında olduğu söylense de buna dair bir kanıt yoktur. Sonuçta "Eylül Katliamı" adı verilen katliam yaşanır: Paris hapishaneleri basılır ve yüzlerce din adamı ve diğer kralcı mahkumlar giyotine götürülürler.

    Robespierre'in çağrıları yanıt bulur ve 20 Eylül 1792'de "Ulusal Konvansiyon" Meclisi kurulur. Aynı gün cepheden zafer haberi gelir. 21 Eylül'de ise Fransa'da Cumhuriyet ilan edilir. Konvansiyon'da cepheleşmeler olurken cepheden zafer haberleri gelmeye devam eder. Bu arada kralın yargılanmasına sıra gelir. Daha önceden idama karşı olmakla öne çıkan Robespierre'in bu sefer kralın idamını istediğine şahit olunur. Hatta bununla ileride dalga da geçilecektir. O, şunları söyler: "Ne ceza vereceğiz Louis'ye? .. Şahsen ben, yasalarınızla çok aşırı miktarda verilen ölüm cezasından iğreniyorum ve Louis'ye karşı ne sevgi ne de nefret hisse­diyorum; ben sadece suçlarından nefret ediyorum. Ölüm cezasının kaldırılmasını teklif etmiştim ... bu ceza ancak, bireylerin ya da toplumun güvenliği için gerekli olduğu durumlarda haklı görülebilir. Ama Louis ölmeli, çünkü vatanın yaşaması gerekli." Kendisiyle çelişiyor gibi gözükse de Fransa'nın dört bir yandan düşman tarafından kuşatıldığı, daha düne kadar İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yayınlayan ismin bile düşman tarafına geçtiği, daha yeni kralın şu anki düşmanın da kaçmak istediği, güvenin ve düzenin yerle bir olduğu, her gün ülkenin bir yerinde ayaklanmanın olduğu bir ortamda vatan için kralın kellesini istemek gayet normaldir. Şimdiye kadar o kellenin yerinde durması hatadır hatta. Nihayet 21 Ocak'ta 16. Louis giyotine gönderilir. Bu olayın hemen ardından Fransa, İngiltere ve Hollanda'ya savaş ilan eder. Manifesto tüm halk üzerinde olmasa da vatansever Cumhuriyetçiler üzerinde ters etki yaparak onların meclis etrafında bir olup düşmana karşı güçlü direnç göstermesine neden olmuştur. 300 bin kişi askere alınır. Böyle bir ortamda halen halkın yiyecek ayaklanmasında bulunması, Robespierre'in ilk defa ayaklanmadan yana olmamasına neden olur. Devrimci Mahkemeler yeniden kurulur. Yanısıra Gözetim Komiteleri kurulur. Robespierre güçlü merkezi bir hükümet kurulması çağrısında bulunur. Çünkü bir yandan da federatif isyanlar yaşanır. İspanya'ya da savaş ilan edilir ve bu esnada Vendee İsyanı bastırılır. Bir yandan da halkın durumunu rahatlatacak birtakım yasalar çıkarılır. Beklenilmeyen bir ismin daha Avusturya tarafına geçişi öfkeyi artırır. Kamu Güvenliği Komitesi kurulur. Robespierre yeni İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi taslağını hazırlayıp sunar. Tamamı değilse de büyük kısmı aynen kabul edilir. Avusturyalılara katılan isimlerin Jirondenlerden oluşu onları hedef tahtasına oturtur. Zira içte de kendi siyasi hesaplarını daha öne koymaları hayli tepki çeker. Onlara karşı isyan çıkar. Ardından da önde gelenleri meclisten atılır. Federatif isyanlarin bastırılmasi hükümeti güçlendirir. Güçlenen hükümet 1793 Anayasası'nı ilan eder: "Fransız Cumhuriyeti bir bütündür ve bölü­nemez."

    Din adamlarının birçoğunun devrimlere uymadıkları için görevden uzaklaştırılması eğitimde zayıflığa neden olur. Robespierre bunun için laik bir eğitim anlayışı oturtmak için Halk Eğitim Planı'nı sunar. Bu esnada Paris'te, ünlü bir Jakoben gazeteci Marat suikast sonucu hayatını kaybederi. Marat, oldukça radikalliğiyle tanınıyordu. Sürekli birilerinin ölümü istemesiyle ün yapmıştı. Robespierre onunla adının yan yana anılmasından rahatsız olmaya başlamıştı. Devrimi onun gibilerin kana susamışlığının zarar vereceğini düşünüyordu. Bu esnada Toulon'da Britanya kuşatmasını zayıf bir birlikte sahip olmasına karşın kıran genç komutan Napolyon ilk başarısını gösteriyordu. Onun Robespierre ile arasının iyi olduğu söylenir ve ileride bu yüzden az kala kendi canından olacaktır Napolyon. Bilhassa Napolyon'un başarılı savaşları ile güçlenen hükümet, zorlu 1793 yılını atlatmak adına radikal tedbirlere gider. Robespierre ise bu sırada Konvansiyon'un başkanı olmuştur. Yakın arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, ihanetler, her şeyden daha çok önem verdigi Cumhuriyet'in iç ve dış tehditler sonucunda yıkılma tehlikesi, 1789 devriminin kazanımlarının yok edilmek istenmesi Robespierre'in radikal kararlar almasına neden oldu. Buna sık sık yaşadığı hastalıklar da eklenince şüpheciliği arttı ve her yerde komplo görmeye başladı. Sonuç olarak birtakım kararlar aldı:

    - Devrimci Mahkeme'deki da­valar, jüri üyelerinin "vicdanları rahatsa" üç günden uzun sürmemeliydi ve şüphelilere tutuklanmalarının sebebi konusunda açıklama yapmaya gerek yoktur. (S.184)
    - Umutsuz bir askeri kriz ve silahlı bir karşıdevrim koşullarında 17 Eylül tarihli Şüpheliler Kanunu artık açıkça, "davra­nışları, ilişkileri, sözleri ya da yazılarıyla tiranlığın, federalizmin ve öz­gürlük düşmanlarının partizanı olduğunu gösterenler"i gözaltına almak ya da korkutmak için kullanılacaktı. Gözetim komiteleri tarafından tutuklanan "şüpheliler" arasında sözleri, eylemleri ya da statüsü ancien regime'i çağrıştıranlar, karşıdevrimci sözleri ve eylemleriyle hükümeti eleştirenler ya da mal stoklayanlar vardı. (S.185)
    - Devrimci mahkemelere şüpheciliği artan Robespierre, kendi tanıdıklarını atar. Bir süre sonra bu mahkemelerde tek ceza idam olarak belirlenir. Artık halkın en büyük aktivitesi, giyotin karşısında popcorn yemektir.

    Robespierre ise bu durumu şu iki sözünde anlatır ve temellendirir:
    "Anayasal bir hükümetin birincil hedefi yurttaşın özgürlüğü, devrimci hükümetinse halkın özgürlüğüdür. Anayasal bir hükümette, bireysel özgürlükleri devletin tecavüz­lerden korumak hemen hemen yeterlidir; devrimci bir hükümetteyse devlet kendini, saldıran hiziplerden korumak zorundadır. Devrimci hükümetin, iyi yurttaşlarına devle­ti koruma borcu vardır; halk düşmanlarınaysa ölümden başka borcu yoktur." (S.198)
    "Bu durumda, siyasetinizin ilk kuralı, halkı akılla, halkın düşmanlarınıysa 'terör"le yönlendirmek olmalıdır. Barış zamanında halk yönetiminin ana kaynağı erdemse de, devrim sırasında bu hem erdem hem terördür: Erdem olmazsa terör öldürücüdür; terör olmadan erdem güçsüzdür. Terör, hızlı, sert, katı bir adaletten başka bir şey değildir …" (S.203)

    Giyotine gidecekler arasına beklenilmeyen bir isim de eklenecektir: Danton. 14 ay öncesine kadar birbirlerine çok sıkı mektuplar atan bu iki devrimci karşı karşıya gelmiştir. Danton'a göre Robespierre diktatörlüğe gidiyor, Robespierre'ye göre Danton komplolar peşindedir. Sonuçta Danton tutuklanır. Aynı, o sırada Paris'te diğer 6 bin insan, tüm ülkede ise 80 bin insan gibi. Yani her 350 kişiden biri gibi! Nihayetinde Danton giyotine gönderilir. Onun ölmeden önce, "Devrim çocuklarını yiyor" sözü meşhur olur ve "Her devrim kendi çocuklarını yer," şeklinde söylenir hale gelir. Bu arada Robespierre'in her ne kadar giyotinin başında resimleri yapılsa da kendisi hiçbir idama katılmaz, idamların ve idam kararlarının kaçında bizzat kendi parmağı var bilinmiyor. Ancak başkan o olunca günah keçisi de otomatikman o oluyor. Tabiki büyük sorumluluğu söz konusu, o yadsınamaz. Robespierre, Yüce Varlık Kültü adını verdiği bir proje ile dine yaklaşır ve bu onun diktatörlüğe gidişi olarak yorumlanır. Jirodenler ve diğer muhalifler şiddetli propagandaya başlar. Arada önemli bir kanun geçer, bu kanun Fransız kolonilerinde köleliğin kaldırılmasıdır. Robespierre'e suikast girişiminde bulunulur. Robespierre hem fiziken hem ruhen çökmüş durumdadır. Artık her şeyden ve herkesten şüphe etmekte ve korkmaktadır. 27 Haziran'da Konvansiyon'da konuşulmasına dahi izin verilmez. Ve diğer dokuz kişiyle birlikte tutuklanır. Hapiste çenesine yediği kurşunla alt çenesi zedelenir. Kimisi intihar etmek istedi dese de çoğu kişi buna ihtimal vermez. Sadece 17 saat sonra "Dürüst Adam" giyotine yatırılır. Bundan önce cellat çenesindeki bandajı çeker ve meydanı Robespierre'in acı çığlığı kaplar. Popcorn yemesini hızlandıran halk keyiflenir. Robespierre'in ise alt çenesi yere düşmüştür. Ardından da giyotinde kellesi yere düşer.

    ______________


    Robespierre sadece 1 yıl hükümette bulundu. Ama bu 1 yıl devrimin en kritik zamanıydı. Avrupa'nın pek çok devleti Fransız devriminin ilkelerini kendileri için tehdit olarak görerek dört bir yandan ülkeyi işgale başlamıştı. Çoğu devrimci ilkelerden ziyade kendi kazanımlarını öncelikli konuma yerleştirmişti. Hala kralcı olanlar çoktu. Halkın çoğunluğu ise devrimin ilkelerini zaten anlamaktan uzak ve kendilerince haklı olarak kendi hayatlarının kalitesini düşünüyordu. Manipülasyona oldukça hazır haldelerdi. Öyle ki daha düne kadar "Yaşasın Dürüst Adam" diye yere göğe sığdıramadıklari Robespierre'i anında çizebiliyorlardı. Hiç umulmadık isimler düşmanın yanına geçmekteydi. Düzeni sağlamak, vatani kurtarmak ve devrimin kazanımlarını korumak için olağanüstü önlemler şarttı ama bunu yapmak için sorumluluk almak ateşten gömlek giymek demekti. Robespierre bu gömleği giydi. Bedelini ise fiziken ve ruhen çökerek ve nihayetinde ise giyotine gönderilerek ödedi. O öldürüldükten sonra onu eleştirenler bu sefer insanları giyotine göndermeye başladı. Pek çok Robespierreci intihar etmeyi tercih etti. Daha düne kadar Robespierre'yi mutlak suretle destekleyenler "kandırıldık" demeye ve onu şeytan ilan etmeye başladı. Devrimin günah keçisi ilan edildi. Bir yıllık iktidarı "Terör" dönemi olarak anıldı. Onun hakkında olumlu ilk biyografiler ancak 1860'larda yazılabildi. Şu an işçi sınıfının sevmesine karşın bilhassa Paris'te adını nefretle anmaya pek çok insan devam etmektedir. Günümüzün terörünü onun yönetimiyle özdeşleştiren pek çok kanal ve insan var. Öyle ki onu Usame Bin Ladin'le bir tutan önde gelen yayın kuruluşları var. Onun değeri ise bilhassa faşizmin zirve yaptığı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında bilinir hale geldi. Şu an kitabını da okuduğum Fransız Devrim Tarihçisi Sorbonne Profesörü Georges Lefevbre onun hakkında şunları söyler: "Robespierre, demokrasiyi ve genel oy hakkını savunan ilk insan olarak … Fransa'da aristokrasinin hakimiyetini yok eden 1789 Devrimi'nin yiğit savunucusu olarak tanımlanabilir. O koşullar yüzünden, normalde nefret ettiği -ölüm cezası ve basına sansür gibi- eylemlere zorlanmış büyük ve barışçı bir insandı." Kendisi hakkında ilk olumlu biyografi yazan isim ise şunları söyler: "Sadece demokrasinin kurucularından biri değil, dünyada yaşamış en yararlı insanlardan biriydi. Bir kusuru vardı: 22 Prairal Yasası büyük bir hataydı, onun Terör'ü birdenbire sona erdirme arzusundan doğan büyük bir hata." Bu kitabın yazarının değerlendirmesi de şu şekildedir: "Sonuçta; Fransız Devrimi 1789'un -halk egemenliği, anayasal devlet, yasal ve dini eşitlik, sınıf ayrıcalıklarına ve derebeyliğe son veren gibi- çok önemli vaatlerini 1793-94'te Cumhuriyet düşmanlarına karşı içgüdüsel ve başarılı tepkilerle korumayı başardı."

    Kitabın bir yerinde büyük adam kimdir diye soruluyordu. Cevap olarak da bu dünyanın güçlülerine "Haksızlık yaptın," deme cesaretini gösterendir deniyordu. Robespierre tüm hatalarına karşın tüm güçlülere hep bunu demeyi bilmiş ve sadece demekle de kalmamıştır. Bu "büyük" adam ve "büyük" devrimci öldüğünde henüz 36 yaşındaydı. Klavye başında veya insanın olduğu yerde kendisine en ufak bir şey dokunmuyorken devrimcilik yapması kolaydır. Böyle yapılan devrimcilikte kan akmaz tabii ve kan akmamasi için ne ideal fikirler ve dünyalar çizilir tozpembe. Ama önemli olan Avrupa'nın göbeğinde ve Avrupa'nın en büyük devletinde kaç yüzyıllık düzenine karşı ve onun yıkıntılarının içindeki kaosta tüm düşmanlara karşı büyük bir karmaşanın içinde devrimcilik yapabilmektir. Ve böyle bir ortamda tozpembeliği kimse beklemesin. Kendi tarihimize bakalım: 600 yıllık imparatorluk artık yok hükmünde ve yurt diye bir şey kalmamış, bu bilinç bile birçok insanda yok. Askerden kaçan kaçana… Halkın önemli bölümünün halen kendisine biat ettiği sultan kendi saltanatıni kurtarmak için düşmanla kol kola, bir avuç vatansever subay kelle koltukta bu halkı bilinçlendirip onları var olma savaşına hazırlıyor. Sakarya önünde Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal önderliğinde 22 gün 22 gece göğüs göğüse savaşıyor ama zannediyor muyuz tüm halk ordaydi. Bu savaşın adı boşuna Subaylar Savaşı değil, askerin çoğu kaçmıştı. Onları suçlamak değil gaye, onlar yüzyıllardir ezilen, üzerlerinden geçinilen, cahil bırakılan insanlar… Savaş bitince onları bu hale düşüren sistemle ve sistemin başında olanlarla hesaplaşilmaya başlandığında devrimlere karşı çıkan onca insan hem de savaşta üst düzey komutan olanlar vardı. Kendilerince gerekçeleri vardı. Hiçbiri kesinlikle hain değil. Ama 2020'den bakıp onları mağdur mazlum göstermek veya Fransız Devrimi'nde akan kanın yanında devede kulak kalacak idam kararlarını büyüterek ve bunları tamamen haksız olarak görmek kolay iş. Bir gecede cahil kaldık demek kolay iş. Zor olan yüzyıllardir cahil kalmış bir halkı aydınlatmaktir tüm güçlüklere göğüs gererek. Bunun için ateşten gömleği giyenler Türkiye'de Atatürk olur ismi, Fransa'da Robespierre, Latin Amerika'da El Libertador, Küba'da Che Guevara ve Castro, Rusya'da Lenin, İskoçya'da William Wallace
    ve daha niceleri… Tabi, teşbihte hata olmaz derler, bunu da belirteyim. Hepsi birebir aynı şeyleri yaptılar ve birebir aynıdırlar anlamı çıkarılmasın.

    Ama hepsi krala, padişaha ve nicelerine karşın "Yaşasın halk", "Yaşasın özgürlük" diyebilmişlerdir.

    Son söz olarak Robespierre'in şu sözleri alıntılamak istiyorum. Buraya kadar okuyan onları da okur, fazla gelmez sanırım:

    Robespierre'in Şubat 1794'te yaptığı konuşmadan bir bölüm:

    "...Kralcılar için hoşgörü, kimileri için ağlamak, düşmanlarımız için merhamet diyorlar! Hayır! Merhamet masumlar içindir, merhamet zayıflar içindir, merhamet talihsizler içindir, merhamet insanlık içindir.

    Toplum yalnızca barışsever yurttaşlarını korur. Cumhuriyetin tek yurttaşları cumhuriyetçilerdir. Bu yüzden kralcılar, komplocular, yalnızca yabancıdırlar, daha doğrusu düşmandırlar. Özgürlüğün tiranlığa karşı yürüttüğü bu korkunç savaş bölünmez bir bütün değil midir? İçerideki düşmanlarımız, dışarıdaki düşmanlarımızın müttefikleri değiller mi? Ülkemizi parçalayan suikastçiler, halka hakim olanların vicdanlarını satın alan entrikacılar; vicdanlarını satan hainler; halkın çıkarlarını karalamak, erdemlerini öldürmek, ihtilaf çıkartmak ve ahlaki karşı devrim aracılığıyla siyasi karşı devrimi hazırlamak için çalışan kiralık kişiler; bu adamların tümü hizmet ettikleri tiranlardan daha mı az tehlikelidirler?"

    Robespierre'in idamından önce yaptığı son konuşmasından bir bölüm:

    "Ey halk, sen ki korkulansın, pohpohlanansın ve küçümsenensin; sen, egemen olarak kabul edilip köle gibi davranılansın; adaletin bulunmadığı yerde yöneticilerin tutkularının hüküm sürdüğünü ve halkın sadece zincirlerini değiştirdiğini unutma!

    Senin için kamusal erdemlere karşı mücadele eden, senin kendi sorunlarında senden daha fazla söz sahibi olan, senden kütle olarak korkan ve yüzüne kütle olarak gülen ama seni tüm iyi yurttaşların şahsında bireysel olarak medeni haklarından yasaklayanlar olduğunu ve bu alçakların birliğinin ortasında yaşadığını unutma!"


    "Alçaklar bize halka ihanet yasasını, diktatör olarak adlandırılma pahasına böyle dayatıyorlar.

    Bu yasaya boyun eğecek miyiz? Hayır!



    İyi okumalar.
  • "Merhamet Adalet özgürlük ve eşitlik ancak mücadele ile elde edilebilir. Madem Tanrı canın yanında akıl da veriyordu kullarına coğrafya kaderimiz olmamalıydı..."
  • 176 syf.
    Edebiyat; insanın yaşadığı devrin toplumsal, siyasal, ekonomik, düşünsel atmosferinden etkilenerek, bunların etkilerini kendi ruh dünyasında özümseyip farklı bir bakışla estetik bir dokusu güçlü bir ürün ortaya koyması demektir. Yaşadığı devir ifadesi bizi yanıltarak sanatçının sadece kendi devrine odaklandığı hatasına götürmemelidir; zira her devir kendinden öncekilerin üzerinde yükselir. Bu açıdan da aslında kendi devrimizin yapı ve özelliklerine baktığımızda, bizden önceki binlerce yıllık insanlık devrine de bakmış oluyoruz.

    Edebiyat organik bir canlılığa sahip olmasa da düşünsel bir canlılığa sahiptir. Sürekli değişir, gelişir. Aynı zamanda çevresini de değiştirir. Buna, o dönem Fransa’sında yıkılması kararı alınan Notre Dame Katedrali’nin, Victor Hugo’nun yazdığı eserler neticesinde oluşan kamuoyunun sayesinde bu sondan kurtulmasını örnek verebiliriz. Bir başka örnek, Rus toplumunu yazdıkları eserlerle bilinçlendiren ve akıbetlerine doğrudan etki eden Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük yazarların eserlerinin bu gücüdür. Bu açıdan Emel Kefeli, edebiyat akımlarını gelgit olarak niteliyor.

    Edebiyat akımlarının doğuş yeri Avrupa kültürüdür. Özelde ise Almanya’da doğan romantizmi bir kenara koyacak olursak, Fransa ön plana çıkıyor. Uzun yıllar Avrupa’da Fransızca’nın egemenliğini bu çerçevede de değerlendirebilir, etkisini gözümüzde canlandırmak açısından ise Rus romanlarında sürekli geçen Fransızca kelimeleri aklımıza getirebiliriz. Türk edebiyatının da etkilendiği ve beslendiği ana kaynak Fransız edebiyatı olmuştur. Fransız edebiyatının ve genel olarak Avrupa kültürünün beslendiği kaynaklar ise Antikite ve Hristiyanlık olmuştur.

    Antikiteye baktığımızda Homeros’tan önce ilk edebi eserlerin dini nitelikte olan ‘hymnos’ adı verilen şiirler olduğunu görüyoruz. Din adamlarının bu etkisi, Troia Savaşı ile kırılarak, tanrıya yakarının ve dileğin salt tema olduğu şiirlerin yönü, ‘rhapsodos’ adı verilen gezici şairlerin elinde kahramanlık temalarına kayıyor. En tanınmış rhapsodos ise İliada ve Odissea’nın yazarı olarak kabul edilen Homeros’tur. İliada, kahramanlık ve savaş temalarının önceli; Odissea ise modern romanın başlangıcı, baş kahramanı ile modern kahramanın prototipi oluyor. Odysseus karakteri, Troia Savaşı’nda kilit rol oynayan oldukça zeki ve kurnaz bir askerdir. Savaştan sonra kendi krallığına dönüş yolculuğu oldukça çetrefilli olmuştur. Bu esnada başından geçen zorluklar aslında insanın doğaya karşı üstünlük mücadelesini simgeler. Doğanın tüm yıkıcı güçlerine karşı Odysseus’un aklıyla kurduğu oyunlar gelecekteki insanın doğaya karşı nispi zaferinin ilanı ve bu yönde ilk ateşin yakılmasıdır. Aynı zamanda bu iki eserde ve diğer Antikite eserlerinde, öğretici ve ahlaki yönde verilen mesajlar klasisizmin temel yapılarını da oluşturacaktır. Bundan evvel ise araya Ortaçağ girecektir.

    Ortaçağ düzeninde insan, birey olarak kendine yer bulamaz; üst bir insanlar topluluğu içinde bulunması zorunludur. Bu topluluğun kimlik özellikleri insanın otomatik olarak özelliği olur. Bu aynı zamanda insana çizilen oldukça katı sınırdır. Çünkü eğer bu sınırı aşmak isterse Ortaçağın katı hiyerarşik düzeninin lideri ve muhafızı kilise devreye girerek insanı ateşe atabilir, kazığa oturtabilir. Skolastik felsefe bu noktada kilisenin elindeki kılıçtır. Bilginin Tanrı tarafından kesin, değişmez ve evrensel manada verildiğine duyulan katı inanç etkisiyle Ortaçağ filozofu, kendisine kalan tek şeyin bu bilginin temellerini sağlamlaştırmak olduğunu düşünür. Daha sonra insanların yavaş yavaş sömürüye ve baskıya karşı seslerini yükseltmeleri ve keşif ile icatların etkisiyle insanı temel alan bir düşünsel akım olarak doğacak Rönesans’ın filozofu ise “yeni bir teklif getiren” kişi olarak kendini konumlandıracak. Artık bilginin önündeki engeller yıkılıyor ve hazır yemek ortadan kalkıyor. Rönesans, dünya edebiyatına görecelik ve hoşgörüyü kazandırarak günümüze kadar birçok sanat akımının temelini atar. Diğer özellikleri ise şu şekilde sıralanabilir: Antikite’yi örnek alma, akıl ve dengeye önem verme, dil ve üsluba önem verme, insanı merkez alıp evrensel bir insan profili ortaya koyma çabası ve bu esnada ise milli olmaktan uzaklaşmadır. Aslında birazdan göreceğimiz üzere bunların çoğu klasisizm akımının da özellikleri olacaktır. Bu ara geçiş sürecindeki önemli isimler olarak şunlar verilmiştir: Dante, Petrarca, Boccacio, Rabelais, Montaigne ve Cervantes. Bunlardan, insanı genel özellikleri ile anlamak isteyen ve bunun için kendinden yola çıkarak Denemeler’ini yazan Montaigne’i, klasik tenkitin kurucusu Sainte-Beuve “klasisizmin müjdeleyicisi” olarak isimlendirir.

    Latincede “classicus” kelimesi seçme anlamında kullanılıyormuş. Daha sonra mana gelişmiş ve neticede, Yunan ve Latin edebiyatına klasik eserler denilmeye başlanmış. Antikite’de ve ondan sonraki dönemlerde insanın temel arayışı olan, değişenin altında değişmeyen özü arama arzusu edebiyatta da temel hedef olarak görülmüş ve bu da onların Antikite’yi ana kaynak benimsemelerinin yolunu açmıştır. Klasik devir diye adlandırılan 17. Yüzyılın tarihi ve sosyal arka planında ise şunlar bulunuyor: Derebeylik yıkılmış, krallıklar hakim, Protestan vs mücadelesi sürüyor, dini inançlarda hürriyet çok az, her şey unvanlara ve belli kurallara göre düzenlenmiş ve bu kurallara uymak zorunlu, birey bilinci yok, herkes bir kalıptan çıkmış gibi, birbirlerine benzerdir. Bunların edebiyata da doğrudan etkisi mevcuttur.

    Bu etkiler şu şekildedir: Klasik, birey üzerinde değil, genel insan tipi üzerinde durur. Duygular öne çıkarılmaz, akıl hep ön plandadır; dilde asalet ve mükemmeliyet arayışı hakimdir. Genel insan tipinde temel sınır, insanın üçgüdülerine teslim olmayan tam tersi onun hakimi olan yüce bir yaratık olmasıdır. Bunun yansıması ise edebiyatta insanın içgüdülerine yer vermeme veya yer verilse bile bunların kötü olarak gösterilip aklı önceleyen bir karakterle içgüdünün hakimiyetinin kırılarak insanın ‘olması gereken’ hale getirilişi şeklinde olmalıdır. Bu insan tipinde temel olan akıldır, genel olarak da akıl değişimin ardındaki değişmeyendir. Haliyle evrensel olarak konumlandırılan akla bağlı olarak denge, sadelik ve his dünyasının geri plana itilmesi ve Aristo’nun altın ortası sağlanmalıdır. Bunun içinse bu konuları zaten işlemiş olan Antikite örnek alınmalı hatta taklit edilmelidir, zira sanat taklit etmektir. Tabi bu taklit insanı, insan tabiatını taklittir, yoksa klasik devirde doğaya ilgi yok denecek kadar azdır. Geneli önceleyen bir akım olmanın doğal sonucu olarak millilik, yerellik geri planda bırakılmıştır. Devrin simge özelliği; olay, zaman ve mekanda birlik, yani üç birlik kuralıdır. Buna göre sanatçı, yıllar sürecek olayları iki-üç saat sürecek bir temsile sığdıramaz, haliyle eser basit ve konuları belirli zaman ve mekan dahilinde ele alıp, işlemelidir. Altın ortaya dönecek olursak, eserlerde insanların ahlaki ve sosyal konumlandırmaları yapılır ve bunda ölçüt kendi doğalarıdır. Örneğin; kadının doğası kabul edilen özelliklerini terk etmesi eleştirilir vb. Bu akımı özetleyen söz ise şudur: “Sanat bir fantezi değildir. Öğretici ve ahlaki olduğu oranda değer kazanır.” Klasisizmin önde gelen isimleri olarak şunlar verilmiş: Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Boileau.

    Tarihler 1789’u gösterdiğinde Fransa’da devrim rüzgarları esmekte ve insanlar otorite ile geleneklere karşı isyan halindelerdir. Bu dönemde bireycilik, hürriyet, eşitlik, demokrasi olguları dillerden düşmüyordur. Keza kölelik, milliyetçilik ve ulus kavramları yoğun tartışma konusudur. Sosyal ve siyasi hayatı bu kadar derinden etkileyen bu düşüncelerin kendisini edebiyatta da hissettirmemesi imkansızdır. En başta, otoritenin yıkıldığı bir dönemde, sanatta klasisizmin katı ve kuralcı anlayışı hedef alınmadan olmazdı. Victor Hugo, doğan romantizm akımını boşuna “edebiyatta liberalizm” olarak nitelemez. Daha önce de denildiği üzere romantizm akımı Almanya’da klasisizme tepki olarak doğmuş, sonra da Fransa’ya gelmiş ve yoğun ilgi görmüştür. 1800’den 1843 dek üç farklı dönemde yaşanan Fransız romantizmi, 1830’un siyasi atmosferinde iki kola ayrılır: Bunlardan ilki, “Sanat sanat içindir” romantizmidir ve bu ileride parnas, sembolizm ve gerçeküstücülük ile neticelenecek; ikincisi “Toplum için sanat” romantizmi ise ileride ortaya çıkacak realizm ve natüralizme zemin hazırlayacaktır. Peki bu romantiklerin derdi ne?

    En başta aklın sınırlarından bir kaçıştır. Onu elinde bir kılıç olarak kullanarak insanları genel insan tipinin içinde birbirine benzer kılarak farklılığı dışlayan klasisizme tepkidir. Bu açıdan romantizmin en önde gelen özelliği bireye verdiği önemdir. Artık insan, benzer özellikleriyle değil, farklı özellikleriyle ele alınır. Bu bireyin oluşumunda mevcut sosyal yapının etkisi doğrudandır, buna kanıt olarak Rousseau’nun “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözüyle “ben”e vurguları gösterilebilir. Bu ben, salon ve şehir hayatının katı sınırlara ve kurallara sahip atmosferinden kendisini kır hayatına ve uzak memleketlere atmak isteyen hüzünlü bir bendir. Bunun sonucunda aynı zamanda klasisizmin dışladığı doğa, insanın ilgi odağı olur ve ilk olarak Rousseau’yla edebiyata giren doğa tasvirleri, romantizm akımın karakteristik özelliği halini alır. Bu tasvirler daha çok, hüzünlü kişinin arkasındaki bir fon ve süs olarak kendini gösterir. Rousseau’nun “Julie ya da Novella Heloise(1761)” eseri bu konuda ilk özelliği göstererek edebiyat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Uzak memleketlerdense romantiklerin ilgi odağı, klasisizmin değişimin içindeki değişmeyeni aklın yerine duyguyla birlikte konumlandırdıkları egzotik, gücünü zıtlıkların bir arada olmasından alan Doğu’dur. Ama bu Doğu tahayyülü, gerçeklerden ziyade onların zihinlerinde ürettikleri bir tahayyülden ibarettir. Bundan dolayı ne kadar romantik varsa o kadar Doğu vardır denir. Uzak memleketlere kaçamadığı noktadaysa romantik, idealler yaratarak hayal dünyalarına sığınır. Çünkü, melankolinin kendilerine mahsus bir özellik olduğu romantikler, içinde bulundukları hayattan memnun değillerdir. Öyle ki bu hüzne “mal du siecle”(Asrın hastalığı) adı verilmiştir. Asrın hastalığına sahip bu insanlar; bedbaht, nasıl mutlu olacağını bilmeyen, dertleri zevk edinen, acı çekmekten hoşlanan bir duyuşa sahiptirler. Öte yandansa birer dava adamıdırlar. Bunlardan önde gelen romantik şairlerden Lord Byron, işi abartarak Yunan İsyanına katılmış ve burada da hayatını kaybetmiştir. Hugo ise klasiklerin iktidara bağlı duruşuna zıt olarak döneminde halkın yanında olmuş önde gelen bir romantiktir. Bununlar birlikte Hugo’nun Notre Dame Kamburu eserindeki yoğun tasvirleriyle birlikte Katedral adeta romanda bir kahraman hüviyeti kazanır. Bu tarz gerçekçi tasvirler nedeniyle romantizm aynı zamanda kendisine tepki olarak doğacak olan realizmin de zeminini hazırlar.

    Romantik için din duygusu da ön plandadır ama bu, dogmatik şekilde kendini göstermez daha çok mistik bir duyuştur. Bu duyuş onların ideal alem yaratımlarını besleyen bir başka etmendir. Sürekli bir kaçış ve arayış duygusu içinde olan romantikler, klasisizmin görmezden geldiği yerel unsurlara, milli kültüre ve tarihe de ilgi duymaya başlarlar. Rönesans’ın hor gördüğü Ortaçağ onların ilham kaynağı olur. Yine Notre Dame Kamburu bu konuda iyi bir örnektir. Tarihe bakışlarındaki temel farklılık ise savaş hikayeleri odaklı olmayıp, devrin insanlarını merkeze almalarıdır. Hugo’nun Sefiller eseri bu konuda önemli bir örnektir. Geçmişe duyulan ilgiyle her millet milli eserlerini derleyip toplamaya başlar ve bunun sonucunda Antikite’nin yanında yeni bir kaynak doğar. Öte yandan milli bilinç kuvvetlenir, milliyetçilik uluslararası bir olgu haline gelir. Tiyatroda ise Victor Hugo’nun eseri Hernani’nin gösterimi sırasında çıkan tartışmalar tarihe Hernani Savaşı olarak geçer ve romantizmin klasisizme karşı zaferinin simgesi olur. George Sand’ın şu sözü ise romantizmin yasası olarak kabul edilir: “Biz bahtsız bir soydanız, bunun içindir ki kendimizi sanatın yardımıyla hayattan uzak tutmaya şiddetle muhtacız.”

    Birinci tekil şahıs romanları/anılar, seyahatler, mektup-romanlar, tarihi dram ve tarihi roman bu akımın başlıca türleridir. 19. Yüzyılda sanayi devrimin yarattığı yeni koşullar ve pozitivizmin etkisiyle yerini realizme bırakmıştır.

    A.Comte’nun insanlık tarihinin üçüncü aşaması olarak konumlandırdığı pozitivizmde, insan kendi aklının değişimin ardındaki değişmeyeni anlayamayacağına ikna olmuş ve istikametini deney ve gözlemle var olan kanunların arasındaki ilişkileri anlamaya çevirmiştir. Ampirizm önem kazanmış, buna ek olarak Sanayi devriminin sonucunda makinelerin ekonomik sistemin temelini teşkil eder hale gelerek anamalcılık zirveye doğru ilerlemiş; maddi değerler öne çıkmış ve materyalizmin etkisi kendini iyice göstermiştir. Bu ortamda romancılar, gerçeği olabildiğince nesnel bir şekilde yansıtma amacıyla yazmaya başlamışlar. Bunlardan dolayı realizm, pozitivizmin sanat ve edebiyata aksi olarak kabul ediliyor.

    Osmanlı Balta Limanı Sözleşmesi’yle İngiltere’nin açık pazarı haline geldiği 1850’li yıllarda, realizm romantizme tepki olarak ama onun oluşturduğu tasvir zemininden doğmuştur. En etkili olduğu 1850-1890 arasında birtakım düşünürlerin de etkisiyle determinizm güçlenmiş ve dinin etkisi sıfırlanmıştır. Bununla birlikte ahlak ve geleneklerin sınırlayıcı etkisi de kırılmış, romancılar insan hayatının gerçekliğine daha yakından bakma ve onları kağıda dökme imkanı bulmuşlardır. Realist yazarlar, çevrenin insan üzerindeki etkisini merkeze alırlar. Bunu yaparken tasvirleri, romantikler gibi bir dekor, süs olarak değil, insan ruhunun kapılarının açılmasının imkanını verecek bir anahtar olarak kullanırlar. Öyle ki okur tasvirleri okurken romanın ilerleyen sürecinde meydana gelecek aksiyonların neticesine de psikolojik olarak hazırlanıyordur. Bu konuda pozitivist gözle yazılan ilk roman olan Flaubert’in Madame Bovary’isinde Bovary’nin taşındığı kasabanın uzun tasvirleri örnek olarak gösteriliyor. Bu kasabanın tasvirlerinden okurda kalan izlenim, ilerleyen satırlarda Bovary’nin bu atmosferden bunalacağı ve haliyle bunun romanda belirleyici bir unsur olacağıdır. Çoğu kez realist romancı bu tasvirler için olsun karakter ve onun hayatı için olsun gerçek hayatı gözlemleyerek uzun uzun notlar alır. Bu konuda kitapta, Alphonse Daudet örnek verilmiş, zira onun bu notları kendisi öldükten yayınlanmış. Benim verebileceğim örnek, realizmle derin farkları olmayan natüralizm akımının öncüsü Zola’nın, Germinal romanını yazmak için uyarılara aldırmadan bizzat maden ocaklarına inip orayı incelemesi ve madencilerle birebir konuşmasıdır. Bir diğer örnek ise Tolstoy’dur. Tolstoy büyük eseri Savaş ve Barış’taki Borodino Muharebesi’ni daha iyi anlatabilmek için savaş alanında iki gün boyunca at sırtında gezinmiş.

    Realist romancıların bu gözlemleri iki farklı noktada yoğunlaşır: İlki, kahraman karaktere yoğunlaşarak; insanı diğerlerinden ayıran özellikleri işlerler ve bunun için de güçlü kişiliğe sahip insanları kahramanları olarak seçerler. İkincisi ise törelere önem vererek, alelade, silik karakterleri merkeze alıp toplumun gelenek ve göreneklerini, bunların insana yansımalarını yansıtırlar. Son olarak realist roman ahlaki, dini ve sosyal bir amaca hizmet etmez. Bu, romancının romandan asla bu tarz sonuç çıkarılmasın isteği olarak anlaşılmamalı, manası, okuyucunun romandan çıkaracağı ahlaki sonuç romanın hedefi değildir. Romanın kendi güzelliğinden ve biçim mükemmeliyetinden başka bir hedefinin olmadığı belirtilmiş. Ancak bu noktada Rus realist romancılarının bu özelliğe dahil olmadıkları yönünde itirazda bulunabilir. Diğer bir noktada realist romancının romanında kendi fikirlerini katmaması ilkesidir ki, bunun da sağlanabileceğini yani mümkün olduğunu pek zannetmiyorum.

    Emile Zola’nın başını çektiği natüralizmi, realizmin uç noktası olarak niteleyebiliriz. Bilim insanı gibi romana yaklaşmayı prensip edinmişler, romantizme ve romantizmin idealizmine, bireyselliğe karşı bir pozisyonda kendilerini konumlandırmışlar. Determinizm etkisini yakinen gösterir. Realizm ve natüralizmin şiirdeki yansıması ise Parnas akımıdır. Bu akıma göre şiirde, kişisel olmayan konular lirizmden uzak şekilde ele alınmalı; tasvirlerle adeta bir resim ortaya koyulmalıdır. Tek gayesi sanat olup “Kolay sanatı öldürür” prensibını edinmişler; ilginç gelen yanı ise şairin kendi duygularını yansıtmayarak duyarsız ve hissiz bir şekilde kendini konumlandırması, kendi kendime öyle şiir mi olurmuş dedim okurken. Bunu tek ben dememişim meğersem, Baudelaire de öyle düşünmüş ve Kötülük Çiçekleri ile hem rüya ve gizemi hayattan çıkaran pozitivizme hem de varlıkta, tabiatta sadece dışı gören natüralizme tepki olarak doğan Sembolizmin ilk örneğini vermiş. Bu akımın en önemli özelliği şiirin her okurda farklı çağrışımlar yapmasıdır. Birinci Dünya Savaşının en buhranlı zamanlarında doğan ve savaştan bıkmış bir neslin isyanını dile getiren ve gerçeküstücülüğün zeminini hazırlayan Dadaizm ise gelenekselliğe ve akla karşı bir anarşi olarak ortaya çıkıp kısa sürede de kaybolur. Keskin sirke kübüne zara diye boşuna demiyorlar. Belirli bir durum ve anın tespitini esas alıp, nesnel gerçeklikten ziyade nesnelerden gelen izlenimleri anlık ifade etmeye dayalı empresyonizm (izlenimcilik) ile özün değişmeyen resmini her açıdan yansıtarak çizmek isteyen kübizmin atışmasına şahit oluyoruz. Empresyonizme yakinen şahit olmak isteyenler Marcel Proust’u okuyabilirler. Çayına bandırdığı kurabiyesiyle başlayan izlenimlerin sonu gelmez. Edmund Husserl’in fikirlerinden etkilenerek oluşan ekspresyonizmde ise önemli olan, sanatçının iç gerçeğidir, zira Türkçesi de dışavurumculuktur. Sanatta aklı ve şuurun kontrolüne gıcık olan gerçeküstücülüğün öncü ismi Andre Breton’dur. Diğer temsilcileri, Picasso, Salvador Dali, Aragon vb. “Varlık özden önce gelir,” sözüyle en kısa şekilde ifade edilebilecek varoluşçuluk, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ortamda geniş yankı bularak bunalımı, umutsuzluğu, insanın hayattaki ‘saçma’ vaziyetini sembolik bir dille anlatmış, bundan dolayı halktan ziyade aydın zümreye hitap edebilmiş.

    Modernizm ise özellikle realizme tepki olarak doğar. Çünkü, 20. yüzyılda bilimdeki gelişmeler sonucunda insanın dış gerçekliğe güveni azalmıştır. Perpektivizm anlayışı oluşur. Bununla birlikte sanatın kurmaca olduğuna dikkati ilk olarak modernistler çekmiştir. Postmodernizm de insanların uygarlığa ve insanlığa güven duymadığı bir ortamda gelişir. Büyük savaş, nükleer silahlar, insanlığın yok olma tehlikesi bu inancı zedeleyen etmenlerdir. Öte yandan modernizmin fikrini de etkileyen bilimsel gelişmeler postmodernizmi de etkiler. Bunlar; kuantum fiziğinin ortaya koyduğu belirsizliğin, Einstein’in görecelilik kuramının, doğrunun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak doğru olduğu; evrenin bir sistemler karmaşası olması, evrenin giderek genişleyip yok olmaya doğru gittiği görüşleridir. Bunlar sonucunda, insanın kadim değişmeyene duyduğu inanç ve özlem, arzu da yıkılmaktadır.

    Edebiyata 1950 ile girip 70-80’li yıllarda genişleyen postmodernizmin bazı temel özellikleri şunlardır:
    - Önemli olan anlamın berrak olması değil, zengin olmasıdır.
    - En temel özelliklerinden birisi ve mevcut bilimin yansıması olan belirsizlik. Evren bir kaostur, bu kaos içinde hiçbir şeyi hatta kendimizi bile bilemeyiz.
    - Haliyle böyle düşüncenin doğal sonucu olarak, mevcut sanatı ve değerleri sorgulama. Bunun neticesinde insan da kendini yeniden keşfe dalmalıdır. Bu da kimlik karmaşasını beraberinde getirir.
    - Alt – üst kültür ayrımı tanımaz, kültürün bütünlüğünü esas alır. Dostoyevski’nin eserleri ile isimlerini bilmediğim veya aklıma gelmeyen sözüm ona yazarların eserleri, Tv dizileri ile sanat filmleri vs hepsi aynı düzeydedir.
    - Sanat kurmacadır, önemli olan bu kurmaca yapının sergilenmesidir. Sanatçının bu yönde elinde her şey malzeme niteliği taşır.
    - Postmodern sanatçı, sanat ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok etmeyi amaçlar.
    - Gerçekler görecelidir ve tartışmaya açıktır.
    - Postmodernizm, etnik kökler ve fundamentalizm (köktendincilik) ile de bağlantılıdır. İçinde yaşadığımız devirle hesaplaşma olarak da görülen postmodernizm, köktendinciliğin nedeni ve sonucu olarak da görülüyor. Aynı zamanda dinin dogmatik yapısını farklı şekillerde yorumlamaya açar.
    - Bireyde kimliğini bulma ve kendini kanıtlama arzusunu körükler. Bu arayış günümüzle hesaplaşmayla birleşince doğal olarak geçmişe dönüşe neden olur. Bu da geçmişe duyulan nostaljik özlemle kendini su yüzüne çıkarır.
    - Postmodernizm, tüm sistemlerin demokrasi adı altında bireyciliği kitleleştirerek yok ettiğini düşünür. Günümüzdeki bireylerin ancak bir gruba ait olarak var olduklarını ve ait oldukları kimliğin özelliklerini gösterdiklerini söyler. (siyah, beyaz, erkek, kadın, sağcı, solcu vb:)
    - Kimlikleri sorgular, bize bunların altında verilen doğruları ve kavramları tartışır; bu ister istemez toplumların bölünmesine neden olur. Sosyal medyanın da etkisiyle bunun seviyesi daha da artar. Etnik hareketler, feminizm, kadın hareketleri, homoseksüel haklarının tartışılması bunun yansımaları olarak gösterilir. Bu görüş, tarih, felsefe, edebiyat, eleştiri gibi pek çok alanın doğrularının da sarmakta ve her şeyin sınırları birbirine karışır. Bununla paralel olarak insanlar arası iletişim ve uyum da azalmaktadır. Buluşulacak ortak paydalar ortadan kalkar. Yerlerine küçük küçük paydacıklarla kamplaşma yaşanır. Her kamplaşma kendi gerçekliğinde yaşar. Haliyle postmodernizmin farklılıkları bir araya getirerek evrensel olma iddası zedelenir.
    - Postmodern sanatçı başka metinlerden de sıklıkla faydalanır. Metinlerarasılık özelliği ile eserde başka eserlerden metinler yer alabilir. Bunu referans vermeden alabilir, alıntılar yapabilir. Bu parçaları birbirlerine ekleyip hiçbir yorum yapmadan yeni bir kurgu içinde sunabilir.(pastiş)
    - Orta sınıf kültürü olarak gelişen akım için, şöhret kimsenin tekelinde değildir, en sıradan bir kişi bile bir ana şöhret olabilir. Zira günümüzde sosyal medyalarda bu sıklıkla yaşanılıyor. Youtube kanalı açma, twitter’da dikkat çekici sözler etme, instagramda fiziksel özelliklerini ön plana çıkarma sıradan insanları ünlü yapma yolları olmuştur.
    - Postmodern romanda, bütünlük yoktur. Bölümler arası bağlantılarda kopukluklar görülür, birbirleriyle ilişkili olmayan kahramanlar bulunabilir. Anlatılanlar okurun, düş ile gerçek arasında ikilem yaşamasına neden olur. Dikkat çekici sonlar veya net bir finale sahip sonlardan ziyade okurun “ee ne oldu şimdi” demesine neden olacak sonlar tercih edilir.
    - Okurdan dedektif veya bulmaca çözen gibi davranılması beklenir.
    - Neticede, evreni anlamak nasıl mümkün değilse sanat eserinde de bir anlam aramak boşunadır anlayışı hakimdir.

    Kitabı çok beğendim. Edebiyat akımlarının oluşumunu tarihsel nedenleriyle ele almış, onların arasındaki ilişkiler ve karakteristik özellikleri, önde gelen isimleri okuru sıkmadan ve yalın şekilde ortaya koyulmuş. Sonlarda, Türk edebiyatındaki yansımalarına kısaca yer verildikten sonra bu akımlara örnek olması için metinlere de yer verilmiş. Herkese tavsiye ederim. ,


    İyi okumalar.