• 520 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Game of Thrones açılış sahnesindeki repliği bir türlü aklımdan çıkaramıyorum: " Ah, sevdiğim, bu aşk için yaptıklarım! " Evet , malum zat, bu repliği söyler ve çoçuğu kuleden atar.

    Tabii ki kuleden atılan o çoçuk Martin Eden değildi.Ama bu kitabı bitirdikten hemen sonra kafamda adeta şimşek gibi çakan bir düşünce doğdu: Hayır, aslında  o çocuğu  kuleden atan Martin Eden'in  ta kendisi.

    Çünkü Martin Eden'in aşk için yapamayacağı hiçbir şey yoktur.Tipik bir aşk romanı kahramanı değildi ama nedense kitap boyunca sergilediği tavır tipik bir aşk romanı kahramanı gibiydi.

    Uzun bir süreç boyunca bizzat kendini keşfetme arzusu ile yanıp tutuştu.Erişmek istediği burjuva dünyasına daldı.Sonra garip bir şekilde  tiksinti ile baktı her şeye.Nefret etti,  bu kokuşmuş düzenden.Haykırdı zaman zaman.Sessiz çığlıkları oldu, tek tesellisi.Ve Tanrı şahidim ki, asla yazmaktan vazgeçmedi.Ta ki ama ben bunları , "çok önceden yazmıştım sanrısına" kapılana dek.

    Kitabın bir büyüsü vardı, olay akışı da bu büyüye ayak uydurdu sanki.Fakat kulağa komik gelebilir ama bu büyü;  tipik bir yeşilçam klişesi olan "fakir ama gururlu o genç moduna" girdiğinde bozuldu.

    Tüm bu yeşilçam melodramlarını okurken, biraz hırpalandım,  ama sonraları bunun da kitabın bir büyüsü olduğuna inandırıldım.Eğer karşımda Martin Eden olmasaydı, kitabı okumak yerine , alevler içinde görmekten daha büyük bir haz alabilirdim.

    Aramızda hâlâ Martin Eden ile tanışma fırsatı bulmamış olanlar vardır.Sanırım Martin Eden onlar hakkında şöyle düşünüyordur: Sizler lanet olası kan emiciler, beni şöhret olduğumda seven lanet olası kan emiciler, sizler ben fakir ve aç olduğumda neredeydiniz?
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Reddedilmeyi asla kabullenemeyenlerin, reddedilmekle yüz yüze geldiklerinde reddedilmeyi bir yurtseverlik ve ülke meselesi seviyesine çıkartarak böylece bir kadını bertaraf etmek istemenin romanıdır “Sıfır Noktasındaki Kadın”.

    Sıfır Noktasındaki Kadın; erkeklerin her isteğine “evet diyen kadın profili” dışına çıkan kadınların hikâyesi.

    Erkek olmakla Erk Olma’yı bir gören, kendi kendine “Eğer erkeksen erk olacaksın” diyerek Erkliğini üzerinde yükseltebileceği yegâne temel olarak kaderin kötü talihinden bolca pay almış olan kadını seçen ile bu erk olma şekline bir itiraz sunan ve bu itiraz sonucunda kendi hemcinsleri tarafından dahi dışlanan bir kadının ortak mirası: Sıfır Noktasındaki Kadın.

    Yazara göreyse “… umarsızca en karanlık sona doğru çekilmiş bir kadının öyküsüdür” bu.

    Güneşli bir ilkbahar sabahının neşeli havasında uçan bir kelebeği ya da bir çiçeğin şansını dahi anlatsa bizi hüzünlendirebilecek bir dille bize hikâyeyi anlatan yazar (ilk anlatıcı), Firdevs ile Kanatır Kadın Cezaevi’nde tanışır. Tanıştıklarına idam cezası almış olan Firdevs, idam gününü beklemektedir.

    Babası öldüğünde ilkokula, annesi öldüğünde de amcasıyla Katara giden Firdevs; “Allah aşkıyla hükümdar aşkı”nın bir olduğu bir coğrafyada, yoksul ve cahil bir köylünün çocuğu olarak doğar.

    “Büyük yuvarlak burnunu baba”sından, “ince dudaklarını” ise annesinden alan Firdevs, Katar’da amcasının evinde devam eder eğitimine. Amcası evlendikten bir süre sonra da okulun yurdunda bulur kendini.

    Reddettiği bütün erkekler gibi reddettiği yazarın bile kaldıramayacağı kadar gizemli olan Firdevs, ortaokulu “okul ikincisi ve ülke yedincisi” olarak bitirdiğinde, “bütün hükümdarların erkek olduğunun” farkında; ama “zehirli oklar atan” erkekler tarafından kaderinin talan edileceğinden ise bihaberdir.

    Okulu bitirip amcasının evine geldikten kısa zaman sonra küçük yaşına rağmen, yengesinin yaşlı amcası olan Şeyh Mahmut’la evlendirilir.

    “Yalnızca makyajım, saçım ve pahalı ayakkabılarım üst sınıftı. Ben, ortaokul diplomam ve arzularımla ‘orta sınıf’a aittim” diyen Firdevs’in kaderi, bu olaydan sonra bir insana oynayabileceği en korkunç oyunlar oynar onunla.

    Tanıdığı bütün erkeklerin onda yüzüne “okkalı bir şamar indirme” duygusu yarattığı Firdevs, “suya fırlatılmış bir çakıl taşı gibi” hayatın içinden oradan oraya acımasızca savrulur.

    Kocasından dayak yemesinden “başarılı bir fahişe”nin “zavallı bir azizeden daha iyi” olduğunu öğrenmesine kadar geçen sürede Firdevs, “çifte yenilgiye katlanamayanlar” tarafından “fahişelik” yapmaya zorlanır.

    Aşık olduğu İbrahim’in kendisini sevdiği için değil de, her gece bir “fahişe”ye para vermemek için yanında olduğunu anladığında, Aşk Putu’nun İbrahim tarafından kırılmasının sevincini yaşar Firdevs. Asıl şimdi kendisidir.

    Asıl şimdi kendisi olan Firdevs herkes için bir risktir. O ölüm korkusunu yenmiştir. Yendiği için de onun yaşaması; başkalarının ölmesi anlamına gelir.

    Bu yüzden Firdevs ölümle cezalandırılır.

    110 sayfa olup 3 Bölümden oluşan Sıfır Noktasındaki Kadın adlı roman, sondan başlama tekniği kullanılarak yazılmış. Romanda bize öyküyü anlatan ilk kişi, öykünün asıl kahramanı olmayan ve öyküyü bize aktarma görevini üstlenmiş olan yazardır (anlatıcı). Bu kişi İçöyküsel anlatıcı-İkinci dereceden kahramandır. Öyküyü bize aktarmakla görevli olan kişinin öykünün yaşanmasında bir etkisi yoktur. Öykünün yönünü değiştirme konusunda da etkisizdir.

    Asıl kahraman ise İkinci Bölümde sözü alıp bize kendisini anlatan kişidir. İçindeki bütün duyguları, yaşadıklarının en küçük kırıntısının dahi onu nasıl incittiğini ağzından duyduğumuz Firdevs’tir. Bu Benöyküsel Anlatıcı’dır.

    “Yaşamım boyunca bana gurur verecek, beni krallardan, prenslerden hükümdarlardan bile üstün kılacak bir şey aradım” diyen Firdevs; kendi hayatı üzerine iktidar kurmuş herkese, her şeye karşı koyacak bir itiraz, kendi iktidarını ilan edebilecek bir güç arar.

    Kendi iktidarını kurup, kendi özgürlüğü üzerindeki hâkimiyeti kurma, kendi iktidarından başka bir iktidara bağlı olmama isteği kitabın başından sonuna kadar canlı tutulur.

    Firdevs’in özgürlüğü Firdevs’in hakimiyet kurduğu alan kadar olacaktır. O yüzden Firdevs’in baş kaldırması, kendi hakim gücünü yaratma uğraşı; Firdevs’in büyük problemlerle uğraşmasına yol açacaktır.

    Kitapta genel olarak iktidar meselesi; Firdevs’in Ortaokul Diploması’yla kendi iktidarını kurma isteği etrafında kilitlenir. Firdevs; ilk başta babasının iktidarından kurtulmak için amcası gibi okuma isteğiyle tutuşur. Okuyup ortaokul diplomasını aldığında bu diplomayla özgürlüğünü kazanacağına inanır. Ancak Firdevs’in özgürlüğünü; ‘özgürlüğünü erkeklerin özgürlüğüne kurban eden kadınlar’dan sadece biri olan amcasının eşi tarafından tutsak edilmeye devam edilir.

    Firdevs’in bu tutsak edilen özgürlü, daha sonra sırasıyla; kocası Şeyh Mahmut, Beyumi ve Şerife’nin hapishanelerinden geçer. Şerife’nin hapishanesindeyken (sömürülme alanında), Şerife’nin eski dostu ve belki de aşığı olan Fevzi’nin Firdevs’in kulaklarında yankılanan sesi onu silkeler. Ancak sarsarak kadar silkeler; ruhunun ve bedenini hapseden o iktidarları yıkamaz.

    Şerife tarafından kullanıldığını, onun iktidarına bağlı olduğunu anlayıp kaçar. Hiçbir erkeğe ve doğal olarak da erkeklerce paylaşılmış olan erk’e inanmayan birisi olarak sokağa çıktığında; en büyük erk’in korumalığını yapan bir polis tarafından ilişkiye zorlanır. Onunla zorunlu olarak bir kaç saat geçirir; ama anlaştıkları parayı da alamaz.

    Aynı gece sokakta başka birisinin arabasına biner. Kibar ve tırnakları temiz olan biriyle para karşılığında yatar. 10 lira alır. Bu onun ilk parasıdır. Bu onun gözlerini açar. Kendi iktidarı kurması için üzerinde inşa edilen bütün yapıları yavaş yavaş yıkılmaya başladığını hisseder.

    İktidarlar karşısında şimdiye kadar hep başını eğen Firdevs, başını dik tutup insanların gözlerinin içine bakarak bununla herkesin karşına dikilebilecek bir iktidarı olduğunu anlatmaya çalışır.

    “Birlikte gideceği” erkeği kendi seçmek istemesi ve sadece istediklerini seçmesi Firdevs’in artık özgürlüklerinin olduğunu gösterir. İstediği kişiyi seçme özgürlüğü, istediği kadar para isteme özgürlüğü, istediği kadar vakit geçirme özgürlüğü. Özgürlükler zinciri…

    “Ömrümün kaç yılı, bedenimle benliğim gerçekten istemediğim şeyleri yapacak kadar benim olmadan geçti”, diyen Firdevs; onu avuçlarına almış insanlardan kurtulmuştur artık.Reddetmeği öğrenmiştir. Evet demeği de. Kendi bedeni üzerinde karar verme yetkisini kendisinde görmüş, kendi iktidarına bağlı özgür bir birey olarak yaşayacağına inanmaya başlamıştır.

    Firdevs yani özne artık kendi iktidarını kurmuştur. Özgürdür. Sesi daha gür çıkıyor.

    Bir insan özgürlüğü tattıktan sonra onun elinden özgürlüğünü almak çok zordur. Firdevs’inkini almak da o kadar zordur.

    Kendi özgürlük alanına müdahaleye gelen pezevengin onu kendi iktidarına bağlama isteğine Firdevs direnir. Kendi iktidarına uzanan bu saldırı girişimini boşa çıkartır: Pezevengi öldürür.

    Firdevs’in bu iktidarı ülkenin iktidarını korkutur. Çünkü o ölüm korkusunu ve öldürme duygusunun yıkıcılığını evcilleştirerek onlara tehdit oluşturmaktadır. Firdevs artık özgürlük ve iktidar gerçeğine ulaşmıştır; o yüzden ölümden korkmamaktır. Ölümden korkmadığı için de artık öldürülecektir.

    Firdevs’in başkaldırışı, bilime ve kavramlarına karşı bir başkaldırış değildir; içinde yaşadığı daha doğrusu yaşamak zorunda bırakıldığı toplumun kadına ve fahişelerine biçtiği kaftana karşı geliştirdiği bir başkaldırıştır. Toplumsal yaşam içinde var olan ya da var edilen iktidarlara ve iktidarların söylemine karşı yaratılan bu başkaldırıyı anlamak Foucault’yu okumakla daha basitleştirecektir
  • 208 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    ‍ÇOK YALNIZIM SEVGİLİ SEYİRCİLER‍

    “Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan, kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman, kendisini yalnız hisseder.” #sedavarılcı

    “Yalnızlık öyle bir şeydir ki dostum, senden başkası yoktur içinde. Bazen derin bir kuyunun içinden çıkmaya çalışırken bulursun kendini, bazen tatlı sahte bir mutluluk, bazen de gerçek bir huzur içindeymişsin gibi…” #fatmaakı

    “Yalnızlık öyle bir şey ki hem rahatlatıcı bir o kadar da boğucu bir ruh hastalığı olmalı. Yalnızlık tamamen kalabalıklar içinde sadece kendini duymaktır. Yalnızlık sanırım seni asla terk etmeyecek olan bir ruhtur. Yalnızlık sanırım yine kendine sarılmaktır. Evet yalnızlık dönüp dolaşıp geleceğin tek yerindir.” #mehmetfatihdoğruer

    Eserde farklı farklı hikayeler ile karşılaşıyorsunuz. Her biri ayrı güzellikte yazılmış. Beni etkileyenler:

    1. Olarak ‘mavi boyalı ev’ Leyla’nın hikayesi, yalnızlaştırıldığı için seçtiği meslek ile kendini anlaşılamayan insanlara adaması… #aselbaş

    2. si ‘yalnızlığın ezgisi’ İdil’in hikayesi, kardeşi için bazı olayları saklaması ve annesinin son isteğini yerine getirmesi ile kendini ikinci plana atıp sağlığı ile ilgili sorunlar yaşaması üzücüydü…  #busekoç

    3. sü ‘yalnızlık ile dans’ Masal öğretmen ve Ali’nin hikayesi, ne güzel sıcacık bir yaşanmışlıktı öyle… Masal öğretmenin mücadelesi, öğrencilerine umut vermesi muhteşemdi. “Kendi hikayesinde kahraman olmayı başarmış, gökyüzünün sonsuz mavisine kanat çırpan bir Ali’yim. Nefes aldıkça umut var, derler ya hani ben o umudun adı oldum. Yılmadan, usanmadan tutunun o umuda var oluş sebebinize kim bilir belki size de doğar güneş ve çiçek açar bahçeleriniz, belki bugün, belki yarın. #büşratalak

    4. sü ‘hayat yolculuğum’ büyüklerin endişe ve korkuları nedeniyle çocukların düşüncelerini çok güzel anlatmış yazarımız. “Bazen küçükler de anlaşılmak ister hatta ilgi bekler… Biz küçük bireyler görüyoruz ki ne kadar küçük olursak olalım büyüklerimiz yerimizi almış durumda ve bizlerden ilgi, anlayış bekler dururlar…” -“Hep iyi düşünün ve temiz niyetleriniz her daim olsun. Çıkarsız düşünceleriniz olursa etrafınızdaki insanların yaklaşımı da çıkarsız olur.” #incigeçkil

    Güzel bir eser ve güzel bir proje olmuş, eserde yazıları bulunan yazarlarımıza başarılar diliyorum. Bu eseri okumamda vesile olan #incigeçkil yazarımıza teşekkür ediyorum ve proje olarak gezici kitabı sıradaki arkadaşıma gönderiyorum.

    #45
    yazarpencere #çokyalnızımsevgiliseyirciler #okudumbitti
    #incigeçkil
    #Eldenele
    #okuyoruz
    #çokyalnızımsevgiliseyirciler
    #projekitap
    #SıfırYayınları
  • 284 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Felsefi eserleri içeren bir okuma kapsamında nasıl bir yol izlenmelidir? Bana soracak olursanız bu, kolay kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. Cevap için çağımıza, felsefi eserlerden kastımızın ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Öncelikle yaşadığımız bu modern çağda felsefe konusunda ciddi yanılgılar içerisinde yaşadığımızı düşünüyorum. Bu yanılsamalar da özellikle "söylediği her sözde felsefe yaptığını sanan" kesim için geçerli. Hiçbir şey bilmemek, bir şeyi yarım ve yetersiz kalacak bir şekilde bilmekten çok daha iyidir. Çünkü hiçbir şey bilmeyenin bir şeyleri doğru bir biçimde öğrenmesi için her zaman bir ihtimal vardır; bir şeyler bilmediği sürece de bu ihtimal var olmaya devam eder. Ama herhangi bir konuda yetersiz bilgiye sahip olduğu halde hiç çekinmeden söz hakkını sonuna dek kendilerinde görenlerde ise bu ihtimal neredeyse tükenmiştir ya da tükenmeye yüz tutmuştur. Çağımızdaki felsefi birikimi açısından temel problemlerden biri de budur bana kalırsa. Bir şeyleri hakkıyla bilmemek ve en kötüsü de bunun farkına varılamaması durumu. Felsefe ile ilgili herhangi bir konuyu kocaman bir avizeye benzetebiliriz. Bu avizedeki ışığı elbette ki görür durumdayızdır, fakat o gördüğümüz açıdan bize yansıyan ışık, avizedeki bizim üstümüzde olan yalnızca bir tane kristalden yansıyarak bize ulaşmaktadır. Sadece bu kristalin yansıttığı ışığı, diğer kristallerin bizlere yansıtacağı ışığa şahit olmadan "işte doğru olan budur" diyebilir miyiz? Hayır. Eğer biz avizedeki ışığın hakikatine daha da çok ulaşmak istiyorsak, birçok kristali de denemeliyiz. Bu kristallerin bazılarının da ışığı geçirmeyecek kadar soluk olmaları da o ışığın suçu değildir elbette ki. Biz ne kadar çok kristale bakarsak, o kristalden bize ulaşan aynı ışığın kristallerden yansıyan çeşitli hallerine ne kadar çok şahit olursak, başka bir deyişle ne kadar çok fikre ve görüşe şahit olursak, ışığın yani hakikate de o kadar çok yaklaşmış oluruz işte. Günümüzde herhangi bir konuda hakikate erişmek yalnızca belli açılardan ibaretmiş gibi kabul ediliyor büyük bir kesim tarafından.

    Daha ayrıntılı bir şekilde bahsedecek olursam, bir konuda elde ettiğimiz ilk fikrin bizi aşırı etkilemesine toplum ve birey olarak her zaman gereksiz bir ölçüde izin vermekteyiz. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir şeyden etkilenmeyen buzdan siluetler olalım da demiyorum, demeye çalıştığım şey, etkileneceksek bile şayet, bu etkilenme bizde başka düşünceleri görmemize engel olmamalı. Objektifliği koruyabilmek felsefe yapabiliyor olmanın, felsefece düşünebilmenin en temel şartlarından biridir bana kalırsa. Mesela belirli bir "-izm" hakkında kafasında soru işaretleri olan biri o "-izm"in en temel temsilcilerini okuyor, buraya kadar her şey çok güzel. Bir konu hakkında bilgi edinmesi açısından bir problem yok. Ama asıl sorun, kişi ana kadar içinde bulunduğu anlam arayışını, ilk rastladığı "-izm"lerden birine yüklediğinde ve bu "-izm"e karşıt olabilecek her şeyi 'sırf bu karşıtlıktan' dolayı reddeder hale geldiğinde başlıyor işte. Günümüzde, önümüze bazı filozoflar, bazı "-izm"ler sürülmüş durumda, adeta büyük bir pazar yerindeyiz ve her filozof bizi kendine çağırıyor. Aslında mesele bir "-izm"e sahip olmak konusu da değil. Mühim olan tek taraflı düşünme konusunda olan inatçı tavrımız. Eğer felsefece düşünme kapsamında objektifliğe yaklaşmak istiyorsak, adeta bu filozofların çağrılarının hiçbirine, 'en azından şimdilik' riayet etmemek gerekiyor. O konu hakkındaki bilgi birikimimiz o denli fazla olmalı ki, en sonunda yine o konu hakkında elde ettiğimiz tüm fikirleri, ister birbirlerinin karşıtı, ister destekçisi olsun, zihin dünyamızda adeta karşımıza alıp kendi görüşlerimizle harmanlamamız gerekir bana kalırsa.

    Bu bağlamda felsefe açısından hiçbir düşünce hiçbir özelliği sebebiyle dışlanmamalı, aynı şekilde hiçbir düşünceye de ilk baştan, ya da körü körüne bağlanılmamalıdır. İnceleme yazımın devamında da bu konuyla paralel mükemmel tespitlere elimden geldiğince değineceğim.

    Bu inceleme, eser hakkındaki edindiğim izlenimleri içeriyor. Bu izlenimleri elimden geldiğince yanlı bir şekilde yapmamaya, objektif olarak paylaşmaya çalıştım. Tam anlamıyla şu an itibariyle profesyonel bir derecede objektif olmam en başta bana göre çok zor. Bunun için en başta uzun zamanlar sürecek olan insanın kendini eğitmesi ve perspektifini geliştirmesi gerekiyor zannımca. Bunları söylememin nedeni, mesela bir filozofun eseri hakkında inceleme yaparken, bazılarınca sanki o filozofu savunuyormuşum gibi gözükmesi. Örnek vermem gerekirse, Komünist Manifesto'yu ya da Kapital'i okumuş olmam beni komünist yapacak bir etken değildir. Şayet bunlar insanın bilgi birikimini artırması için gereken şeylerdir. Bir sınır olmadan insan her şeyi okuyabilmeli diye inanmışımdır hep. Aynı şekilde Nietzsche'yi okumam, onun eserinin incelemesini yapmam da onu desteklediğim anlamına gelmiyor. Bu durum her şeyde geçerlidir bana kalırsa, gerek bir eserde, gerek bir "-izm"de, gerekse de bir insanın fikirlerini öğrenmeye çalışırken.

    İnsanca Pek İnsanca'nın ilk cildinin beni oldukça zorladığını belirtmem gerekiyor. Nietzsche'nin dili etkileyici olduğu kadar da zor. Fakat insanı boğan bir zorluk değil bu aslında. İnsanın uğrunda, anlamak için çektiğine değdiğini düşündüğü bir zorluk. Nietzsche bu açıdan kendini ifade etmeyi iyi biliyor. İnsana nasıl hitap edileceğini de, yine insanın içine nasıl işleneceğini de. Ve en önemlisi de altını çizdiğim gibi onu okuyan kişide bir düşünmeye teşvik hissi uyandırıyor. İnsan onu okurken bu iddialı cümlelerin derinine inme ihtiyacı hisseder hale geliyor. Ben genelde herhangi bir eseri okurken, eser hakkında aklında canlanan düşünceleri ayrı bir deftere not alarak okurum. Ama Nietzsche'nin bu eserinde bazı yerlerde bu canlanan düşünceler öyle aktif bir şekilde canlanmaya başladı ki, okurken oturduğum yerden kalkıp defterimi almak için tenezzül edemedim. Çünkü şayet bir saniye bile boşluğuma denk gelse o düşünce ilk aklımda canlandığı halinden uzaklaşabilirdi. Bu yüzden de genellikle kitabın içine birçok not aldım. Bu açıdan Nietzsche'yi iddialı bir 'düşünce canlandırıcısı' olarak nitelendirebilirim.

    İlk olarak kendisi modern toplumdaki özgür ruhların içinde bulunduğu zorluklardan söz ediyor. Özgür ruhlardan Nietzsche'nin kastettiği şey bana kalırsa herhangi bir etki altında kalmadan düşünsel olarak özgür olabilen ruhtur. Nietzsche genel olarak kavramların ve değerlerin yozlaşmasından, bunların artık modern çağ ve ilerisi için geçerli olamayacağından, geçerli olarak kalsa bile bunun yanılmışlıklara ve aldanmışlıklara sebebiyet vereceği düşüncesindedir esasında. Mesela en basitinden iyi ve kötü kavramlarına yüklediğimiz anlam, içine doldurduğumuz değer artık eskimiştir ve geçersizdir. Bu yüzden de iyi ve kötü aşılmalı (tıpkı başka bir eserinin isminde -"İyinin ve Kötünün Ötesinde"- görüldüğü gibi) ve bunlar yeniden değerlendirilmelidir. Özgür ruhlar ise bunların zaten farkında olacağı için, onlar kapsamlı bir araştırma içerisine zaten baştan girecektir. Fakat onlar topluma göre üzerine görev olmayan şeylerle ilgileneceklerdir. Ancak modern çağdaki özgür ruh için üzerine kafa yorması gereken, başka bir deyişle "kendine görev edindiği" o kadar çok şey vardır ki, artık onu alakadar etmeyen, üzerine görev olmayan şeylerle de ilgilenmek durumundadır. İşte bu kişiler de toplum tarafından sevilmezler. Mesela üstte bahsini ettiğimiz gibi karşılaştığı ilk düşünceye hemen kendini kaptıran bir kişinin, Nietzsche'nin ifadesiyle özgür bir ruhla karşılaştığını varsayalım. Özgür ruh muhtemelen onun inandığı şeyin de bir ötesi olduğunu belirttiğinde öbürünün tepkisi bu saplanıp kalmışlıktan dolayı pek pozitif yönde olmayacaktır. İşte felsefe de bana kalırsa insanda bunu amaçlar. Çoğu şeyin ötesine geçebilmeyi, 'saplanıp kalmışlık hastalığından' insanı kurtarmayı vaat eder, ama bunun için insanı asla zorlamaz. Ama doğru takip edilen bir yolla bu vaadini de kesinlikle yerine getirir. Ayrıca modern ruh yine öncesinde bahsettiğimiz gibi kendine karşıt gelen, hatta onu aşan her türlü bilgiye de ulaşmak zorundadır, bunu istemelidir de. Bu bana şunu anımsattı: Çağlar geçtikçe entelektüelliğe erişebilmek de bir o kadar zor hale gelir esasında. Çünkü bilgi birikimi sürekli olarak çoğalır. Felsefede hiçbir sorun kökten çözülmüş değildir, kesin bir cevap kabul etmez çünkü. Böyle olunca da, felsefede mesela bilimde gördüğümüz anlamda bir ilerleme yoktur. Cevaplar değil sorular çoğalır. Ama bu da insanın kavrayışını artıran en önemli etkenlerden biridir elbette. Sorular ve sorunlar çağlar boyunca sürekli arttığından dolayı mesela bir Descartes'ın yaşadığı zamanın ve günümüzün entelektüel olma eşiği aynı değildir. Bu yüzden günümüzde felsefeceye düşünmeye erişmek, entellektüel bir dünya görüşüne sahip olmak isteyen kişi, diyebiliriz ki, adeta Descartes'ın kendi döneminde gösterdiği çabadan çok daha fazlasını göstermek zorundadır. Çünkü sorular ve sorunlar hep artmış, elde edilmesi gereken bilgi birikimi de bu sebepten doğru orantılı olarak artmıştır.

    Nietzsche özgür ruhu; belki de ideal bir filozofun sahip olması gereken ruhu, yeri geldiğinde yüceltir ama yeri geldiğinde de kendi zamanındaki filozofları da adeta yerin dibine batırır. Filozofların en kolay içine düştüğü hatalardan birinin insanı ve insanlığı bugün gözünden değerlendirmeleri olduğunu söyler. "İnsan" genel bir yargı olarak bir zamana, zamansal uzamdaki bir kesite bakılarak değerlendirilemez. "İnsan" zaten herhangi bir çağda tam olarak insan değildir. "İnsan" daima gelişme halindedir. O yüzden "insan" bütüncül olarak bakılması gereken bir olgudur. Tarihteki "insan" kavramının günümüzün "insan" anlayışı ile değerlendirilmesini filozofların kalıtsal bir hastalığı olarak görür Nietzsche. Mesela Antik Yunan'daki evrenin nasıl meydana geldiği ile ilgili çözümler öne sürenlerin düşüncelerini saçma, mantıksız olarak nitelendiremeyiz. Çünkü o düşünceleri biz kendi zamanımıza, kendi gelişmişlik düzeyimize göre değerlendiriyoruz. Örneğin Thales'in evrenin ana maddesini su olarak görmesi, var olan her şeyin bir şekilde sudan çıktığını düşünmesi o dönem için gayet mantıklı, makul bir düşünce idi. Bu ayrımı yapabilmek gerçekten önemli.

    Bu yüzden de "değişmeyen" olarak kalan bir insandan (kavramsal açıdan) bahsetmek de mümkün değildir. Her şey değişir der Nietzsche. Değerler de buna dahildir. Buna dayanarak mutlak doğrunun olmadığı gibi değişmeyen ölümsüz gerçeklerin de olamayacağını öne sürer. Bu değişmenin de kolay olmadığını, ancak yüksek değerlendirmeye tabi tutulmuş kavramların modern çağda hak ettiği yeri alabileceğini söyler. Mesela yine en basitinden iyi ve kötü ona göre halen daha yüksek bir değerlendirmenin süzgecinden geçememiştir. İşte kavramları bu süzgeçten geçirmeye alıştığında insanın da daha yüce bir tutuma yükseleceğini söylemektedir Nietzsche. Aynı şekilde, mesela doğa için kullanılan kavramların içi çoğu şimdiye dek Kilise tarafından doldurulmuştur. Bu yüzden de bazı kavramları adeta hiçbir temele dayanmaksızın belirli bir değere dayanıyormuş gibi düşünürüz. O içleri hakikatten başka güçlerin doldurulmuş olan kavramları çift anlamlı görmeden, hissetmeden ve varsaymadan sadece kavramın kendisinin ne demek istediği ile açıklamak çok meşakkatli bir meseledir. Bunun için de yüksek bir zekaya ihtiyaç vardır Nietzsche'ye göre. Ve bu düşüncesi de kendisinin ortaya attığı üst-insan ile desteklenecektir fakat o konuya bu eserinde pek fazla girmek istemiyorum.

    İnsanlığın, kendi kökenleri hakkında sorular sormayı unutmayı ne kadar çok sevdiğinden dolayı sitem eder. İnsanlığın o andaki halini kendi özünü aramaktan, bu isteğe sahip olmaktan, bu arayıştan ne kadar uzaklarda olduğunun acınası olduğunu dile getirir. Bu acınası halden kurtulmayı harikulade bir rüya örneği ile açıklar. İnsanlık nasıl ki şimdiye kadar uykuda olduğu zamanlarda gördüğü rüyalarından sonradan çıkarsamalar yaptıysa, bunu aynı şekilde gerçek hayata uyarlayarak ancak gelecekteki, yüksek anlayıştaki insanların bizim hakkımızda isabetli çıkarsamalar yapabileceğini söyler. Daha açık söylemek gerekirse, bizler rüya gördüğümüzde bunu rüya gördüğümüz an anlamlandıramayız. Ancak uyandıktan sonra geriye dönüp baktığımızda (yani rüya gördüğümüz ana) bir anlamlandırma yapabiliriz. Rüyadaki biri ancak uyandıktan sonra orada gördüğü bazı şeylerin sebeplerini bilebilir. Dolayısıyla gerçek hayatta da alışageldiğimiz her şeyin altındaki gerçekler daima farklıdır, tıpkı rüyadaki gibi. Yani o ilerideki yüksek anlayışlı insan, adeta şimdiki insandan uyandığında ancak ve ancak kavramları asıl halleriyle değerlendirebilecektir. İnsanlığın gelişimi de art arda gelen bir uyanma halidir bu yüzden Nietzsche'ye göre. Bizler insanlığın korkunç uzunluktaki gelişme yollarında ilk akla gelen herhangi bir düşünceden üretilen açıklamaya inanmaya alıştırılmışız der ve bundan da yakınır haklı olarak.

    Dinden felsefeye geçişin sağlıklı olmayacağını hatta imkansız olduğunu da ifade eder. Ona göre felsefe ihtiyaçları (mesela bilgi edinme ihtiyacı) ya tatmin ederek ya da onları yok ederek faydalı olabilir. Fakat dinin yaptığını bundan farklı olarak, duygusal yüklü bir durumu rahatlatmak olduğunu belirtir. Bunun, bu rahatlamanın felsefeye mal edilmemesi gerektiğinin de defalarca kez altını çizer. Çünkü felsefe adeta tüyleri diken diken etmeli, insanı yerinden zıplatacak kadar rahatsız da edebilmelidir. Bir huzura kavuşma meselesi değildir felsefece düşünmek ona göre.

    Yine yozlaşmış olarak gördüğü değerlerden, ahlaki değerlerin, dürtüler dikkate alınmadan yalnızca yararlı veya zararlı sonuçlarına göre yine iyi veya kötü olarak adlandırıldığını ifade eder. Fakat bu adlandırmanın, anlam yüklenmesinin kökenleri zamanla eskir, tarih olur. Durum böyle olunca o kavramlara sanki her zaman, geçmişten bu yana, hep, adeta kendiliğinden iyi veya kötüymüş gibi bakar hale geliriz. Bunun da bir yanılgı olduğunu söyler. Bu hazır iyi - kötülere göz yumulduğu, hatta bir noktadan sonra insanlık bu göz yummayı bile unuttuğundan (zaten ona göre tam da bu yüzden bazı kavramlara kendiliğinden iyi veya kötü diyoruzdur) insan, Nietzsche'ye göre "sorumluluk ahlakı" gibi bir yanılgının içerisine düşmüştür.

    Yine ahlak üzerinden devam eder Nietzsche. Kendini acındıran insanların yaptığı şeyi kendilerinin önemli görülmesine zorlamak olarak nitelendirir. Dolayısıyla bütün güçsüzlüklere rağmen bir güce sahip olunma isteği daima vardır ve bu, insanı daima ayakta tutan bir tesellidir. Çünkü insanı güç odaklı olarak da görür Nietzsche. Ona göre insan ne durumda olursa olsun daima bir güç istenci içerisindedir. Ayrıca yine modern çağda değer verdiğimizi düşündüğümüz nice şeylerin aslında amacından daha başından saptığını, bizim bunun farkında bile olmadığımızı söyler. Çok yerinde bir örnek verir. Bir insan düşünün, dostunu birkaç dakika sonra bir sebepten ötürü kurşunlayacaklar; infaz edecekler. Dostunun ölecek olmasına göz yumamayan kişi "onun önünden çekilmektense kurşunlanmayı tercih ederim" gibi ya da bunun benzeri söylemlerde, davranışlarda bulunursa şayet o kişinin istediği aslında o insan için ölmek değil, bu doğrultuda içinde bulunduğu kararlılık uğrunda ölmeye değer vermesidir. Yani insan kendinde yaşayacağı birtakım hazlar için daima başka şeyleri kullanır Nietzsche'ye göre. Ve kullanma durumu aynı zamanda bunları masumlaştırma çabasıdır da. İnsanın bu duygularının gayet yerinde olduğunu söyler, insanı asıl düşüren şey bunları açıkça dile getirecek cesaretten uzak olmasıdır.

    Alt seviyede olan insanların dünyayı durmadan kendi seviyelerine indirgediklerinden söz eder. Dolayısıyla kendi aptallıklarını ayakta tutmak onlara akıllılık gibi görünür, bu yüzden de herkesi aptalca olarak damgalarlar. Bu, aklıma yıllar önce yaşadığım bir olayı getirdi. Sınıfta çok kitap okumayı seven bir arkadaşımız hakkında sınıfın "alt seviyede" olan kişilerince bazı yakışıksız söylemlerde bulunulduğuna şahit olmuştum. "Aa evet şu da sürekli kitap okuyup duruyor, inek işte, aptal demek ki, ne yaparsın" Bu şahit olduğum olay aslında Nietzsche'nin bu düşüncesine örnek verilebilir bana kalırsa.

    Suç kavramının giderilip giderilemeyeceğinin imkanlı olup olmadığı hakkında da kafa yorar. İnsanların idam edildiği zamanlarda uygulanan şey aslında suç kavramının bir tür imhası değildi. Olan şey, idam edilen insanların başkalarını korkutmak için kullanılıyor olmasının bilincinde olunmasından dolayı ortaya çıkan bir korkutuculuktur. Korku etmeni suç kavramını temelde imha etmez. Olan şey, suçun insana yaptırdığı şeylerden insanların korkmasının istenmesidir, suçun temeline inmek değildir mesele. Haksızlık ve suç olarak nitelendirilen kimi şeyleri neden suç olarak gördüğümüzün üstünde de durur. İnsan yaptığı her şeyle aslında haz almayı istemekte, kendini hoşnutsuzluğa karşı korumaktadır. Bu da ona göre bir kendini koruma içgüdüsüdür, tıpkı nefsi müdafaa gibi. Suç kavramının içine yüklenmiş kimi şeylere baktığında bunların anlamsızlığına ulaşmıştır kendince. Aynı şekilde hissettiklerimiz de çıkar amaçlıdır, o hissi yaşamanın vereceği hazdan dolayı başkaları için bazı şeyleri hissettiğimizi zannederiz hep. Bu da yine bir yanılgıdır Nietzsche'ye göre.

    Nietzsche okuyanlar bilir, dinler içinde en fazla Hristiyanlık ile anlaşmazlık içindedir. En fazla mücadele ettiği de dinler arasında odur esasında. Kötü ve acı bir olayla karşı karşıya kaldığımızda bunun değerlendirilmesini kendimizce değiştirmeye çalışırız. "Bu yüzden bu olay gerçekleşti" ya da "bu olayın sonu iyi bir yere varır mutlaka" gibi. İşte bu da Nietzsche'ye göre kavramların aslından kaçılması durumudur esasında. Perspektifi yaşam boyunca değiştirerek, yani kavramlardan kaçıp durarak yaşarız. Kavramlar aşıldığında ise en çok zorluk çekecek olanların ise yine bu tür şeylere daha çok yer verenler olacağını düşünür. Bu kişiler de Nietzsche'ye göre papazlardır mesela. Açıklanamayan bir şeyi kesinlikle doğa dışı, mucizevi olarak görmek din adamlarının aşırı isteği ve yanılgısıdır Nietzsche'ye göre. Oysa ki bilim, açıklanamayan bir şeyin yalnızca "o an için" açıklanamadığını, bunun çözüme ulaştırılması gerektiğini söyler. Bu anlamda bilim bir "bilinmezlik aşıcısı" olma görevini kendinde görürken, dinin gördüğü şey Nietzsche'ye göre yalnızca bir "bilinmezlik arayışıdır". Münzevilerin de yaşamlarına değinir sıkça. Münzevilerin kendi varlıklarının bir bölümüne adeta Tanrı olarak taptıklarını o yüzden bedenlerinin diğer kısımlarını şeytani olarak gördüklerini söyler. İlk baştaki Tanrısallık yanı, geri kalan olabilecek bütün yanları adeta şeytansılaştırır. Hristiyanlık da asırlar boyunca bu gibi bir amaç uğruna yol almaya çalışmıştır Nietzsche'ye göre. Aslında Aydınlanma Çağı'na dek Kilise'nin toplumdaki konumuna göz attığımızda bundan pek farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Kendi belirlediği doğrular dışındaki her şeyi şeytani olarak gören bir anlayış. Aklıma istemsizce Orta Çağ'da boş yere, "cadı" damgası yiyerek öldürülen kadınlar geldi... Kim bilir onlar Kilise ile ayrı düşecek, Kilise'nin onları şeytanın beden bulmuş hali olarak nitelendireceği ne yaptılar da o şekilde can verdiler. Doğruları söyleyenlerden çoğunluk olarak haz edilmemesi belirli çağlara özgü bir durum değil maalesef.

    Münzevinin ve azizin yaşamı katlanılabilir kılmak için yaptığı şey (hem bireysel hem de genel olarak) ara ara zafer ve yenilgi değişimidir. Zafer ve yenilgiye ulaşabilmek, dolayısıyla algıda değişiklik hissi ile yaşamın daha katlanılabilir hale gelmesi için de daima bir tür rakibe, düşmana ihtiyaç vardır. Bunlar da belirli yönlerden kötü görülen kavramlardır. Örnek vermek gerekirse, cinsel perhiz cinsellik güdüsünü daha da kışkırtır, bu da mücadele yaratır. Halbuki cinsel güdünün giderilebilmesi düzenli bir cinsel hayata bağlıdır Nietzsche'ye göre. Bu mücadele ve savaşın, onlar gibi (münzevi ve azizler gibi) olmayanlarca hayranlık duyulmasını sağlamak için de cinselliğin durmadan damgalanması, karalanması gerekmektedir. Bu karalama da öyle üst düzeylere ulaşmıştır ki insanlar da bu yüzden kötüleşmiş ve insanların günahkar olmalarını isteyen, hedefleyen dini anlayışlar türemiştir. Onların amacı da budur zaten. İnsanın sürekli bir günahkarlığın, içinden çıkılamayan ya da çıkılması çok zor olan kötülüğün içinde olduğuna inandırılması Hristanlığı daimi kılacak yegane şeydir. Çünkü sürekli bir arz - talep meydana gelecektir böylece. Ve Kilise de sonsuz bir döngü ile hakimiyetini daha da çok, hatta sonsuz bir sağlamlığa ulaştıracaktır.

    İlham duygusundan da söz eder. İlham diye bir şey olmadığını, olan şeyin bir tür birikmişlik, dolmuşluk olduğunu ifade eder. Kişi bunun farkında değildir, ilham dediğimiz şey de adeta bunların bir tür devamıdır. İnsanların kendilerinin yarışamayacakları kişiler hakkında hayranlık duymalarından ve açıkça bir "deha"dan bahsederler. Bu yüzden de tüm bitmiş şeyler, ya da ölmüş insanlar, artık erişilemez, dolayısıyla da yarışılamayacak hale geldiğinden dolayı çok daha yüceltilir. Belki de bu yüzdendir ölmüş olan yazarları sürekli olarak yüceltip durmamız Nietzsche'ye göre.

    Son olarak da oldukça kritik bir meseleden bahseder Nietzsche. Bağımlı ruh kavramından söz eder. Bağımlı bir ruh ona göre her şeyi hazır, miras olarak alan ruhtur. Mesela sırf Hristiyan doğduğu için Hristiyan olarak kalınması buna örnektir. Bir alışkanlık inancı sistemidir bağımlı ruhların kendilerini tesellisi. Bağımlı olmanın kendisini tartışma götürmez bir gerçek olarak görürler. Bu da onların yerinde saymasındaki en büyük etmendir. Buna aslında çağımızda çok fazla şahit olmaktayız. Bir insanın ebeveynlerinin düşüncelerini miras olarak, sırf miras olduğu için devam ettirmesi de bir alışkanlık inancıdır. Bu alışkanlık kişiye bir tür rahatlık vermektedir. Çünkü alışılagelmiş bir şeyi baştan itibaren sorgulamak, Descartes'ın dediği gibi zihinsel bir inşasını baştan kurmak her zaman en zor olan şeydir. İnsanlarda da modern çağda buna ayıracak zaman bile yoktur. Halbuki zaman ayrılması gereken bu gibi birçok zihinsel, düşünsel mesele varken maddi şeylere olan modern insanın bağımlılığının sinir bozuculuğu gerçekten de Nietzsche'nin kızdığı kadar var.

    Nietzsche gerçekten etkili bir isim, güçlü bir kalem. Ama onu, çağımızda okuyan insanların bir kısmı gibi (ve de başta da bahsettiğim üzere) 'etkilenmek için okumak' doğru olmayacaktır. İnsanların inanç konusundaki düşüncelerini dayandırmaları için uygun bir dayanak da değildir kendisi. Yanlış anlaşılmasın, bunu Nietzsche bazı yönlerden ateist, nihilist olduğu için söylemiyorum. Genel anlamıyla içimizde herhangi bir konuda bir arayış varsa bu arayışın amaçladığı hakikate varmak için avizenin tek bir kristaline bakmak kesinlikle yeterli olmayacaktır.
  • 64 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Meczup, Halil Cibran tarafından yazılmış, Kenan Sarıalioğlu tarafından Türkçe'ye çevrilmiş, Kültür yayınlarından, 64 sayfalık, bir felsefe-düşünce, hikaye kitabıdır.

    Yazar her zamanki gibi sade, akıcı bir dille, kalıplaşmışlıktan uzak, kısa hikayelerle yazmış kitabını.

    Kitabında evrensel sevgiye ulaşmayı ve erdemli insan olmayı konu olarak ele almış. "Akıl ve ruhsallığın dengesini nasıl kurabiliriz?" konusunda bize yol haritaları hazırlamış. Mutlak gerçeklik, sevgi, güzellik ve dünyadan yüz çevirerek hakikate ulaşma kavramları üzerinde durmuş.

    ***Buradan sonrasını spoiler sayabilirsiniz.

    Evrensel sevgiye ulaşmak için beşeri sevgiyle ne kadar uzun yıllar harcayıp ulaşacağımızı baştan "Tanrı" hikayesi ile vermek istemiş. Yazar bu konuda sık sık deniz metaforuna başvurmuş. Deniz büyüklük, derinlik, kuşatıcılık ve aşılmasının zorluğu bakımından aşkla ilişkilendirilir. Aynı zamanda bu yönden de bir imtihandır. Deniz metaforuna özellikle "En Büyük Deniz" de açıkça başvurmuştur.

    Bence aşk gibi yüce bir duygu yalnızca Allah'a duyulabilir; beşeri olan şeyler çok sevilebilir ve bu duygular bizi aşka hazırlar. Bu düşüncelerimi en çok "Dostum" hikayesinin desteklediğini düşünüyorum:

    "Sen bana "Rüzgar batıya doğru esiyor," dediğinde "Evet, batıya doğru esiyor," derim; çünkü ruhumun rüzgarın hafifliğine değil, denizin derinliğine sahip olduğunu bilmeni istemem.
    Sen benim derin düşüncelerimi anlayamazsın, ben de onları anlamanı istemem. Ben denizle baş başa olmak isterim."

    Yazarın bence bu kitapta özellikle üzerinde durduğu konu ise erdemli kişi olmanın yol haritasını çizmek olmuş. Erdemli olabilmek için görünen yüzümüz (maske, persona) ile görünmeyen yüzümüz ( gölgemiz: egomuzun başkalarından sakladığı karanlık yüzümüz) aynı olmalıdır ve maskelerimiz olmamalıdır ve bunun başlangıcı olarak bir insanın kendi gölgesi ile yüzleşmesi, kendisini kendi ışığında görmesi gerekir.

    Yazarın kitabın başlangıcını da böyle yapması dikkat çekici:
    " Pazaryerine vardığımda, toy bir delikanlı bir çatıya dikilmiş "Meczup var!" diye bağırıyordu. Onu görebilmek için başımı kaldırdım; güneş ilk kez çıplak yüzümü öptü, ruhum güneşin aşkıyla tutuştu ve artık maskelerimi istemez oldum. Sonra vecd halinde şöyle haykırdım:
    " Kutsa, maskelerimi çalan hırsızları kutsa!" "

    Sonrasında "7 Benlik" te, 7 maskemizden bahsediyor: kaygı-hüzün, neşe, aşk, nefret, hayal gücü, sabır ve en güçlüsü hiçlik. Her bir maske isyan ediyorlar meczup a neden kendisini takmadığı için.
    Bu maskeleri olması gerektiği gibi takmak günlük hayatta ne kadar zor değil mi ? Sonuçta herkes bir gölge taşır ama gizler. Özellikle bunu sürü halinde idare edildiğimizde görürüz, hakikat her zaman sahte olmak zorunda kalır. Bunu özellikle "Bilge Kral" da kralın, içtiği sudan deliren halkı yönetmek için sudan içmesinde görüyoruz. Ayrıca bu konuya "Gece ve Meczup" hikayesinde de şöyle değiniyor:

    "Senin gibiyim ey Gece! Sevinçli ve hoşnut, çünkü gölgemde oturan kişi taze şaraptan sarhoştur, beni izleyen gölgemde sevinçle günah işler."

    "Hayır, benim gibi değilsin, ey Meczup! Çünkü senin ruhun 7 katlı örtüyle kaplanmış, yüreğini de elinde taşımıyorsun."
    Sonuçta gecenin gölgesini saklaması için maskeye ihtiyacı yoktur değil mi?

    Kitapta diğer dikkatimi çeken nokta ise "Kusursuz Dünya" daki şu kısımdı:

    "Ama ben niçin buradayım, Ey Tanrım? Doymaz bir tutkunun taze çekirdeği, ne doğuyu ne de batıyı soran azgın bir fırtına, yanıp dağılan bir gezegenin yolunu şaşırmış bir parçası olan ben, neden burada olmalıyım?

    Niçin buradayım? Ey yitik ruhların Tanrısı, tanrılar arasında yitik olan Tanrı, sana soruyorum!"
    Burada meczup erdemli insan olmuştur artık.
    Erdeme ulaşan insan sayısı bu dünyada çok azdır, kendilerini yalnız hissederler hep. Carl Jung' unda dediği gibi:

    "Yalnızlık insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder."

    Yazarın kitabı erdemli insan olmanın başlangıcı ve hedefe ulaşmış olmayla bitirmiş olması beni çok etkiledi. 64 sayfaya erdemli insan olmak için sırası ile aşmamız gereken basamakları sığdırması, mutlak gerçekliğe ulaşmanın özeti gibiydi. Sanki bize bir amaç gösterip özgür bırakmak istemiş. Özgürlükte sevgiyi bulup arzularımızı doyurmayı amaçlamış. Tabiki amaç huzura ulaşmak. Sonuçta:

    "Arzu doyurulmadığında, tutku amaçsız kaldığında hangi huzurdan söz edilebilir ki?"

    Kitabı tavsiye ederim.
  • 158 syf.
    Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları” eserini I.Petrov’un verdiği sürgün döneminden sonra yazdığını tahmin ediyoruz.Burada yazar açıkça sürgün döneminde yaşadığı bunalımları, kendini böceğe benzeterek açıkça bizlerle paylaşmış.Muhakkak ki Kafka ve Camus, Dostoyevski’nin “böcek” anolojisinden etkilenmiş olacaklar ki Kafka bunu Gregor Samsa karakteriyle bizlere tüm olağan imgelemiyle aktarmayı başarmıştı.Kitapta salt sürgün döneminin kalıntıları yok, kitapta Dostoyevski’yi “aydın” yapan tüm olgular yer almış diyebiliriz.Kimine göre bu olgular varoluşçuluğun edebiyattaki ilk izlenimleri, kimine göre de Dostoyevski’nin itiraf niteliğinde bir otobiyografisi…Fakat otobiyografi demişken, Dostoyevski’nin yazarların kendi otobiyografilerini tüm çıplaklığıyla okuyucularına dürüst bir şekilde aktaramayacağını “itiraf” etmesi de bizleri bu kitabın bir otobiyografik itiraf eseri olmadığı konusunda pek bir sorgulatmakta.Bu sorgulatma,soru sorma teknikleri neredeyse kitabın çoğu kısmında yer alıyor.Bu da demek oluyor ki Yeraltından Notlar sadece bir roman değil, aynı zamanda okuyucuyla samimi bir diyalog içinde süre gelen bir “sokratik sorgulama yöntemi”, daha doğrusu antik Yunan diyalektiğinin izlerini barındıran bir karşılıklı konuşma…
    Kitabın edebi türünü çok net ortaya koyamasak da bundan daha net olan bir şey var: O da Dostoyevski’nin “hasta bir adam” olduğu.Kitaba “Hasta biriyim ben…” diye başlıyor Dostoyevski.Bu hastalık, kitabın sonuna kadar teşhis edilmeye çalışılsa da ne çare…Varoluşçuluğun çığlıkları son dizelere kadar bas bas inletiliyor Dostoyevski tarafından.Bu çığlıklar kimi zaman Osmanlı,Avusturya-Macaristan ve Rusya’da bulunan ve Avrupa’nın görkemli (!) teknolojisinden,inovasyonundan etkilenmiş komprador aydınları hedef almakta, kimi zaman da tüm toplumu…Dostoyevski çağından oldukça rahatsız.Çağının aydınından da nefret etmekte, toplumun kalıplaşmış değer yargılarını da reddetmekte.Böyle bir insan “hastayım ben” demesin de kim desin? Bu hastalık, eserde bir memur hayatı yaşayan ana kahramanımız tarafından oldukça etkileyici bir şekilde betimlenmiş.”Ana kahraman” lafıma pek aldırış etmeyin.Aslında burada tanık olduğumuz klasik aydın tanımı bulunmuyor.Yani kahramanımız hastalıklı toplumu tedavi etmeye çalışan bir aydın değil.Aksine toplumun tüm hastalığına rağmen “yer üstünde” yaşamak,çabalamak zorunda kalan acınası bir memurun feryadından başka bir şey değil.Yani aydınımız ne aydın olduğunun bilincinde, ne de toplum memurumuzu aydın olarak benimsemekte.Memurumuz kimi zaman varoluşunu sorguluyor,kimi zaman da toplum karşısındaki çaresizliğinin, yoksulluğunun bilincinde olup gururunu ayakta tutmaya çalışıyor.Fakat cabası…Gururu,maddi durumu,varoluşu toplum karşısında adeta azılı bir hayvan tarafından kemiriliyormuşçasına acı çekiyor, zarar görüyor.Tüm bunlara rağmen “yeraltım var benim, o yeter bana” dese de aydınımız, çoğu zaman “yer üstünde” kalmak durumunda kalıyor.Bu zorundalık,istemediği koşullarda yaşama zorunluluğu ve bunun farkında oluşu, memurumuzu içten içe kemiriyor; hırpalıyor.

    “Övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir!”

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Dostoyevski, çağının fonksiyonel matematiğini deyim yerindeyse “taşlıyor”.İki kere ikinin dört etmesinin verdiği rasyonaliteyi, refah seviyesinin yükselmesinin tüm insanlığın çıkarına olacakmış gibi hareket edilmesini,uygarlığın gelmiş olduğu seviyeyi okuyucuya sorgulatmaya çalışıyor.Bu konuda oldukça başarılı olduğunu inkar edemeyiz.
    “Evet baylar, bildiğim kadarıyla, sizler insanoğlunun çıkarlarının listesini ortalama istatistik ve bilimsel ekonomik formüllerin rakamlarına göre yaptınız.Öyle ya, sizin çıkar listenizde refah, zenginlik, özgürlük, huzur vb. vardır.Öyle ki, bu listenize açıkça ve bilerek karşı çıkacak biri sizin gözünüzde (bu arada elbette benim gözümde de), bağnazın ve delinin tekidir, öyle değil mi?”
    “Uygarlık, insanı daha çok kan dökücü yapmadıysa bile, en azından, eskiden olduğundan daha iğrenç, daha kötü bir kan dökücü yapmıştır.Eskiden kan dökmede bir adalet arayışı vardı ve insanlar öldürmeleri gerekenleri vicdan rahatlığıyla yok ederlerdi.Günümüzde ise, kan dökmeyi iğrenç kabul etsek de, bu iğrençliği eskiden olduğundan daha çok yapıyoruz.Bu ikisinin hangisi daha kötüdür?..Buna siz karar verin artık.Dediklerine göre, Kleopatra (Roma tarihinden örnek verdiğim için bağışlayın beni), kölesi olan kadınların memelerine altın iğneler batırmayı severmiş.Onların çığlıklarından, kıvranmalarından büyük zevk duyarmış.Simdi siz bana bunun, bir bakıma barbarlık dönemimde olduğunu, günümüzün de bir barbarlık döneminde olduğunu ve gene altın iğneler batırıldığını, şimdi de insanlar, barbarlık çağlarında olduğundan daha açık seçik görüyor olsalar bile, mantığın ve aklın gösterdiği gibi davranmadıklarını söyleyeceksiniz.Ama siz, insanoğlunun eski,kötü alışkanlıklarını geride bıraktıktan, sağlıklı düşünceye ve bilime döndükten sonra insan doğasına uygun davranmaya başlayacağına inanıyorsunuz.İnsanoğlunun bilerek,isteyerek yanlış yapmayı bıraktıktan sonra ister istemez, iradesini olağan çıkarlarıyla bağdaştırmayacağına eminsiniz.Üstelik (gerçi benim için de hayaldir ya bu) bilim ona şunu öğretmektedir: Gerçekte insanın iradesi de kaprisi de yoktur, böyle bir şey de hiçbir zaman olmamıştır; o piyanonun tuşları veya orgun ayar vidaları gibi bir şeydir; öte yandan, yeryüzünde doğanın yasaları vardır;insanın yaptığı her şey, onun isteğine göre değil, doğanın yasaları uyarınca kendiliğinden yapılmaktadır.Dolayısıyla, doğanın bu yasalarını öğrenmek, insanın, yaptıklarından sorumlu olmadığının anlaşılmasına yetecek,hayatı da çok kolaylaştıracaktır.Yaptığı her şey bu yasalara göre matematiğe,logaritmik cetvele göre 108 000’e kadar hesaplanarak takvime geçirilecek;ya da daha iyisi,her şeyin netlikle hesaplandığı, belirtildiği günümüzün iyi niyetli ansiklopedik sözlükleri gibi birtakım yayınlar çıkacak,böylece dünyada bir daha yanlışlıklar da,serüvenler de olmayacaktır.
    O durumda(bunu siz söylüyorsunuz) bütünüyle hazır,gene matematiksel kesinlikle hesaplanmış yepyeni bir ekonomik ilişkiler devri başlayacaktır.Öyle ki, her türlü cevabı içerdikleri için,tüm sorular bir anda kalkacaktır ortadan,kaybolacaktır.Sırça köşk kurulacaktır o zaman.O zaman…Tek sözcükle,Anka Kuşu uçup gelecektir.Elbette o zaman, sözgelimi, hayatın dayanılmaz derecede sıkıcı olmayacağını(Her şey çizelgelerde belirtilmiş,hesaplanmışsa yapacak ne kalır insanlara?) kimse garanti edemez(bunu da ben söylüyorum)…
    İnsan(kim olursa olsun) her zaman,her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil,canının istediği gibi hareket etmeyi sever.Kendi çıkarının tersini yapmayı bile seçebilir,kimi zaman bunun böyle olması bile zorunludur(benim kişisel düşüncemdir bu).”

    İşte Dostoyevski’nin oldukça net bir şekilde özetlediği gibi: “İşte budur her türlü bilimsel teoriyi işe yaramaz kılan”, özgür irade,yalnızca özgür irade…
    İki kere ikiye gelince: Dostoyevski’nin insanın her türlü iradesinin bilimin tekeline sokulmaya çalışılmasına verdiği tepkinin bir başka versiyonunu “iki kere iki dört eder” varsayımında da görüyoruz.Varsayım olarak adlandırıyorum çünkü bilimin metoduna göre bir “realite” olan bu olgu, idealar dünyasında hiçbir değeri olmayan bir yöntemden başka bir şey değil.Bilimin yönteminin kusursuz,oldukça işlevsel ve “hakiki” olmadığını şu dizelerle açıklıyor Dostoyevski:
    “Bu arada ben insanın,gerçek acıdan,yani yıkım ve kargaşadan uzak durmayacağına eminim.Acı, bilincin tek kaynağıdır.Notlarımın başında bilincin insan için en büyük şanssızlığını söylemiş olsam da,insanın onu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum.Örneğin, iki kere ikiden sonsuz kere yüce bir şeydir…”

    “Çağımızın kafası çalışan her aydını,ödlek ve köle olmak zorundadır.”

    Çağımızın pozitivist düşüncesini de eleştirdikten sonra Dostoyevski, bu düşünce sistematiğinin ürünü olan aydınları da yermeyi ihmal etmiyor.Onlar için “ödlek ve köle” tabirlerini kullanmasının arkasında yatan yegane sebep, statükonun içinde kaybolduklarını belirtmek olmalı.Statüko,yerleşik düzen,matematikçi yaklaşım ona göre iradeyi,özgürlüğü ve tahayyül yeteneğini kısıtlıyor.Avrupai düşüncenin savunucusu olan Batıcılara ise ayrı bir antipatisi var şairimizin.Şu dizelerde onlara geçirmeyi de unutmuyor:
    “Sizden rica ediyorum baylar,19.yüzyıl aydınlarından birinin diş ağrısı çekmeye başlamasının iki veya üçüncü günü inlemesini dinleyin.İlk günkü gibi inlememektedir artık.Yani yalnızca dişi ağrıdığı için inleyen kaba bir köylünün inlemesine benzemez inlemesi;ülkedeki gelişmişlikten, Avrupa’daki uygarlıktan etkilenmiş,duygulanmış,günümüzde dedikleri gibi “topraktan ve halkın özünden kopmuş” biri gibi inler.İnlemeleri pek bir iğrençleşir,sonunda pis bir hırçınlığa dönüşür,günlerce sürer.”
    Dostoyevski’nin yeraltına saklanmasının görüldüğü üzere birçok nedeni var.Bu nedenler gerek toplumsal,gerek bireysel olgulardan kaynaklanıyor.”Yeraltı öylesine korkulacak bir şey değil” demek istiyor yazarımız.Her insanın bir yer altı edebiyatı olmalı,özellikle Dostoyevski’nin gibisinden…Bu yeraltı,hayatla tüm bağı kesmek anlamına gelmez.Hayatta daha hazırlıklı,acılara karşı daha dirençli olmak için bir hazırlık sürecidir aslında.Hayattan kopmak değil fakat ona hazırlıklı,temkinli olmak…Modern insan ihtiyacı olan da budur belki? Sessizlik,zihin detoksu ve her şeyden önce ne istediğinin,amacının ne olduğunun farkında olmak.Günümüzde daha fazla meta,daha fazla obje,daha fazla materyal var.Evet,materyalizm hayatımızın her anında bize yansıyor.Ancak maddecilik derken “subjeyi” unuttuk belki de.İstediğimiz yegane şey refahın doruk olduğu bir dünya mı, yoksa özgürlüğümüzün,irademizin kısıtlanmadığı bir imgelem dünyası mı?..Tüm problem belki de buradan kaynaklanıyordur.
    İşin özüne değinirsek, hepimizin aynı Dostoyevski’nin sığındığı gibi bir “yeraltı” mahzeni oluşturması şart hale geldi.Modern insan, önceliklerini ve ne istediğini, doğayı suçlamadan belirlemeli.Hayatta acı ve sevinç gibi zıtlıkların önemini kavramalı,bunları her türlü “objenin” önüne koyarak “subjelerini” kavramalı,özümsemeli.Belki de yegane ereğimiz budur, bunu yaşayarak,deneyimleyerek öğreneceğiz.Ya da Dostoyevski’nin önümüze sunduğu gibi,okuyarak öğreneceğiz.
  • 152 syf.
    Başlangıç cümlesiyle metaforla giriş yapıyor sevgili yazarımız. Evet iyi at mı kalmadı (buraya istediğimiz her şeyi koyabiliriz, eskilerde olup da şimdi yok olduğunu defaatle tekrarladığımız her bir sorunumuzu), yoksa onlardan anlayacak, gideceği mesafeye göre yemini verecek (ne az ne çok) binicileri mi yok?
    İyi atlar her zaman vardır. Onlara usulünce gem vuracak, söylediklerine kulak verecek, tabiatını hakkıyla bilecek insan evvela. Hakkını vermeyip sinirle, sırtına kırbacı indirerek istediğini yapmasını beklemek olur mu? Bu durum da tekrar soralım kendimize: İyi at mı kalmadı, yoksa attan anlayan mı kalmadı?

    İnsan zordur; meraklıdır, hırçındır, bazen kontrol manyağıdır. Bir at eğitme itidalini ayarlayamaz çoğu zaman. Sabrını koruyamaz. İçinde bulunduğumuz çağ bizi baş döndürücü bir hız girdabına sürüklüyor. Hiçbir eyleme olgunlaşma süreci tanınmıyor. Attan anlamayan seyislere döndürüyor. Halbuki insan eylemini sabırla süsleyip herşeyi akışıyla takip ettiğinde mahir bir seyis olma kudretine erişebilir.

    Ve merak:
    "Insanı başka canlılardan ayıran özelliklerden biri de,kendisinin ne olduğunu merak etmesidir. Insan, kendisinin ne olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini merak ediyor."
    Bu merak insana bir çok kapılar açıyor. Meraklıdır, sınırı yoktur insanın. Özgür yaratılmış. Hiçbir yaratığa yasaklar olmazken (etobur bir hayvana ot yemek yasak edilmez, yeme güdüsü yoktur zaten) insana bir çok yasaklar konulmuş. Evvela cennette sınandı insan. Herşey verildi sadece bir ağaç esirgendi yasak edildi. Bu uyarı insanı varlık yapısından kavrayan bir uyarıdır. "O ağaca yaklaşılmaması hususundaki tembih, insanın, bilkuvve o ağaca yaklaşabilecek bir eğilim içinde bulunmasıyla anlam taşımaktadır."
    "Yani insanın fıtratında zaten o ağaca yaklaşma hususunda bir eğilim bulunmasaydı, ona, o ağaca yaklaşmaması gerektiği yolundaki tembihin de anlamı kalmazdı."
    Bu durumda kendimize şu soruyu sorabiliriz: bizim tabiatımızı bizden daha iyi bilen yaratıcımızın bize koyduğu sınırlar, yasaklar çiğnenmese insan ne olur?

    İnsan özgür yaratılmış dedik; eline irade verildi "İnsan meleklerden üstünde olabilir, hayvandan aşağı da olabilir."
    Bu konulan çizgide ne kadar sabit ve doğru durduğumuza göre...

    Bizim sorunumuz bu; sorunumuzu tam bilememek.. doğru soruları soramamak. Bazı sorular cevaba gereksinim bile bırakmıyor. Öyle ki soru içinde yuvalanıyor. Bünye o doğru soruyla besleniyor. Kendimize sağlıklı sorular yöneltmekten aciziz. O kadar cevap dolanıyor ki her yerde. Herkesin bir cevabı bir doğrusu var. Soru ise tekliğini biricikliğini koruyor. Güzel yerinde soru cevabını kendisiyle getiriyor.
    Her zaman söylüyorum, Rasim Hocam istediğim, ihtiyaç duyduğum soruları yöneltiyor.
    Her müslüman nasıl İslam'ı hakkıyla yaşayamıyor?
    Değişik fikir sapmaları nasıl bizi kıskacına aldı?
    Etrafımızdaki duvarlar, görüş açımızı, zihnimizi ne kadar sınırlayabilir?
    Din ilahi bir gerçeklik olmak yerine, nasıl beşerî bir gerçeklik olma niteliğine indirgenmiş?
    Her şey dinle sınanacağına, nasıl din sınanacak bir yere konuldu ?

    Biz bugün Müslümanlar olarak her hareketimizi, hayatımızın her alanını kontrol edecek, yön verecek, doğruyu yanlıştan ayıracak, aile akraba ilişkilerimizi dahi belirleyecek inancımızla rotamızı belirleyeceğimize; Dinle siyaset bir olur mu? Din siyasete karışamaz gibi hayat kalitemizi temelden zedeleyen sorularla zehirleniyoruz. Sorular zehir olabilir. Ve her zamanda panzehir bulunmaz..

    Hangi durumda hangi soruyu kendimize yöneltmeliyiz tavsiyesinde de bulunuluyor. Dediğimiz gibi yerinde soru bütün hücreleri harekete geçirir.
    Sorunum bu, durum bu, peki benim ne yapmam gerekecek?

    Eserin bir çok yerinde soru işaretiyle karşılaşıyoruz. Benim gibi soruların zenginliğinden haz alıyorsanız okumanız tavsiye olunur. Ne zaman ki kendimize soru yöneltmekten çekinir olduk, kendimizi sıkıştırmadık, o vakit ki başkalarının cevabını yaşamaya başladık. Her cevap hayatımızın eksik noktasını onarmıyor, ruhumuza gereken gıdayı vermiyor. İçimizde pek çok tahribata yol açan, tonlarca fikir sapmaları her tarafımızı kuşatmış. İnsan bu kıyamette doğrunun ipini yakalamakta müthiş eziyet çekiyor.
    Allah nasip ederse bu eserden faydalanabilirsek, umulur ki bu hengamede önümüze ışık olacak bir rota belirir.
    Rabbim yardımcımız olsun...