OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİSİ VE UYGULAMASI
Üçüncü Bölüm Savaş Barıştır Dünyanın üç büyük süper devlete bölünmesi, yirminci yüzyılın ortalarından önce de öngörülebilen ve sonunda gerçekleşen bir olaydı. Avrupa'nın Rusya ve Britanya İmparatorluğu'nun Birleşik Devletler tarafından kuşatılmasıyla, üç güçten ikisi olan Avrasya ve Okyanusya, oluşmaya başlamıştı. Üçüncü güç olan, Doğuasya ise ancak on yıl süren savaşlardan sonra ortaya çıktı. Üç süper devlet arasındaki sınırlar bazı yerlerde keyfi, bazılarında ise savaşın kaderine göre belirleniyor ama genel olarak coğrafi konumlarına göre çiziliyordu. Avrasya, Portekiz'den, Bering Boğazı'na kadar Avrupa ve Asya Kara kütlesinin tüm kuzey kesimini kapsıyordu. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, Britanya Adalarını, Avusturalya'yı ve Afrika'nın Güney bölümünü kapsayan Atlantik adalarını kapsıyordu. Diğerlerinden daha küçük olan ve küçük bir batı sınırına sahip olan Doğuasya ise Çin'le güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in sürekli değişen sınırlarla ama büyük bir bölümünü kapsıyordu. Bu üç süper devlet, taraflar değişse de sürekli olarak savaş halindeydiler ve son yirmi beş yıldır da bu devam ediyordu. Bununla birlikte savaş, artık yirminci yüzyılın ilk on yılında olduğu gibi yok edici mücadelelerden ibaret değildi. Artık, birbirlerini yok edemeyen, savaşmak için eline tutulur bir nedeni olmayan ve herhangi bir gerçek ideolojik farklılıkları olmayan taraflar arasında sınırlı hedefleri olan bir savaştı. Bu savaşın ya da savaş tutumuna hâkim olan tavrın değiştiğini ve daha az kana susamış ya da daha ilgili bir hale geldiği anlamını doğurmuyordu. Aksine, savaş çılgınlığı tüm ülkelerde evrensel bir hava ile durmadan devam ederken; tecavüz, yağma, çocukların katledilmesi, tüm nüfusun köleliğe indirgenmesi, tutukluların kaynar sulara
Sayfa 203 - Kopernik Kitap·Kitabı okudu
Distopya
Kant'ı Okumanın İki Yolu
Analitik felsefe ile Kıta felsefesi arasındaki farklılığın büyük bir bölümü insanın Kant’ı nasıl yorumladığına ve insanın Kant’ı ne kadar okuduğuna bağlıdır. Yani, kişinin yalnızca İlk Eleştiri ya da Arı Usun Eleştirisi ( 1781) içindeki bilgikuramsal konularla mı, yoksa Üçüncü Eleştiri ya da Yargı Yetisinin Eleştirisi (1790) içindeki daha büyük dizgesel tutkularla mı ilgilendiğine bağlıdır. Bu görüşü daha derinlemesine ele almak istiyorum. Eğer kişi İlk Eleştiri üzerine odaklanacak olursa, bu durumda, genellikle aşkın indirgeme görüşünün başarısızlığıyla ilgileniyor demektir: burada Kant nesnelerin deneyimini yaşayabilmek için “anlamanın kategorileri” olarak adlandırdığı şeylerin işleyişlerinin varlığına ve dolayısıyla da kavramların altında yatan kavramsal deneyimin dallanıp budaklanan büyük karmaşasını anlayan, yani bir araya getiren insana inanmamız gerektiğini göstermeye çalışır. Böylece, Kant’ın ifadesine göre, “kavramlar nesnelere değil, nesneler kavramlara uyum gösterir”. Kant’ın bu biçimde yorumlanmasına, Kant’ın görgül bilgiye ilişkin geçerli bir temel ya da yapıyı başarıyla sağlayıp sağlayamadığı ve David Hume’un kuşkuculuğunun meydan okumalarını karşılayıp karşılayamadığı sorusu rehberlik edecektir. Kant’ın savına göre, Hume, eğer kuşkucu yaklaşımı ciddiye alırsak, o zaman, kısa süreli duyumlarımıza ve izlenimlerimize dayanan kavramlarımızın nesnelerin doğru bir biçimde karşılığı olup bilgiyi ürettiklerinden asla emin olamayacağımızı göstererek onu içinde bulunduğu “dogmatik uyku”dan uyandırdı. Kant’ın buna yanıtı, asla nesnelerin kendilerini bilemesek de, betimlemelerimizin hedefi olan nesnelerin onlara yönelik kavramlara bilgi için yeterli gelecek düzeyde uygun olduklarını kabul etmek yoluyla konuya tersinden yaklaşmak oldu. Bu tersinden yaklaşım Kant’ın
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Alman filozof Albertus Magnus ve İngiliz filozof Roger Bacon, İbni Sina'dan hareketle St. Augustinus ve Aristo'nun görüşlerini uzlaştırmaya çalıştılar. Sicilyalı filozof St. Thomas Aquinas, İbni Sina'ya uyarak skolastik felsefede öz (cevher) ile varlığı ilk defa ayırdı. İbni Sina'nın El Kitab Üş Şifa eseri temelinde İbni Sinacılık (Avicennism) akımı ortaya çıktı. Sonrasında İbni Rüşd (Averroes) gibi ardıllarının da etkisiyle, ortaçağdan Rönesans'a kadar uzanan etkiler görüldü. Dante'nin 14. yüzyılda yazdığı İlahi Komedya eserinde yer verilen karakterlerden biri İbni Sina'dır. Bir başka dâhi Leonardo Da Vinci'nin çizimlerinde yer alan kimi araçlar da yine İbni Sina tarafından daha önce çizilmiş, kimileri hayata geçirilmiş aletlerdir. Da Vinci'nin kimi yerlerde Arapça ifadeler de kullanmış olması, İbni Sina'dan etkilendiğini ortaya koyar. Fransız filozof Rene Descartes'ın "Uçan Adam (L'homme Volant)" ve "düalizm” gibi çalışmaları da yine İbni Sina etkisi olarak kabul edilir.
Sayfa 100·Kitabı okudu
‘Dünya tini’ sonunda kendi kendisinin en yüksek bilincine ‘mutlak us’ta ulaşır. Ve bu ‘mutlak us’ sanat, din ve felsefedir. Bunların içinde en yüksek bilinç düzeyi felsefedir, çünkü felsefe ‘dünya tini’nin kendisinin tarihteki gelişimi üzerine kafa yorar. Yani ‘dünya tini’ öncelikle felsefede kendi kendisiyle karşılaşır. Felsefe ‘dünya tini’nin aynasıdır da denebilir.
KENDİNİ GÖZLEMLEYEN MEPHİSTO (GOETHE) Goethe'nin Mephisto'su pek çok farklı rol ve kimliğe bürünen bir şeytandır ve aslında bunlar Aydınlanmacı bir eleştirinin tarihini de yansıtır. Faust mitolojisi geleneğinde göründüğü kadarıyla Mephisto, İblis'in maiyetindeki bir yardımcı olarak ikinci kade­ mede yer alan bir kötü varlıkhr. Göksel kimliği bakımından ise Tann'nın hizmetkarı sayılır. Sözcük oyunlarında sofistçe bir us­ talığa sahiptir, kinizmi sınır tanımaz, Faust'un charge d'affaires'i [maslahatgüzar] olduğunda zarif bir beyefendidir, trajedide olup bitenleri uzak bir mesafeden gözlerken ise acıma hissi olmayan soğuk bir materyalistten ibarettir.73 Ama bütün bunlara rağmen, Faust'un ruhunu sonsuza dek cehenneme mahkum edebilecek mutlak güce sahip bir şeytan değildir. Yaptığı her şey, Tanrı ta­ rafından sahneye konulmuştur, bununla sınırlıdır. Şeytan özerk davranamaz, alay edebileceği ama eşit şartlarda mücadeleye gi­ remeyeceği tanrısal yaratılışa bağımlıdır. Mephisto Aydınlanma çağının koşullarında bir şeytan olmanın yarattığı paradoksun vücut bulmasıdır. Tabii bu onun kötü olmadığı anlamına gelmez kesinlikle, sadece bu durumda kötünün görünür olabilmek için farklı yollar aradığını gösterir. Goethe'nin Mephisto'su daima Tanrı'nın gücüne tabi kalma zorunluluğunu temsil ettiği için bir teodise kurbanı gibidir. Gök- 37 AYDINLANMA VE PSiKOLOJi leri sarsılamaz hiyerarşilerin yapılandırdığı bir uzam olarak be­ timleyen "Prolog" bölümünden itibaren böyle bir rol üstlenmiştir bile. Burada Mephisto, Tann'nın büyük gökyüzü sahnesinin kena­ rında kalan hizmetkarlarından biridir sadece. Gerçi başmeleklerin yaratılışa yönelik Pythagorasçı övgülerine şüphe tonları karıştırır, ''bu dünyada hiçbir şeyi beğenmediğini"74 (s.33)* ima eder; ama Tann'yı eleştirirken bile onun buyruğu
1000Kitap
Cicero ve Seneca törelbilinçten, eylemlerimizi ahlaksal niteliklerine göre suçlayan ve savunan içsel ses olarak söz etmişlerdir. Stoacı felsefe onu kendini korumaya bağlamış ve törelbilinç Chrysippus tarafından 'insanın kendi içindeki uyumun bilinçliliği' olarak betimlenmiştir. Törelbilinç, skolastik felsefede 'insanın içine Tanrı tarafından ekilmiş olan us yasası (lex rationus) olarak kabul edilmiş ve 'synde- resis'den ayırt edilmiştir. Bu ikincisi, yargılama ve doğruyu isteme alışkanlığı (ya da yetisi) olduğu halde, ilki genel ilkeyi özel eylemlere uygular. 'Synderesis' terimi her ne kadar artık modern düşünürler tarafından kullanılmıyorsa da 'törelbilinç' terimi çok kez skolastik felsefenin 'synderesis'le kastettiği anlamda, yani ahlaksal ilkelerin içsel bilinçliliği anlamında kullanılmaktadır. Bu bilinçliliğin duygusal öğesi, İngiliz düşünürleri tarafından vurgulanmıştır. Örneğin Shaftesbury insanda doğru ve yanlışın duyusu olan bir ‘ahlak duyusu'nun varlığını öne sürmüş; bu ahlak duyusunun insan anlığının evrensel düzenle uyum içinde olmasına dayanan duygusal bir tepki olduğunu söylemiştir. Butler, ahlak ilkelerinin insanın yapısının kişisel birer parçası olduklarını öne sürmüş; bu ahlak duyusunun insan anlığının evrensel düzenle uyum içinde olmasına dayanan duygusal bir tepki olduğunu söylemiş ve törelbilinci özellikle iyiliksever eylem için duyulan doğuştan istekle özdeşleştirmiştir. Adam Smith'e göre törelbilincin özü, başkaları için duyduğumuz duygular ve onların yaptıklarımızı onaylama ya da onaylamamalarına gösterdiğimiz tepkidir. Kant, törelbilinci tüm özgül içeriklerden soyutlamış ve ödev duyusuyla özdeşleştirmiştir. Dinsel olan 'kötü törelbilinci' çok acı bir şekilde eleştiren Nietzsche, gerçek törelbilincin kendini olumlamadan, 'insanın kendisine evet
Sayfa 166·Kitabı okudu
Psikoloji