• ACIMDAN ÖLÜYORUM

    -Acıktınız, biliyorum. Ötüp durmayın, yeterince sıkıldım. Bir de sizinle uğraşamam.
    -Anne! ... Anne! ...
    -Yine ne var?
    -Acıktııımmm…
    -Babanızı bekliyorum. Nerede kaldıysa?
    - Anne! ... Anne! ...
    -Anladım, tamam…

    -Hiç susmayın. Sakın, ha…
    Sabah akşam ciyak ciyak ötün.
    Kim var burada, kim?
    Ne zaman doydunuz ki?
    Tıka basa yeseniz yine ciyaklarsınız.

    -Huu… huu… Komşu, komşu! ...
    -Yine ne var?
    -Ne yapıyorsun? Nasılsın?
    -Acıktım… Acıktım…
    -Bakıyorum da, çocuklar hiç susmuyor.
    -Hiç sorma sabahtan akşama kadar hem de.
    -Saat kaç olmuş, hala neden yedirmedin yemek?
    -Babalarını bekliyorum.

    - Şimdi geldim! ... Geldim! ... Çocuklar neredesiniz? Akşam oldu, yorgun argın geldim, hala kimsecikler yok. Bu çocuklar nerede? Yine nereye gittiler?

    -Anne! … Anne! … Babam geldi.
    -Hani nerede?
    -Geldim, dedi. Ama çocuklar neredesiniz, dedi.
    -Hayır, o yan komşunun babası.

    -Şu adama kaç kere söyledim, şu gözlüklerini değiştir diye. Zamanında takmadı, takmadı. Gözleri iyice bozuldu. Yine evi karıştırdı.

    -Şu havaalanını da burnumuzun dibine yaptılar, gece, gündüz kafa, beyin kalmıyor, gürültüden. Babanız gelse de bu gürültüde geldiğini duyamayız bile.
    -Anne!... Anne!...
    -Efendim canım..
    -Bu büyük kuşlar acıkmıyor mu?
    -Aklınız, fikriniz yemekte. Hiç başka bir şey düşünmeyin aman diyeyim.

    -Kıyıya kadar geldik. Hala bir parça yiyecek bulamadık. Üstelik akşam da oldu. Evdekiler ne yaptı acaba?
    -Ne yapacaklar dostum, biz ne yapabildik ki. Elimiz boş gitmemizin de hiçbir anlamı yok.
    -Haklısın.

    -Evden de uzaklaştık. Bu saatten sonra aç karnına nasıl döneceğiz?
    -Offf…Offf…
    -Oflayıp, puflama! ... Bir şeyler bulana kadar bakacağız.
    -İyi de dostum, ne orman, ne dağ, taş hiçbir şey bulamadık denize de baktık. Hala tek bir yiyecek bulamadık.
    -Haklısın. Ama aramaya devam etmeliyiz.

    -Sizin buralarda ne işiniz var?
    -Yiyecek arıyoruz?
    -Yiyecek mi? Ha.ha.ha. Gülecek halim bile yok. Siz delirdiniz mi? Yiyecek mi kaldı da yiyecek arıyorsunuz? Kaç ay oldu tek bir balık bile bulamadık.
    -Bizim için balık olmasa da olur, iyi de.
    -Anlamak istemiyorsunuz anlaşılan. Geldiğiniz yere dönün buralarda hiç bir şey bulamazsınız.

    -Bak onlarda yiyecek sıkıntısı çekiyormuş. Bu gidişle çok daha zor olacak. Yine ne düşünüyorsun?
    - Diyorum ki, kuzenin yanına mı gitsek ? şimdi nasıl da yiyip içiyordur.
    -Sirke mi?
    -Evet.
    -Aklın fikrin teslimiyette.

    -Arkadaşlar! ... Arkadaşlar! ... Yeni birileri geliyor.
    -Kim onlar?
    -İki kuş.
    -Nereye böyle?
    -Yiyecek arıyoruz ve tek bir lokma bile bulamadık. Ormanlara, vadilere, dağlara baktık, hiçbir şey yok.
    -Kutuplara kadar gittik, birileri her gittiğimiz yeri kurutmuş adeta. Biz de arıyoruz, ama yok, yok…
    -Bu gidişle hepimiz öleceğiz.

    -O da öldü. Artık hiç yumurtam kalmadı. Hepsi, hepsi öldü, daha doğmadan.
    -Şurada biri var. Gel, yanına gidelim.
    -Merhaba, nasılsın? Buralar da yiyecek bulabileceğimiz bir yer var mı?
    -Hayır! … Hayır! ... Sakın buralardan bir şey yemeyin.
    -Neden? Oysa insanların bir sürü yiyecek atığı varmış.
    -Evet, doğru. Hem de dağlar kadar atıkları var. Hepsi zehirli ama.
    -Nasıl! ...Nasıl?
    -Evet, bakın tek bir yumurtam kalmadı, hepsi öldü.

    -Hey!… Şu aşağıya bak. İnsanlar!...İnsanlar!...Şunlardaki rahatlığa bak. Yiyorlar,içiyorlar, hiçbir sorunları yok.
    -Hiçbir yere de yiyebileceğimiz bir şey bırakmamışlar.
    -Hey! Belki de Belki de iyecek bulamamamızın sebebi bunlar.
    -Nasıl yani?
    -Bilmiyorum, aklım çok karıştı. Açlık bir taraftan, yorgunluk bir taraftan.
    -Evdekileri düşünmektendir.
    -Kimbilir belki de doğru söylüyorsun.
    -İyi de bunu nasıl öğreneceğiz?
    -Bilmiyorum.

    -Onca yol gittik, geldik ve eve de ulaşamadık hala.
    -Bugün çok yoruldum.
    -Ya ben kanatlarım neredeyse dökülecek.
    -Eve nasıl gideceğiz? Hala çocuklar için tek bir yiyecek bulamadık.
    -Bilmiyorum, bilmiyorum... Sorup durma çıldıracağım.

    -Haydi, çabuk, çabuk lağım fareleri. Onlar bilir, nereden yiyecek bulacağımızı.
    -Onlar da bilmezse¸bu iş buraya kadar.
    -Hey! Merhaba. Nereden yiyecek bulabiliriz?
    -Siz dalga mı geçiyorsunuz? Hiç bir yerde yiyecek kalmadı. Biz de gidiyoruz buralardan.
    -Nereye?
    -Yiyecek bulabileceğimiz yerlere.
    -İyi de biz kutuplara kadar gittik ve tek bir yiyecek bulamadık.
    -Ne! Ne! Ne!
    -Evet, bu doğru.
    -Bittik, mahvolduk demektir.

    -O günleri hatırlıyor musun?
    -Hangi günleri?
    -Eve çocuklara yiyecek götürdüğümüz günleri.
    -Evet, çok güzel günlerdi.
    -Ben eve bu halde gidemem.
    -İyi de ne yapacağız?

    -Anne! Anne! Babam neden gelmedi? Ne zaman gelecek.
    -Bilmiyorum, çocuklar. Ben de merak ettim.
    -Açlıktan öleceğiz mi anne?
    -Elbette hayır. Ne yapıp, ne edip babanız yiyecekle dönecektir.

    -Gel artık gel. Çocuklar daha fazla dayanamayacak. Elimden geleni yaptım. Ama buraya kadarmış. Eski günlerdeki gibi hadi yiyeceklerle yavrularımız için geri dön.

    -Yiyecek, yiyecek…
    -Evet, evet. Artık eve dönebiliriz.
    -Ama! Ama! Ne bunlar bu böcekler kurumuş. İçleri boş bunların.
    -Nasıl olabilir bu?
    -Güneş, güneş yakıp kavurmuş.

    -Onlar gibi yok olacak mıyız?

    -Arkadaşlar nereye?
    -Gidiyoruz.
    -Neden? Yiyecek kalmadı.
    -Nereye?
    -Bilmiyoruz.

    -Çocuklarım, çocuklarım… Neredeler? Yuvamız yok olmuş. Kim yaptı? Kim yaptı bunları? Artık yok onlar. Biz de yok olacağız. Herkes gibi.
    -Neden?
    -Bunların olacağı belliydi.
    -Neden?

    -Fabrikaların yıllarca ürettiği kirlilik, bacalara takılmayan filtreler kirletti. Yüksek yüksek yapılıp etrafı sözde kirletmeyen fabrikalar diğer bölgelerde sülfür dioksite sebep oldu.
    -Bir yılda bacalardan çıkan milyonlarca ton sülfür dioksit asit yağmurlarına sebep oldu ve ağaçları kuruttu.
    -Kömür gibi fosil kaynakların uygun ve zararsız bir şekilde kullanılmaması ve bunların atmosfere bıraktığı gazlar.
    -Spreylerin çıkardığı aerosol kirliliği yüzünden ozon tabakasının yüzde beşi azalmakta ve bitki kaynaklarını yok etmekte.
    -Uzay mekiklerinin çıkardığı gazlar.
    -Kesilen ormanlar.
    -Arabaların eksozlarınn çıkan gazlar.
    -Sonuç, yok oluş.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    10.12.2009 12:22:59
    10.12.2009 03:45:00
  • 80 syf.
    Nedir beyaz geceler?

    Bunu öğrenmek hikayeyi daha sağlam kılıyor.
    Mayıs ayının ortalarından, Temmuz ayının ortalarına kadar Petersburg'da ve Rusya'nın o bölgelerinde güneş 03:00'te doğuyor ve 24:00'te batıyor. Güneşin batışıyla tam bir karanlık olmuyor kısa bir süre sonra güneş tekrar doğuyor ve bu gecelere "beyaz geceler" deniyor. Kutuplara yakınlığın etkisi bir durum. Turistlerin büyük ilgisini görüyor bu olay.
    Dostoyevski'nin kitabına da isim oluyor bu geceler.
    Kitabın da konusu itibarıyla tam bir netlik yok flu bir sahne var. Kahramanlarımızın yaşadığı bir tür beyaz gece olayı. Özellikle Nestanka 'nın içinde bulunduğu durum beyaz geceye benzetilebilir.
    Bir kadın, bir erkek. Tanışmalarının ardından görüştükleri dört gece, beş gündüz. Birbirlerini tanıma aşamaları, araya koyulan çizgiler. Tam sevgisini ifade edip beklentilere girerken erkek kahramanımız genç kızın duygularına yönelmesi ile tam bir hezeyan yaşıyor. Burada fırsatçı davrandığı da düşünülebilir, hiç hoş değildi. Aslında O'nun da yaşadığı durum bir tür beyaz gece.
    Nestanka'nın aşkı seçmesi ile bitiyor hikayemiz.
    Bunlara rağmen son mektubunda yazdıkları da ayrı ilginçti Nestanka'nın.
    İnsan kendi yalnızlığı içerisinde hep güvenli bir liman aramıştır. Bu arayışta hatayı en aza indirgemek gerekir.
    Herkesin vardır beyaz geceleri. Ani kararları, kararsızlıkları, ikilemleri..
  • Gece 03:00 da aynanın karşısına geçip bagrirsaniz babanız ağzınıza yapar
  • Ve Edirne Düştü…
    26 Mart Çarşamba
    Hava güzeldi. Doğu cephesine gece boyunca bir sürü top atılmıştı. Yaylım ateşi de oldukça şiddetliydi. Fakat bu cephenin bize uzak olması, gürültüyü biraz daha dayanılabilir kılıyordu. Dün kulaklarımızı sağır eden gürültü, bu gece saat 03.00’te oldukça şiddetli bir şekilde Ahırköy ve Pamukdere’ye doğru tekrar başlamıştı. Bir başka saldırı da saat 05.00’te, Papaztepe ile ovadaki siperlerden Kartaltepe ve Doğanca’ya başlatılmıştı. Saat 07.00 gibi bombardıman her yeri kasıp kavururken, sanki bütün dünya üzerimize yıkılacakmış gibi hissediyorduk. Artık başımız bu gürültüye ve sarsıntıya dayanamıyordu. Hepimizin başı dönmeye başlamıştı.
    Bu çirkin mücadele sırasında, saat 08.20’de, bir anda kurmay subaylardan İ. H. Bey’in geldiğini fark ettik. Yüzü bembeyazdı ve bitkin görünüyordu. Zorlukla hareket ettirebildiği dudaklarından dökülen kelimeler şöyleydi: “Artık her şey bitti. Edirne teslim oluyor. Beyaz bayraklar tabyaların üzerinde dalgalanmaya başladı. Ben de Maraş’a bayrak asmaya gidiyorum. Rica etsem aileme bakabilir misiniz peder?” diyerek rahibin eline sarılan subayın son sözü “Elveda!” olmuştu. Böylece son vazifesini tamamlamak için yanımızdan ayrıldı .
    R. P. Paul Christoff
    Yunus Emre Kaleli, DBY Yayınları, İstanbul 2017
  • canım pırıl pırıl beynim 2 gündür bu saatte kaldırıyor beni...
    edit: Gece 03:00-05:00 aralığında enerjimiz akciğerlerimizde yoğunlaşıyor ve uyku sırasında bedenin toksinlerden arınma süreci olarak görülüyor.Sabah 03:00- 05:00 aralığında uyanmanın ise üzüntü hissiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.


    Bir bilgisi varmış akıllı bıdıkım benim
  • Cahit Bacak’ın Erbakan Hatırası
    Babam rahmetli Cahit Bacak 9 Aralık 2007 Cuma günü Hakk’a yürüdü. Konya'nın Karapınar İlçesi’nde ikindi namazına müteakiben kabre defnedildi. Kabrin başında Kur’an-ı Kerim okunuyor. Tam o sırada Erbakan Hocam beni cepten arayarak 10 dakika teselli etti ve başsağlığı dileklerini iletti.
    1. Babama ilçe başkanlığı teklif edildiğinde “Bana bir iki gün müsaade edin danışmam gereken bağlı bulunduğum bir yer var” der ve ertesi gün Konya'ya gelerek Nakşibendi Tarikatı Konya Temsilcisi Dişçi Mehmet Efendi isimli şahsı eski Tellal Pazarı içerisindeki iş yerinde ziyaret eder. Babam içeri selam verir girer içeride sohbet halkası vardır Dişçi Mehmet Efendi sohbet etmektedir. On beş dakika sonra sohbeti bölerek “Türkiye'nin üzerine bir güneş doğuyor” der sohbete devam eder. Bir on beş yirmi dakika sonra sohbeti tekrar bölerek “Türkiye'nin üzerine bir güreş doğuyor” der sohbete devam eder. Bir müddet sonra bu kez “Dünyanın üzerine bir güneş doğuyor Erbakan geliyor” der. Babam sohbet bitiminde müsaade ister ayrılır. Dişçi Mehmet Efendi babama “Cahit bey Karapınar'dan ne hizmet için gelmiştin hayırdır?” der. Babam da “Hocam bir sorum vardı cevabımı aldım gidiyorum” der.
    2. Bir gün Erbakan Hocamla babam Karapınar'ın beldelerinden birine seçim çalışmasına giderler orada konuşacak sadece iki kişi bulurlar. Orada gece saat 02.30'a kadar onlara Erbakan Hocam sadece İslam'ı anlatır siyasi konulara hiç girmez. Bulundukları yer bir kahvehane.. O yıllarda sandalyeler tahtadan. Babamın ayaklarında damar tıkanıklığı olduğu için ayakları uyuşmuş oradan ayrılıyorlar. Gelirken ana yoldan içeride bir ışık görüyorlar. Erbakan Hocam babama dönerek “Cahit bey orası nedir?” der. Babam bacaklarındaki rahatsızlıktan bitkin bir vaziyette -çobanı küçümsediği için değil- “Hocam orası bir çoban ağılıdır. Olsa olsa bir çoban olur” diyor. Bunun üzerine Erbakan Hocam babama döner kızarak “Cahit bey orada kaşı gözü beyni olan bir insan yaşıyor mu?” der. Babam toparlanarak “Evet efendim” der. Bu cevap üzerine Erbakan Hocam şoföre oraya gitmesini söyler. Vardıklarında çoban -elinde tüfek- çoban köpekleri saldırıyor. Şoför durunca Erbakan Hocam şoförü beklemeden iniyor ve kendisine tüfek doğrultan çobana doğru ilerliyor. Tabii çoban bir beyefendi ile karşılaştığı için tüfeğini indiriyor. Köpekler kuyruklarını sallamaya başlıyorlar. Çoban buyur ediyor ağıla alıyor. Erbakan Hocam orada bir tek çobana 35-40 dakika İslam'ı anlatıyor ve çıkışta “Cahit bey yarın bu Müslüman'ın mahşerde yakamıza sarılıp bizden davacı olma hakkını elinden aldık. Çünkü biz tebliğimizi yaptık” der. Saat 03.30-04.00 civarında Karapınar'a intikal ederler. Babam anneme yatak hazırlatmış “Hocam buyurun istirahat edin” der. Erbakan Hocam “Hayır Cahit bey sabah namazını Konya'da kılacağım sabah saat sekizde Ankara'da toplantıya yetişmem lazım” der.
    3. 2007 temmuz seçimlerinde bir cuma akşamı Teoman Rıza Güneri Bey ile Konya'daki Karapınarlılar Derneği’ne sohbete gittik. Bana da il teşkilatında idare amirliği görevi verildi. Sabah erken geliyorum geç saatlere kadar koşturuyoruz ve yoruluyoruz. Saat 24.00 civarı T. Rıza Bey'e “Saat 12 olmuş ben gerçekten çok yoruldum” dedim. Ve babamla Erbakan Hoca'nın belde ziyaretlerini anlatarak geliyorum. İl teşkilatına geldik. Saat 00.30 civarı partide kimse kalmamış. Bende anahtar vardı asansörle çıkıyoruz. T. Rıza Bey'in telefonu çaldı. Baktım Rıza Bey “Evet efendim” demeye başladı. Yaklaşık 10-15 dakika telefonla görüştüler. Erbakan Hocam cumartesi gün Bursa mitingi için bazı belgeler istiyordu. Düşünün yaklaşık saat 01.00 olmuş hala ayakta. Hala Cihad için koşturuyor rahmetli Erbakan Hocam.
  • Balıkesir Kongresi yapılmış, Celal bayar Akhisar cephesinde alay komutanlığına getirilmişti. 25 Aralık 1919’da yapılan seçimlerde ise Saruhan’dan milletvekili seçilmişti. İstanbul’un işgal edilmesiyle Bursa üzerinden Ankara’ya gitmek için harekete geçiyordu. Ancak Atatürk Anzavur kuvvetlerinin Bursa’ya hareket ettiğini haber almış, Bursa’da kalarak Kuvay-i Milliye örgütü ile iş birliği yapmasını istemişti. Bayar, ilk TBMM açılışında bulunamamış, Ankara’ya 8 Mayıs 1920 günü gelebilmişti. 1922
    sonbaharında ise Lozan Barış Konferansına giden heyette danışmandı. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra girdiği TBMM’deki görevlerini de aynı kararlılıkla sürdürmüş ve İsmet İnönü’nün başbakanlıktan ayrılması (20 Eylül 1937) üzerine görevi vekaleten, 25 Ekim’de de asaleten üstlenmişti. Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olmuş, Bayar’ı da
    hükümeti kurmakla görevlendirmişti. 14 Mayıs 1950 Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı olduğu tarihtir. 1960 darbesi ise birçok devlet adamı gibi onun için bir dönüm noktası olmuş, Yassıada’da yargılanmış, aldığı idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrilmişti. İlk idam kararını verildiği tarih 15 Eylül 1961’di. 10.15’te hücumbot ile götürüldüğü İmralı’daki hücresini şöyle tarif edecekti. “Bizi harap, perişan bir halde tahta merdivenlerden yukarı çıkardılar. Birkaç adım sonra açtıkları
    kapıdan karanlık odaya adeta ittiler. Oda zifiri karanlıktı. Üstüme kapıyı kapattılar. Kapıda tabak sığacak kadar bir delik vardı. Ayağım yerde bir cisme çarptı. Bunun ot bir minder olduğunu anladım. Üzerinde en ince cinsinden kilime, battaniyeye benzer bir örtü vardı. Ellerim arkadan kelepçeli olduğu için rahat
    edemiyordum. Çömelerek sırtımı duvara dayadığımda dizlerim bükülü olduğu halde ayaklarım karşıki duvara değdi. Bu suretle hücrenin genişliği hakkında bilgi vermiş oldum. Biraz sonra da tavanda bir cep feneri kuvvetinde ışık yandı. Tavanda hava alabilmek için bir yarık gördüm. Kendi kendime: ’İnsan iradesine hakim olursa ve mantığı ile hareket ederse pekâlâ burada yaşayabilir.’ Diye telkinde bulundum ve yaşamaya devam azmini sağladım.”
    Bayar’ın daha sonra idam cezası kaldırılacak ve 350 kişi ile birlikte 23 Eylül sabahı Kayseri Cezaevi’ne nakledilecekti. Başı hep dik olmuş, arkadaşlarından ayrı muamele gösterilmesini reddetmişti.
    Ama yorgundu. Sağlık durumu bozulmuş, 22 Mart 1963’te geçici olarak tahliyesine karar verilmişti. Ardından karar geri alınıyor, Ankara Hastanesi’nde gözetim altında tedavisine devam ediliyordu. 6 ay süren tedavisinin ardından yeniden Kayseri Cezaevine gönderilmişti. Bu günler, eşi Reşide Hanımı
    kaybetmesinin birinci yılıydı. Ve Celal Bayar, günlüğüne yazdığı en duygusal satırları ikinci kez götürüldüğü Kayseri Cezaevinde kaleme alacaktı:

    “23 Aralık 1963 Pazartesi,
    23 Aralık gününü 24’e bağlayan gecede sevgili eşim ve iyi kalpli bir Türk anası olan Reşide Bayar şimendiferle beni görmeye gelirken bir yıl önce bu tarihte hakkın rahmetine kavuşmuştu.
    Bu gece aynı zamanda Peygamber’imizin miracına rastladığı için mukaddes sayılan dini günlerimizden biridir. Rahmetli şimendiferde Kuran okurken ve bu günü takdis ederken ruhunu teslim etmiştir. Asıl ölümüne sebep olan hastalığın ne olduğunu, defnine izin veren doktorların raporlarını hâlâ görmediğim için bilmiyorum. Fakat hususi doktorumuz General Recai Ergüder’in bana söylediğine göre yol yorgunluğuna ve heyecana mukavemet edememiş, kalbine bağlı damarlar vazifelerini yapamadıkları için ölüm hadisesi vukua gelmiştir. Dinine, milletine, vatanına çok bağlı tam manası ile faziletli bir eş, bir
    anne idi. Karşısında kim olursa olsun bildiğini söylemekten ve herkese karşı hakşinas olmaktan çekinmezdi. Bütün siyasi hayatımın meşakkatlerine şikâyet etmeden katlanmış, bana manevi bir destek olmuştu. Bugün de hatırasını gözyaşlarımla taziz ettim. Allah rahmet eylesin.”

    Oysa cezaevinde günlük tutmaya başladığında böyle satırlar yazacağını aklına bile getirmemişti. Özlemlerini dile getirirken tahliye olduğu gün karşılayanlar arasında ihtimaldir ki eşini de hayal etmişti. Bayar’ın günlüğünden Reşide Hanımlı satırlara bir bakalım:

    “9 Aralık 1961: Mahmut Bey ve refikası ziyaretime geldiler. Hanımın gönderdiği pijamayı hediyelerle birlikte teslim ettiler.

    3 Şubat 1962: Hanım İstanbul’dan ziyaretime geldi. Kendisi ile görüşürken Kayseri hastanesinden iki doktor geldi. Muayenemi yapmak istediler.

    11 Mart 1962: Bugün ziyaretlere (Bayramın dördüncü günü) tahsis edilmişti. Leman Fatma, hanımdan haber ve bayram şekeri getirdi.

    31 Mart 1962: Hanım gelemeyeceğini bildirdi.

    1 Nisan 1962: Bugün hanıma uzunca bir mektup yazdım. Durumu bildirdim. Bazı isteklerde bulundum. Bakalım savcının sansüründen geçecek mi?

    8 Nisan 1962: Hanım, kızım gelmedi. Hanımı bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Aileden kimsenin gelmeyişi bana dokundu. Garipliğimi hissettim. Haksız yere hürriyetimin gasp edilmiş
    olmasından duyduğum teessür ve acı bu sebeple tazelendi.

    21 Nisan 1962: Hanım, Zarife Hanım, Emine, Akile geldiler. Akile’yi biraz zayıf buldum. Hanım da biraz farklı yüzünün hatlarındaki çizgiler artmış, kilosu eksilmiş. Bedeni kudreti biraz zaafa uğramış, fakat iradesi ve azmi yerinde. Ev işlerini, umumi işlerimizi görüştük. Mahkeme yolu ile eski İş Bankası hisse
    senetlerimizin satılarak avukatlara ve diğerlerine borçlarımızın ödendiğini anlattı. Merak edilecek ortada bir şey olmadığını, ancak sıhhatimi korumamı, sabırlı olmamı tavsiye etti.

    7 Temmuz 1962: Bu hafta hanımı beklerken Bursa’dan Armağan, Semih Bey ve kızları Bengi geldi. Memnun oldum. Önümüzdeki hafta hanım gelecekmiş.

    1 Ağustos 1962: İki haftadan beri Kayseri’de bulunan hanım ve Zarife Hanım bugün de ziyaretime geldiler. Yarın trenle İstanbul’a döneceklerdir. İşlerimiz hakkında konuştuk.

    12 Ağustos 1962: Bu hafta evden gelen olmadı. Hakları var. Hanım yeni döndü.

    28 Eylül 1962: Bugün hanıma mektup yazdım. Hediye Şeker Hanıma mukabil hediye hazırlamasını, Mursallı Köyü çeşmesinin tamamlanması için 20 bin lira bulmasını rica ettim.”

    Celal Bayar, 1963 yılı başında defterinin ilk sayfasına şu notu düşer: “1962 senesi Miraç gecesine rastlayan Aralık ayının 23’ü 24’e bağlayan gecede yolda şimendiferle gelirken vatanperver kadın olarak çok takdir ettiğim ve sevdiğim eşim Reşide Bayar vefat etmiştir. Turgut’a yazdığım mektupta bu acıklı vakayı anlattım.”

    Hürriyetine kavuştuğu tarih 8 Kasım 1964’tür. Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından geri kalan cezası affedilmişti. Dr. Müfid Ekdal, Celal Bayar’ın 55 yıl doktorluğunu yaptığı süre içinde asırlık çınardan dinlediklerini “Tanıdığım İnsanlar-Yaşadığım Olaylar” kitabında yer vermiştir. Ancak yazmadıkları büyük bir ihtimalle dağ gibidir. Çünkü 55 yıla sığan hasta-doktor ilişkisi, yerini ihtimaldir ki sağlam bir dostluğa
    bırakmıştır. Ekdal, Celal Bayar’ı Cemal Kutay sayesinde tanımıştı. Ancak öylesine bir dostluk kurulmuştu ki, onun kimleri sevip sevmediğini oturuşundan anlardı. Onun tabiri ile memnun olmadığı durumlarda konuşulanları “Buda heykeli” gibi sessizce dinlerdi. İttihat ve Terakki’nin muhasebe defteri de getirildiğinde aynı tavrını sürdürmüş ama kolay devlet adamı olunamayacağına da en iyi örneği vermişti.

    “Yine bir misafir elinde uzunlamasına siyah kaplı bir defterle gelerek ‘ Beyefendi bu defter İttihat ve Terakki’nin muhasebecisinin defteridir.’ dedi. Bayar’a defteri uzattı. Defterin içeriğini ben de gördüm. Defterin bir tarafında son derece güzel düzgün yazılar ve karşısında da o harcamaların sayıları yazılıydı.

    Defteri getiren kişi:’ Beyefendi bu defteri tutan muhasebeci aylık iki buçuk altın alırmış.” deyince Bayar hiç ses çıkarmadı. Defteri elinde tuttu ve iade etti. Biraz sonra Cemal Kutay ve ben izin isteyip kalktık. Bizimle birlikte kalktı ve bizi bahçe kapısına uğurladı. Bu hareketi Cemal Kutay ile arasındaki dostluğun
    önemli bir göstergesiydi.”

    Ekdal’ı, ertesi günü Cemal Kutay arar:
    “Sabaha karşı 03.00 sularında telefon çaldı. Arayan Celal Bayar’dı. Kutay, o muhasebecinin aylığı 2,5 altın değil, 3 altındı.’ diyerek telefonu kapattı.” Aradan uzun yıllar geçmiş. Savaşlar görmüş, devletin en yüksek makamında bulunmuş ve demir parmaklıklar ardında her zorluğa göğüs germiş yorgun bir beyin. Defteri tanımak, muhasebecinin kim olduğunu ve en önemlisi ne kadar ücret aldığını bilmek... Evet, gerçek bir devlet adamı olmak kolay değil... Bayar, bu özellikleri taşıyan bir liderdi. Siyasi haklarını yeniden elde etmiş olmasına rağmen, teklif edilen senatörlük görevini kabul etmemişti. Ancak yaşamının sonuna kadar saygı gösterilen bir siyasetçi olmuş, ikâmetgahı kendisini sevenlerle dolup taşmıştı. 22 Ağustos 1986 günü vefat ettiğinde 103
    yaşındaydı.


    Celal Bayar cezaevinde tuttuğu günlükleri Yücel A. Demirel’in “Kayseri Cezaevi Günlüğü” isimli kitabı ile okurlara ulaşmıştır. Günlüklere Bayar’ın eşi Reşide Hanım’a yazdığı mektupların da
    eklenmesiyle ortaya sadece hatırat değil, Yassıada duruşmaları sırasında bilinmeyen ayrıntıların çıktığı bir yakın tarih eseri meydana gelmiştir.
    Bayar’ın mektuplarında inanılmaz bir nezaket görülür. Eşine “Hanım”, ”Hanımım” ve “Aziz Refikam” diye hitap eder. Yapılması gerekenleri söylerken kullandığı ifadeden onun yaşamı boyunca hiç kimseye bir işini yaptırmadığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.
    Mektupların bazıları 5-6 sayfaya varan uzunluktadır. Ancak hiçbir zaman yaşadığı zorlukları uzun uzun anlatmaz. Demir parmaklıklar arkasında geçirdiği günlerde mahkûmlardan yöneticilere kadar büyük saygı gördüğü satırlarına yansır. Yalnız ailesinden değil, sevdiği dostlarından da maddi yardım görmüştür. Ama gerekli olanı kendinde bırakarak büyük bir bölümünü ihtiyacı olanlara dağıtacak kadar paylaşımcı olmuştur. Günlüğündeki 10 Mayıs 1962 tarihine şu notu düşmüştür:

    “Eczacıbaşı Ferit Bey’in gönderdiği bin lirayı çocuk mahkûmlara bayram hediyesi almak için sarf ettik. Kurban da alınacak. Ayakkabı alındı ve dağıtıldı. Çok sevindikleri bana ifade olundu.”

    İşte o mektuplardan bazıları...

    5 Ekim 1961/ Kayseri
    Hanım,
    Buradan bir telgraf çektim, bir de mektup gönderdim. Dün bir mektubunuzu aldım.
    Teşekkür ederim.
    Başımdan geçenlere rağmen sıhhatim yerindedir. Bu maddi kuvvet, vicdan rahatlığından ileri gelmektedir. Şimdilik bu bahsi kapatalım. İleride bütün tafsilatı ile tarih ele alacaktır. Şu kadarını
    söyleyeyim, kendim için üzüntüm yoktur. Benim için kimseye hiçbir dilek için başvurmayın. Böyle davranacağınızdan şüphe etmiyorum. Eşyaları Yassıada’dan torba ve bavulla intizamsız doldurmuştum. İçlerinde elbiseler, evrakım ve gazeteler vardı. Bunları tasnif edersiniz. Talimat gereğince küçük bir çanta içinde çamaşır, yünlü gömlek gibi bazı şeyler almıştım. Feyyaz bana bazı şeyler göndermişti. Pijamalar için bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak, ben kapalı bir odada yalnız başıma yaşatıldığım için başkalarının eşyasının karışması zordur. Bakarsınız. Onlarındır. Adaya ilk getirildiğim zaman eşyasızdım. O vakit vermişlerdi. İade etmek istemiştim. Dursun demişlerdi. Onlar eşyalara karıştırmışlar. Geri veriniz. Benim önümüzdeki kıl için bazı şeylere ihtiyacım olacaktır. Ancak durumum sarih değildir. Ankara’da
    yeni davalar başlayacakmış. Bizlere tutuklu elbisesi giydireceklermiş. Biraz bekleyelim. Gönderdiğiniz paraları geçen gün aldım. Arkadaşlara borcumu ödedim. Yassıada’dan üç yüz küsur bin yemek harcamamız varmış. İstedikleri zaman ödersiniz.
    Nilüfer’in gayretlerini takdir ediyorum. Seni görmek, benim şiddetli bir arzumdur. Ancak görüşme şartları hiç müsait değil. Bu yüzden rahatsız olmanı istemem. Göreceğiniz manzaradan çok üzüntü duyacağınızı biliyorum. Turgut bana mektup yazsın, neşriyatı toplasın. İsteyen vefalı dostlarımız da mektup yazabilirler. Sizden de daha sık yazmanızı beklerim. Mektubumun
    kusuruna bakmayın, masamız henüz yok. Elde bu kadar yazılabiliyor. Herkese sonsuz selamlar.

    10 Ekim 1961/Kayseri
    Hanım, 3 Ekim 61 tarihli mektubunuzu ve paketi aldım. Verdiğiniz geniş bilgiden memnun oldum. Sizden sık sık tafsilatlı mektuplar beklemekteyim. Ben de size, fırsat buldukça hayat hikâyelerimden bahsetmek niyetindeyim. Bilhassa son günlerin tarihe olduğu gibi intikalini temine çalışacağım. Gazetelere hadiselerin yanlış aksettirildiğini işittim. Tabi üzüldüm. Hiç kimse, en ufak zaafa uğramamıştır. Bütün masum insanlar gibi metin ve kahramanca davranmışlardır. Şimdilik bu kadar... Ben yeni hayatıma alıştım. Tahammüle karar verdikten sonra her şey kolaylaşıyor. Günler gelip geçiyor, sıkılmıyorum. İyilik olarak kaydedeceğim bir husus vardır. Sıhhiye Teşkilatı. Yani bize bakan
    doktorlar, hepsi insan kişiler. Şefleri de dahil şefkatle muamele etmesini biliyorlar. Benim oda arkadaşlarım Tevfik İleri’dir. Kendisini umumi bir muayeneden geçirmek için tam teşkilatlı bir memleket hastanesine götürdüler. Yine yanıma gelecek.
    İleride daha fazla yazmak şartıyla selamlar.
    18 Aralık 1961/Kayseri

    Hanım,
    11 Aralık 1961 tarihli mektubunuzu aldım. Kitaplarım hakkında bilgi veriyorsunuz. Kütüphanedeki kitapların adedini Özel iyi bilir. Benim hatırımda kaldığına göre kitap adedi 14 bine yaklaşmıştı. Şimdi bildikleri miktar 12.185’tir. Tetkik ettiriniz. Hangisi doğrudur. Göndermek istediğiniz Fransızca kitabı bekliyorum. Bu mektubu acele, eski harflerle yazdım. Turgut’lara çoktan beri cevap yazamadım. Türkan’ın adresini de not ettiğim halde bulamadım. Turgut yılbaşında çocuklarının yanında olacaktır. İlişik mektubumu İsviçre’deki adreslerine acele gönderiniz. Ben iyiyim. Gelecek sefere uzun ve yeni harflerle yazarım. Selam ve hürmetlerimle...
    14 Mart 1962/Kayseri

    Hanım,
    Mektubunu aldım. Fatma Leman da geldi. Bayram hediyesi şekerleri getirdi. Teşekkürler ederim. Ramazanda rahatsız olduğunuzu, muntazam uyuyamadığınızı yazıyorsunuz. Ramazan gecelerini normal uyku ile geçirmek herhalde zordur. Burada Dr. Ali Harputlu, benim sıhhatim ile ilgilenmektedir. Bana verdiği faydalı bulduğum ilaçları, kızı Fügen Hanımla size göndermiş bulunuyoruz. Bu ilaçların terkibinde afyon vs. olmadığı için zararlı olmadığı temin edilmektedir, kullanabilirsiniz. Nilüfer’in de rahatsız olduğunu işittim, çok üzüldüm, geçmiş olsun. Zavallı Kayseri, Ankara yollarında ve dairelerde meram anlatmaya çalışmaktan çok yoruldu. İşlerimiz ne halde? Size ait olanları için ne yapıyorsunuz? Beni doğrudan doruya ilgilendiren davalar
    hakkında gazetelerin birbirini tutmayan haberlerinden sağlam bir netice çıkarmak mümkün olamıyor. Halbuki karar verip hareket tarzımı tayin etmek zorundayım. Sayın avukatlarımın geleceklerini bildirmiştiniz. Şimdiye kadar bekledim. İşlerimin umumi seyrinden malumat almak için yine de bekleyeceğim.
    Size yazacak çok şeyim birikti. Fırsat buldukça yazacağım, hem de tafsilatlı olmasına dikkat edeceğim. Bunların başında sıhhatim meselesi gelmektedir. Peşin olarak söyleyeyim ki, esas olarak
    doktorların söyledikleri arızadan, ben hiçbir şey hissetmiyorum. Onlar da daha önce yazdığım gibi ilacı kesmişlerdir. Yalnız tansiyonum birkaç gün sabit bir halde kaldıktan sonra, zaman zaman inip çıkmakta ve baş ağrısı yapmaktadır. Kayseri’nin yüksek rakımlı olmasından bu hal böylece devam edip gidecektir
    sanırım. Çünkü bu hususta yalnız değilim, yüze yakın tansiyonu bozulmuş arkadaşı vardır. Selam faslı için görüyorsunuz yerim kalmadı. Kimleri düşündüğümü bilirsiniz. Hürmetlerimi,
    selamlarımı sıralarsınız.
    Sevgi ve saygıyla gözlerinizden öperim.
    9 Nisan1962/Kayseri

    Hanım,
    Bu hafta sizi çok bekledim. Geleceğinizi kati biliyordum. İntizarım boşa çıkınca çok üzüldüm. Bir haber alamayınca da kendimi şiddetli bir meraka kaptırdım. Neden böyle oldu? Hâlâ bilmiyorum. Sıhhat ve sağlık haberinizi sabırsızlıkla bekler, gözlerinizden öperim.
    3 Mayıs 1962/ Kayseri

    Hanım,
    Dün, avukatımız G.Başak’a bir telgraf çektim. Beni acele gelip görmesini rica ettim. Bu günlerde Ankara’da alınan yeni karar ve kanunlarla bizi ilgilendiren işlerinde, yeni bir istikamet alacağı tabidir. Halbuki ben, bunlardan habersiz yaşıyorum. Yalnız benim hakkımda tatbik olunan istisnai rejim yüzünden milletvekilleriyle dahi görüştürülmüyorum. Bu sebeple zaman zaman bunalıyorum. Herhalde avukatlarımla işlerimizi görüşmekten men etmezler, Başak Bey’in şu bir iki gün içinde gelmesini bekleyeceğim. Nilüfer söylemiştir, sıhhatim bildiğiniz gibidir. Cümleye selam, saygılar.
    10 Mayıs 1962/kayseri

    Hanım,
    Gönderdiğiniz eşya ve ayakkabıyı aldım. Hepsi iyi... Hakikatli kızımız Armağan da Bursa’dan çorap ve havlu gönderdi. Rahat rahat kurban bayramını bekliyorum. Ayrıca yazmayacağım. Bayramınızı tebrik ederim. Hepiniz için bayram, neşe ve iyilik getirsin. Sizin, Nilüfer’in, çocukların muhabbet ve hasretle
    gözlerinden öperim. Akrabalara, doktorlara iyi dileklerle çok çok selamlar...
    28 Mayıs 1962/ Kayseri

    Hanım,
    Mektuplarım seyrekleşti. Biliyorum, hatta üzülüyorum. Ama başka çare yok. Bu bayram bini aşan tebrik aldım. Bunları cevapsız bırakmak istemiyorum. Geçen gün taahhütlü mektubunuzu aldım. Ben bu avize işinin ne evvelini ne de sonucunu biliyorum. Hediyedir denilince bildiğiniz gibi iadesini doğru bulmuştum. Bana şimdi verdiğiniz malumata göre, son hareketiniz isabetli olmuştur. Hiç olmazsa mal beyanı işinde nasıl eşyalarımıza kıymet tekdir ettikleri meydana çıkmıştır. 10 bin lira dedikleri avizenin tam değerinin 463 lira olduğu anlaşılmıştır. Demek ki, adamların hiç insafı yokmuş. Yalnız yıkmak, yok etmek için uğraşmışlar. Benim de, sizden, Turgut ve çocuklardan malumat aldıkça hasretim yarı azalıyor. Bütün aileden mümkün olduğu kadar sık haber ve yazı bekleyeceğim. Yavuz imzalı bir tebrik telgrafı almıştım. Cevabını vasıtanızla gönderiyorum. Adreslerini bilmiyorum. Benim için bu kadar yetişir sanırım. Hepinizin sevgiyle gözlerinden öperim.
    10 Haziran 1962/Kayseri

    Hanımım,
    Mektubunuza cevap vermek için sizi fazla beklettim. Fakat ben de burada boş durmadım. Davalar için okudum, hazırlanmak için uğraştım. Daha da çalışmam lazım geleceğine kaniyim. Çünkü ortada verilmiş karar ve istikrar görmüyorum. Kimseye itimadım da yok. Kimse dediğim zaman mesuliyet mevkiinde bulunan kimseleri kastettiğimi tabi anlarsınız. Duruşmaların ne vakit başlayacağı malum değilmiş. Başladığı takdirde uysal hareket etmeyeceğim. Baştanbaşa düşmanlıktan, iftiradan hatta alçaklıktan başka bir şey olmayan isnatlarını millet muvacehesinde mahkeme yoluyla yüzlerine vuracağım. Bunun için de fazla hazırlanmaya gerek yok. Ancak bazı eksiklerim var. Bunları tamamlamak istiyorum. Remzi Bey’in tahliye edildiğini gazetelerde okudum. Memnun oldum. Silahlandırma davasından tevkif müzekkeresinin geri alındığı anlaşılıyor. Anayasa Mahkemesinin buna ekseriyetle karar verdiğini bir gazetede okudum. Acaba muhalefet eden hakim üye kimdir veya kimlerdir? Bunu bilmek istiyorum. Öğrenip bildirmenizi istiyorum. Bu davadan dolayı bende duruşmada bulunacağım. Her şeyi bilerek konuşurum. Param kalmadı. Bana birkaç yüz lira gönderiniz. Bir de Nilüfer’in verdiği kalem işlemiyor. Kullanılması kolay pahalı olmayan bir dolma yazı kalemi yollayınız. Siz de ne yapacaksınız? Bana mütalaalarınızı ve yapacaklarınızı yazınız. Ankara’ya, Kayseri’ye gelmeniz zamanı yaklaşıyor. Hasretle
    gözlerinizden öperim.
    24 Haziran 1962/ Kayseri

    Aziz Refikam,
    Sizden mektup beklemekte devam ediyorum. Bu husustaki müşkülatınızı biliyor, sizi mazur görüyorum. Fakat yine de intizardan ve intizarın üzüntüsünden kendimi kurtaramıyorum. Çünkü maruf tabiri ile mektubunuzu okumak, sizinle yan yana görüşmek oluyor. Avukat Yılmaz Bey hediyeler hakkındaki ilamı, bana gösterdi. Sizlere bir sürü yeni işler zuhur etti
    demektir. Yorulacaksınız ama başka çaremiz yoktur.
    Yılbaşında sizi göreceğimden memnuniyet duymaya başladım. Burada yalnızlık koymaya fazla tesir yapmaya başladı. Gerçi sabır ve tahammülüm kırılmış değildir. Buranın, işkenceden cesaret olsa da haline usulüne alıştık. Sizi yakınımda görürsem mukavemetim artacak, tesellim daha kuvvetli olacaktır. Geçen gün hapishane postacısı 500 lira getirip verdi, aldım. Nilüfer’den, Ahmet Bey’den mektup alıyorum. Eksik olmasınlar, beni işlerimizden haberdar ediyorlar. Çeşme inşası için beş bin lira gönderilmesi haberine fazlasıyla sevindim. Bu hususta mahkeme denilen topluluğun gaddarlığını unutamıyorum. Ne kadar caniyane bir hüküm... İdam kararlarını hazmedemiyorum. Fakat bu adi insafsızlığı ancak kalbim sızlayarak hatırlıyorum. Bereket “vicdan-ı milli” her hakikati biliyor. Turgut’tan mektup aldım. Cevapta gecikmesi işinin çokluğuna bağlı imiş... Ne yapalım canı sağ olsun. Atilla’dan gelen mektuba çok sevindim. Demirtaş ve Atilla’yı demek çok özlemişim. Askerlik işlerini kendilerine bildirmenin yolu bulunsa çok iyi olur. Adres bildirmemişler.
    Hasretle gözlerinizden öperim, aziz refikam.
    Not. Yılbaşında geçen sene olduğu gibi iki doktora tarafınızdan hediye göndermek iyi olur. Bu yıl müdüre de gönderiniz. Bu da terbiyeli ve insaflı bir insandır.
    22.12.1962

    Aziz Refikam,
    Geçen gün yazdığım mektuba ektir. Sizden yılbaşı için bazı kimselere yılbaşı hediyesi istemiştim. Hediye verilecek bir hayli kimse varsa da bunların bir kısmını önümüzdeki bayrama bırakmak istiyorum. Evvelce yazdığım üç zattan başka karı koca eczacılar vardır. Buraya geldiğiniz günden beri bizimle alakadar olurlar. İlaç vesaire taşırlar, karşılığında bir şey almazlar. Bir de bana pastacı bir bey her gün tuzsuz hususi ekmek imal edip göndermektedir. Bu da karşılığını kabul etmiyor. Şu halde bu üç zata münasip bir yılbaşı hediyesi vermek istiyorum. Siz, bu üçü beş altıya çıkarırsanız, ayrıca memnun olurum. Herkese selamlar, hasretle sizi bekliyorum. Gözlerinizden öperim.

    Evet, bu Celal Bayar’ın eşine yazdığı son mektuptu. Reşide Hanım büyük bir ihtimalle eşinin tüm istediklerini tedarik edip yola çıkmıştı. Ama ne Reşide Hanım’ı, ne de bavulundaki yılbaşı hediyelerini görecekti.