• YAŞAMAK YÜREK İSTER

    Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir.

    Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da.

    Sanıldığı gibi insanları korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker.

    Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar.

    Korku yüzünden yaşanmamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar.

    Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya başlar yaşamdan korktukça. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi içine çeker güçsüzlük onu.

    Kendi korkusuna kapılıp kader der sonra; korkuyu değiştirilemez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür.

    Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir.

    Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

    Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına: Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil, mutluluğun arkasında gölgesi seçilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil, o isyan için ödenecek bedelin ağırlığını fark eder. Beri yandan bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini.

    Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti.

    Ona sevinci gösterseniz; ‘Ya sonra?’ diye sorar. Aşkı gösterseniz, yine aynı sorudur onu aklını kurcalayan: ‘Ya sonra?’ Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden, ‘Ya sonra?’

    Bilinmeyen bir ‘Ya sonra’ için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış tüm duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. ‘Sonrası umurumda bile değil’ deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar.

    Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler.

    Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

    Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çakal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan.

    Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir.

    Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan sizin kendi korkularınızdır.

    Oscar WILDE
  • Bir zamanlar çok güzel bir prenses varmış. Prenses coşkun bir nehrin kıyısında yaşarmış. Annesi kraliçe ve babası kralla beraber, eski bir sarayda otururmuş. Sarayın duvarları kalın ve yüksekmiş, içinde kalan her şey de karanlık, soğuk ve sessizmiş. Hiç kardeşi olmadığından, sarayda çok yalnızmış. Annesiyle babası kızlarıyla bir kelime bile konuşmazmış. Hizmetçileri sadece "Peki Majesteleri", "Hayır Majesteleri" dermiş, Koskoca sarayda konuşabileceği, oynayabileceği kimse yokmuş. Çok sıkılıyormuş. İçi özlemle doluymuş. Zaman içinde çok yalnız ve mutsuz bir prenses olmuş. Son güldüğü zamamı bile hatırlayamıyormu. Hatta bazen, gülmeyi unuttuğunu düşünüyormuş. Sonra aynaya bakıp gülümsemeye çalışıyormuş. Ama beceremiyor, yüzünü buruşturuyormuş. Hiç de komik değilmiş bu. Artık mutsuzluğa dayanamaz hale geldiğinde, nehir kıyısına inermiş Orada bir incir ağacının gölgesinde oturur, akan suyu dinler, kuşlarla cırcır böceklerine kulak verirmiş. Gün ışığının dalgalar saçtığı binlerce küçük yıldızı görmeye bayılırmış. Keyfi biraz düzelir, kendisini güldürebilecek bir arkadaş düşlemeye başlarmış. Aynı nehrin karşı kıyısında, ciddiliğiyle tanınan bir kral yaşarmış. Tebaasından bir kişi bile boş durmaz, hatta hayal bile kurmaya cesaret edemezmiş. Çiftçiler tarlalarında durdurak bilmeden çalışırmış. Ustalar atölyelerinde harıl harıl iş yaparmış. Kral, tebaasının gerçekten çalışıp çalışmadığını görmek için tüm ülkeye müfettişler yollarmış. Çalışacağına otururken yakalanan olursa hemen bambu sopasıyla on değnek vurulurmuş. Kralın oğlu da bu muameleye bağışık değilmiş. Prens her gün, sabahtan akşama kadar ders çalışırmış. Kral ülkenin en saygıdeğer bilim insanlarını, prensi eğitmeleri için saraya toplamış. Oğlunu dünyanın gelmiş geçmiş en zeki prensi yapmak istiyormuş.
    Ama bir gün genç prens, saraydan sıvışmayı başarmış. Savaş atına binip nehir kıyısına inmiş. Orada, karşı kıyıda oturmakta olan prensesi görmüş. Prenses uzun siyah saçlarına sarı çiçekler takmış. Prensin hayatında gördüğü en güzel kızmış. Nehrin karşısına geçme arzusuyla yanıp tutuşmaya başlamış.
    Ama nehri geçebileceği ne bir köprü, ne de bir sal varmış. İki kral birbirinden o kadar nefret edermiş ki, tebaalarına da birbirlerinin topraklarına ayak basmayı yasaklamışlar. Bu yasağı görmezden gelen herkes, bedelini hayatıyla ödermiş. Üstüne üstlük nehirde, balıkçıların ya da çiftçilerin bir adımcık atmasını hevesle bekleyen bir sürü krokodil kaynarmış.
    Prens önce karşıya yüzerek geçmeyi düşünmüş. Ama,suya ancak dizlerine kadar geçmişken, koskocaman ağızlarını sonuna kadar açmış olan krokodiller başına üşüşmüş. Prens kendini nehir kıyısına zor atmış. Prensesle konuşamayacaksam, hiç değilse onu izlerim diye düşünmüş.
    Ondan sonra, her gün gizli gizli nehir kıyısına inmiş. Bir kayanın üstüne oturup, özlemle karşı kıyıdaki prensese bakmış. Aradan haftalar, aylar geçmiş. Sonunda bir gün, bir krokodil yüze yüze yanına gelmiş.
    "Sizi uzun bir süredir izliyordum, sevgili prensim,"demiş. "Ne kadar mutsuz olduğunuzu biliyorum, size çok acıdım. Yardım etmek isterim."
    Prens şaşkınlık içinde "Ama bana nasıl yardım edebilirsin ki?" diye sormuş.
    "Sırtıma oturun, sizi karşı kıyıya geçireyim."
    Prens krokodile şüpheyle bakmış.
    "Beni kandırıyorsun," demiş. "Siz krokodillerin midesi dipsiz kuyu gibidir, iştahı sonsuzdur. Kimsenin sudan canlı çıkmasına müsaade etmezsiniz."
    Krokodil "Bütün krokodiller aynı değildir," demiş. "Bana güvenebilirsiniz."
    Prens duraklamış.
    Krokodil yeniden "Bana güvenebilirsiniz," demiş.
    Prensin başka seçeneği yokmuş. Güzel prensese ulaşmak istiyorsa, krokodile güvenmesi gerekiyormuş. Hayvanın sırtına oturmuş. O da söz verdiği gibi, prensi karşı kıyıya geçirmiş.
    Prenses prensi aniden karşısında görünce gözlerine inanamamış. O da sık sık prensi gözlüyor, gizli gizli bir gün karşıya geçebilmesini umuyormuş. Prens çok utanmış, ne diyeceğini bilememiş. Kekelemeye başlamış, her cümlesini karıştırmış. Kısa süre sonra, ikisi de kahkahalara boğulmuş. Üstelik prenses çok, çok uzun zamandır gülmezmiş. Prensin gitme vakti geldiğinde prenses çok üzülmüş. Ona kalması için yalvarmış. "Kalamam," demiş prens. "Babam seninle vakit geçirdiğimi öğrenirse gazabı korkunç olur. Beni mutlaka bir yerlere kapatır. Nehrin bu kıyısına bir daha hiç geçemem. Ama söz veriyorum, yine geleceğim."
    İyi kalpli krokodil, prensi nehrin öbür kıyısına geri götürmüş.
    Ertesi gün prenses yine büyük bir özlemle beklemeye başlamış. Tam prensin geleceği umudunu yitiriyormuş ki, onu beyaz atının üstünde gelirken görmüş. Sadık krokodil de onu karşıya geçirmeye gelmiş. O günden sonra, prensle prenses her gün buluşmuş.
    Diğer krokodiller buna çok öfkeleniyormuş. Bir gün nehrin ortasında, prensle onu taşıyan krokodilin yolunu kesmişler. Koca ağızlarıyla prensi kapmaya çalışarak "Onu bize ver, bize ver!" diye bağrışmışlar.
    Koca krokodil "Bizi rahat bırakın!" diye kükreyerek, yüzebildiğince hızlı yüzmeye koyulmuş. Ama kısa süre içinde diğerleri etrafını sarmış. Krokodil, insan dostuna "Ağzıma gir, orada güvende olursun," diye seslenmiş. Ağzını açabildiğince büyük açmış, Prens içeri kaçmış. Diğer hayvanlar onları bir an bile gözden kaçırmamışlar. Nereye giderlerse peşlerinden gelmişler, yılmadan beklemişler. Prensin eninde sonunda dışarı çıkması gerekiyormuş ne de olsa. Ama iyi kalpli krokodil çok sabırlıymış. Birkaç saat sonra diğer krokodiller pes edip gitmişler. İyi krokodil nehir kıyısına çıkıp ağzını açmış. Prens kımıldamamış. Krokodil başını sallayarak, ona "Arkadaşım, arkadaşım, haydi kıyıya çıkıp evine koş," diye seslenmiş.
    Prens yine kımıldamamış.
    Sonra prenses karşı kıyıdan "Sevgili prensim, lütfen çık," diye seslenmiş.
    Ama hiçbir faydası olmamış, Çünkü, prens arkadaşının ağzında boğulup ölmüş.
    Prenses olanları gördüğünde, o da üzüntüsünden oracığa düşüp ölüvermiş.
    İki kral, evlatlarının bedenlerini gömmek yerine nehir kıyısımda yakmaya karar vermiş. Ne şans ki, iki cenaze de aynı gün, aynı saatte yapılmış. Krallar birbirlerine hakaretler yağdırıp tehditler savurmuşlar. İkisi de çocuklarinin ölümü için birbirini suçlamış.
    Çok geçmeden ateşler gürül gürül yanmaya başlamış. Prensle prensesin cesetleri tutuşmuş. Birden ateşlerden duman çıkmaya başlamış. Hava rüzgarsız olduğu için, iki tane heybetli duman sütünu dosdoğru göğe yükselmiş. Birden her şey susmuş. Ateşlerin çıtırtısı kesilmiş, sessizce yanmaya başlamışlar. Nehrin şırıltısı, çalkantısı durmuş. Krallar bile susmuş.
    Sonra hayvanlar şarkı söylemeye başlamış. Önce krokodiller.
    Her gece masalın burasında, ama krokodiller şarkı söyleyemez ki, diye itiraz ediyordum.
    Babam, elbette söylerler, diyordu çok alçak bir sesle. Yeter ki sen şarkı söylemelerine izin ver. Sadece, duymak için çok sessiz olmak gerekir.
    Filler de mi?
    Filler de.
    Sonra kim şarkı söylemiş.
    Yılanlarla kertenkeleler. Köpekler, kediler, aslanlar, leoparlar. Sonra filler, atlar, maymunlar katılmış onlara. Bir de elbette kuşlar. Hayvanlar bir ağızdan şarkı söylemişler. Hatta, hayatları boyunca söylediklerinden çok daha güzel söylemişler. Sonra birden, nedendir bilinmez, iki duman sütunu yavaş yavas birbirine doğru sürüklenmiş. Hayvanların şarkılarının sesleri yükselip berraklaştıkça, sütunlar daha da yaklaşmış ve en sonunda, sadece sevgililerin kucaklaşabileceği gibi kucaklaşarak birleşmişler.
    Gözlerimi kapatıp peluş hayvanlarımı dinleyerek, babam haklı, diye düşündüm. Şarkı söyleyebiliyorlar. Şarkılar mırıldanarak beni uyutuyorlar.
    Annem bu masalı sevmezdi, çünkü mutlu sonla bitmiyordu. Babam sonunun gayet mutlu olduğunu düşünüyordu. Aralarındaki uçurum bu kadar derindi.
    Bense asla karar veremedim.
  • 96 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Sıkın Konuşma
    Yazar: Mo Yan
    Kitap:Değişim
    Yay: Can
    Çeviri: Erdem Kurtuldu
    Türü: Öykü -Anı

    Kitabı ilk sitede adını şimdi hatırlayamadığım bir üyenin alıntı paylaşmasıyla farkettim. Alıntı aynen şöyledi “ Bir erkek eğer sevdiği kadınla evlenmezse o zaman kendine çok yarari getirecek kadınla evlenmeli.” diye. Bunun üzerine, düşündüm, bir yazar kadın erkek ilişkilerinde neden bu denli sığ düşünebilir? Kitabı almaya karar verdim, çünkü sorularımın cevabını alabileceğim tek kaynaktı. Kitabı okuyamaya başlayınca aklımdaki sorudan çok uzakta, bir öykü okumaya başladım. Çince isimler biraz yorucu olsada yazar anılarını samimi, içtenlikle okuyucuyu boğmadan kaleme almış. Zaman zaman gülmeme ve hüzünlenmeme değin, kendimden kesitlerle yaşanmışlıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Mesela bir şeye imkansız gözüyle bakarsın, hiç ummadığın an da sahip olursun ki, mutluluk gibi, ilk kez tattığın bir lezzet gibi. Mo Yan aslında imkansızlık bizim tembelliklerimizin, geleceği hayal edemediğimizden engeli olarak görmüş. İyiki okumuşum :)) Guan Moye (Mo Yan yazarın takma ismi çince “ sakın konuşma “ anlamında)
  • Elinden gelse oradan bir an önce kaçıp kurtulmayı isterdi. (Ona şimdilik çocuk diyeceğiz.) Ama Mahzen'de işler düşündüğü gibi gitmezdi hiç bir zaman. Yüzleri, gözleri kan ter içinde kalmış adamlara bakmaktan kendini alamıyordu. Kafesin içinde beş iri kıyım adam birbirlerinin en ufak bir açığını kovalayarak balçıktan zeminin üzerinde dört dönüyorlardı. Oyunun tek bir amacı vardı; kafesteki son canlı dövüşçü olmak. Kafesin etrafında kendilerinden geçmiş halde tezahürat yapan seyircilerin aklındaysa bahis yaptıkları dövüşçünün kazanması vardı. Daha önce dediğim gibi oradan bir an önce kaçıp gitmeyi diledi. Olacakların farkına varmıştı. Doğuştan gelen bir yetenekti bu, kimilerine göre doğaüstü bir güç. Mahzen'in üstatlarına göreyse tanrılar tarafından bahsedilmiş ve sadece Mahşer günü kehanetlerini haklı çıkarmaya yarayan bir güç; geleceği hissedebilme ve paralel evrenlerdeki tüm olasılıkları yönetme ve kendine göre şekillendirme gücü.

    Kafesteki beş dövüşçünün dördünün ve ölmeden önce kafesin dışındaki on bin kadar seyircinin aklında tek bir düşünce vardı; üzerine bahis yaptıkları dövüşçünün kazanması. Ancak işler bugün kimsenin istediği gibi gitmeyecekti. Önce tiz bir ses sardı salonu. Daha sonra bir sis bombası bütün salonu duman bulutu ile kapladı. Göz gözü görmüyordu. Şimdi kafesin içinde yara bere içindeki beş dövüşçünün ve kafesin dışındaki on bin seyircinin kulaklarında aynı uğultu ve silah sesleri vardı. Herkes panik halinde çığlık atarken tam yarım saat boyunca bütün salon tarandı. Salona ölüm sessizliği hakimdi şimdi. Sis bulutu ağır ağır dağılırken çocuk olacakları zihninde önceden görmüş ve salonun dışına güvenli bölgeye çıkmayı başarmıştı. İçeride on bin kişi hareketsiz yatıyordu. Kanın ağır kokusu ve makinelerden çıkan kurşunun yoğun kokusu birbirine karışmış halde burnunu yakıyordu. Çocuğun bildiği tek bir şey vardı; onun için gelmişlerdi ve gerekirse bütün dünyayı öldürmekten kaçınmayacaklardı. Çocuk ellerini başına koydu ve paralel evrenlerde sonsuz olasılıklardan en mutlu olanını seçti şimdi de. Tanrılar bu yeteneğini görseler çok severlerdi. O ise buna alışalı çok olmuştu.
  • İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? Hep genç kalacağım.
  • Mehmet Akif, 1908’de II. Meşrutiyet’in İlanı’nın ardından yazdığı ve II. Abdülhamit için
    “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” dediği “İstibdad” şiirini “Kardeşim Midhat Cemal’e” diyerek yakın dostu Mithat Cemal’e ithaf etmişti.

    Bu ithaf sadece bir şairin yakın dostuna yaptığı bir jest değildi.

    Mahkeme üyeliğinin ardından noterlik yapmaya başlayan Mithat Cemal, 1906 yılında Yıldız Sarayı’na ulaşan bir jurnal yüzünden evi basılarak tutuklanmıştı.

    Suçlama, Mithat Cemal’in bir Namık Kemal kitabının baskı kalıplarını bulundurmasıydı. Bir süre tutuklu yattıktan sonra bırakılmıştı ama uzun süre arkadaşları başka bir jurnale kurban gitmemek için ondan uzak durmuşlardı.

    Bu muamele ve yakın çevrenin verdiği bu tepki Akif’in içine o kadar oturmuş olacak ki 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilince yazdığı şiiri Mithat Cemal’e ithaf etmekle kalmadı, “İstibdad” şiirinin altına “Bir gün evvel” diyerek başka bir şiir daha ekledi.

    Şiir, istibdad günlerinde birine selam verdiği için, eşinin mahalleyi inleten bağrışları arasında bir adamın gözaltına alınışını anlatmaktaydı:



    “Beş on herif yapışıp bir fakîrin ellerine,
    Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
    — Bırakın!
    Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bî-günâh adamın?
    Zavallının büyük evlâdı öldü askerde;
    İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.
    Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
    Günâhtır etmeyin oğlum, ayıptır eylemeyin.
    Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
    Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
    Geçende komşuyu görmüş, demiş selâm söyle.
    Demek alınmayacak Tanrı’nın selâmı bile!

    ...

    «Sürün! » demiş, ona Şevketli’nin irâdesi var.
    — Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
    Ya sen, zebâni kıyâfetli, gulyabâni paşa,
    İlâhi yumru başın bir geleydi sivri taşa!
    Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
    Kazık boyundan utan... Tû! Herif senin yüzüne!
    Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
    Sayıyla vermediler, öyle, posta posta sürün!
    Bakın şu hayduda; durmuş yıkın diyor evimi!
    Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
    Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
    Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
    Ayol, yarın da sizin hânümânınız sönecek...
    Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
    Yazık sizin gibi erkeklerin kıyâfetine...
    — Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
    Atın şu kaltağı gitsin, tıkın hemen içeri.
    — Paşam, bayıldı kadın.
    — Anlamam o hîleleri.
    Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
    Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.”

    Aslında anlatılan biraz değiştirilmiş olarak Mithat Cemal’in gözaltına alınışıydı. Akif hem o haksızlığı hem de o Paşa’yı tarihe böyle nakşetmişti.

    Ama sadece Abdülhamit devrinde gözaltına alınmış çok sevdiği hocası için, yakın dostu Mithat Cemal için değil, daha sonra İttihat ve Terakki devrindeki baskılar yüzünden başına iş gelmiş dostları için de o mahalledekiler gibi pencerelerini kapatmamış, dostlarına yardım etmeye çalışmıştı.

    Fıtraten ve fikren birbirinden farklı iki insan olan Mithat Cemal (1950’de CHP’den vekil adayı olmuştu) ve Mehmet Akif’in dostluğu, ezberler dışında hakkında pek de bir şey bilmediğimiz “milli şairimiz” hakkında başka şeyler de anlatıyor.

    1903 yılında tanışmış iki arkadaş, siyasetle uğraşmanın tehlikeli olduğu yıllarda her hafta önce Çarşamba, sonra Cuma günleri olmak üzere bir araya geliyor ve Fransız edebiyatının en seçkin örneklerini Fransızca orijinallerinden okuyorlardı.

    Akif, o yıllarda Arapça ve Fransızca’ya olan hakimiyeti ve çevirileriyle de ünlenmişti. Hugo’dan Daudet’e, Dumas’tan Zola’ya uzanan bu okumalarda Akif’in favorisi Emile Zola’ydı. Romanlarındaki müstehcenlik yüzünden Zola okunmasını eleştirenlere karşı da “ahlaksızlığı böyle göstererek aslında ahlaka hizmet ettiğini” söyleyecek kadar açık ve rahattı.

    Bu rahatlıkla o yıllarda İstanbul’a gelmiş bir Rus Yahudisi ressam olan Feldman’a Çamlıca’daki bir köşkte poz verip, fessiz bir portresini yaptırmıştı.

    İslamiyet ile ilgili fikirlerini ise bugünlerde dillendirmek bile cesaret isterdi. Bundan 110 yıl önce bir Ramazan ayında devrin İslamcı gazetesi Sırat-ı Müstakim’deki Hasbıhal köşesinde yolda yürürken önüne çıkan bir türbe üzerine yazmıştı:

    “Üç gün evvel, Beyazıt’tan Fatih’e doğru gidiyordum... Kendimi sol tarafa atıp arabalardan kurtulmak istedim. Göğsüm Osman Baba türbesinin parmaklıklarına çarptı. Fena halde canım yandı. O acının tesiriyle “yol ortasında mezar olur mu, bu ne maskaralık” demiş bulundum. Vay efendim derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı. Garibi neresi, işin içine yine şeriat bahsi karıştırdık. “Zavallı şeriat! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar şeriatı üzerimize çökmüş bir kabus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bir caddesinin ortasında bir ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde adeta tasarruf ediyor. Yahu şu mezarı kaldıralım desen derhal kıyametler kopuyor, şeriatın müsaadesi yoktur ne yapıyorsun deniyor.”

    Yine aynı yıllarda İstanbul’da patlak veren kolera salgını için bir okurunun eski zamanlardaki gibi para ile hafızlar tutulup, İstanbul’un etrafında hatim indirilmesi teklifine yine Sırat-ı Müstakim gibi bir gazetede şöyle itiraz etmişti:

    “Evet böyle bir eski usul vardı, lakin hiçbir vakit dindarane değildi. Hükümet-i sabıka (II. Abdülhamit ve istibdat hükümeti) mevkiini tahkim için millete savlet eden felaketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sari hastalıklara karşı nizamat-ı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olmayacağını pekala bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı def etmek için değil, sadedil halkın hissiyat-ı diniyesini okşayarak huluskar bir padişaha ihlas celb etmek içindi.”

    23 Temmuz 1908’den dört gün sonra Rasathane müdürü Fatin Hoca tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydedilirken “Onların her dediğine değil, cemiyetin makul olan dediklerini” yapacağına yemin etmişti. İttihat ve Terakki döneminde hem milletçilikle hem Batıcılıkla mücadele etti ama İttihatçılar isyan hazırlıklarına girişen Arapları ikna etmesi için Hicaz’a, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İslam dünyasını cihada davet etmek için Berlin’e gönderildiğinde bir vatansever olarak tereddütsüz gitti.

    İstanbul işgal edilince, İttihatçılara kızıp Mustafa Kemal’in ismen davetiyle oğluyla birlikte Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçip, halkı savaşa çağıran vaazlar, hutbeler verdi.

    Birinci Meclis’e Burdur milletvekili olarak girdi, İstiklal Marşı’nı yazdı. İkinci Meclis’e aday olmadı ama hilafetin ilga edilmesinden sonra Terakkiperver Fırka’nın kapatıldığı, aralarında Akif’in yakın dostu Eşref Edip’in de olduğu gazetecilerin tutuklandığı Takrir-i Sükün günlerinde Mustafa Kemal’in de onayıyla Kuran meali yazdırma işini aynı Meclis, Mehmet Akif’e teklif etmekte tereddüt etmedi.

    Ama bir süre sonra, olan biten devrimlere kayıtsız kalmakla suçlanıp CHP’nin sesi Ulus gazetesinde “Hadi git sen kumunda oyna” diye yol gösterilecek de aynı Akif’ti. Hakkında herhangi bir soruşturma yoktu, zorunlu değildi ama “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar, ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum, bundan dolayı gidiyorum” diyerek gönüllü bir sürgün kararıyla Mısır’a gitti.

    Onu Mısır’a davet eden ve orada himaye eden son sadrazamlardan Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın ölümüne kadar da Mısır’da yaşadı. Türkiye’den kaçmış insanlarla birlikteydi ama ülkede olan bitenler hakkında yazmadı, konuşmadı.

    Bu arada Türkiye’de şapka, harf devrimleri oldu anayasadan İslam ibaresi çıkarıldı ama Mehmet Akif, Kuran meali için devletle yaptığı mukaveleyi 1932 yılına kadar feshetmedi. Dücane Cündioğlu’nun Bir Kuran Şairi çalışmasında ortaya koyduğu gibi feshetmesinin sebebi de 1932 yılındaki Türkçe ibadet girişimleri de değildi. Fesih kararını onun öncesinde almıştı, sebebi de yazdıklarının bir türlü içine sinmemesi ve artık şiir yazamamasıydı.



    1935 yılında hastalanınca önce Antakya’ya gelerek bir süre tedavi oldu, sonra da 1936 yılında gemiyle İstanbul’a döndü ve hastaneye yatırıldı. Karaciğerinden rahatsızdı, çok zayıflamıştı ama fotoğraflarda göründüğü gibi yalnız ve bakımsız halde de değildi. İki yıl önce vefat eden dostu Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Hanım’ın girişimiyle Nişantaşı’nda o yıllarda İstanbul’un en iyi ve tek özel hastanesi olan Şişli Şifa Yurdu’na (Bugünkü Nişantaşı Plaza) yatırılmıştı.

    İstanbul’a dönüşü, bütün gazetelerde haber olmuş, yazarlar, şairler onun için “Hoş geldin Üstad” yazıları yazmış, hatta şiiri üzerinden tartışmalar bile yaşanmıştı. Cumhuriyet’te Peyami Safa, Tan’da Yusuf Ziya Ortaç hasta yatağındaki Akif’in şiirini eleştirenlere karşı yazılar kalem aldılar. Sadece Yedigün’den Feridun Kandemir’e değil, Tan’dan Cumhuriyet’e kadar gazete ve dergilere röportajlar verdi.

    Son Posta gazetesine hastane odasında verdiği röportajda “Mısır’da Türkiye hakkında ne düşünülüyor” sorusuna şöyle cevap vermişti:

    “Mısır’daki münevver tabaka bu inkılabımızı takdir ile yâd ediyorlar, kendileri boyunduruk altında yaşadıkları için Türkiye’nin bugünkü inkılabını ve muvaffakiyetini alkışlıyorlar. Bilhassa ecnebi imtiyazlarının Türkiye’den kaldırılması her münevver Mısırlının bir Türk kadar sevinmesini mucip olmaktadır.”

    Yine Yarım Ay dergisine verdiği röportajda da benzer şeyler söylemişti:

    “Mısırlılar Türkler taklit etmek için, ancak ve ancak muazzam inkılabımızın her safhasını büyük bir merakla takip etmektedirler. İstiklal mevhumunu anlayan her münevver Mısırlı Türk inkılabının aşığıdır.”

    İnkılapları överken verdiği örnekler, seçtiği cümleler özenliydi. Ama bu dengeli üslubu bile devletin onun nasıl vize alıp ülkeye giriş yaptığını gizli yazışmalarla sorgulamasını hastanede ve evinde kimlerin ziyaretine geldiğini irtica koduyla takip etmesini engelleyememişti.

    Hastaneden çıktıktan sonra yine Hidiv ailesine ait önce Baltacı Çiftliği’nde ardından yine aynı aile ait Beyoğlu’nun en gözde apartmanlarından Mısır Apartmanı’nda yaşadıktan sonra 27 Aralık 1936 Pazar akşamı hayatını kaybetti.

    Vefatı da bugünlerde anlatıldığı gibi sessiz sedasız olmamıştı. Bütün gazeteler vefat haberini manşetlerinden ve taziye yazılarıyla duyurmuşlardı.

    Haberi “Mehmet Akif’i kaybettik” başlığıyla veren Cumhuriyet’ten okuyalım:

    “Büyük şair dün akşam vefat etti... Bu yaz, sanki hayatının son devrelerini yaşadığını hisseden şair, vatanına dönmek arzusunu göstermiş ve İstanbul’a avdet etmişti... Büyük şair nihayet dün akşam Türk milletine İstiklâl Marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.”

    Cenazesi de sessiz sedasız kaldırılmamıştı. Gazetelerin hepsinde cenaze bilgileri mevcuttu.

    Ama devlet bir yıl sonra şair Abdülhak Hamit’e yapacağı resmi cenaze törenini, milli marşının şairinden esirgemişti. Mithat Cemal o günü şöyle anlatır:

    “Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım”

    Ama cenaze söylendiği gibi ortada da kalmadı. Akif’in vasiyeti ve ailesinin isteğiyle bir cenaze organizasyonu yapılmamıştı. Mütevazi bir tabut içinde bir arabayla Beyazıt’a getirilen cenaze için aralarında vekillerin, yazarların da olduğu çoğunluğu üniversite ve askeri tıbbiye öğrencilerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Kalabalık üzerine bayrak ve Kabe örtüsü serdikleri cenazeyi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar eller üstünde taşıdılar. İstiklal Marşı okuyarak defnettiler. Defnedilirken, heykeltıraş Ratip Aşir, büstünü yapmak üzere Akif’in yüzünün alçı ile kalıbını da almıştı.

    Cenazede öğrenciler adına konuşan Abdülkadir Karahan (daha sonra ünlü bir edebiyat profesörü oldu) Akif’in mezarının öğrenciler tarafından yapılmasını ve her yıl anma düzenlemesini teklif etmiş, kalabalık da bu teklifi kabul edilmişti. Karahan daha sonra Emniyet’e çağrılarak bu cenazede yaptığı konuşma yüzünden sorgulandı.

    Ama öğrenciler sözlerini tuttular ve ertesi yıl Akif üniversitede düzenlenen bir toplantıyla anıldı. Öğrencilerin bastırdıkları ve 10 kuruşa sattıkları bir kitabın gelirleriyle Akif’in mezar taşı yapıldı. Öğrencilerin bu ilgisinden rahatsız olanlar üzerinden yine tartışmalar yaşandı. Öğrenciler bir bildiriyle eleştirilere cevap verdiler.

    Abdülhamit, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde tutunamamış bir isimdi Mehmet Akif. Hep saygı görmüş ama bu saygıyı kaybetmemek için kendi doğrularından da taviz vermemişti. Tam olarak kimsenin adamı olmamış, yeri geldiğinde haksızlıklara itiraz etmiş, ona bahşedilen imkanları geri çevirmiş hatta zorunlu olmasa da ülkesini gönüllü olarak terk etmeyi bile göze almıştı.



    Akif’in bu fotoğrafına baktığımızda bugün onu tam olarak bir cepheye mal etmek mümkün değil. Hürriyetçi ve meşruiyetçi görüşleriyle, haksızlıklara, sansüre, jurnalciliğe itirazıyla devleti, İslamcı görüşleriyle laikleri, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diye veciz biçimde özetlediği İslam yorumuyla gelenekçi dindarları, milliyetçiliğe mesafesiyle milliyetçileri kızdırabilirdi.

    Şimdi herkesin “milli şairimiz” olarak bir tarafından tutarak özlemle andığı böyle bir Akif’in bugünkü Türkiye’de sorunsuz yaşaması mümkün olur muydu acaba?

    Umarız 2019'da, Mehmet Akiflerin rahatça yaşayabileceği, fikirlerini söyleyebileceği bir Türkiye olur...
  • Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

    Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

    Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

    YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.

    OSCAR WILDE - Çeviri: CAN AKIN