Öncelikle bir gerçeği ortaya koymak gerekiyor: Ben bir müzisyen değilim. Ne bir enstrüman üzerinde doğru dürüst tecrübem var, ne de kendimden başka kimseye şarkı söyleyebilecek sesim. Hattâ bir “musikîşinas” da sayılmam. Derin bir müzik kültürüm, notadan anlarlığım, makam usûl bilirliğim falan yoktur. Yalnız, milyonlarca insan gibi, kendi hâlinde bir müzik dinleyicisiyim. Öyleyse sorabilirsiniz: Ne bir müzisyen, ne bir musikîşinas, sadece kendi hâlinde bir müzik dinleyicisi olduğun hâlde, hangi yüzle çıkıp da “Türk müziğinin temel meseleleri” gibi üstüne vazife olmayan bir işe soyunabiliyorsun?
Şöyle gerekçelerim var: Birincisi, Türk müziğinin aslî meseleleri, bir kısmıyla müziğin içinden gelmeyen, ideolojik diyebileceğimiz meselelerdir ve bunları anlamak ve değerlendirmek, benim görevimdir…
**İkincisi, Türk müziğinin kendi içinden gelen meseleleri, Türk müziğini bilen işin erbabınca tesbit ve teşhis edilen meselelerdir ki, bunların seslerini duymak, dertlerini anlamak ve hâllerine tercüman olmak da benim görevimdir. Zaten müzisyenlerimiz, Türk müziğinin temel meseleleriyle ilgili fikirleri sorulduğunda, ideolojik sıkıntıları dile getirmekte yahut getirmeye çalışmaktadır. Kültür ve sanat iklimimizi kuşatan anarşi ve kakafoni bulutları, ancak sahici fikir gözüyle tesbit ve sahici fikir hamlesiyle izâle edilebilir. Bu meseleler, tarihî inhitat devremize bağlı bir biçimde ortaya çıkmışlardır. Bir çoğu ırkçı mütefekkir Ziya Gökalp’in Türk müziğini “gayrı millî” ilân etmesine bağlı olarak, siyasî mahfiller tarafından üretilmiştir. “Müzik devrimi” adı verilen zorbalık eseri, bir müddet Türk müziğinin toplum plânında çalınması ve söylenmesi suç sayılmış, sonraki 50 yıl boyunca da eğitimi yasak olup gazino ve meyhânelere tıkılmış, hâsılı Türk ruhunu yok etme asırlık