• Güzel bir gündü
    Güzel bir gün nasıl olur?
    Ya hava ile ya para ile
    Kırk kişiye sorarsanız kırk ayrı cevap gelir
    Kimi çiçek açmış ağaçlardan pırıl pırıl gökyüzünden dem vurur kiminin postadan mektubu gelmiştir sevincik olur kimi yar hesabı kimi kar hesabı yapar.
    Kimi de şükür makamindadir. Çok şükür her günümüz böyle olsa der
  • "Sana ne anlatıyorum ben böyle? Ne diyordum, nerelere geldim..."
    Alıntı kitaptan, ve sanırım bana bir şey anlatmak istiyor. Herhalde benden özür dilemeye çalışıyor olsa gerek. Ben de üzgünüm, seni değil ama bir kitabı daha yarım bıraktığım için.
    Destek Yayınları standından aldığım birkaç kitabın üzerine, fuarda hediye edildi bu kitap bana. Hediye kitabın hesabı sorulmaz diyerek attım heybeye tabii. Kapağın ön kısmında, sonbahar atmosferine uygun renklerde, dökülmüş yapraklar, arka kısmında ise Nermin Bezmen'in notu. Acıklı bir not çünkü yazar, Adana'da bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Nermin Bezmen'i ismen bilsem de hiçbir kitabını okumamıştım lakin kitabın arkasında, bildik bir yazarın yazısını görünce fena bir kitap değildir diye düşündüm. Ayrıca kitap, isim olarak da bir şeyler vadediyordu: Yuğ. Ölüler adına yapılan tören. Tam da sonbahar moduna hitap edecek türden bir kitap imajı hazırdı yani. Başladık nitekim...
    Yazar, aslında şair demem gerek sanırım, bir aşk hikayesi ile alakalı yazmış ama ben belirsizlik içinde yitip gittim sanki. Aklından geçenleri kağıda dökmüş, eyvallah, ama her yazılan da yazanda bıraktığı etkiyi bırakmıyor ki okuyucuda. Gerçi yazanın anlaşılma kaygısı gütmemesi gerektiğini düşünebilirsiniz ama ben, okuduğum şeyin bende uyandırdığı hisle ilgilendiğim için, salt yazanın duygularına hitap eden eserleri benimseyemiyorum. Bunun yanında cümleler de belirsiz, gece yatmadan evvel yediğiniz yemeklerin etkisi ile gördüğünüz huzursuz rüyalar gibi bölük pörçük. Neyin ne amaçla yazıldığını, yazının başının sonunun nereye vardığını anlamadım doğrusu. Rüya demişken, tam da yine rüyalarda olacağı gibi, bir oradan bir sahneyle karşılaşıyorsunuz, bir buradan... Tam da sunulan sahneye adapte olacak iken hoop!.. Sahne değişiveriyor, sahneyle birlikte anlatılan da. Yazım şekli de farklı. Şiir gibi bir anlatım var ama düzyazı şeklinde aktarılmış kağıda. Her bir dize sonunda da üç nokta kullanılmış. Ferit Edgü'de de düzyazıyı şiirsel bir dille aktarma vardı ama onunla bu çok farklı. Kafiyelerle süslemiş cümleleri şair, ama bu durum da kitabı pek kurtaramıyor doğrusu. Konu olarak da dediğim gibi, ortada bir aşk hikayesi var gibi ama anlatım o kadar imgesel ki, kafada somutlaşmayı becerebilen bir hikaye çıkmadı benim açımdan. Bu kitabı da 50 küsurlu bir sayfada bıraktım, ilerleyen sayfalarda bir netlik kazandı mı bu hikaye, bilemem tabii. Bazı sayfalar, günümüz yazar(!)cıklarının yaptığı gibi birkaç cümleyle, hatta bir yerde tek bir kelime ile bitirilen türden. Sayfa doldurma çabası olarak düşünüyorum ben bu hareketi ama tam da yapılmayacak zamanlardayız artık. Zaten kağıt, ithalat kalemleri arasında, yazık günah yani...
    Son olarak, kitaplıktan ayıklanmalık bir kitap daha çıktı diyorum.
  • ABD'li psikiyatr Nassir Ghaemi psikiyatrinin biyo-psiko-sosyal modelde kavranmasını yetersiz bulur (2003).Adolf Mayer'le başlatabileceğimiz, günümüzde hala egemen olan bu psikiyatri anlayışı George Engel tarafından daha da geliştirildi. Bu anlayış psikiyatrinin salt biyolojik-tıbbi kavranışına karşı psikiyatrik durumların psikolojik ve sosyal boyutlarına da dikkat çeker, ama bu model değişik açıklama tarzları arasındaki ilişkiyi kuramaz ve böylece yukarıda ele aldığımız eşölçümlü olmama tipi problemlerle karşılaşır. Yani günümüz psikiyatrisindeki bu egemen model epistemolojik açıdan hesabı verilmemiş bir tür eklektikzmin ötesine geçemez.
  • 184 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    İnternet ortamındaki, sosyal mecralardaki ne kadar atarlı giderli aforizma, yaralı, damar tespit varsa bunların büyük çoğunluğu yanına bu amcanın fotoğrafı iliştirilerek ona mal ediliyordu ama kendisi ortamlarda ısrarla sosyal medya hesabı kullanmadığını, o sözlerin de kendine ait olmadığını tekrarlayıp duruyordu. Sonrasında tahminimce kitapta da bahsettiği üzere kafayı çektiği akşamlardan birinde arkadaşlarının da gazlamasıyla “alın ulan açtım işte hesabı şimdi görürsünüz siz” diye düşünerek anlatmaya başlamış. Bunu da bir otobiyografi kitabı gibi, ama tam da öyle değilmiş de kendi kendine katıldığı bir söyleşide verdiği cevapların dökümüymüş gibi, hatta “Nejat İşler’e Dair Sıkça Sorulan Sorular (SSS)” derlemesiymiş gibi kaleme almayı tercih etmiş. Hoş da olmuş aslında, böyle samimi bir üslupla, adamı karşına alıp anlattırırmışçasına olan kitapları seviyorum. Benim tabirimle “güncel çerezlik edebiyat”, onun tabiriyle “ergen edebiyatına da bulaştık”. Her iki durumda da okurken fazla kafa yordurmayan (ama tamamen boş beleş yüzeysel de olmayan), fikir veren, anı içeren bir eser olmuş. Eser diyorum zira bana göre günümüz piyasa kitaplarının çoğundan daha fazla edebi değeri var. Özellikle bende yeri apayrı olan Kaybedenler Kulübü, Behzat Ç gibi bölümleri açıp açıp tekrar okurum bence ileride. Onun dışındaki çoğu yerde de vay be dedirttiğini, hatta gülmemi bastıramadığımı belirtmeden geçmemeliyim. Bir de, bir gün Gümüşlük’ü görmem lazım.
  • "Ey kitabı( Kuran'ı) indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allahım! Su kabileleri de hezimete uğrat; sars onları Allahım! Onlara karşı bize yardım et! Allahım! Sen, bu bir avuç Müslümanın helakını dilersen, artık sana ibadet edecek kim kalır?"
  • 254 syf.
    ·15 günde·1/10
    Dikkat! Aşırı dozda partizanlık içerir!!!

    Öncelikle hiç tarzım olmayan, düşünce yapıma kesinlikle zıt olan bir kitap. Kitabın başlangıcında şu ibare yer alıyor

    " Bu kitabın ana konusu, 1950-1960 arasındaki Demokrat Parti iktidarının sonu acıyla biten
    " baskıcı " icraatlarıyla ilgilidir."

    Böyle bir kitap olduğunu bilmiyordum, yazarı tanımıyordum bu cümleyi okumadan öncesine kadar. Kitaba daha başlar başlamaz, okumakla okumamak arasında ikilemde kaldım. Kendime zıt olan görüşleri de öğrenmem, anlamam lazım diyerekten başladım. Çoğu defa öfkelenerek kapattım kitabı falan. Çok şükür bitti.

    Kitaba 1 puan vermemin asıl sebebi ; Benim gözümde Ulu Hakan olan Abdülhamit'e "Kızıl Sultan" demesidir. Gözümde değersiz bir kitap olması için yeterli bence bu.
    Daha sonra "Milli Şef" dediği İsmet İnönü'yü göklere çıkarması iyice delirtti beni açıkçası. Hani Atatürk' ün cenazesine katılmayan, Hemen 11 Kasım'da cumhurbaşkanı olup paraların üzerine kendi resimlerini bastıran, her tarafa heykellerini diken İnönü...
    Ve şöyle diyor Burhan Dodanlı, İnönü hakkında " Türkiye'yi bağımsız devlet ilan eden, Lozan Barış Antlaşmasını, adeta ağlatarak, sinir krizleri içindeki Lord Curzon ve diğer karşı delegelere imzalatabilecek kadar ünlü bir diplomattır." :)
    Lozanı imzalarken sarhoş olan İnönü değil de ben miydim?
    Kitabında İnönü'ye büyük bir hayranlık duyduğunu zırt pırt dile getiren yazar, gazeteciliği sebebiyle İnönü'yle tanışma fırsatı da bulmuş. "Lozan'da şımarık Avrupalılara diz çöktüren İnönü" bir diğer komik alıntı :)
    Kitabında, Particilik, partizanlık olmamalı diye başlık açan Burhan Dodanlı, partizanlığı sonuna kadar yapıyor... Körü körüne İnönü'ye tapıyor adeta. Ki "bence" Atatürk'ü, Atatürkçülüğü en fazla sömüren kişi İnönü..
    46.sayfada "O halde CHP'nin başarıları saymakla bitmez diyebiliriz. İyi de CHP nin hiç mi günahı yok?" diyor Burhan Dodanlı ve hemen yan sayfasına CHP nin günahı için "Kötü idareden çok talihsizliktir" diyor 12 yıl cumhurbaşkanlığı, 10 kez başbakanlık yapan İnönü zamanı için.
    Gelelim bir başka konuya, Demokrat Parti konusuna. 1950 seçimlerinde %53, 1954 seçimlerinde %58, 1957 yılında ise %48 oy alan Demokrat Partiye yüklediği günahların haddi hesabı yok. Demokrat Partiyi "dini sömürmek" suçuyla yargılıyor en fazla. Yani bu günümüzde de olan bir şey. Ben şunu anlamıyorum, bizim için, Müslümanlar için kutsal olan ezan, dünyadaki bütün Müslüman ülkelerde Arapça okunan ezan Türkçeye çevrilmiş bir şekilde,, camilerde Tanrı uludur şüphesiz bilirim bildiririm.. diye okunuyor hatta ve hatta namazda okuduğumuz Arapça dualar arapçası yok sayılıp türkçe okutuluyor... Tamam dilimiz Türkçemiz, mükemmel bir dil. Bize ait olan bir dil. Varlığımızn simgesi olan bir dil. Ama ezan, Kuran, dualar da bizim KUTSALIMIZ... Ve Adnan Menderesin iktidara geldikten sonra ilk işi ezanı tekrardan Arapçaya çevirmek oluyor ve karşı taraf bunu "dini sömürmek" olarak görüyor. Yani burası müslüman bir ülke, ezanı "olması gerektiği haline" çevirmek nasıl dini kullanmak olur? Veya günümüz hükumeti için, camiler yaptırmak, imam hatip okullarını çoğaltmak, Kuran kurslarını çoğaltmak vs bunlar dini kullanmak değildir. Burası elhamdülillah müslüman bir ülke... Diyecek çok söz var ama o zihniyete sahip insanların pek de anlayacağını düşünmüyorum...
    Bu arada şunada değinmeden geçemiyecem. 1946 seçimleri de yani namı diğer hileli seçim de CHP ya da İnönü 'nün başarı! larından bir diğeri.. Açık oy, gizli tasnif usulüyle..
    Velhasıl kelam, inanmak istemediğim (ama ne yazıkki doğru olan) olaylarla da karşılaştım kitapta. Bir diğer olumsuz eleştirim de şu yönde, 250 sayfa olan kitabın yaklaşık 150 sayfası TBMM toplantılarında konuşulan konuların bizzat kitaba geçirilmesi..
    Ve burada cümlelerime son veriyorum ve kitabı kimseye tavsiye etmiyorum :)) İnönü'yü göklere çıkarmasından veya Demokrat Partiye fazlaca yüklenmesinden değil... Yalnızca Abdülhamite Kızıl Sultan demesinden dolayı.. Bol okumalı keyifli günler dilerim...
  • "...Sen şu dünyada iki liralık bir malı bir liralık mal karşılığında vermiyorsun, ama sonsuz olan ahiret hayatını sayılı günlerden ibaret olan dünya hayatı karşılığında nasıl için sızlamadan veriyorsun?"