"Sen namaza durduğunda bil ki, hem Allah Teâlâ ile hem de Peygamberimiz aleyhisselâm ile konuşmaktasın! (Öyle ya, sen namaza sübhâneke/Seni tenzih ederim diye Allah ile konuşmaya başlıyor), tahiyyât'ta da 'Ey Peygamber! Allah'ın selam, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun!' diyorsun. Çünkü Arapça'da 'Ey!' diye başlayan hitap, karşında hazır bulunan kimse için söylenir.    Geceleyin kalkıp kılınan iki rekat namaz, gündüz kılınan bin rekattan daha faziletlidir. Çünkü sen o iki rekatı mahşer günündeki terazinde görmek için kılarsın değil mi?    Bir hizmetçi iş yaptırmaktan başka bir şey için tutulur mu?    Sen hiç yesin, yatsın diye tutulan bir hizmetçi gördün mü?    Sen de para verilip tutulmuş bir hizmetçiden başka bir şey değilsin.    Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:    Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. (Tevbe, 9/111)    Nefsini dizginlemeyen, nefsi tarafından dizginlenir.    Nefsinden hiçbir talepte bulunmayan, nefsi tarafından cezaya çarptırılır.    Eğer sen nefsine ibadet yükünü yüklesen, o senden itaatsizlik etmeni ve günah işlemeni isteyemez, zaten buna fırsat ve zaman da bulamaz."
sufi kitap·Kitabı okudu
Din
Mûsâ Cârullah, dini, aklı esir alan bir inanç sistemi olarak kabul ettiğinden, "Akıl, önce din esâretinden kurtulmalı" diyor. Mezhepleri kabul etmiyor. İmam Gazâlî, Taftâzânî ve İmam Buhârî gibi büyük din âlimlerini bir kalemde silip atıyor.Hadis-i şeriflerin çoğunun uydurma olduğunu ileri sürüyor. (Buraya dikkat! Sayın Mehmet Görmez, "O (Cârullah) bize, bu meselelere nasıl bakmamız gerektiğini öğretiyor" diyordu. Oysa Cârullah'ın, hadislere bakışı İşte böyle imiş.)
Sayfa 200·Kitabı okuyor
Reklam
İbn Ömer (rafı anh) anlatıyor: Biz Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) oturduğu bir mecliste tam yüz defa şöyle dediğini sayardık: “Rabbiğfirlî ve tüb aleyye inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm. (Yâ Rab, beni bağışla, tövbemi kabul et; çünkü sen tövbeleri çokça kabul edensin, çok merhamet edensin.)”
(D1516 Ebû Dâvûd, Vitir, 26, T3434 Tirmizî, Deavât, 38)·Kitabı okuyor
Din
Her ne ise efendim, diyen ne güzel demiş: Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını sallar. Allah cümlemizi, neslimizi ve de sevdiğimizi gâvurun ekmeğini yemekten, ona muhtaç olmaktan muhafaza buyursun, âmin.
Sayfa 83·Kitabı okuyor
Edebiyat
YAVUZ VE HALİFELİK
Hocam Osmanlı tarihinin en tartışmalı meselelerinden birini halifelik konusu teşkil etmektedir. Hem siyasi hem de hukuki açıdan zaman zaman İslam dünyasını meşgul etmiştir. Ben önce şunu söylemek istiyorum, bir dönem Peygamber Efendimiz’den sonra bütün Ehl-i Sünnet padişahları ve bilhassa Osmanlıların yaptıklarını yıkmak isteyen, İslam’ı kafalarına göre değiştirmek isteyen selefiler şu hadis-i şerifi çok kullanırlardı. “Halifelik otuz senedir. Sonra hükümdarlık başlar”. Bunu nasıl anlamalıyız? İslam âlimleri bu hadis-i şerifin mutlak halifeliğe işaret olduğunu bildirdiler. Bu hususta XVIII. asırda Hindistan’da yaşayan büyük İslam hukukçusu Şah Veliyyullah Dehlevî’nin (v. 1762) geniş açıklamaları vardır. O şöyle demektedir: Hazreti Peygamber’in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur’ân-ı Kerim ahkâmını bütün insanlara bildirmek idi. Buna tebliğ denir. İkincisi, Kur’ân-ı Kerim’in manevi ahkâmını, yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalplerine yerleştirmek idi. Buna irşat (ihsan, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur’ân-ı Kerim’in ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan Müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktı. Buna saltanat (kaza) denir. Peygamber Efendimiz’den sonra gelen dört halifeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak yerine getirdi. Onun için bunların hilafetine “hilafet-i hakikiyye” (gerçek halifelik) denir. Bu dönemde İslamiyet çok geniş bir sahaya yayıldı. Sahabe-i Kiram’ın sayısı azaldı. Bunlardan sonra fitneler çoğaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazife, başka üç sınıfa ayrıldı. Usûl ve fürû (inanç ve amel) ahkâmını tebliğ vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini
Sayfa 227 - TİMAŞ·Kitabı okuyor
Tarih
Travma başına hadisə gələndə bunu bölüşməyə adam tapa bilməmək, özündən qopmaqdır. Biz incidiyimiz üçün travma almırıq; bu tənhalığı və sonsuz ümidsizliyi yaşadığımıza görə daxilimizdə dərinləşən o nəhəng boşluğun içində əriyirik.
Sayfa 107·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Reklam