• Bismillahirrahmanirrahim.. Kullarından bir kısmını ilim ve ihsana mümtaz ve enbiya ve murselîne vâris eden Cenab-ı Hakka hamd ve sena ve ehl-i dalâl-ı ıslâha meb'ûs olan (gönderilen) Nebiy-yi zîşân ile şer'i metini (sağlam şeriatı) icraya ced ve gayret eden âl ve ashabına edayı selât ve selam bî intiha (sonsuz selât ve selam) olunduktan sonra; ma'lum olsun ki hakikât ehlinin uyduğu; Hazret-i Şeyh Âzam Kutb-ul Arifin Muhyiddîn Âlî al-Arabî at-Tâi al-Hatemî al-Endülüs-i hazretleri muctehid-i kâmil ve mürşid-i fâzıldır. Hayret veren menâkıbında mevcud olan harikulade kerametleri müridler, alimler ve fâzıl kişiler tarafından kabul ve tasdik edilmiştir. İnkâr edenlerin, çok büyük hata edecekleri ve inkârda ısrar edenlerin ise çok dalâlete duçar olacakları aşikârdır. Emr-i bil ma'ruf ve nehyi anil münker'le me'mur hakimlerin, i şbu batıl inanç sahihlerinin hallerini düzeltmelerine ve itikâdlarını değiştirmelerine teşvik ve te'dîb (uslandırma) eylemeleri boyunlarına borçdur. İbn-i Arabi hazretleri birçok kitab ve resâil te'lif buyurmuşlardır. Fusus'ul Hikem, Fütuhatı Mekiyye diğer te'lif ettiklerinin yanında meşhurdur. Hazreti Şeyh'in kitablarında ve risalelerinde bulunan bazı ibârelerinn lafzları ve manâları ilâh-i emre ve şer'i nebeviye yakın yani anlaşılır olması yönüyle itiraz edilmemektedir. Ancak bazı ibarelerin derecâtmın yüksek olması yani keşf ve tevhîd ehlinden olmayanların idrâklarmın fevkinde olması, amaçlanan manâyı idrâk edemeyenlerin ve tasavvuf ehli olmayanların "Sakın bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalp bunların hepsi o şeyden sorumlu olur" (İsra/36) âyetine uyarak sükût etmeleri ve itirazdan kaçınmaları vaciptir. Büyüklerden birisi şöyle buyurmuştur: Kim tasavvu-Jî hakikatlerin ehli ile beraber oturursa ve onların ortaya koydukları hakikatlerin bazısını inkâr ederse, Allah iman nurunu onun kalbinden söküp alır." İbn-i Arabî (k.s) hâlen, ilmen, tarikat şeyhi ve hakikat ehlinin büyüğü olduğu gibi; ilim müessesesi teşkilatının kurucusudur. Cenab-ı Şeyh, öyle ucu bucağı olmayan bir denizdir ki sahilini görmeğe beşer gözü, dalgalarının çalkalanırken çıkardığı sesi işitmeğe; beşer kulağı acizdir. İnci taneleri olan sözleri ise yâr'dan uzak olanların ellerine ulaşıp ziyan olmaktan korunmuş ve gönül ehline neş'e bahş olacak feyizler ile dopdoludur. İbn-i Arabîye mensub olan tâife-i nâciye doğru yola girmiş mümtaz bir kavimdir. Sözleri ve diğer tasavvufî ıstılahları diğer tasavvuf ehlî gibidir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, hilali görmeye, kusurlu gözler nasıl müsaid değilse hazreti herkesin idrâk etmesi mümkün olmayabilir. Allah'a yeminle beraber beyân olunur ki şübhesiz Şeyh'ul Azam b. Arabî ilminin ihata etmediği şeyi yazmamıştır ve ilmi ise; malumatın şekillerini hakikati vechle, ru'yetle hasıl olmuş ilm-i şuhûddur. Hak Subhanehû tealâ hazretleri bazı kullarını nübüvvetle bazısını da velayetle seçmiştir. Durum şudur ki, bir şeyi bilmemek, görmemek o şeyin yok olduğunu gerektirmez. Bulup görmemekle de o şeyin varlığını inkâr lâzım gelmez. Örneğin; yarasanın güneşi görmeyerek inkâr etmesi, güneşin olmadığı anlamına gelmez. Taassubun zarardan başkaca faydası yoktur. Hususiyle Ricâl-ul Gayb hakkında hadis-i şerif vârid olmuştur. Onların çaresiz kalanlara Allah'ın emriyle yardımları meşhurdur. Şu satırları yazan ben dahi bu ruhanî yardımlarına mazhar olmuşumdur. Munasib olan budur ki her zaman mukaddes mevcudiyedlerini ikrar edib özellikle Şeyh'ul Ekber Muhyiddin ibn-i Arabî ve Şeyh Abdulkadir Geylânî hazretlerini uygun tabirlerle yâd etmek lüzumludur. Setr ettikleri ve gizledikleri ibareleri idrâk edememek sebebiyle inkâr uygun değildir. Cifir, Nucûm ve İksir ilmi gibi konuları avamdan gizlemişlerdir. Ekseriya sözleri vicdanidir, tatmayan bilmez kabilindendir. Onların yolu sırat-ı müstakimdir, muhabbetullahtır. Onlar "Muhammedf'dirler. Bilinmelidir ki, Allah'ın dostları ile Allah'tan bize haber getiren herkes, TEK görüş üzeredirler. Allah'dan getirdikleri bilgiye ne bir şey eklerler, ne noksan söylerler, rıe de birbirlerine muhalefet ederler. Aksine onlar; birbirlerini doğrularlar. Tıbkı buluttaki yağmur suyunun yere inmesi halinde özünde değişiklik olmaması gibi onların kelâmlarının özleri BİR'dir manâsı BİR'dir. Bizlere düşen "Bilmiyorsanız bir bilene sorunuz" ilâhi hükmüne riayet etmektir ki bu hüküm İslamın şartlarmdandır. "Hak teâla cümlemize tevfîk ve basiret ihsan eyleye" İnanırız.. Hazreti Şeyhin buyurduğu gibi... O, Allah Hakkı söyler ve O, doğru yola iletir. Muftîyu's sekaleyn ibn-i Kemâl
  • Büyük Yürüyüş
    Allah Rasulü “kuruluş”, sahabe ise “yükseliş” dönemidir. Risaletin bereketi ve sahabe olmanın feyziyle onlarca yıl, yıllara sığdı. Hicaz ve çevresi insanlığın diriliş havzası oldu. İslam önü alınamayan bir hızla yayıldı, şehirler, ülkeler İslam Devleti’ne katıldı. O günleri tahayyül edin. Sürekli yeni fetihler var. Mısır, İran ve Bizans sadece olanları seyretmek ve yok oluşlarını biraz daha geciktirmekle meşgul. Ölecekler, bunu biliyorlar fakat ölüm biraz daha nasıl geç olur diye çabalıyorlar. İslam’ın intişarına engel olamıyorlar, durduramıyorlar Allah Rasulü’nün öğrencilerini. Bizans, Mısır ve İran sadece birer ruhsuz ceset… Sadece suretleri var. Her zaman olduğu gibi merkezde ise Yahudi var. Bozmaya memur millet… Yahudi, İslam’ın önünü kesebilmek için sürekli strateji geliştiriyor. Medine’nin, Hayber’in intikamını almak için fırsat kolluyor, hamle imkanı arıyor. İslam’ın yolunu kesecekler. يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ [1] Kalemleri, ağızları, silahları dahil neleri varsa onlarla saldırıyor, Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Fakat hüküm zahir, nur sönmeyecek. Ayaklarda çarık, sırtlarda yamalı cübbe, başlarda nurdesen sarıklarla sahabe ilerliyor. Şehirler düşüyor, yürekler İslam’la hürriyete eriyor. Küfür cephesinin her stratejisi akamete uğruyor. Kocaman devletler yükseliyor, sahabe ilerliyor. Hz. Ömer zamanında İran bütünüyle İslam’ın oluyor. Persler aynı kimlikle bir daha dönmemek üzere siyasete veda ediyor. Küfür cephesinde mağlubiyetten öte bir durum, bir hezimet var. Damarlarında uluhiyet kanı dolaşıyor dedikleri efsane komutanları Hürmüzan Medine’ye geliyor. Sarayda görüşeceğini zannettiği Hz. Ömer’le Mescid’de karşılaşıyor ve Onun, “benimle konuşmak istiyorsan çıkar tacını başından” şeklindeki emriyle sarsılıyor. İmparatorluklarını kaybediyorlar. Bu yüzden Farisilerde Hz. Ömer’e (r.a) karşı büyük bir kin oluşuyor. Ortamı yakından izleyen Yahudi Hz. Ömer’in şahadetinden sonra büyük bir gizlilikle her şehirde mayalanıyor.
    Şia’nın Müessisi Olarak İbn Sebe
    Bu süreçte İbn Sebe adında bir Yemen Yahudisi San’a’da ortaya çıkar. Bu zat, İbnu’s-Sevdâ diye de bilinir. Hz. Osman zamanında Müslüman olduğunu ilan eder. İslam şehirlerini dolaşır. Sırasıyla Hicaz, Basra, Küfe ve Şam’a gider. Şam’da tutunamaz. Bizzat halk tarafından şehir dışı edilir. Mısır’da Hz. Osman’a muhalifler olduğunu duyunca oraya gider. Müslümanlara, “Size hayret ediyorum. Hz. İsa’nın tekrar bu dünyaya döneceğini tasdik ediyor fakat, ‘Kur’an okumayı, tebliğ etmeyi ve içindekilerle amel etmeyi sana farz kılan Allah, muhakkak ki seni dönülecek bir yere ulaştıracaktır.’[2] ayetine rağmen Hz. Muhammed’in dünyaya geri döneceğini yalanlıyorsunuz.” der. Allah Rasulü’nün hicretten sonra Mekke’ye dönüşünü anlatan ayette ki “me’ad” kelimesinin manasını tahrif ederek ona “dünya” anlamı verir İbn Sebe.

    İntikam Duygusunun Dinselleşmesi
    Mısır’da “rec’at” fikrinin temellerini İbn Sebe atar. Her nebinin vasîsi var, Hz. Ali de, Hz. Muhammed’in vasisidir diyerek Şia’daki “vesayet” fikrini ilk o telaffuz eder ve Müslümanları vesayet hakkı gasp edilen Hz. Ali adına kıyam ediniz diye tahrik eder.[3] Bir şehirden diğerine valilerin hatalarını içeren mektuplar yazar, Müslümanları Hz. Osman’a karşı tahrik eder. Hz. Osman’ı katleden güruhla Medine’ye gider. Nerede bir rahatsızlık varsa orada İbn Sebe ve adamları en ön saftadır. İslam kisvesi altında İslam’la savaşır. Hz. Ali’yi de aynı şekilde tahrik edebileceğini düşünür ve bir defasında ona, “Ente ente/Sen ilahsın” der. Şia kaynaklarına göre Hz. Ali onu yaktırır, Ehl-i Sünnet’e göre sürer.[4]
    Her ne kadar bazı Şiiler tarihte böyle biri yaşamadı dese de erken dönem Şia kaynakları da İbn Sebe’ye ve Hz. Ali ile görüşmesine yer verir. Şia’nın önemli rical ulemasından Keşşi رِجَالُ الْكَشِّي diye meşhur olan eserinde İbn Sebe’den bahseder. İşte Şia’ya velayet, vesayet ve rec’at fikrini sokan ve bu ameliyesiyle de onu “büyük bütün”den koparan bu adamdır. Allah Rasulü için “Hatemu’l-Enbiya/Nebilerin sonu”, Hz. Ali için ise “Hatemu’l-Evsiyâ/Vasilerin sonu” diyerek başladığı yolu Hz. Ali’nin ilahlığını iddia etmeye kadar taşır.

    İslam Çağrısı Adı Altında Tefrika
    İbn Sebe, Hz. Osman zamanında Müslüman olduğunu söyler ya da Müslüman olarak insanlar arasında dolaşır. İslam çağrısı adı altında tefrikaya, hak arama görünümlü mektuplarıyla da Hz. Osman’a karşı isyana çağırır. Fesat otağını Mısır’da kurar. Zehrini oradan kusar, mektupları oradan gönderir. Oradan yaptığı tahrik ve tahriflerle isyan birlikleri oluşturur. Hz. Osman’ın şehadetinin arka planında o vardır. Muharrik de odur, organizatör de o. Bu, suçu birisine havale ederek mevzuyu basitleştirmek değil; bilakis vakıayı olduğu gibi anlamaktır. İslam’a nelerin, nasıl ve kimler tarafından sokulduğunu anlamalıyız ki, onların İslam’a ait olmadığı ve onların olduğu yerde İslam’ın olmayacağını da idrak etmiş olalım. İbn Sebe, Hz. Osman’ın şehadetiyle ilk adımı atar ve yıkar, kendi ideolocyasına göre kurabilmek için Hz. Ali’ye yakın olmak ister. Fakat Allah Rasulü’nün bilge öğrencisi, bir gün huzurunda Hz. Ebubekir’i, Ömer’i eleştiren bu Yahudi için “öldürün bunu” buyurur, etrafındakiler seni bu kadar seven adamı neden öldürüyorsun deyip engel olurlar. Şehirden sürülür. İbn Sebe, Hz. Ali (r.a.) efendimiz üzerinden Hz. Ebubekir, Ömer düşmanlığı yapmaktan vazgeçmez. Yeni hamleler için, yeni fırsatlar gözetir. Çocuklarına Ebubekir, Ömer adını koyarak bu iki sahabiye olan muhabbetini izhar eden Hz. Ali üzerinden Hz. Ebubekir ve Ömer düşmanlığına devam eder. “Eğer Hz. Ali ‘nin bunlara bir düşmanlığı olsaydı, çocuklarına Ebubekir, Ömer ismini vermezdi.” derecesinde bir nazardan dahi mahrum olanları Ümmet’in bütününden kopararak sahabe düşmanı yapar.
    Şia’nın İki Safhası
    Şia’da iki safha var. Birinci safhada, İslam’a sadakat, Hz. Ali’ye muhabbet var. Daha çok siyasi bir tercih Şia bu dönemde. Fakat Hz. Ali’nin yanında yer alanlar, onu ne kadar seviyorsa Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i de en az o kadar seviyorlar.
    Hz. Ali’den sonra İbn Sebe’yle Şia’nın ikinci safhası başlar. Bu ikinci safha/yol sahabeye, Kur’an’ı Hakim’e ta’n yoludur. İbn Sebe, hurafe ve kinle İslam’ın ana bünyesinden kopardığı yığınlara “cemaat” yerine “tefrikayı”, muhabbet yerine “nefreti” aşılar. Hz. Ali taraftarlığı üzerinden Hz. Muhammed ve sahabe düşmanlığı yapar.

    İbn Sebe ve İran
    İslam’ı tahrif ve tahribe ayarlı fikirleri Mısır’da mayalayan İbni Sebe’nin İran’la irtibatı nasıl ve niçindir? Malum… Farisilerde nâmütenahi bir Hz. Ömer düşmanlığı var… Müslümanlar Hz. Ömer’i ne kadar seviyorsa, onlar da o kadar ondan nefret ediyor. Hiçbir Türk ya da Kürd ataları sahabeyle savaşıp, kaybetti diye sahabeye hasım olamaz. Bilakis atalarının hidayetine vesile oldular diye onlara dua eder. Çünkü, ilerleyen yaşlarına rağmen insanlığın selameti için Medine’den yola çıkan, durdurulan, savaşmak zorunda kaldığından dolayı savaşan sahabeye kim düşmanlık ederse onun iman problemi vardır.
    Neden En Büyük Hasım Hz. Ömer?!
    Hz. Osman zamanında da fetihler devam eder. Fakat Farisilerin en büyük hasmı Hz. Ömer… Bu yüzden Hz. Ömer suikastını iki Farisi tertip eder; Ebu Lü’lüe ve Hürmüzan.
    Yemen Yahudisi İbni Sebe, İran’daki öfke ateşini Hz. Ömer özelinde bütün sahabeye karşı harlatır. Gayesi ise İslam’ın içinde bir İslam uydurarak İslam’ı bölmek, Müslümanları birbirleriyle mücadele eder hale getirip, dış dünyayı rahatlatmak, fetihleri durdurmak. Dün vazifesini Bihakkın ifa eden Iran bu gün de, aynı işlevi yerine getiriyor. Onun Suriye, Yemen ve Irak’taki katliamlarıyla alakadar olan ümmet, elini savaştan çekip İslam’ı tebliğ edemiyor.
    Büyük Kafire, Büyük Müslüman Demek
    Farisiler, Hz. Ali muhabbetini kullanıyor fakat gerçek gündemleri Hz. Ömer düşmanlığı… Neden Ömer düşmanlığı? Çünkü Hz. Ömer (r.a) onların siyasi hayatlarına son verdi, devletlerini ortadan kaldırdı. Mağlubiyetin intikamını alma mücadelesini Hz. Ali muhabbeti ile örterek hem Müslüman gözüküyor hem de İslam devletinin nimetlerinden istifade ediyorlardı. Nihai hedefleri ise Pers Imparatorluğunu yeniden kurmak. Bunun için en büyük İslam düşmanlarına, en büyük Müslümanlardan biri demekten çekinmezler. Nitekim bir Ayetullah شَهَادَةُ الْاَثَرِ عَلَى إيمَانِ قَاتِلِ عُمَرَ başlıklı bir risale kaleme alır. Risalenin mevzusu ise Hz. Ömer’i şehid eden büyük kafir Ebu Lu’lue’nin nasıl büyük bir Müslüman olduğunu isbat etmek(!). Bir Müslüman, Allah Rasulü’nün, “Eğer benden sonra Peygamber olsaydı, o da Hattaboğlu olurdu.”[5] dediği Hz. Ömer’i şehid eden kafirin velayetinden, kerametinden bahsedebilir mi? Hz. Ömer’i şehid etti diye Ebu Lü’lüe’ye manevi makamlar verme yarışına girebilir mi? Ayetullah malum eserinde Ebu Lülüe’nin Hz. Ömer suikastiyle ne kadar önemli bir iş yaptığını uzun uzun anlatır. Farisiler, o güne يَوْمُ الْعِيدِ يَوْمُ السُّرُورِ bayram günü, surur günü diyorlar. Hz. Ömer’in şehadet günü, bunlara göre bayram günüdür. Müslümanların hüzün günü, onların gurur günüdür. Bu gün de öyle değil mi? Müslümanlar Esed’in düşmesi, İran ise kalması için uğraşıyor.
    Şia kaynaklarında hurafe, hakikatten daha fazladır. Ebu Lü’lüe kitabı da onlardan biridir. Ayetullah, Meleklerin Ebu Lü’lüe’yi İran’a kaçırdığını, orada öldüğünü daha sonra orada ona kabir yapıldığını, deprem olunca her şeyin yıkıldığını fakat sadece onun kabrinin ayakta kaldığını söyler. Şia’nın masalları bitmez.
    İbn Sebe ve adamları Farisileri İslam’ı bölüp-parçalama davasının erleri olarak kullanır. Onlar üzerinden hedefine ulaşır. Onlarla ümmeti parçalar.
    Farisilerin tamamı aynı bağlamda değildir şüphesiz. Bir kısmı hakikaten müslüman olur. Fakat bir kısmı da, “nasıl olur da sahabe ayağında ki çarıkla ve yamalı cübbesiyle gelir bizim devletimize son verir.” diye düşmanlığa devam eder. Düşmanlık var fakat güçleri olmadığından uzun yıllar hesaplaşamazlar İslam’la. Bu yüzden İbn Sebe’nin fikirleri üzerinden ümmeti bölerek, intikam almaya çalışırlar.

    Samerra’da Kaybolan Bir İmam
    Şia’da ki “Rec’at”a göre ise on ikinci imam tekrar dönecek ve Şia Hz. Ali’nin hakkını gasp eden(!) Hz. Ebubekir’den, Ömer’den, Osman’dan (r.a.), ashab-ı kiram efendilerimizden, ulemadan intikam alacak. Bu gün İran’ın her müslümanı “Yezid” gibi görüp, saldırmasının arka planında bu intikam duygusu vardır. Onlara göre on ikinci imam Samerra şehrinde kayboldu. Bu yüzden kaybolduğuna inandıkları yerde hala bir eşek bekletiyorlar, kaybolduğu dehlizden çıkacak, eşeğe binecek, gelecek ve bütün bunları kurtaracak.[6] Peki Rec’at’la ne olacak? Bu esnada Hz. Ebubekir, Ömer, Osman (r.anhum) başta olmak üzere sahabede dirilecek ve bunların on ikinci imamı sahabeyi yargılayacak, idam edecek böylece yeryüzüne adalet gelecek. Adaletiyle temayüz eden Hz. Ömer’i yargılayarak adaleti getirecekler ve sonra kıyamet kopacak. İşte Şia, kendi adamlarını inandırabilmek, tabanlarını dağıtmamak için bu masallara sığınıyor. On iki imama öyle güç veriyorlar ki! Onlara göre bunlar gaybı bilir. Yeryüzündeki bütün tasarruflar bunların eliyle olur. Allah Teala bunlara sormadan, bunların canını almaz. Onlar da ne zaman isterlerse o zaman canlarını verirler. Ne var ki bu kadar yetki verdikleri imamlarını asırlardır bekliyorlar, gelmesi için kaybolduğu yere eşeği de bağladılar. Fakat on ikinci imam çıkıp da gelmiyor.
    Neden imamlarına bu derece olağanüstü güç veriyorlar? Avam, madem bunlar bu kadar muktedirdir, neden Şia’yı dünyaya hakim kılmıyorlar? diye sorunca, “Onun vakti var. Rec’at olacak, dönecek, gelecek ve bizi buradan kurtaracaklar” diyorlar.

    ŞİA’NIN KUR’AN’LA HESAPLAŞMASI
    Yemen Yahudisi İbn Sebe’nin kurduğu Şia, Kur’an tasavvuru dahil daha pek çok mevzuda Ümmet’ten farklı düşünür. Kur’an-ı Kerime ta’n eder. Nitekim Şiiler, her dönemde Kur’an-ı Hakim’in tahrif edildiği iddiasıyla kitaplar yazmıştır. فَصْلُ الْخِطَابِ فِي إثْبَاتِ تَحْرِيفِ كِتَابِ رَبِّ الْأَرْبَابِ [7] Adlı kitabın müellifi Ayetullah Mirza Hüseyin Nurî et-Tabersî (v.1320) de açıkça Kur’an-ı Kerim’in tahrif edildiğini iddia etmiştir. Bu kitapta, her yıl Muharrem ayında Hz. Hüseyin’in şahadetinin arkasına sığınarak, Hz Ömer’in emrindeki İslam ordularının yıktığı Sasani Devleti’ne ağıt yakanların iftiralarını görürsünüz. Kur’an’a suikast yapıp, İslam’ı durdurup Rüstem’in ordularının yolunu açmak için uydurulan iftiralar… On iki asırdır bu iftiralar “Kur’an-ı biz indirdik ve biz koruyacağız”[8] ayetine çarpıp yok oluyor.
    İran Lobisi ve Yeni Şia İddiaları
    İran lobisi, amel defteri Kur’an’a iftiralarla dolu olan Şia’nın yolunu açabilmek için Eski Şia (Hz. Ali’den sonra), yeni Şia diye ayrıma gidiyor, eskisi problemliydi fakat Yeni Şia’da ittihad-ı İslam’ı amaçlıyor, bu yüzden onunla anlaşılabilir diyorlar.

    İran’la Kesilen İslam Rüzgarı
    Yeni Şia dedikleri Humeyni’nin Şia’sıdır. Humeynî üzerinden Şia’nın yolunu açmaya çalışıyorlar. Bu defa Humeynî üzerinden hedeflerine ulaşacaklar.
    İhvan-ı Müslimîn ve Türkiye’de Milli Görüş Sünnet ve Cemaat akidesi çerçevesinde büyük mesafeler katedip, devletleşme aşamasına yaklaşınca küresel güçler Humeynî’ye “İran İslam Devleti”ni kurdurarak İhvan’ın ve Türkiye Müslümanlarının rüzgarını kesti. Kabiliyetli Müslüman gençler ABD ile 35 yıldır birbirine uluyan fakat tek kurşun atmayan İran’ın “İslam Devleti” terkibine aldanıp, safına geçti. Batı’nın en büyük müttefiki, bir anda Batı ile hesaplaşan kahraman konumuna getirildi. Müslüman gençlerin “Zaferler Müjdecisi Aziz İslam Önderi”, “İslam’ın Büyük Mücahidi”, “Mustazaf halklara İslam’ın devrimci yolunu gösteren Büyük Önder” diye yad ettikleri Humeynî de Tabersî ve selefleri gibi Kur’an’ın eksik olduğunu, mevcut Kur’an’dan üç kat daha büyük bir Fatıma mushafının olduğunu iddia etmiştir.
    Sahabeye Saldıran Bir Devrimci: Humeynî
    Humeyni Keşful Esrar adlı kitabında sahabeye iftira eder, وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا الْقُرْاَنَ ذَرِيعَةً لِتَحْقِيقِ نَوَايَاهُمْ اَلْفَاسِدَةِ [9] bu sahabe dediğiniz adamlar Kur’an’ı fasid niyetlerini gerçekleştirmek için vesile yaptılar, der. Ona göre Hz. Ebubekir ve Ömer başta olmak üzere ashab (r.a.) dünyalıklar elde edebilmek için Kur’an-ı Kerim’i istismar etmiştir.
    اِخْرَاجُ تِلْكَ الْاَيَاتِ مِنْ كِتَابِ اللهِ تَعَالَى اَلَّتِي كَانَتْ تَدُلُّ عَلَى خِلَافَةِ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَدْ سَهُلَ عَلَيْهِمْ Sahabe için Hz. Ali’nin hilafetine delalet eden ayeti kerimeleri çok kolay bir şekilde, hiç zorlanmadan, Allah’ın kitabından çıkardılar, der. Bunu diyen kim? Humeynî… Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in dünyalıkları için Allah Rasulü’ne ihanet ettikleri, ihanetlerinin bekası için de Kur’an’dan ayet çıkardıklarını iddia eden bu adam “İslam Ümmeti’nin Yiğit Önderi” kabul edilmiştir. Başsız adamların olduğu yerde ayaklar baş olur.
    Yeni Şia’nın ümmeti merkeze aldığı, Müslümanlar adına küresel güçlerle hesaplaştığı iddia ediliyor. Ne var ki Büyük Mücahid (!) Humeynî’nin Rafizi çocukları ABD ile sözlü savaşla iktifa ederken, Suriye, Irak ve Yemen’de Müslümanlara ölüm kusuyor. Tahran’da Sünnet ve Cemaat akidesine mensup müslümanlara cami açma izni vermezken Türkiye’de لَا شِيعيَّة وَلَا سُنِّيَّة وَحْدَة وَحْدَة اِسْلَامِيَّة Ne Şiiyiz, ne Sünniyiz sadece müslümanız, diyerek müslüman gençliği yanına çekiyor. Müslüman gençlerin profil resmi yaptıkları, kamplara posterini astıkları adam bu Humeynî’dir. Babasının adını Ömer, Ebu Bekir verdiği İslam gençleri ne olduğunu ve ne dediğini bilmeden sahabeyi kendi dünyalıklarına ulaşabilmek için Kur’an-ı Kerim’den Hz. Ali’nin hilafetine delalet eden Ayeti kerimeleri çıkaranlar olarak itham ettiği bu şahsı nasıl yüceltir? Allah Teala buyurmuyor mu: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ [10] Kur’anı kerimi biz indirdik onu biz koruyacağız, لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ [11] Kur’anı hakime hiçbir yerden batıl gelemez. Hiçbir surette Allah’ın kitabına batıl ulaşamaz. Onu tahrif edemez. Fakat Humeyni Keşful Esrâr’da öyle şeyler söylüyor ki bunlar asla bir müslümana ait olamaz. إنَّ تُهْمَةَ التَّحْرِيفِ الَّتِي يُوَجِّهُونَهَا اِلَى الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى اِنَّمَا هِيَ ثَابِتَةٌ عَلَيْهِمْ [12] Humeynî bu ibaresiyle de açıkça sahabenin Yahudi ve Hristiyanlara yönelttiği Tevrat ve İncil’i tahrif etme ameliyesinin kendileri için bizzat sabit olduğunu söyler. Yani Yahudiler Tevrat’ı, Hristiyanlar İncil’i tahrif ettiler. Bunlar da Kur’an-ı bozdular, bu onlar tarafından bir suikastır, diyor.
    Yeni Şia Eskisinden Farklı mı?
    Küfür cephesi, Kur’an-ı Kerîm’in en büyük iki muhafızı olan Hz. Ebû Bekir ve Hz Ömer’e Kur’an-ı Kerim‘e ihanet etme iftirasında bulunan naylon devrimci Humeynî’yi Alem-i İslam’a “Büyük Mücahid” diye pazarladı. Kur’an ve Sünnet’le girdikleri her muharebeden nihai manada mağlub ayrılan Haçlılar, Humeynî’nin ağzından Kur’an’ın tahrif edildiğini söyleyerek Müslüman gençliği hakikatinden kopardı ve bunu başardılar. Evet bu zat Hz. Ebu bekir, Ömer, Osman başta olmak üzere Kur’an-ı canlarıyla koruyan Allah Rasulü’nün ashabına bu iftiraları Keşful Esrâr adlı kitabında dile getiriyor. Şimdi söyleyiniz! Eski Şia ile yeni Şia arasında bir fark var mı? Tek bir fark var. O da yeni Şia takiyyeyi daha iyi beceriyor, medyayı daha iyi kullanıyor. Daha iyi aldatabiliyor. Daha stretejik hamleler yapabiliyor. Irak’ta, Suriye’de yani güçlü olduğu bölgelerde Sünnet ve Cemaat Akidesi’ne mensub müslümanları öldürüyor ya da susturuyor; Türkiye gibi zayıf olduğu yerlerde ise ümmetçi görünüyor.
    Dâru’t-Takrîb ve Mealcilik
    Takî el-Kummî adındaki bir Şii 1945’te Mısır’da دَارُ تَقْرِيبِ الْمَذَاهِبِ Daru’t-takrib’i kurarak mezhepleri birbirine yaklaştıracak, Ehl-i Kıbleyi tevhid edecekti. Nedense, “Dâru’t-Takrîb Beyne’l-Mezâhibi’l-İslamîyye”[13] adındaki bu müessese sadece Ehl-i Sünnet akidesine bağlı Müslümanların olduğu yerlerde faaliyet gösterdi. Ehl-i Sünnet’e mensub bazı alimler de bu müessede görev aldı. Daru’t-Takrîb Mısır’da çalıştı. Türkiye’de faaliyet gösterdi. Belki burada kurumsal manada çalışmadı fakat hamlelerini burada da yaptı. Mealcilik bu müessesinin bir faaliyetidir. Kur’an Müslümanlığı adı altında Sünnet ve Mezheplerden koparılan Müslümanlar önce ortada bırakılacak, ikinci aşamada ise Şia kaynaklarıyla ayetler tefsir edilerek, Müslümanlar Şia’ya çekilecekti. Bu müessesenin gönüllü mensupları Ümmet’e “Hadisi, fıkhı devreden çıkaracaksınız, doğrudan Kur’an-ı Kerime gideceksiniz.” çağrısında bulundu. Türkiye’deki İran severler bu çerçevedeki ameliyeler neticesinde İran’a dost, Ehl-i Sünnet akidesine hasım yapılmıştır.
    Neden Mısır?!
    Madem bunlar İttihad-ı İslam noktasında samimi ve mezhepleri de ittihada engel görüyorlar, peki neden bu دَارُ تَقْرِيبِ الْمَذَاهِبِ / Dâru Takrîbi’l-Mezâhib, Şiilerin yoğun olduğu Tahran’da Kum’da Nevef‘de faaliyet göstermez! Neden İran’ın şehirlerinde, Şiileri mezheplerini bırakıp Ümmet’le Kur’an’da buluşmaya çağırmaz. Niçin, “Kürsiyyü’l-İslam” olan Mısır’ı üs edinir. Ey İttihad-ı İslam terkibini dillerinden düşürmeyen Farisiler! Neden Türkiye’de bu faaliyetleri yapıyorsunuz da, İran’daki Şiilere, Ehli Sünnet’le kardeş olmaları gerektiğini, onlara ümmet olduğumuzu anlatmıyorsunuz?
    Ehl-i Sünnet’in Hasımları Aynı Safta
    İşte bunun için Emperyalizmin himayesindeki bugünkü Şia, dünkü Şia’dan daha tehlikeli ve daha karmaşıktır. Kur’an-ı Kerîm’in tahrif olduğunu mevzu edinen Faslu’l-Hitab’ı bir Şii geçen asırda yazmıştı. Kitab Kur’anı Kerim’in tahrif olduğunu, bazı sure ve ayetlerin ondan çıkarıldığını iddia ediyor. Ne varki müellifi Tabersî’ye, ne onun çağdaşı “Büyük(!) Kur’an Müslümanı İranlı Cemaleddin Efganî”, ne de talebesi Muhammed Abduh cevap verdi. Vermediler, vermezler de… Çünkü her ikisi de Ehl-i Sünnet’e hasım olmaları cihetiyle aynı safta duruyorlar.
    İki Mushaf İddiası
    Şia, Kur’an da سُورَةُ الْوَلَايَةِ Velayet Suresi olduğunu ve bu surede şöyle bir ayet bulunduğunu iddia ediyor; يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِالنَّبِيِّ وَالْوِلِيِّ ”Ey iman edenler hem Nebiye, hem de Veliye iman ediniz”. Bu ayet de Kur’an’dan çıkarıldı diyorlar. Bir başka Şii de Kur’an-ı Kerim’in tahrifi ile alakalı yazmış olduğu eserinde diyor ki: “İki tane Kur’an vardır”. Bir tanesi عَامٌ مَعْلُومٌ Herkesçe ma’ruf ve malum olan bildiğimiz Kur’an. Diğeri de خَاصٌّ مَكْتُومٌ gizli özel olan herkesin ulaşamadığı Kur’an. Buna Fatıma mushafı diyorlar. Onlara göre bu öyle bir Mushaf ki, Kur’anın üç katı… Onun hiçbir ayeti Kur’an’ın ayetine benzemez. “Hiçbir harfi Kur’an’ın harfine benzemez” gibi ifadeler kullanarak esasında Kur’an’ın tahrifinden de öte şeyler söylemek istiyorlar. Yine Kur’an’ın tahrifi ile alakalı yazmış oldukları kitablarda “İnşirah Suresi” ile alakalı şöyle bir ayet vardı onu da çıkardılar diyorlar; وَجَعَلْنَا عَلِيًّا صِهْرك Ali’yi senin damadın yaptık. Kur’an’ı Hakim’in tahrif edildiği ile alakalı daha pek çok iftira ürettilerki onları ne bir Makale nede bir konuşma ıstı’ab edebilir.

    ŞİA, İSLAM’IN KURUCU NESLİ SAHABEYE NEDEN SALDIRIR!?
    Kur’anı Kerim’in cem edilmesi ile alakalı Şia alimlerinden Kummî, Kur’an’ı, Hz. Ali’nin (r.a) cem ettiğini iddia eder. Ona göre, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’e gelir, o an Hz. Ömer de oradadır, açar Kur’an-ı Kerim’i okur. Neden tarihi gerçeklere aykırı böyle bir iddiada bulunuyorlar? Diye aklınıza geliyordur. İfade edeyim… Buradan şuraya gidecek Kummî… Güya Hz. Ali’nin cem ettiği Kur’an’ın baş tarafında Ensara ve Muhacire dair ağır tenkitler içeren ayetler vardı. Hz. Ömer (r.a) “olmaz” deyip, itiraz etmiş Hz. Ali’ye, “bu Kur’an-ı ortadan kaldır, bir daha da kimseye gösterme!” demiş. Sonra Zeyd bin Sabit’i davet etmişler. Zeyd bin Sabit Kur’an-ı Hakim’i cem etti. Ardından Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer kendi aralarında “Peki biz bu Kur’an-ı cem ettik, yarın Ali’nin Kur’an-ı ortaya çıkarsa ne yaparız.” Diye konuşur. Neticede Hz. Ali’yi öldürmeye karar verirler. Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer anlaşır. Peki bunu kime ihale edecekler, kim öldürecek Hz Ali’yi? Halid bin Velid’e sen öldür derler. Hz. Ebû Bekir’in eşi olan Esma binti Umeys bu konuşmayı duyar ve Hz. Ali’ye haber verir, hadise de bu şekilde engellenir. Bununla alakalı çok farklı rivayetler de var. İşte böyle senedi olmayan, bütünüyle yalan rivayetlerle doludur Şia kitapları. Bunları uyduruyorlar ki, Hz. Ebu Bekir’e, Ömer’e (r.a) düşman bir nesil yetişsin. İslam’ı bölmeye memur Yahudi İbn Sebe’yi hatırlayın. Ne yapmıştı? İlk o Farisileri fark etmişti. Farisiler ile İbn Sebe yöntemi ayniyet arz ediyor. İçeriye sızıp, tamir davası adı altında tahrip etmek. Kummî’nin sahabe iftiralarını Zerdüşt bir Farisi söylese anında çöpe atılır. Fakat Kummi bunları Müslüman kimliğiyle söyleyince tahkik imkanı olmayan pek çok insan sahabe düşmanı oluyor.
    Bizans ve Şia Kaynaklarında Sahabe
    İranlıların bir kısmı iman etti. Bir kısmı da Hz. Ali mağduriyetinin arkasına sığınarak sahabeye düşmanlığa devam etti. Hz. Ali üzerinden Hz. Ömer’le hesaplaştı. Uhuvveti hasımlığa çevirdi. Ümmet içine düşmanlık getirdi. Kerbela’yı her yıl abartılı bir şekilde anarak tabanına öfke aşıladı. Bizans kaynaklarında sahabeyi arasanız ya da Kayser’in yakınlarına sorsanız “gece, namaz kılan, gündüz cihad eden, az yiyen, az uyuyan Ahiret Adamları” olarak anlatıldıklarını görürsünüz. Fakat Şia kaynakları “Sahabenin Allah Rasulü’ne ihanet ettiklerini söyler”. Onlar sahabeyi kiramla alakalı o kadar ağır ifadeler kullanırlar ki tarihin hiçbir döneminde, hiçbir eserde, hiçbir şekilde bunların benzerlerini göremezsiniz. Bizans kaynakları onlardan “kahraman düşman” olarak, Şia kitapları ise “hain düşman” olarak bahseder. Toplanırlar, Hz. Ebu Bekir’e, Ömer’e lanet eder. Rahmet dininin en büyüklerine, en fedakarlarına, en zahidlerine lanet eden bir nesil yetiştirirler.
    Hz. Ebu Bekir’e Put Diyen Zihniyet
    Şia’nın “Miftahul Cinan” adında bizdeki “Delâilu’l-Hayrât”a benzeyen bir kitapları var. Orada şöyle bir ibare mevcut: اَلَّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَالْعَنْ صَنَمَيْ قُرَيْشٍ وَابْنَتَيْهِمَا “Ey Allah’ım Muhammed ve Âline salat et, Kureyş’in iki putuna (Ebu Bekir ve Ömer’e) ve onların kızları Aişe ve Hafsa’ya da lanet et.”[14] Kime lanet ediyorlar? Allah Rasulü’ne en yakın iki isme, bu ümmetin Peygamber’den sonraki iki en büyüğüne… Sonra kime lanet ediyorlar? Bu iki büyük sahabinin kızlarına. Kur’an’ın ifadesiyle Ümmet’in annelerine: النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ [15]Sabah kalkıyor, ne diyorlar? اَلَّلهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ وَالْعَنْ صَنَمَيْ قُرَيْشٍ وَابْنَتَيْهِمَا “Kureyşin iki putuna ve onların kızlarına lanet et Allah’ım”. İslam’a en hasım olanların eserlerinde bu kadar sefil ifadeler göremezsiniz. O halde bunlara Ehl-i Beyt diyerek tezkiye edenler, kimin adamıdırlar? Hz. Hafsa annemize, Aişe annemize lanet edenler İslam’la, imanla ne kadar alakalı olabilir?!
    Hz. Ömer’i şehit eden Ebu Lü’lü’e gibi kafir bir katilin imanına dair Ebû’l-Hüseyn el-Hueynî adında bir Şii “Faslu’l-Hıtab” başlıklı bir eser kaleme aldığından bahsetmiştim. El-Hüeynî, Hz. Ömer’e olan adavetinden dolayı bir mecusiyi büyük bir veli olarak anlatır. Hz. Ömer’in şehadet gününe de يَوْمُ التَّسلية teselli günü يَوْمُ الْبَرَكَةِ bereket günü der.
    Hz. Ebu Bekir’le, Hz. Ömer’e lanet edenler diğer sahabelerle alakalı ne diyorlar? Benzer ifadeleri onlar için de kullanıyorlar. Kimi üç, kimi on sahabe kabul ediyor. Bunlara göre sahabenin kahir ekseriyeti (r.anhum) Allah Rasulü’ne ihanet edip –haşa- kafir oldu.
    Bir Tahrif Örneği
    Kendisini hayatını, ümmetin birliğine adayan bir davetçi olarak tanıtan Muhammed bin Muhammed Mehdi adında bir Şii, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in –haşa- imansız olduğunu iddia ediyor. Diyor ki Mehdi “Eğer bana لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ [16] ayetini okuyup Allah Tela’nın müminlerden razı olduğunu söylerseniz, ben de size derim ki, Allah Teala mü’minlerden razı olduğunu haber veriyor. “Peki Hudeybiye de Allah Rasulü’ne biat eden 1400 kişi içerisinde Ebu Bekir de vardı, Ömer de. Onlar da biat ettiler. Ama siz Ömer’e lanet ediyorsunuz. Ebu Bekir’e sövüyorsunuz. Allah Teala onlardan razı olduğunu söylüyor.” Bu defa Mehdî ayeti şöyle çarpıtıyor ve diyor ki: Allah Teala لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ buyurarak “Müminlerden razı olduğunu” haber veriyor. “Peki Ömer Mü’min miydi ki! Ebu Bekir Müslüman mıydı ki, Allah onlardan da razı olsun. Eğer Allah Teala şöyle buyursaydı, لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ Sana Biat edenlerden Allah razı oldu, o zaman Ebu Bekir de, Ömer de bunun içine girerdi.”[17]

    Allah Teala Kafirden Razı Olur mu?
    Eğer Allah’ın razı oldukları arasında Hz. Ebu Bekir ve Ömer yoksa kim olabilir?! –haşa- Allah Rasulü’nün hiç mi feraseti yok ki yirmi üç yıl yanında olan Hz. Ebu Bekir’i tanıyamasın. Bunlar bu ifadelerle Allah Rasulü’yle de alay ediyorlar. Anlıyorsunuz değil mi? Kimlere sövüyorlar. Müslüman gençlere kimlerin posterlerini astırıyorlar. Humeynî hala büyük adam mı?! Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ [18] Allah onlardan razı oldu buyuruyor. Allah Teala’nın razı olduğu bir kul kafir olur mu? Allah Teala kafirden razı olur mu? Hz. Ebu Bekir Efendimizle alakalı ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ [19] Kur’an-ı Hakim, Hz. Ebu Bekir’in Efendimiz’e olan yardımından, Efendimiz’in yanında ikinci kişi oluşundan, ölüm muhtemel olduğu yerde Allah Rasulü’yle mağarada birlikte duruşundan, konumundan bahsediyor. Ümmet ehramının zirvesi olan Allah Rasulü’nün sağ yanında duran Hz. Ebu Bekir’e lanet okuyanlar İbn Sebe mezhebi değilse nedir?

    ŞİA: HAKİKATİ HURAFEYE,
    HURAFEYİ HAKİKATE ÇEVİRMEKTİR
    Şia, “hurafe”yi “hakikat, “hakikat”i “hurafe” görür. Bunların الكافي (el-Kafi) adında 8 ciltlik bir kitabı var. Onlara göre bizde ki Buhari makamındadır. Müellifi Muhammed b. Yakub el-Küleynî (v.329)… Oradan size birkaç bab’ın başlığını arz edeyim:
    Küleyniye göre اِنَّ الأَئِمَّةَ يَعْلَمُونَ مَتَى يَمُوتُونَ [20] imamları ne zaman öleceklerini bilir.وَاِنَّهُمْ لَا يَمُوتُونَ اِلَّا بِاِخْتِيَارِهِمْ Onlar ancak kendi ihtiyarlarıyla ölürler. Allah Teala sorar onlara ölmek istiyor musunuz? Evet istiyoruz ya rabbi deyince ölürler. “Yok istemiyoruz.” derlerse o zaman diledikleri kadar yaşarlar dünyada. اِنَّ الْأَئِمَّةَ يَعْلَمُونَ عِلْمَ مَا كَانَ وَمَا يَكُونُ [21] Bizim İmamlarımız olanı da, olacak olanı da bilirler. لَا يَخْفَى عَلَيْهِمْ شَيْءٌ Hiçbir şey onlara gizli kalmaz. Şia’daki dilediği kadar yaşayan, dilediği zaman ölen, gaybı bilen imam anlayışı yarı ilah anlayışıdır. İslam’a göre gaybı sadece Allah Teala bilir. Peygamberlerse ancak O bildirirse bilebilirler. Onun dışında kimse gaybı bilemez. Fakat bunlara göre imamları her şeyi bilir. Yine Küleynî اِنَّهُ لَمْ يَجْمَعِ الْقُرَاَنَ كُلَّهُ اِلَّا الْأَئِمَّةُ [22] Kur’anın tamamını imamlarının cem ettiğini iddia eder. Bu iddia ile elimizdeki Kur’an’ın eksik olduğunu dolayısıyla da tahrif edildiğini ima eder.
    Şia’nın Topyekün Savaşı
    Kendilerini Kur’an müslümanı olarak tanımlayan, hakikatte ise bu tanımlamayla Sünnet-i Seniyye’ye hasım olduklarını gizleyen mealci akımın “Ehl-i Beyt” diyerek taltif ettiği anlayış Kur’an’a saldırır fakat onlar yine de Şia’yı tezkiyeye devam eder. Şia’ya göre Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın üçte biri kadardır. Başka bir uydurma rivayete göre ise, asıl olan “Fatıma Mushafıdır”. Fatıma Mushafı’nın mevcut Mushaf’ın üç katı olduğunu ve O’nun hiçbir harfinin Kur’an’a benzemediğini iddia ederler. Peki böyle bir kitabla amel edilir mi? Elbette “hayır”. Yani Şia esasta İslam’ı var eden her şeyle savaşıyor. Topyekün bir savaş bu. Eğer bu hakikatler tersyüz edilirse “hainler” imam, “imamlar” da hain olur.
    Siyonizm’in Alem-i İslam Mümessili: İran
    Humeynî’nin bütün bu hurafeleri İslam coğrafyasına “takiyye” ile pazarlamaya memur olduğu anlaşılamazsa, onun eserlerini okuyup yalanlarına kananlar Hz. Ebu Bekir’i dünyalığı için Allah Rasulü’nü satan adam, Hz. Ömer’i de Kur’an-ı tahrif eden adam olarak tanır. Humeyni’yi tazim edenler, onun bozuk akidesini de tasvib etmiş oluyorlar. Bir Müslüman Hz. Ebû Bekir’e sövmeyi onaylayabilir mi?! Maalesef ki Siyonizm’in alem-i İslam mümessili olan bir devlet, Amerika’yla dost olduğu halde Amerika’ya kafa tutan olarak gösteriliyor. İran ve Batı dostluğunun nasıl bir zeminde kurgulandığına dair şunları söyleyebiliriz:
    İran Muhalifleri Niçin Amerikancı Olur?
    Humeynî, Fransız havayollarına ait bir uçakla geliyor ve Batı’ya meydan okuyor. ABD, Afganistan’ı vuruyor, Libya’yı vuruyor, Irak’ı vuruyor fakat “en büyük düşmanım” dediği İran’a dair tek cümle sarf etmiyor. İran’a 35 yıldır tek bir kurşun atmadı ABD. O halde neden düşman görünüyor. Çünkü buradaki bir Müslümanı aldatması için şöyle bir manzaraya ihtiyacı var: Amerika’ya kim kafa tutuyor? Küdüs’ü kim müdafaa ediyor? Siyonizm’e kim meydan okuyor? İran… O halde İran’a düşman olan Amerika’nın dostudur. Bu filmi 35 yıldır oynadılar. İran’ın sapıklığından bahseden Müslümanlara Amerikancı iftirasında bulundular. Bir nesli inandırabilmek için 35 yıl böyle oyun kurdular. Eskiden önemli üç devlete 3 büyük şeytan derlerdi: İsrail, Rusya ve Amerika… Peki şimdi 3 değil, 4 büyük şeytan var. İran, İsrail, Rusya ve Amerika…
    En Rahat Kim?!
    “Orta doğunun”[23] en rahat ülkesi hangisi? Tabiî ki İran… Suriye ortada, Irak malum, Yemen’de İran destekli Husiler var… Mısır’da Müslümanlar zindanda… Türkiye’de eşkıya hala bir oranda gücünü koruyor. Siyasi açıdan en rahat ülke? İran…. Amerika’nın 35 yıllık sözde düşmanı kim? O da İran… Oyunu nasıl oynuyorlar, anlıyorsunuz değil mi? Bunların hayatı da, dini de takiyye; مَنْ لَا تَقِيَّةَ لَهُ لَا دِينَ لَهُ Kimin Takiyyesi yoksa, dini de yoktur. Şia da asıl olan hayatı gizlilik ve hile üzere inşa etmektir. Yanınızda düşündükleri gibi konuşmaz, inandıkları gibi yaşamazlar. Bu şekilde insanları kendi yalanlarına, hurafelerine çekmeye çalışırlar.
    Şia, İmamlarını Allah Rasulün’den Üstün Görür
    Kur’an-ı Kerim bütünüyle gayba aittir. Allah Rasulü’ne Cibril’in geldiğini biz görmedik fakat inandık. O gayba dair ne buyurduysa inanırız. Zaten İslam gayba inanmaktır. Ne var ki Şia burada da ümmetten ayrılır ve hiçbir imamının kendine isnat edemeyeceği bir hususu, onlar imamlarına isnat eder. Allah Rasulü’nün gaybtan haber vermesine şüpheyle bakar, imamlarının bu noktadaki ifadelerini kesin doğru kabul ederler.
    Dâru’t-Takrîb’in yayın organı olan “Risâlet’ul-İslam”da çıkan “Min İctihadâtı’ş-Şîati’l-İmamiyye” başlıklı makalede, Allah Rasulü’nün abdesti bozan şeyler, hayız, nifas gibi şer’i ahkam bağlamında söyledikleri tasdik edilir, onlarla amel edilir, bu gereklidir fakat yer ve göklerin yaratılması ya da Hurîler, Cennet sarayları gibi gaybî hususlardaki ifadelerin kesinlikle Ondan geldiği bilinse de bunlara inanma mecburiyeti yoktur denir.[24] İmamlarının gaybı bildiklerine dair bir yalan uydurdular. Sonra da bu yalana istinaden tamamı yalancı ravilerden oluşan bir rivayet zinciriyle bir gaybi mesele nakleder, ona inanırlar fakat ayet ya da mütevatir bir hadisle sabit gaybi bir hakikate imanı gerekli görmezler. İslam’ı hayız ve nifastan ibaret gören, onun esaslarıyla savaşan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyet bu ifadeyle açıkça imamların –haşa- Allah Rasulü’nden üstün olduğunu ilan ediyor.
    Hz. Ali’ye Bühtan Yolu Olarak İmamet
    Şiiler, gasb edildiğinden dolayı imametin bugün istedikleri gibi olmadığını, rec’at hadisesiyle kendilerine avdet edeceğine inanıyorlar. Hz. Ebu Bekir’e halife diyorlar fakat “imam” demiyorlar. İmam kimdir onlara göre? Hz. Ali’dir (r.a). Aslında bu akideleriyle Hz. Aliyi –haşa- münafık yerine koyuyorlar. Kim yapıyor bunu? Şia… İfade edeyim: Hz. Ali (r.a), Hz. Ebu Bekir’e de, Hz. Ömer’e de biat etti. Eğer kendinin ilk halife olacağına dair bir ayet ya da ayetler olsa o da bunu bildiği halde gidip Hz. Ebu Bekir’e biat etse bu durumda Hz. Ali’nin imanı kalır mıydı? Şia, Hz. Ali’ye bühtan yoludur. Yine diyorlar ki, Kur’an tahrif edilmiştir. Fatıma mushafı vardır. Peki Hz. Ali devlet başkanlığı yaptı, halife oldu. En azından hilafet yıllarında o mushafı ortaya çıkarıp onunla amel etmesi gerekmez miydi!? Kur’an-ı Kerim; وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ [25] İmkanı olduğu halde Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir, buyurmaktadır. Madem böyle bir mushaf vardı, neden Hz. Ali o mushafı ortaya çıkarıp da onunla devleti yönetmedi, insanları onunla amel etmeye çağırmadı? Neden, bütün mushafları ortadan kaldırıp gerçek Mushaf budur demedi? Eğer böyle bir Kur’an var da, Hz. Ali bunu ortaya çıkarmadıysa o zaman –haşa- onda imanî bir sorun vardır. Eğer kendisinin birinci halife olacağına dair ayet var, o da ikrah hali olmadan gidip Hz. Ebu Bekir’e (r.a) biat ettiyse (Şia’da bu biatı kabul ediyor) o zaman bu ayetleri inkar etmiştir. Ayeti inkar edenin hükmü de malumdur. Bugün önümüzde yalan ve hurafeyle intişar eden bir hareket var. Bütün bunlardan daha tehlikelisi, bu hareketin Humeynî ile İttihadı İslam sureti ile Müslüman gençliğe poz vermesidir.
    Humeynî ve Hz. Ebu Bekir
    Yarın Allah Teala’nın huzuruna çıkıldığında Hz. Ebu Bekir, Humeynî’ye ‘Büyük Mücahid’ diyenlerden müşteki olmayacak mı? “İslam’ın müdafaasında ben mi önemliydim yaksa o mu? Bana söven adamın suretini duvarlara asarken utanmadınız mı? Haya etmediniz mi? Ben çökersem, sahabe çökerse Kur’an-ı Kerim de sarsılır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i biz cem ettik, size, biz rivayet etik.” demez mi?!. Eğer Şia’nın iddaa ettiği gibi sahabe –haşa- irtidat etmiş olsaydı, mürtedlerin cem ettiği bir Kur’an-ı Kerim’le amel edilir mi?
    Farisi Devleti mi, “İslam Cumhuriyeti” mi?!
    Bu iddiaların sahibi bir Şia’nın İttihad-ı İslam diye bir davası olabilir mi? Şimdiye kadar böyle bir davanın olmadığını, olamayacağını anlatamazdınız. Fakat Suriye’deki katliamdan, Irak’taki vahşetten, Yemen’de yapılanlardan sonra kolay bir şekilde –anlamak isteyene- İran’ın bir Farisi Devleti olduğunu ve asla bir “İslam Devleti” olamayacağını anlatabilirsiniz.

    Küresel Güçlerin İslam Dünyasındaki Jandarması: İran
    İran ne ABD de, ne de İsrail’in hasmıdır. Kimilerinin anlamakta zorlanacağı bu hadiseyi şöyle tasavvur ediniz. Siz buradan Suriye’ye birkaç tır malzemeyi gönderemezsiniz, birileri, birileri adına devletin tırlarına engel olur. Fakat İran, tanklarını Yemen’e, Irak’a gönderir. Suriye’de ordusu ile savaşır. Lübnan’da Hizbullah’la vardır. Buna ne Dünya, ne de BM müdahale eder! Aynı hamleleri Türkiye de yapabilir mi? Batıya rağmen 3-4 ülkede askeriyle savaşabilir mi? Peki bu durumda kim Amerika’nın müttefiki, söyler misiniz?! Kim Amerikanın yanında duruyor? Ne var ki İran’ın yanlışını söylemek, İran’ın cinayetlerine karşı çıkmak Türkiye’deki İran lobisine göre, İslam’a karşı çıkmak gibidir. Bir ibare, yine o ibareden hareketle anlaşılır. Dolayısıyla burada hangi cümleyi kuruyorsak, evvela onu idrak etmek lazım. Ortada bir vakıa var. Küresel güçlerin İslam dünyasındaki jandarması olan İran vakası… Onlar adına bu topraklarda Müslüman katleden bir İran var. İran, tarihte de böyle miydi. Bu ayrışma Ehl-i Sünnet’in bir hatası mı yoksa, İran’dan mı kaynaklanıyor? Bu soruya cevap arayalım.

    ŞİA TARİHİ, İHANET TARİHİDİR
    Şia, kuvveti üstün tutar ve Hakk’a ihanet eder. Bu yüzden Şia tarihi, Ümmet’e ihanet tarihidir. Bu noktada iki isim öne çıkar. Birincisi İbn-u Ebil Hadîd… Aslında Mutezilidir. Fakat bir Şii’den daha fazla Şii’dir. Nehcü’l-Belağa üzerine hacimli bir şerhi var. Bu şerhi para karşılığı yazdığı da söylenir. Dünya malını verince her tarafa meyledenler güruhundan biridir İbn-u Ebil Hadîd. Bu meşhur Mutezilî yazar, Abbasi Halifesi Musta’sım’ın Şii veziri İbnu’l-Alkamî diye meşhur olan Muhammed b. Ahmed el-Alkamî’nin yaveri. İbnu’l-Alkamî’nin Şia adına, Ümmet’e ihaneti maruf olsaydı, İran’a karşı temkin elden bırakılmazdı. Yalanlar “hakikat” kabul edilmezdi.
    Ümmet’i Moğol Ateşine Atan Bir Şii Siyasetçi: İbnu’l-Alkamî
    Moğollar, önlerine çıkan İslam şehirlerini yaka yaka, katliam yapa yapa Hilafet’in merkezi Bağdat’a doğru ilerlerken, İbnu’l-Alkamî sahne alır. Önce orduyu zayıflatır. Halife’ye, “Bu ordu bu şekliyle Abbasi devletine yüktür”, o yükü hafifletelim der. Halife, her sözüne o olduğu gibi bu teklifine de itibar eder. Ordunun gelir kaynaklarını da kısar. Askerin sayısını azaltır. Asker o kadar zor durumda kalır ki, hela kuyularını boşaltmak için dışarıda amelelik yapar. Abbasi devleti ordusuna mensup askerler ekmek parası için en bayağı işle uğraşır. Açlık ve sefalet hem orduda, hem halkta yayılır. Hülagu, Moğol ordusu ile birlikte Abbasi devletinin merkezine yaklaşınca, İbnu’l-Alkamî tekrar devreye girer ve Halife’den Hülagu ile görüşmek için izin ister, gider, görüşür. Hülagu da ona kendisi ile birlikte hareket etmesi karşılığında siyasi istikbal vaat eder. İbnu’l-Alkamî geri döner ve Halife’ye der ki, “Efendim bu Hülagu’nun bir kızı var onu sizin oğlunuza vermek ister. Bu şekilde hem sizinle hısım olmak ister, hem de sizi Bağdat’ta bırakır. Gidelim, görüşelim Hülaguyla”. Halife kabul eder görüşmeyi. Fakat bu görüşmenin silahsız olması gerektiğini söyler İbnu’l-Alkamî. Alimler, komutanlar hepsi Hülagu’nun karargahına gider. Bütün alimler, fakihler, devlet adamları İbnu’l-Alkamî’nin sözüne kanıp silahsız bir halde barış görüşmesine gider fakat bir daha geri gelemez, hepsi katledilir. Abbasi devleti böyle tarih olur. Sebep planında kim var? Fanatik bir Şii, İbnu’l-Alkamî. Hülagu yüzbinlerce Müslümanı katleder, ancak yerin altındaki dehlizlere girebilenler kurtulur. Ne kadın, ne çocuk, ne yaşlı bırakır. Tahtını kestiği başlar üzerine kurar. Dicle nehri kenarında kitapçılar şehri diyebileceğimiz çapta bir kitap çarşısı vardı. Oralarda kitaplar yazılır, oralarda satılırdı. Çarşı da, kitaplar da yok oldu. İbnu’n-Nedim’in (v.380) el-Fihrist’inde bahsettiği kitapların pek çoğu bugün yok artık. Moğollar Ümmet’in yedi asırlık birikimini imha etti. Dicle uzun zaman kan ve mürekkep renginde aktı.
    Şia tarihi seraba ihanetle doludur. Bu günkü İran da, tarihteki İran’dır. İslam’ı daha fazla istismar etmesi cihetiyle daha da hilekârdır. Eğer İran, İbnu’l-Alkamî’nin yolundan gitmeyip Osmanlı’yı rahat bıraksaydı, bugün Londra İslam merkezlerinden biri olacaktı. Osmanlı Batı’ya doğru futuhâta giderken arkada ki İran probleminden dolayı temkinli hareket etmek zorunda kaldı.
    Niçin İran’la İttihad-ı İslam Olamaz?!
    İran, Hakk’ın değil, İslam’ın intişarına engel olmanın, ümmete ihanet etmenin adıdır. Tarih boyu hep öyle olmuştur. Bugün Suriye’deki mücadelede Osmanlının temsil ettiği Ehli Sünnet’le, Safavi devletinin temsil etmiş olduğu Şia arasındadır. Dün Fransızlar Suriye’yi işgal ettiğinde onlarla beraber olan Nusayriler, bugün de Ruslar ve Amerikalılar ile birlikte Müslüman katlediyor. ABD ile İran aynı safta… Böyle bir İran, İttihad-ı İslam’dan bahsedebilir mi? Böyle bir zihniyetle İttihad-ı İslam olur mu?! Oldu mu?! Ömer bin Abdülaziz’den sonra gelen devlet adamları içerisinde bir tane Kur’an’a ve Sünnet’e sadakati olan devlet başkanı yok muydu ki, hiçbiri bu Şia ile İttihad-ı İslam’ı kuramadı. Selahaddini Eyyübiler, Fatihler, Yavuzlar bunların hiçbirisinin Kur’an’a, Sünnet’e sadakati yok muydu ki, bunlarla İslam birliğini kurmada muvaffak olamadılar. Bilakis her biri Şeriat’a bağlıydı. Fakat olmadı, olmazdı, Hz. Ebu Bekir’e, Ömer’e sövenle aynı yerde duramaz, küfürlerine tahammül edemezdi Müslümanlar. Onun için Yavuz Sultan Selim büyük Müslümandır. Eğer Allah ona iktidarı nasib etmeseydi Anadolu da, İran Şia’sının bir parçası olacaktı. Fakat Allah Teala’nın inayeti ve 400 alimin fetvasıyla Çaldıran’a yürüdü Yavuz Sultan. Şah İsmail’e dedi ki: “Bir er kişi, bir er kişinin yurduna girdiğinde kadınlar kaçar. Evine girdim senin namusun yok mu, neredesin, gelsene!” dedi. Yavuz İran’ı devirerek İttihad-ı İslam’ın yolunu açmıştır. Bu yüzden İttihad-ı İslam’ın yeniden tesisi İran’ın devrilmesine bağlıdır.
    İttihad-ı İslam’ı tesis etmesi cihetiyle ayrı bir yere sahiptir Yavuz. İran’ın yayılmasını durdurmuş, onu evine hapsetmiştir. Onun için İstanbul’da Eba Eyyub el-Ensari Hazretlerinden sonra ilk ziyaret edilmesi gereken -çok adama gideceksiniz yerin altı dolu orada- Yavuz Sultan Selim olmalı. Bu topraklarda Sünnet ve Cemaat akidesi hakimse bunda en büyük pay Allah Teala’nın lütfuyla Yavuz Sultan’a aittir. Bu gün de İran’a, “Çekil! Suriye’yi, Irak’ı, Yemeni, Lübnan’ı bırak ve dön evine. Müslüman, Müslümanı öldürmez.” diyecek Yavuz Sultan Selim’i bu ümmet yeniden çıkaracaktır.

    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)


    [1] Saff: 8
    [2] Kasas: 85
    [3] El-Cehni, Hammad, El-Mevsu’atu’l Muyassaratu fi’l Adyani ve’l Mezahibi ve’l Ehzabi’l M’asirati, Riyad, s.55-57
    [4] Bk. Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, I, s.50; İbn Cerîr, V, s.98-99; İbn Haldun, Tarih, II, s.139; İhsan İlahi Zahir, eş-Şîa ve’t-Teşeyyu’, s.48 vd.
    [5] Tirmizi, Hadis No: 3686; Ahmed b. Hanbel, Hadis No: 17405.
    [6] El-‘Askalani, Abdulhamid, Akaidu‘ş Şi’a, Iskenderiyye, s.24
    [7] Hacı Mirza Hüseyin bin Muhammed et-Tabersi, 1320, Necef
    [8] Hicr, 9.
    [9] Baskı farklılıkları için bk. Humeyni, Keşfül Esrar, yy, by, s.114; Keşfu’l-Esrâr, yy, by, s.117 vd., Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Suretân Mütezaddetân, Dâru’l-Beşîr, Cidde, s.53
    [10] Hicr: 9
    [11] Fussilet: 42; Ayet’in Meali: “Batıl Ona ne önünden ne ardından gelemez. Hakim ve Hamid tarafından indirilmiştir“
    [12] Keşful Esrar, s.122, diğer baskı için s.114
    [13] Halit İstanbullu, Emperyalizm’den İran’a, Hüküm Dergisi, sy.1, s.7
    [14] Abbas el-Gummi, Miftahul Cinan, s.114; Muhibbuddîn el-Hatîb, el-Hutûtu’l-Ariza, s.21
    [15] Ahzab: 6
    [16] Fetih: 18
    [17] Muhammed Bin Muhammed Mehdi el-Halisi, Ehyau‘ş Şeri’ati fi Mezhebi‘ş Şiati, s.63-64
    [18] Tevbe: 100
    [19] Tevbe: 40
    [20] El-Kuleyni, El-Kafi, s.153
    [21] El-Kuleyni, a.g.e., s.155
    [22] El-Kuleyni, a.g.e., s.155
    [23] Bilâd-ı Şam, Irak, Ceziretu’l-Arab, Anadolu gibi bölgeleri içine alan Ortadoğu, ilk olarak 19. yüzyılda kendilerini dünyanın merkezi kabul eden İngilizler tarafından kullanılmıştır. Yakın doğu, Uzakdoğu ifadeleri de onlara aittir. Dünyayı kendilerine göre tasnif ettiler. Bu, insanlığı köle, kendilerini de efendi kabul eden bir zihniyetin ürünüdür. Kullanırken tasrih etmek gerekir.
    [24] Min İctihadâtı’ş-Şîati’l-İmamiyye, Risâlet’ul-İslam, y.4, sy.4, s.338; el-Hatîb, a.g.e., s.30-1
    [25] Maide: 44
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.

    2. O öyle bir Rab'dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O'nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.

    3. Hâlbuki O, göklerde de Allah'tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.

    4. Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

    5. Nitekim hak (Kur'an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir.(1)

    (1) Hicretten sonra İslâm'ın devlet olması, Bedir zaferi, İslâm'ın fütuhatı ve yayılması, o gün için hayal bile edilmiyor, İslâm alay konusu oluyordu. Âyet, önceden bu tarihî gelişmelerin haberini veriyor, İslâm'la alay edenlerin ahirette beklenmedik şekilde karşılarına çıkacak azaba da işaret ediyor.
    6. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

    7. (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, "Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir" diyeceklerdi.

    8. Bir de dediler ki: "Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!" Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)

    9. Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık(2) ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.(3)

    (2) Müşrikler, melekleri kadın suretinde hayal edip böyle inanırlardı. Bu inanışın yanlışlığını vurgulamak üzere, onlara melek gönderilse bile bunun kadın suretinde temsil edilemeyeceği ifade edilmiştir. (Bakınız: Zuhruf sûresi, âyet, 19)
    (3) Kâfirlerin ısrarla istedikleri şekilde peygamber bir melek olsaydı, o melek bir insan suretinde gelecekti. Çünkü sıradan insanların meleği asıl şekliyle görmelerine imkân yoktu. Bu defa onların bu husustaki şüpheleri ve müşkülleri aynen sahnelenmiş olacaktı. Zira peygambere dedikleri gibi ona da, "Sen de bizim gibi bir beşersin, melek olamazsın" diyeceklerdi.
    10. (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti.

    11. De ki: "Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün."

    12. De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    13. Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    14. De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

    15. De ki: "Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım."

    16. (O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.

    17. Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O'ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    18. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    19. De ki: "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahittir.(4) İşte bu Kur'an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben şahitlik etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

    (4) Kureyşliler, "Ey Muhammed! Senin hakkında yahudilere, hıristiyanlara sorduk, peygamberliğine dair bir haber olmadığını söylediler. Bize senin peygamber olduğuna dair bir şahit göster" demişler ve bunun üzerine bu âyet inmişti.
    20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.(5) Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    (5) Çünkü Tevrat'ta ve İncil'de Resûlullah hakkında tanıtıcı bilgiler vardır. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 146)
    21. Kim Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.

    22. Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah'a ortak koşanlara, "Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?" diyeceğimiz günü hatırla.

    23. Sonunda onların manevraları, "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz (O'na) ortak koşanlar değildik" demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

    24. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?

    25. İçlerinden, (Kur'an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız.(6) Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, "Bu (Kur'an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil" derler.

    (6) Konu ile ilgili olarak bakınız: İsrâ sûresi, âyet, 46.
    26. Onlar başkalarını ondan (Kur'an'dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

    27. Ateşin karşısında durdurulup da, "Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü'minlerden olsak" dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

    28. Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

    29. Derler ki: "Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz."

    30. Rab'lerinin huzurunda durduruldukları vakit (hâllerini) bir görsen! (Allah) diyecek ki: "Nasıl, şu (dirilmek) gerçek değil miymiş?" Onlar, "Evet, Rabbimize andolsun ki, gerçekmiş" diyecekler. (Allah), "Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!" diyecek.

    31. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o saat (kıyamet) gelip çatınca, bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, "Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!" diyecekler. Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür!

    32. Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    33. Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.

    34. Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur.(7) Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor.

    (7) Konu ile ilgili olarak bakınız: Sâffât sûresi, âyet, 171-173.
    35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.

    36. (Davete), ancak (bütün kalpleriyle) kulak verenler uyar. (Kalben) ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir. Sonra da hepsi O'na döndürülürler.

    37. Dediler ki: "Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!" (Ey Muhammed!) De ki: "Şüphesiz Allah'ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor."

    38. Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

    39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içerisindeki birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah, kimi dilerse onu şaşırtır.(8) Kimi de dilerse onu dosdoğru yol üzere kılar.

    (8) İnsan, Allah'ı tanıyacak, iman ve İslâmla bağdaşacak fıtratta yaratılmıştır. Kişi bu fıtratı üzere yürümez; onu bozar, küfür ve sapıklığa kucak açarsa, Allah da onu şaşırtır.
    40. (Ey Muhammed!) De ki: "Söyleyin bakalım. Acaba size Allah'ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer (putların size yararı dokunduğu iddianızda) doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın).

    41. Hayır! (Bu durumda) yalnız O'na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah'a ortak koştuklarınızı unutursunuz."

    42. Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.

    43. Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya.. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.

    44. Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.

    45. Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

    46. De ki: "Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah'tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?" Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar?

    47. De ki: "Ne dersiniz, Allah'ın azabı size beklenmedik bir anda veya açıktan açığa gelse, zalimler toplumundan başkası mı helâk edilecek?"

    48. Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

    49. Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır.

    50. De ki: "Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum." De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"

    51. Kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab'lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur'an ile) uyar.

    52. Rab'lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.(9)

    (9) Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'e, "Fakir müslümanları yanından kovarsan seninle gelir otururuz" demişlerdi. Hz. Peygamber de "Ben mü'minleri kovamam" buyurmuştu. Onlar, "Bari biz senin yanına geldiğimizde onlar kalkıp gitsinler, biz çıkınca girsinler. Çünkü biz bunlarla oturmayı gururumuza yediremiyoruz," demişlerdi. Resûlullah da bu kişilerin bu sayede müslüman olabileceklerini düşünerek teklifi kabul etmek üzere iken bu âyet-i kerime inmiştir.
    53. Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, "Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?" desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?

    54. Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: "Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    55. Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

    56. De ki: "Sizin, Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam."

    57. De ki: "Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır."

    58. De ki: "Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu." Allah, zalimleri daha iyi bilir.(10)

    (10) Hz. Peygambere karşı çıkanlar, "Seni reddediyoruz, inkâr ediyoruz, ama bize hiçbir şey olmuyor. Gerçekten peygamber olsaydın, başımıza taş yağardı. Hadi hemen böyle bir azap gelsin de görelim," diyorlardı. İslâm'ın ilim ve akıl yoluyla ikna etme prensibini temel ilke olarak aldığını, zorlama ve kaba kuvvete dayanmadığını bilmiyorlardı. Zaten böyle bir azabı istemek, Peygamber'in âlemlere rahmet oluşu ile bağdaşmazdı.
    59. Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.

    60. O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O'nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.

    61. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir.(11) Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.

    (11) Koruyucu melekler, insanların iyi ya da kötü tüm yaptıklarını tespit eden meleklerdir. Konu ile ilgili olarak bakınız: İnfitar sûresi, âyet, 10.
    62. Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O'nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.

    63. De ki: "Sizler, açıktan ve gizlice O'na 'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?"

    64. De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

    65. De ki: "O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir." Bak, anlasınlar diye, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.

    66. O (Kur'an) hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim."(12)

    (12) Âyette şu mesaj verilmektedir: "Ben illa da sizi tasdike zorlayacak, yalanlamanızı engelleyecek, sizi Allah adına cezalandıracak, veya azap geldiği takdirde onu durduracak, sizi ondan koruyacak değilim. Ben, olmuş ve olacakları Allah'ın bana vahyettiği şekilde haber veririm."
    67. Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz.

    68. Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.(13)

    (13) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet, 140.
    69. Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

    70. Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur'an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

    71. De ki: "Allah'ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları 'bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?" De ki: "Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah'ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu."

    72. Bir de, bize, "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'a karşı gelmekten sakının" diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah'tır.

    73. O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah'ın "ol" deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O'nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    74. Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

    75. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı(14) gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.

    (14) Meâldeki "hükümranlık ve nizam" ifadesi, âyetteki "melekût" kelimesinin karşılığıdır. Melekût, Allah'a özgü hükümranlık demektir. "Melekûtu göstermek" de Yüce Allah'ın kâinata koyduğu, hissedilebilen veya hissedilemeyen muazzam nizamı ve tabiat kanunlarını araştırıp anlayabilecek, inceliklerini kavrayabilecek yeteneğin verilmesidir.
    76. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi.

    77. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi.

    78. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.

    79. "Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."

    80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?"

    81. "Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin."

    82. İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

    83. İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimiz.. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    84. Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh'u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yûsuf'u, Mûsâ'yı ve Hârûn'u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

    85. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı, İlyas'ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

    86. İsmail'i, Elyasa'ı, Yûnus'u ve Lût'u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.

    87. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik.

    88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.

    89. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.(15)

    (15) Yani ilâhî kitaplara, onların hükümlerine ve peygamberlerin davetine uyacak mü'minler bulunacaktır.
    90. İşte, o peygamberler, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: "Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur'an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır."

    91. Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler.(16) Çünkü, "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler.(17) De ki: "Mûsâ'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (Ey Muhammed!) "Allah" (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.

    (16) Yani Allah'ı, şanına yaraşır şekilde tanımadılar, bilemediler.
    (17) Yahudiler, Peygamberi ve ona indirilen Kur'an'ı inkâr etmek uğruna, kendi peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etme durumuna düşmüşlerdi.
    92. İşte bu (Kur'an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke'yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.(18) Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.

    (18) Bu sûrenin 90. âyetinde ifade edildiği üzere, İslâm evrensel bir dindir. Dolayısıyla, Mekke civarındaki insanlar ifadesi tüm dünya insanlığını kapsar.
    93. Allah'a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, "Bana vahyolundu" diyen, ya da "Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim" diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve O'nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız" diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!

    94. Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah'ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.

    95. Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O'ndan) nasıl çevriliyorsunuz?

    96. O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

    97. O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    98. O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.

    99. O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı.(19) Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah'ın varlığını gösteren) ibretler vardır.

    (19) Bu ifadeyle, meyve ve sebzelerin hayatlarını sürdürme ve gelişme kanunları açısından birbirlerine benzemelerine rağmen tad, renk, koku, yapı ve görüntü olarak birbirlerinden çok farklı oldukları vurgulanmış olabileceği gibi, başka benzerlik ve farklılıklar da kastedilmiş olabilir. Âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk'ın yaratmasındaki muazzam inceliklere bir dikkat çekme vardır.
    100. Bir de cinleri Allah'a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah'a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.

    101. O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O'nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    102. İşte sizin Rabbiniz Allah. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin. O, her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir.

    103. Gözler O'nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder."(20) O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

    (20) Allah'ın zatına bu dünya gözüyle ulaşmak, O'nun hakikatini kavramak mümkün değildir. Ahirette ise birçok gözler O'nu görecektir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Kıyâme sûresi, âyet, 23.
    104. Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller(21) geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.

    (21) Basiret, gönül gözü demektir. Kafadaki göze basar denildiği gibi, kalp ve gönül gözüne de basiret denir. Âyetteki "gerçekleri gösteren deliller" ifadesi ile, Allah Teâlâ tarafından Resûlullah'a vahyolunan âyetler ve Allah'ın birliğine, kuvvet ve kudretine delalet eden ve yukarıda geçen âyetlerde dile getirilen ibret alınacak kâinat olayları kastedilmiştir.
    105. Onlar, "Sen iyi ders almışsın" desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur'an'ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.(22)

    (22) Peygambere gönderilen vahyin karşısında hayretlere düşen müşrikler, "Sen ders almış okumuşsun, yoksa bu okuduğun Kur'an âyetleri ümmî birinin işi değil", diyorlardı.
    106. Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir.

    107. Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

    108. Onların, Allah'ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah'a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.

    109. Eğer kendilerine (başka) bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair en güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?"

    110. Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.

    111. Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

    112. İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

    113. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

    114. "Size Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indiren O iken ben Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.(23)

    (23) Kureyş müşrikleri peygamberimize, "Aramızda yahudi veya hıristiyan âlimlerinden bir hakem seçelim. Senin getirdiğin din hakkında onların kitaplarında bulunanı bize haber versinler" demeleri üzerine bu âyetle onlara cevap verilmiştir.
    115. Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    116. Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

    117. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir.

    118. Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin.

    119. Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir.(24) Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir.

    (24) Yenmesi haram kılınan şeyler için bakınız: Bakara sûresi, âyet, 173; Maide sûresi, âyet, 3; En'âm sûresi, âyet, 145; Nahl sûresi, âyet, 114-115.
    120. Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır.

    121. Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.(25)

    (25) Müşrikler ölmüş hayvan eti yerler ve aralarında, "Bakın, Muhammed ve ashabı kendi elleriyle kestikleri hayvanların etini yerler de Allah'ın öldürdüğü haramdır, derler" diye dedikodu yaparlardı. Âyet, müşriklerin durumuna düşmemeleri konusunda mü'minleri uyarmaktadır.
    122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.

    123. İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.

    124. Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız" derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.

    125. Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.

    126. Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    127. Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.

    128. Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: "Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız." Onların insanlardan olan dostları, "Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık" diyecekler. Allah da diyecek ki: "Allah'ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir." Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    129. İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.

    130. (O gün Allah, şöyle diyecektir:) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar şöyle diyecekler: "Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

    131. Bu (peygamberlerin gönderilmesi), Allah'ın, halkları habersizken ülkeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir.

    132. Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.

    133. Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.

    134. Şüphesiz size va'dedilen şeyler mutlaka gelecektir.(26) Siz bunun önüne geçemezsiniz.

    (26) Âyetteki "va'dedilen şeyler" ile, öldükten sonra dirilme, hesap, cennet, cehennem, iyilere iyi derece, kötülere kötü derece verileceği gibi gerçekler kastediliyor.
    135. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Ama dünya yurdunun sonucunun kimin olacağını yakında öğreneceksiniz. Şüphesiz, zalimler kurtuluşa eremezler.

    136. Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, "Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için" dediler. Ortakları için olan Allah'ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor.. Ne kötü hükmediyorlar!(27)

    (27) Bu âyet, Cahiliye Araplarının yanlış ve saçma âdetlerinden birini anlatıyor: Hurma, arpa, buğday gibi ziraat ürünleriyle, koyun, keçi, deve, sığırdan Allah için bir pay ayırırlar, misafirlere, fakirlere harcarlar; kendileri bundan yemezlerdi. Bir pay da putlarına ayırır, onu istedikleri gibi putların hizmetlerine harcarlardı. Ayrıca Allah için ayırdıklarından artakalanı putlara ait fona aktarırlar, "Allah zengindir, fazlasına ihtiyacı yok. Putlar ise fakirdir", diye bir de kılıf uydururlardı. Âyette bu akılsızca uygulama kınanıyor.
    137. Yine bunun gibi, Allah'a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.

    138. Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: "Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır." Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah'a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır.

    139. Bir de dediler ki: "Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır." Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir.(28) Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    (28) Arap müşriklerinin batıl inançları çoktu. Bunlardan biri de bir familyadan olan hayvanların bazen erkek bazen dişilerinin eti haram veya helâl sayılır, birtakım isimler altında uydurma helâl haram listeleri yapılırdı. Hâlbuki bu hayvanların deve, sığır, koyun, keçi, erkek, dişi olmaları ya da doğmuş bulunup bulunmamaları, etlerinin haram olmalarının sebebi ve illeti olamazdı. Âyet, bu mantıksızlığı açıklıyor. (Ayrıca bakınız: Mâide sûresi, âyet,103.)
    140. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah'ın kendilerine verdiği rızkı -Allah'a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.

    141. O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır.(29) Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü)(30) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

    (29) Bakınız: En'âm Sûresi, âyet, 99 ve ilgili dipnot.
    (30) Öşür, "onda bir" demektir. Toprak ürünlerinde bu oranda verilen zekâtın özel adıdır.
    142. Yine O, hayvanlardan da irili ufaklı var edendir.(31) Allah'ın size rızık olarak verdiğinden yiyin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

    (31) Âyetin bu kısmı, "O, hayvanlardan yük taşıyanları ve tüylerinden döşek yapılanları yaratandır" şeklinde de tercüme edilebilir.
    143. O, (hayvanlardan) sekiz eşi de yaratandır: (Erkek ve dişi olarak) koyundan iki, keçiden de iki. Ey Muhammed! De ki: "Allah iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bilerek haber verin."

    144. Yine (erkek ve dişi olarak) deveden iki, sığırdan da iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?" İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.(32)

    (32) Konu ile ilgili olarak 139. âyetin dipnotuna bakınız.
    145. De ki: "Bana vahyolunan Kur'an'da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir." Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.(33)

    (33) Darda kalan kimsenin, haram kılınan yiyeceklerden yiyebileceği ile ilgili olarak ayrıca, bu sûrenin 119. ve Bakara sûresi, 173. âyetlerine bakınız.
    146. Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık.(34) Biz elbette doğru söyleyenleriz.

    (34) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet,160. Aslında bunlar haram şeyler değildi. Yahudiler bir zamanlar bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslenmişlerdi. Sonra saldırganlık, zulüm, hakka karşı başkaldırma, peygamberleri öldürme, faiz alma, insanları öldürmeyi helâl sayma gibi ölçüsüz davranışları sebebiyle birçok temiz rızıklardan mahrum edilmişlerdi. Sığır ve koyun gibi bazı hayvanların yalnızca iç yağlarının kendilerine haram kılındığı ve bu hayvanların onlara haram kılınan tırnaklı hayvanlar kapsamına girmediği âyetin metninden anlaşılmaktadır.
    147. Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. (Bununla beraber) suçlu bir toplumdan O'nun azabı geri çevrilmez."

    148. Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: "Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz."

    149. De ki: "En üstün delil yalnızca Allah'ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi."(35)

    (35) Bu âyetten Allah'ın; insanların doğru yola ermelerini dilemediği anlamı çıkarılamaz. Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların hür iradesine Allah'ın müdahale etmediğidir. İnsanlar doğru, ya da eğri yolu kendi hür iradeleriyle seçerler. Allah da bu tercihlerin aksine bir irade ortaya koymaz. Zira böyle bir şey insan iradesine baskı olurdu ki, bu taktirde insanların sorumlu olmaması gerekirdi. Buna göre Allah'ın, insanları kendi tercihlerine ters düşecek şekilde zorunlu olarak doğru yola getirmek istememiş olması, aslında onların iradelerini bu yönde kullanmadıklarının bir ifadesidir. Kısaca âyet şöyle anlaşılmalıdır: "Siz istemeseniz de Allah sizi doğru yola iletebilirdi. Ama bu sizin hür iradenizi yok saymak olurdu. Bu sebeple Allah sizin tercihinize ters düşecek şekilde doğru yola girmenizi istemedi ki iradenize baskı yapmış olmasın."
    150. De ki: "Haydi, Allah şunu haram kıldı" diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.

    151. (Ey Muhammed!) De ki: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.(36) Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.(37) İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız."

    (36) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 32.
    (37) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 33.
    152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.(38) Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız.(39) (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

    (38) Yetimin malına en güzel bir şekilde yaklaşmak, onun malının çoğalmasını sağlayacak yolları araştırmak demektir.
    (39) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 286.
    153. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O'nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.

    154. Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler.

    155. Bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

    156,157. "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik" demeyesiniz, yahut, "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz, diye bu Kur'an'ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız.

    158. (Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini(40) ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez.(41) De ki: "Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz."

    (40) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Furkân sûresi, âyet, 7,8,21.
    (41) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Mü'min sûresi, âyet, 84,85.
    159. Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

    160. Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

    161. De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk'a yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."

    162. Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."

    163. "O'nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim."

    164. De ki: "Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.(42) Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

    (42) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsrâ sûresi, âyet,15; Fatır sûresi, âyet, 18; Zümer sûresi, âyet, 7; Necm sûresi, âyet, 38.
    165. O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • MEAL HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ ALMAK İSTEYENLERE
    Takdim
    Hakīkatler ve hikmetler menbaı olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ni‘metini, bizlere ihsân eden ve bizi Kur’ân hizmeti ile şerefyâb eden Mütekellim-i Ezelî, Rabbimiz, Hâlıkımız, Cenâb-ı Vâhibü’l Atâyâ Hazretlerine, nâzil oluşundan kıyâmete kadar okunacak ve yazılacak olan Kur’ân kelimelerinden ve harflerinden hâsıl olan sevablar adedince hamd ü senâlar olsun.

    Bütün hâlleri, sözleri ve tavırları ile Kur’ân-ı Hakîm’in en büyük mu‘cizesi ve o hutbe-i ezeliyenin en parlak mazharı olan, peygamberler reîsi, evliyâlar seyyidi Hazret-i Fahr-ı Âlem Muhammed Mustafâ (asm)’a, hem sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına, hem âl ü ashâbına ve umum sâlih kullara salât ü selâmlar olsun.

    Peygamberimizin da‘vâ-yı nübüvvetinin en büyük delîli olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allah’ın kelâmı olmakla, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Hem o semâvî kitab, belâğat, i‘câz ve îcâzıyla, herbir âyeti arasında kuvvetli irtibatlar bulunan ve âyetleri birbirini tefsîr eden, böylece bölünmesi mümkün olmayan bir “kelime-i vâhide” hükmünde mukaddes bir kütübhânedir.

    Bu husûsiyeti i‘tibâriyledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in en iyi müfessiri, yine Kur’ân’dır. Onun gāye ve maksadlarını, ondan sonra bize en iyi öğretecek olan, pek çok âyâtın sarâhatiyle ifâde edildiği gibi, teblîğ ile birlikte tebyîn vazîfesiyle de muvazzaf olan ve vahyi bizzat telakkī eden Resûl-i Ekrem (asm)’dır. O zat (asm)’ın beyânı, bütün tefsirlerin aslı ve esâsıdır ki Kur’ân’ın ma‘nâ ve hakīkatlerini, ümmetine hâl ve kāl lisânıyla teblîğ etmiştir.

    Fahr-ı Âlem (asm)’ın dâr-ı bekāya irtihâllerinden sonra, gerek sahâbe-i kirâm ve selef-i sâlihîn (radıyallâhu anhüm ecmaîn), gerekse arkalarından gelen nice güzîde insanlar, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ve sünnet-i seniyenin rûhuna muvâfık bir hassâsiyetle Allah kelâmındaki marzıyât-ı İlâhiyeyi anlamak ve başkalarına da anlatmak gāyesiyle, tefsir faâliyetlerinde bulundular.

    Bütün bu nûrânî ve samîmî gayretler, Kur’ân hakīkatlerinin daha kolay anlaşılmasına hizmet etti. İslâmiyet’in cihanşümûl hüviyetiyle, Arab olmayan ve Arabca da bilmeyen insanların fevc fevc bu Hak Dîne dehâletleri netîcesinde, onların da Kur’ân’dan istifâde etmeleri ihtiyâcı ve böylece bu tefsirlerin sâir dillere çevrilmesi zarûreti hâsıl oldu. Binlerce cildlik eserler, bu maslahatla muhtelif lisanlara tercüme edildi ve istifâde umûmîleşti.

    Bu tercüme zarûretine ve bu hizmetin güzelliğine rağmen, üzerinde hemfikir olunan hakīkat şudur: Bir eserin başka bir dile çevrilmesi esnâsında, o kelâmın, o metnin ma‘nâsını diğer bir lisanda aynı hacimde kalarak dengi bir ta‘bir ile aynen ifâde etmek zordur. Bu hâl bilhassa, ilmî ve edebî metinlerde iyice müşkillik arz eder.

    Hattâ öyle metinler vardır ki, onun ifâdesindeki inceliğin, nüktelerin, vurguların kendi lisânındaki zenginliğiyle tercüme edilmesi pek mümkün değildir. O metin o hâliyle, sanki sâdece o lisâna has gibidir. Böyle ibârelerin diğer lisanlara çevrilmesi, artık birebir kelimelerle değil, daha uzun ve geniş veya daha farklı ifâdelerle tahlîl edilerek ancak yapılabilir ki, buna da uzunluğuna ve mâhiyetine göre artık tercüme değil, tefsir veya meâl denilmektedir.

    Bilhassa îcâz ta‘bîr edilen, az sözle çok ma‘nâları ifâde eden; ve i‘câz denilen, beyânı ile dinleyenleri mest ederek taklîdinde âciz bırakan; ve herbir âyetinde, herbir kelimesinde, hattâ herbir harfinde ve sükûnunda nihâyetsiz hikmetler bulunan; ve mübârek müdakkik nazarların ictihadlarına huccet olacak incelikler taşıyan; ve en mükemmel dînin esâsâtını vaz‘ eden Kur’ân’ın birebir hakīkī tercümesinin yapılması-nın mümkün olmadığı ve olamayacağı ise âşikârdır.

    Bununla berâber, dînî hükümlerin mukaddes mahfazaları olan lâfızlarının yerine hiçbir şey ikāme edilemez, yerlerini tutamaz, vazîfelerini göremez. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın cihandeğer üslûb-ı âlîsinin yerini, kâinâttaki hiçbir ta‘bîrât dolduramaz.

    Hakīkatte tercüme denilen şeyler ise, her ne kadar tercüme hassâsiyetiyle, olabildiğince metne bağlı kalarak yapılmaya çalışılsa da, bu noktada artık gāyet “muhtasar, nâkıs birer meâl” hükmündedir. Çünki, âyetlerin ma‘nâlarını biraz noksanı ile ifâde etmek ve tefsirlerde beyân olunan nice hârika nazarların serd edildiği ihtimâllerden zarûreten sâdece bir ihtimâli tercîh etmek, o metnin aynen tercümesi demek değildir.

    Zîrâ Kelâmullah’ın ma‘nâsını ifâde ederken, beşer sun‘unun ve dahlinin olduğu her yerde, velev ki bu ifâde, yüzlerce cildlik bir tefsîr ile olsun, netîcede orada ‘bize göre’ kaydıyla bir hasr, bir tahsis ve o âyetin pek çok vücûhundan tek bir vechini tercih var demektir.

    Bu böyle olduğu hâlde, nisbî bir istifâdenin ötesinde, meâlin Kur’ân ile denk olduğu fikrine kapılarak, o hakīkatleri geniş olarak açıklayan tefsirleri ihmâl etmek, hem münhasıran meâl ta‘lîm etmenin, “Kur’ân’ı ve dolayısıyla murâd-ı İlâhîyi gerçek vechiyle anlamak ve ondan şer‘î hüküm çıkarmak için kâfî olduğu” iddiâsında bulunmak, doğru bir düşünce değildir.

    Hem ecdâdımızdan böyle bir hizmeti, hakkını vererek yapabilecek olan dirâyet sâhibi nice ehl-i ilim, bu mevzu‘da asırlardır sırf bu endişe ile hassâsiyet göstermişlerdir.

    İşte mezkûr fâsid telakkī netîcesindedir ki Kur’ân, lâfzı ve ma‘nâsı ile mu‘cize olduğu hâlde, “Türkçe Kur’ân” veya “Kur’ân’ın Türkçesi” gibi yanlış ta‘bîrâtı ehl-i îman bilmeyerek kullanıyorlar.

    Hâlbuki meâl metni, sû’-i niyet ve menfî bir kasıd ile yâhut gaflet ile mütâlâa edildiği vakit mahzurlu iken, Kur’ân metninin aslını ve onun tefsirlerinin yerini tutamayacağı bilindiği ve böyle kabûl edildiği takdirde, faydasının pek ziyâde olacağı ise muhakkaktır. Zîrâ o ezelî kelâmın mukaddes ma‘nâlarını insanların anlayışına bir derece yaklaştırmak, ulvî hakīkatlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmak, hergün okunan ve dinlenen Kur’ân âyetlerinin ma‘nâlarını, çok muhtasar, çok kısa da olsa anlamaya çalışmak elbette güzeldir.

    İnsanlık, Kur’ân’ın feyiz ve bereketine her asırda muhtaçtır. Ancak, Kur’ân’ın etrâfındaki surların yıkılıp artık i‘câzının kendisine çelik bir zırh olarak kaldığı ve âhir zaman fitnelerinin sağanak hâlinde ehl-i îmâna hücûm ettiği, hem îmânı muhâfaza etmenin kor ateşi elde tutmak gibi zor ve müşkil bir hâle geldiği, bid‘a ve dalâletlerin şahsî ve ictimâî hayâtı istîlâ ettiği felâket ve helâket asrının bîçâre ve mütehayyir insanları, onun sönmez nûruna daha ziyâde muhtaçtırlar.

    İşte böyle bir zamanda, her cihetten ve görülmemiş müfsid vâsıtalarla Kur’ân’a ve îmâna hücûm edildiği bir hengâmede; “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez ma‘nevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya isbât edeceğim!” deyip Kur’ân’ı müdâfaa nâmına cihâna meydan okuyan, maddî ma‘nevî her türlü zorluklara göğüs gererek, Kur’ân ve îman hakīkatlerinin muhâfazası ve gönüllere nakşolunması, hem sünnet-i seniyenin ihyâsı için cansiperâne nûrânî bir hizmetle küfrün temel taşlarını zîr ü zeber eden, en mütemerrid ve muannid Kur’ân düşmanlarını ilzâm edip susturan ve Kur’ân’ın kırk vecihle mu‘cize olduğunu kat‘î bir sûrette isbât edip hak Kelâmullah olduğunu kör gözlere dahi gösteren, çilekeş Kur’ân dellâlı Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin beyân ettiği şekilde; asır marîzdir, ümmet ma‘nen hastadır ve millet de dehşetli rahnelerden mutazarrır ve illetlidir; reçete ise, İttibâ-ı Kur’ân’dan başka bir şey değildir.

    İşte bu hâlis ve nûrânî gāyeye ma‘tuf olmak üzere, Bedîüzzaman Hazretleri, hem Kur’ân hattının muhâfazasına hizmet etmek; hem Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâlarında, hakīkatlerinde ve işâretlerinde olduğu gibi, lâfızlarında ve harflerinde dahi çok sırlar ve meziyetler bulunduğuna bir zemin ihzâr etmek ve nazar-ı dikkati Kur’ân’ın hattına çevirip, hakīkatlerine ehemmiyetle baktırmak; hem de, Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle, irşâdıyla, ilhâmıyla, feyziyle ve yalnız onun ta‘lîmiyle ve imlâsıyla yazılan Risâle-i Nûr’u, asıl menbaı olan Kur’ân’a rabtedip; ve onlar kimin malı olduğunu ve neye hizmet ettiklerini, ve neyin bürhanları olduklarını, onların meziyetleri nereden geldiklerini göstermek için yeni bir tarz ile Mushaf-ı Şerîf’i yazdırıp hâşiyelerinde, âyetlerin hakīkatlerinin hangi risâlelerde beyân edildiğini şifre nev‘inden rakamlarla işâret etmek, âdetâ hâşiyesinde dilsiz bir tefsir, şifreli bir şerh, rakamlı bir hâşiye, sükût ile bir beyânı yazmak ve o Sözler katrelerini (Risâle-i Nûr’u) o denize dökmek azminde ve niyetinde olduğunu yaklaşık yetmiş sene önce ifâde ediyor. (Rumuzât-ı Semâniye, 8)

    Selef-i Sâlihîn’in, âyetlerin asıllarına herhangi bir şey karışmasın diye Kur’ân sahîfelerine hâşiyelerle îzahlar düşülmesindeki ictinâbından korktuğunu, fakat daha sonra gelen müteahhirîn ulemâsının buna fetvâ verdiğini yine Rumûzât-ı Semâniye adındaki eserinde beyân eden Bedîüzzaman Hazretleri bu niyetlerini: “Eğer reyiniz inzımâm ederse, Kur’ân’ın i‘câz-ı zâhir ve ma‘nevîsine medar bazı işâretlerle, hâşiyesinde hangi risâlede îzah ve isbât edildiğine işâret olunacaktır” diyerek, bu hizmeti bir nevi‘ zımnî muvâfakatle, içlerinde mühim âlimler de bulunan talebelerinin meşveretine havâle etmiştir.

    İşte, “Kur’ân-ı Kerîm ve Karşılıllı Meâli” nâmıyla takdîm ettiğimiz bu çalışma, milletimizin îmânının selâmeti için yegâne yol olan Kur’ân’la merbûtiyetin te’sîsi gāyesiyle, yirminci asırda her cihetten Kur’ân’a hizmeti müsellem, nâdire-i zaman bir şahsiyetin, yetmiş sene önce niyet ettiği, fakat ömrü vefâ etmediği bu hizmeti, onun vasiyeti telakkī edip, îfâsını kendilerine gāye edinen ve onun bu asra damgasını vuran rahle-i tedrîsinde yetişen talebelerinin, üstadları gibi sırf Allah rızâsını esas tutmaya çalışarak, yine ondan aldıkları ders ile, feyiz ile yapmaya himmet ettikleri mütevâzi‘ bir gayrettir.

    Neşriyâtımızın bünyesinde bulunan İlmî Araştırma Merkezi nezâretinde on yıla yakın süren bu çalışma, gerek yurt içindeki muhtelif İlâhiyât Fakültelerinden ve şark medreselerinden, gerekse yurt dışındaki Câmi‘ü’l-Ezher gibi dînî eğitim veren üniver-sitelerden ve medreselerden me’zun olan on kişilik bir hey’et tarafından yapıldı.

    İstişâre esas tutularak, hey’et hâlinde hazırlanan bu nihâî metin, son olarak ilâhiyât, edebiyat, târih, psikoloji, pedagoji, eğitim, mühendislik, teknik eğitim, tıb, iktisad, hukuk, siyasal, güzel san‘atlar gibi çok farklı meslek ve ihtisaslara sâhib, ricâlen nisâen oldukça kalabalık bir hey’etin baştan sona ciddî tedkik ve iştirâkiyle, görüşlerinden istifâde edilerek bir yıla yakın bir süre içinde redakte edildi.

    Bu samîmî çalışmamızın her safhasında her ne kadar Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın izzetine ve kudsiyetine yakışır bir tavr-ı hürmet ile a‘zamî bir ihtimam ve hassâsiyet gösterilmişse de, taksîrâttan ve noksanlıklardan hâlî olmadığımızdan, sehivlerimiz olmuşsa, bunların hüsn-i niyetimize hamledilerek tashih ve ikmâl edilmesine vesîle olmak üzere tarafımıza bildirilmesini bütün mü’min kardeşlerimizden ricâ ederken; tevbeleri kabûl eden, hatâları affeden, hem hîbe ve atiyyesi vâsi‘ olan, dilediği kullarının seyyiâtlarını dahi hasenâta çeviren Rabbimizden, tazarru‘ ve niyâzımız odur ki; hatâlarımızı affedip bizleri rızâsına mazhar eylesin! Hem kendisine sonsuz hürmet ve meveddetle bağlandığımız Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn, Fahr-ı Âlem ve Resûl-i Kibriyâ Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretleri bu hizmetimizden rûhen hoşnûd olsun!

    Böyle bir hizmeti bizlere nasîb eylediği ve şu mihnet ve kürbet asrında bizleri kendi hâlimizde başıboş bırakmayıp, Kur’ân’ının nûrundan mahrûm etmediği için Rahmanü’r-Rahîm olan Hakk Teâlâ Hazretlerine nâmütenâhî medyûn u müteşekkiriz ve hâmidiz.

    Kelâmullâh’ın anlaşılmasına müteveccih hizmetlerdeki şerâfet ve muvaffakıyet, ancak o mâide-i semâviye’nin misilsiz feyzindendir, hem o Furkān’a hizmetkâr kabûl edilip, hak bir da‘vâda istihdâm edilmenin alâmeti ise, ancak ihsân-ı İlâhî, kabûl-i Rabbânî mazharı olarak o hizmette muvaffak kılınmak olabilir, diye telakkī ediyoruz.

    Rabbimiz, Hâlıkımız olan Cenâb-ı Hakk’dan niyâzımız odur ki; aklımızı, kalbimizi ve rûhumuzu Kur’ân’ın nûruyla nûrlandırsın! Nefsimizi Kur’ân’ın nûruyla irşad ve onun nûruyla terbiye eylesin! Hem bizleri o nûr ile yaşatsın, o nûr ile huzûruna alsın! Âmîn.

    Biz, Hakk Teâlâ’nın Mecîd Kur’ân’ına hizmetkârlık ihsânını ve lütfunu, münhasıran O’nun ikrâm, ihsan ve inâyeti bildik, öyle kabûl ettik ve yine O’nun kudretine istinâd ederek gayret ettik. Te’sir, terğib ve tevfik ise ancak Müfettihü’l-Ebvâb olan Cenâb-ı Vâhibü’l-Atâyâ Hazretleri’ndendir.

    Mukaddeme
    Bütün semâvât ve arzın yaratıcısı nâmına bir hitâb olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, her asra ve her tabaka insana en lüzumlu ihtiyaçlarını ve hisselerini eşsiz bir üslûb ile veren; anlayış ve zekâca muhtelif binler tabakalara feyzini dağıtıp, nûrunu neşreden ve mil-yonlar akılların tefekkür ettiği, dillerin tilâvet ettiği, kulakların dinlediği bir kitab olduğu hâlde, gençliğin-den zerre mikdar kaybetmeyerek, sanki yeni nâzil olmuşcasına taptâze kalan umûmî bir muallim ve hâs bir mürşiddir.

    Beşeriyetin hakīkī mürşidi olan Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân’ın cihanşümûl bir hüviyet arz etmesinden ve âlem-i İslâm’da, muhtelif lisanlarla konuşan pek çok kavim ve milletlerin mevcûdiyetinden dolayı, ‘Rabbimiz bizden ne istiyor, hem marziyâtı nedir?’ diyen mü’minlere, Kur’ân hakīkatleri asırlardır, tenzîl buyurulduğu Arabca’nın hâricindeki lisanlarda da tefsir ve meâllerle ifâde ve îzah edilegelmiştir.

    Meal ve Tercüme
    Meâl, lügavî olarak; bir şeyin varacağı yer ve gāye ma‘nâsında mekân ismidir. Istılâhda ise, bir sözün ma‘nâsını her cihetten değil, biraz noksanı ile, yakla-şık olarak ifâde etmeye denir.

    Tercüme kelimesinin lügat ma‘nâsı ise: “Sözü, bir lisandan başka bir lisâna nakletmek” demektir. Istılâh-taki ma‘nâsı ise, bir kelâmın ma‘nâsını, diğer bir lisanda dengi bir ta‘birle aynen ifâde etmektir.

    Bir tercümenin, asıl lâfzın ma‘nâsına tamâmen mutâbık ve tam bir tercüme olabilmesi için; sarâhatte (açıkça ifâde edilen yerleri, aynı açıklıkta ifâde etme-sinde), delâlette (açıkça beyân edilmediği hâlde lâfzen delâlet edilen ma‘nâları, aynı incelikle göstermesinde) muvâfık olmak zorundadır.

    Kezâ, icmâlde (bir gāyeye binâen tafsîl edilmeden hulâsa olarak beyân edilen yerleri, aynı kısalıkla ifâde etmesinde), tafsilde (genişçe açıklanan yerleri aynı ge-nişlikle beyânında), umumda (bir hükmü, umûmu ilgilendiren bir şekilde beyanda), hususda (bazı hü-kümleri ise husûsî tutmada) da ifâdeler denk olmalı-dır.

    Ve kezâ, ıtlakta (kimi hükümlerin başka ma‘nâlara da hamlinin mümkün olabilmesi için sınırlarını çiz-meyerek belirsiz bırakmasında), takyidde (bazı hü-kümleri ise, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek şekilde, hudûdunu kesin olarak belirlemesinde), kuv-vette (kelâmın belli ma‘nâları tek bir kalıp ile değil, aynı ma‘nâya gelen fakat farklı incelikler taşıyan birçok kelimelerle vurgulamasında), isâbette (metinde kimleri ve hangi ma‘nâları muhâtab aldığının âşikâre bilinmesinde) de dengi bir ta‘bîrle ifâde edilmelidir.

    Ve yine hüsn-i edâda (maksadı ifâde eden kelime-ler tek başına bile kaldığında, o ma‘nâyı aynı güzel-likle ifâde etmesinde), üslûb-ı beyanda (kendine has olan aynı üslûbla anlatmasında), hâsılı ilimde, (kulla-nılan edebî) san‘atlarda asıldaki ifâdeye denk olması lüzûmu vardır.

    Hâlbuki muhtelif lisanlar arasında oldukça fazla müşterek bağlar bulunduğu hâlde, herbirini husûsî kılan ve diğerlerinden ayıran, o lisâna mahsus birçok farklılıklar vardır. Lisânî husûsiyeti olmayan veya az olan, yalnız akla hitâb eden bazı müsbet ilim ve fen-lerle alâkalı eserlerin tercümesi rahatlıkla mümkün olsa bile, kalbe ve hissiyâta hitâb eden ve lisan cihe-tiyle edebî kıymeti hâiz, az sözle çok ma‘nâlar ifâde eden bedîî eserlerin tercümelerinde, asıl lisandaki ma‘nâ ve maksad tamâmıyla ifâde edilemediği için, muvaffakiyet pek nâdirdir.

    Tercümeler, harfî (lâfzî) ve tefsîrî (ma‘nevî) olmak üzere iki kısma ayrılır. Harfî tercüme, nazmına ve tertîbine dikkat ederek, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda misli bir ta‘birle ifâde etmektir.

    Tefsîrî yâhut ma‘nevî tercüme ise; nazmına ve tertîbine dikkat etmeden, bir kelâmın ma‘nâsını diğer bir lisanda kendi üslûbuyla ifâde etmek demektir.

    Kur'ân Tercüme Edilebilir mi?
    Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ma‘nâsı ve hakīkat-leri mu‘cize olduğu gibi, mukaddes ma‘nâların mah-fazaları olan lâfızları dahi mu‘cizedir. Kur’ân’ın lâfızları o tarzdadır ki, herbir kelâmının, herbir keli-mesinin, herbir harfinin, hattâ bazen herbir sükûnu-nun çok vecihleri, çok hikmetleri bulunur.

    Her türlü noksanlıktan münezzeh ve müberrâ ve ehl-i dalâletin bâtıl fikirlerinden mukaddes ve muallâ olan Zât-ı Akdes’in kelâmının ma‘nâlarına zarf olabi-len bir lâfzın yerini, elbette hiçbir beşerî lisan tuta-maz.

    Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın lâfızlarının âdetâ elbise değil, ondan ayrılmayan cild mesâbesinde olması bi’l-bedâhe ve bi’z-zarûre gösteriyor ki: Belâğatıyla asır-lardır edibleri, fasih konuşanları ve hukemâyı dize getiren Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri, kābil-i tercüme değildir.

    Bununla berâber, çok cihetlerle mu‘cize olan ve İlâhî kelâmın kalıbı ve sûreti olan Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi, hem garîbdir, hem acîbdir, hem mukni‘dir, hem de câmi‘dir.

    Kur’ân’ın üslûbu kendine mahsustur, gerek nüzûl-den önce gerekse sonra hiçbir beşerin ifâdesine ben-zemez. O Furkān’ın öyle bir üslûbu vardır ki, ne o başkasını taklîd etmiştir, ne de başkasının onu taklîde tâkati vardır.

    Kur’ân’ın üslûbunun hârikulâde câmiiyetindendir ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan Kur’ân’ın engin denizini ihtivâ eder; bir tek âyet, o sûrenin hazînesini içine alır; âyetlerin her birisi birer küçük sûre, sûrele-rin çoğu küçük birer Kur’ân hükmündedir.

    Hem Kur’ân’ın ma‘nâları öyle hârika lâfızlarla ifâde edilmiştir ki, aynı anda muhtelif zaman ve mekânlarda yaşayan, ilim, irfan ve an‘aneleri çok farklı bütün insanlara hitabda ve onların idrâk seviye-lerine uygunlukta zirvededir.

    O, bu hüviyetiyle ve üslûbunda hiçbir sun‘îlik ese-ri bulunmamasıyla; bil‘akis fıtrî bir selâset, akıcılık arz etmesi sebebiyle, lisânına cihanda benzerine tesâdüf edilemeyecek bir letâfet vermiş olan eşsiz belâğat sâhibi bir kitâbdır.

    Hem Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsi o kadar hârikulâdedir ki; ne sâdece akla, ne de sâdece kalbe ve hissiyâta hitâb eder; akıl, kalb ve hissiyâtın hepsini birden muhâtab alıp zâhirî ve bâtınî her his, duygu ve kābiliyetlerin ayrı ayrı olan ihtiyaçlarının hiçbirini ihmâl etmeden ma‘nevî gıdâlarını vererek, hepsini en münâsib bir üslûb ile doyurur.

    Sıradan bir kelâmın dahi birebir tercümesi çok müşkil iken, herbir kelimesinde, harfinde, hattâ sükûnunda, herbir detayında incelikler ve hikmetler bulunan, hem bütün efrâdıyla mu‘cize olan ve en büyük dînin temel kitâbı olan, hem ayrıca lisân-ı nahvî olarak çok zengin bir muhtevâya sâhib olup munta-zam kāidelere dayanan ve bu zenginliklere müsâid bir lisanla beşere hitâb eden Kur’ân’ın tercüme edilebil-mesi imkânsızdır.

    Sâir lisanların çok ince ma‘nâları ifâde etmede Arabca ile mukāyese edildikleri takdirde kifâyetsiz kaldıkları bilinen bir gerçektir. Belki de kaderin cilve-si olarak insanlık târihiyle birlikte asırlardan beri ken-dini Kur’ân lisânı olmaya hazırlayan Arabca’nın bu zenginliği, Furkān-ı Hakîm’in lisân-ı Arabî ile indi-rilmiş olmasının hikmetlerinden biri olup, bu nükte, “Şübhesiz ki biz onu, anlayasınız diye Arabca bir Kur’ân olarak indirdik” (12/2) ve “Hiçbir eğriliği bulunmayan Arabca bir Kur’ân olarak (indirdik); umulur ki sakınırlar” (39/28) meâl-i icmâlîsindeki âyet-i kerîmelerin sarâhatiyle sâbittir.

    Kur’ân’ın kırk vücûh-ı i‘câzını “Yirmi Beşinci Söz” nâmındaki eserinde câlib-i dikkat ve nev‘-i şahsı-na münhasır hârika bir üslûb ile isbât eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın camiiyetini îzâh sadedinde şöyle bir mîsâl vermektedir.

    “Meselâ; elhamdülillah* bir cümle-i Kur’âniye-dir. Bunun en kısa ma‘nâsı, ilm-i nahiv ve beyan kāidelerinin iktizâ ettiği şudur:

    Yani: ‘Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gel-se, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hâsdır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a ki, Allah denilir.’

    İşte ‘ne kadar hamd varsa’, ‘el-i istiğraktan (lâm-ı ta‘riften)’ çıkıyor.

    ‘Her kimden gelse’ kaydı ise, ‘hamd’ masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umûmiyeti ifâde eder.

    Hem mef‘ûlün terkinde, yine makām-ı hitâbîde külliyet ve umûmiyeti ifâde ettiği için, ‘her kime karşı olsa’ kaydını ifâde ediyor.

    ‘Ezelden ebede kadar’ kaydı ise, fiilî cümlesinden, ismî cümlesine intikal kāidesi, sebat ve devâma delâlet ettiği için, o ma‘nâyı ifâde ediyor.

    ‘Hâs ve müstehak’ ma‘nâsını ‘******’ deki ‘lâm-ı cer’ ifâde ediyor. Çünki o ‘lâm’, ihtisas ve istihkak içindir.

    ‘Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’ kaydı ise, vücûb-ı vücûd, ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı zü’l-Celal’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, ‘Lâfzullah’ sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A‘zam olduğu i‘tibâriyle, delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ettiği gibi, Vâcibü’l-Vücûd ünvânına dahi o delâlet-i iltizâmiye ile delâlet ediyor.

    İşte, elhamdülillah* cümlesinin en kısa ve ülemâ-yı Ara-biyece müttefekun aleyh bir ma‘nâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i’câz ve kuvvetle nasıl ter-cüme edilebilir?

    Hem elsine-i âlem içinde lisân-ı nahvî-i Arabî’den başka bir tek lisan var; o da hiçbir vakit Arab lisânı-nın câmiiyetine yetişemez. Acabâ o câmi‘ ve i’câz-dârâne olan lisân-ı nahvî ile mu‘cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur’âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrîfiye vâsıtasıyla, zihni cüz’î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki: Herbir harf-i Kur’ân, bir hakāik hazînesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verir.(Mektûbât, 29. Mektûb, 242-243)”

    Netîce olarak; ulemâ-i İslâm’ın ittifâkıyla sâbittir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın lâfızlarının üzerinde i‘câz damgası bulunması, üslûbunun ulviyet ve şümûlü ve sarf ve nahiv lisânı olan Arabca’nın câ-miiyeti sebebiyle, Kur’ân-ı Hakîm’in harfî veya lâfzî tercümesi mümkün değildir, muhâldir.

    Bundan dolayı Furkān-ı Hakîm’in âyetlerinin sâir lisanlardaki ifâdelerine, her ne kadar birebir metne sâ-dık kalınarak ve mümkün mertebe gerçek ma‘nâsını ifâde etmeye çalışarak yapılmış da olsa tercüme değil, temeldeki bu kifâyetsizlikten dolayı “meâl” denilmiş-tir.

    Binâenaleyh, meâl ta‘bîri, “tercümenin çok altın-da, bir kelâmın başka bir lisandaki noksan ve kırık ifâdesi” ma‘nâsını yüklenmiştir. Hattâ Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın câmi‘ ve mukaddes lâfızlarının meâli diye takdîm edilen her ifâde, meâlin de muhta-sarı olduğu için, ancak “icmâlî, kısa ve noksan bir meâl” diye zikredilebilir.

    Bu Meâl'de Dikkat Edilen Hususlar
    Bu çalışmamızın her safhasında arkada takdîm etti-ğimiz mu‘teber tefsir kitablarından istifâde ettik. Bu kaynaklarda bulamadığımız hiçbir nükteyi, parantez içinde dahi olsa ifâde etmemeye ihtimam gösterdik. İ‘tikādî mes’elelerde ehl-i sünnet görüşlerini nazara vermeye, ve bu kaviller arasındaki önceliğe, hem aynı makamda daha tenzîhî bulduğumuz kavli tercîh etme-ye dikkat ettik.

    Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’in değil cümle ve kelimele-rinin, herbir harfinin dahi, bir hakāik hazînesi hük-münde olduğunu, bazen bir tek harf bir sahîfe kadar hakīkatleri ders verdiğini dâimâ göz önünde tutmaya ve elimizden geldiği kadar metne bağlı kalmaya, met-nin sarâhatinde olmayan bir şeyi yazmamaya, lüzumlu gördüğümüz îzahları ise parantezler içinde vermeye gayret ettik.

    Ezcümle:

    * Kur’ân’da geçen bütün tahkik edatlarına elden geldiği kadar dikkat edildi. Değişik endişelerle, ‘şu kadarı yeterli’ veya ‘şuna gerek yok’ gibi mülâhazalara gi-dilmedi. Murâd-ı İlâhînin tahsîs ettiği bu vurgular, artık asıl edatın ağırlığına göre, Türkçe’de karşılığı olan farklı tahkik edatları kullanılarak, metnin akıcılı-ğına da zarar verilmeden hissettirilmeye çalışıldı. Normal bir edebî metin olsaydı bu te’kid vurgularını yapmayacağımız hâlde, meâl metninde ‘Kur’ânî hiç-bir nükteyi gözardı etmeme’ ve ‘mutlakā bir hikmeti vardır’ prensibiyle, mümkün mertebe göstermeye çalıştık.

    Bu sadedde Fahreddîn-i Râzî Hazretleri’nin de îzâh ettiği gibi, eşyâda aslolan onun devâm ediyor olmasıdır. Meselâ biz, ‘Zeydün muntalikun*: Zeyd gidicidir’ de-riz. Bu sözü duyan kimse bunu reddetme ihtiyâcı duyarsa, ‘Leyse zeydün müntalikan: Zeyd gidici değildir’ der. Bunun üzerine biz fikrimizde kararlı isek, ‘İnne zeyden müntalikun: Muhakkak Zeyd, gidicidir’ deriz. Karşı taraf buna da i‘tirâz edecekse, bu sefer ‘Leyse zeydün bimüntalikun: Zeyd, elbette gidici değildir’ der. Biz artık buna daha kuvvetli bir reddiyede bulunarak ‘İnnezzeyde lemüntalikun: Mu-hakkak ki Zeyd, elbette gidicidir’ deriz.(Râzî, c. 14/28, 242)

    Yani her te’kid edatı, mukābilinde ısrarlı bir inkârı ve isbâtı nazara verdiğinden, makam cihetiyle bunları ihtar sadedinde gelen Kur’ânî tahkik edatlarına müm-kün mertebe riâyet etmeye çalıştık.

    * Kezâ, bir metnin akıcılığına ve ma‘nâ bütün-lüğüne hizmet eden ve o metindeki kelime veya cüm-leleri şekil ve ma‘nâ cihetiyle birbirine bağlayan ta‘kīb edatlarını da, cümle başı veya kelime sonu edatları olarak aynı hassâsiyetle vurgulamaya dikkat ettik.

    * İsim cümlelerindeki süreklilik ve sâbit bir se-ciye olma husûsiyeti ile fiil cümlelerindeki hudûs ve teceddüd nüktelerinin zâyi‘ olmaması için, meâl met-ninde böyle cümlelerin arasındaki farka dikkat etmeye çalıştık.

    * Aynı maslahatla ism-i fâiller, bazı makamlar-da fiil-i muzârîlerle lâfız ve ma‘nâ cihetiyle benzer bir husûsiyet taşısalar bile, bu kelimelerin tahsîsindeki hikmeti nazara vermek için, isimlere fiil ma‘nâsı vermemeye, bilhassa dikkat ettik. Kur’ân metninde fiil sîgasıyla rahatlıkla ifâde edilebilecek bir ma‘nânın, isimle anlatılmış olmasındaki nükte farkını meâl met-ninde kendi ifâdelerimizle yok etmeyi doğru bulma-dık.

    Bedîüzzaman Hazretleri, isim ve fiil sîgalarının arasındaki bu latîf farka şöyle işâret etmektedir: “(Mağdûb kelimesinin) istimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden, ism-i mef‘ûl olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanlarına devâm edip, tevbe ve af ile inkıta‘ et-medikleri takdirde kat‘îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işârettir.”(İşârâtü’l-İ’câz, 24)

    “Zîrâ enyadribe fiildir. Fiil müstakil ve sâbit olmadı-ğından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı, onda dur-mayıp mef‘ûle geçiyor. Masdar olan ‘darb’ ise isim-dir. İsim müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesîftir.”(İşaratü’l-İ’câz, 220)

    İsim ve fiiller arasındaki aynı farklılığa Fahreddîn-i Râzî Hazretleri de şöyle işâret etmektedir: “Fiil ba-zen devamlı olur, bazen kesilir. Cenâb-ı Hak, Yûsuf (as) hakkındaLeyescünehü(12/35) [Onu (Yûsuf’u), bir zamâna kadar zindana atmaları kendilerine uygun göründü] meâlindeki âyette, bu hapsin devamlı olma-yacağına dikkat çekmek için, buna işâreten fiil cümle-si getirilmiştir.

    Hâlbuki Fir‘avun, Mûsâ (as)’a (26/29) [Yemîn olsun ki, benden başkasını ilâh edinirsen, seni mutlakā zindana atılanlardan ederim] derken, onun niyetindeki hapsin ise devamlı olduğunu göstermek için isim olarak ge-tirmiştir.

    Keza âlimlerimiz bu mevzu‘da şöyle der: Cenâb-ı Hakk, Veasa****** (20/121) [Âdem, Rabbi(nin em-ri)ne karşı geldi de, şaşırdı] buyurmuştur. Fiil cümle-siyle zikredilen bu ‘âyetin ma‘nâsı, ‘Âdem âsîdir, azgındır!’ demek değildir. Zîrâ fiil sîgası, devam ifâde etmez, ama isimler sürekliliği ifâde ederler.”(Râzî, c. 10/20, 122)

    * Kezâ bu Karşılıklı Meâl hazırlanırken kâinât-taki eserlerin fiillere, fiillerin isimlere, isimlerin sıfat-lara, sıfatların şuunâta, şuunâtın dahi zâta delâlet ettiği nüktesinin ışığında, fiil, isim ve sıfat vezninde gelen kelimeler arasındaki farkları nazara almaya husûsan dikkat ettik.

    Bu çerçevede, isimle fiil arasındaki mezkûr farkı vurgulamaya çalıştığımız gibi, ‘yanan bir madde’ ile ‘yanıcı bir madde’ cümlelerinde de açıkça görüldüğü üzere isimle sıfat arasındaki farkı da hissettirmeye gayret ettik. Bu gāye ile, fiilden isim yapan -an, -en ekleri ile ism-i fâil, -ıcı, -ici ekleriyle de sıfat vurgu-suna, kezâ ism-i fâillerin hudûsu, sıfatların ise sübûtu, devamlı sâbit hâlleri gösterdiği husûsuna dikkat ettik.

    Bu arada sıfat-ı müşebbeheler kadar, mübâlağalı ism-i fâil, ism-i tafdîl ve ism-i mensûb vezinlerinin birer sıfat isim olduklarını; ism-i fâil ve ism-i mef‘ûl-lerin normal isim fonksiyonlarının dışında birer sıfat isim olarak da kullanıldıklarını gözden uzak tutmadık.

    * Fiillerin mâzî veya muzârî gibi husûsiyetleri-ne, bâhusus geçmiş zamânın hikâyesi tarzında olan âyetlere dikkat etmeye çalıştık. Bu gibi yerlerde bir muhâsebe için geçmişi canlandıran ve öteden beri yapılageldiğini nazara veren bu kalıblara, kezâ fiille-rin tekil, çoğul gibi hususlarına dikkat etmeye çalıştık.

    * Değil tercümenin, meâlin dahi ne kadar müşkil olduğu ortada iken, tefsirlerde çok geniş olarak ve bütün vücûhuyla îzâh edilen Kur’ânî hakīkatlerin hiç değilse bir vechini, îzâha muhtaç gördüğümüz ma-kamlarda parantez içinde mümkün mertebe vermeye gayret ettik. Müfessirlerin reyini, âyetin sarâhatinde varmış gibi yazmayı yâhut parantezlerin azlığı veya yokluğu ile övünme cihetine gitmeyi doğru bulmadık.

    Meâl metninde geçmeyen tefsîrî nükteleri îzâh et-mek için kullandığımız parantez içi ifâdeleri, bazen de Türkçe ifâde noktasında metnin akıcılığını te’mîn etmek için tercîh ettik. Zîrâ Arabca’nın kendine has yapısıyla Türkçe ifâdenin zorlandığı yerlerde, meâl metnini ‘asıl ibâre sanki öyleymiş’ gibi zorlamak ve ifâdeyi yuvarlamak yerine, kendi îzahlarımızı paran-tez kullanarak gösterdik. Asıl metnin, parantezler olmadan kendi bütünlüğü içinde (eklerdeki ses uyumu hâriç) düzgün olmasına ayrıca dikkat ettik.

    * Sûre isimlerinin hangi âyetlerden geldiklerine işâret eden bir cemîle olsun diye, meâl metni içinde o âyetteki ilgili kelimeyi koyu yapmak sûretiyle gös-termeye çalıştık.

    Meâldeki Hâşiyeler
    Anlaşılması müşkil ve yanlış anlamaya müsâid ba-zı âyetlerin kısa îzahları, tefsirlerin asıl nüshalarından iktibâs edilerek hâşiyelere derc edildi ve herbirinin kaynakları gösterildi. Birtakım ıstılâhların ma‘nâları, hem tefsirlerden hem de ilmî eserlerden bil-istifâde hulâsaten verilmeye çalışıldı. Kezâ, nâsih ve mensuh âyetlerle, fıkha ve muâmelâta müteallik bazı âyetlerin kısa îzahları ihtiyaç nisbetinde kaynaklardan iktibâs edildi. Ayrıca zihni rahatlatıp, kalbe ferahlık verecek latîf nüktelerle hâşiyeler zenginleştirildi.

    Hâşiyelerde asıl yekünü ise “tevhid”, “nübüvvet”, “ubûdiyet” ve “haşir ile adâlet”ten mürekkeb Kur’ân’ın dört temel esâsına müteveccih îmânî âyetle-rin îzahları sadedinde, son devrin büyük İslâm âlimi Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri’nin te’lîf ettiği Risâle-i Nûr tefsîrinden yapılan iktibaslar teşkîl etti.

    Bu iktibasların anlaşılmasına yardımcı olabilmek için, hâşiyelerde geçen ve günümüz gençliğinin anla-makta zorlanacağı kelimelere lügat ma‘nâları verildi ve bunlar parantezlerle gösterildi.

    Kelimelerin açıklamaları yapılırken mücerred ma‘nâlarından ziyâde, metin içerisinde yüklendikleri ma‘nâlar hissettirilmeye çalışıldı. Ancak bazı ıstılâhî kelime ve mefhumların günümüz Türkçesinde tam karşılıkları olmadığı için, birkaç kelimeyle ma‘nâsı verilmeye gayret edildi.

    Hem Risâle-i Nûr müellifinin beyân ettiği gibi: “Tefsir iki kısımdır: Birisi, ma‘lûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâ-larını beyan ve îzah ve isbât ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakīkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir ma‘lûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları sus-turan bir ma‘nevî tefsirdir.”(Şuâ‘lar, 539)

    Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın tefsîri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur’ân’ın semâvî ve ilhâmî bir tefsîridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.”(Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 20)

    İşte, Risâle-i Nûr’un kuvvetli hüccetlerle, Kur’ânî bir tarzda beyan, îzah ve isbât ettiği îman hakīkatleri-ne, zamânımız insanının pek muhtâc olması ve bu îmânî reçetelerin, asrın ma‘nevî hastalıklarına en fay-dalı, en te’sirli tiryakları ihtivâ etmesi, şifâyâb olduğu hadsiz insanın şehâdetiyle mücerreb bir hakīkat olması hasebiyle, Karşılıklı Meâl’in hâşiyelerinde Risâle-i Nûr’dan muktebes îzahlara ekseriyetle yer verildi. Bu iktibaslar, Bedîüzzaman Hazretlerinin sağlığında Ah-med Husrev Efendi’nin hattıyla yazılmış olan Osman-lıca esas nüshalardan alınmıştır.

    Hâşiyelerdeki îzahların, mekânın sınırlı olmasın-dan dolayı oldukça az ve bütün ihtiyaçlara kifâyet edecek nisbette olmadığına dikkat çekmek istiyoruz. Binâenaleyh âyetlerin daha geniş îzahları için, hâşiye-lerde işâret edilen eserlere mürâcaat edilmelidir.

    Lisan ve İmlâ
    Lisan, hayat tarzının kelimelerdeki tezâhürüdür. Kur’ânî ve Nebevî hayat düsturlarını hayâtımıza ak-settirmekle mükellef olmamız hasebiyle, meâlde kul-lanılan lisânı, bizi muhteşem mâzîmizle, zengin irfânımızla ve İslâm medeniyeti ile bağlayan köprü-müz olan “Kur’ân’ın lisânı”na mümkün mertebe yak-laştırmaya çalıştık. Çünki bütün Türk dünyası ancak bu sûretle daha iyi anlaşabilir hâle gelecek ve unutul-maya yüz tutan nûrânî râbıtalarımız bu sâyede tekrar canlanacaktır. İşte bu düşünceden hareketle Karşılıklı Meâl’de kullanılan Türkçe’nin hem zengin hem de anlaşılır olmasına dikkat edildi.

    Eserin lisan husûsiyetlerini “meâl metni” ve “hâşi-yeler” olmak üzere iki kısma ayırarak tahlîl edebiliriz. Meâl metni genç neslimiz düşünülerek açık ve an-laşılır bir Türkçe ile kaleme alındı. Bazı ıstılâhlar ay-nen muhâfaza edilmekle berâber, bilhassa bazı ta‘bir-lerin daha kolay anlaşılabilmesi için ağır ifâdeler kul-lanmamaya dikkat edildi.

    Ayrıca hâşiyelerdeki kelimelere lügat verilirken, yaşayan Türkçe’de karşılıkları bulunduğu hâlde, son-radan kasıdlı zorlamalarla Türkçe’ye ilâve edilmek istenen kelimelerin kullanılmasından ictinâb edildi.

    Her ne kadar günümüzde yerleşik bir imlâ kāidele-ri uygulaması yoksa da, meâl metninin latince imlâsında, en azından kendi içinde tutarlı bir usûl ta‘kīb etmeye çalıştık. Hem mümkün mertebe kelime-lerin doğru ve tekellüfe kaçmadan, aslına uygun telâf-fuz edilmesi ve okunması esas kabûl edildi.

    Telâffuz esnâsında uzun okunan sesli harflerin üze-rine inceltme işâreti konularak (â) (î) (û) şeklinde ya-zıldı. İstisnâ olarak, Arabca’da bulunan kalın (k) ve (g) harflerini, ince sesli olanlarından ayırmak maksa-dıyla uzun sesli (kaf) ve (gayın) harflerinden sonraki sesli harfler, (ā) (ī) (ū) tarzında ifâde edildi.

    Ayrıca Arabca’da bulunan ‘Ayın’ ve ‘Hemze’ harfleri, husûsan sâkin olduğu durumlarda gösteril-meye gayret edildi. ‘Ma‘lûm ve mü’min’ misâllerinde olduğu gibi aralarını tefrik için, ayın harflerinde ters olan kesme işâreti (‘) hemze için de normal kesme işâreti (’) tercîh edildi. İki sesli harf arasına “ayın” ve “hemze” geldiğinde ise terk edildi.

    Eserde geçen özel isimlerin yazılmasında ismin as-lına uygun olarak telâffuz edilebilmesi için, orijinalle-rine dikkat edildi.

    Eserin noktalama işaretleri yapılırken, hem doğru ve rahat okunmasını sağlamak, hem yanlış anlaşılma-lara mahâl vermemek, hem de âyetlerdeki vurguların hissettirilmesini sağlamak esaslarına, husûsan dikkat edildi.

    Kur'ân-ı Kerîm'in İ'câzı
    İ‘câz, Fahr-ı Âlem (asm)’ın risâlet da‘vâsında göstermiş olduğu en büyük mu‘cizesi olan Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın, benzerini yapmaktan bütün insanların “âciz” olduklarını göstermek sûretiyle, hakkāniyetini ortaya koyması demektir.

    İ‘câz, Kur’ân’ın üzerindeki İlâhî tuğra ve sikkedir, onun Mütekellim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’la olan alâka ve irtibâtını gösteren bir mühürdür.

    İ‘câz, Kur’ân’ın câzibeli bir husûsiyeti, aynı za-manda onun Allah katından geldiğinin en büyük delîli ve Kur’ân’ın tahrîfine en büyük mâni‘dir.

    Kur’ân’dan beslenmeyen ve Kur’ân’ın malı olma-yan bütün sözler toplansa, değil bütün Kur’ân’ın, en kısa bir âyetinin dahi benzerini getiremezler.

    Zîrâ, her âyet farklı bir ma‘nâ ve sûrete sâhib olsa da, üzerindeki i‘câz damgasından dolayı hepsi birden lisân-ı hâlleriyle aynı hakīkati haykırıp, tevhîde işâret ediyorlar.

    İ‘câz, belâğat nüktelerindeki inci gibi incecik pa-rıltıların karışıp toplanmasından meydana gelen hârika bir nûrdur. İksir gibi te’sirli olan i‘câzın en mühim ciheti ve esâsı ise, Kur’ân’ın nazmındaki belâğatıdır.

    Kur’ân-ı Hakîm’in her ciheti ve sûrelerinden harf-lerine kadar istisnâsız her cüz’ü mu‘cizedir; beşer, taklîdinden âcizdir.

    En Büyük Mu'cize Kur'ân'dır
    Âlemlerin Rabbi’nin emir ve nehiylerini ve dînin hükümlerini kullara teblîğ etmek; kâinât kitâbının sahîfelerinde nakşedilmiş olan hikmetli ma‘nâları okuyup, sâir insanlara okutmak ve yaratılış ile ölüm-den sonraki hayâtın sırrını ve hikmetlerini insanlara ders vermek için gönderilen peygamberlere, da‘vâları-nı tasdik için verilen ve insanların benzerini yapmak-tan âciz kaldığı hârikulâdeliklere, ma‘lûm olduğu üzere mu‘cize denir. Peygamberlerin mazhar oldukla-rı mu‘cizeler, gönderildikleri zamâna ve içinde bu-lundukları kavmin husûsiyetlerine göre farklılıklar arz etmiştir.

    Meselâ, Hazret-i Mûsâ (as) zamânında sihir çok ileri gitmiş olduğundan mu‘cizeleri de sihirbazlara ga-lebe çalacak nev‘den gelmişti. Hazret-i Îsâ (as) zamânında tıb meşhur olmakla, gösterdiği mu‘cizeler de o cihetten gelmiş ve ölüleri Allah’ın izniyle dirilt-miştir.

    Bunun gibi, belâğat ve fesâhatin, şiir ve hitâbetin, kâhinlik ve gaybdan haber vermenin ve geçmiş üm-metlerin hâlini ve bazı yaratılış hâdiselerini bilmenin revaçta olduğu bir zamanda kendisine risâlet vazîfesi verilen ve sözleri ve hâlleriyle Kur’ân’ın bir mu‘cizesi olan Resûlullah (asm)’ın da en büyük mu‘cizesi Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dır.

    Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, nâzil olduğu zamandan beri cinlere ve insanlara, tam bin dört yüz senedir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân’)dan şübhe içinde iseniz, onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, Allah’dan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!” (2/23) ve “Eğer yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, öyley-se o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır.” (2/24) meâlindeki âyetler-le meydan okuyor.

    Netîcede: Kur’ân, “(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Yemîn olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbir-lerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini geti-remezler’ ” (17/88) meâlindeki âyetinin de sarâhatiyle, hepsine birden diz çöktürdü ve hepsi hayretle dinleyip belâğatına secde ettiler.

    Öyle ki, gurur kaynakları olan büyük şâirlerin al-tın ile yazıp, Kâ‘be duvarına astıkları Muallakāt-ı Seb‘a (yedi askı) adındaki en meşhur şiirlerini indirtti, hükümlerini kaldırdı.

    O kadar ki, meşhur şâir Lebîd’in kızı babasının şii-rini Kâ‘be’nin duvarından indirirken: “Âyetlere karşı bunların kıymeti kalmadı” diye i‘tirâf ediyordu.

    Hattâ Hazreti Ömer (ra)’ın da dâhil olduğu Ashâb-ı Kîrâm’dan pek çok zât (radıyallâhü anhüm ecmaîn) vardır ki, bunlar, Kur’ân’ın âyetlerini dinledikten sonra: “Bu kelâm, aslâ bir insan kelâmı değildir” di-yerek İslâm’ın nûrlu halkasına dâhil olmuşlardır.

    Ebû Cehil gibi bazı müşrik ileri gelenlerinin ise, müşrik kaldıkları hâlde Peygamberimizin Kur’ân kırâetini gizlice ve hayranlıkla evinin penceresinden dinlediklerini, yine bazı müşriklerin âyetleri işitince secdeye kapandıklarını ve kendilerine: “Sen Müslü-man mı oldun?” diye sorulduğunda; “Hayır! Ben bu âyetin belâğatına secde ettim!” dediklerini târih nak-letmektedir.

    Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân, kâhinlere gaybdan haber veren cinleri semâdan kovdurdu ve onlara bu yolu kapadı.

    İ'caz Cihetleri
    Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın kırk vech-i i‘câzı, bedâat (güzellikte misli olmamak), belâğat (kelâmın fasih olmasıyla berâber, muktezâ-yı hâle mutâbık olması), berâat (bütün meziyetlerde ve fazîletlerde yükseklik), cezâlet (dürüst konuşmak, rakik olmamak), selâset (ifâdede kolaylık ve düzgünlük), fesâhat (doğru ve hatâsız söylemek), garâbet (garib olmak, ifâdelerinde alışılmadık üslûb sâhibi olmak) üzere yedi menba-ı i’câzdan çıkmıştır.

    Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’daki bu yedi ve-cihden, yalnızca bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mu‘cize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.

    Hâlbuki Kur’ân def‘alarca: ‘Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz’ diye meydan okumuştur ve okuyor.

    Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muâra-zaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz merte-bede şöylece îzâh ediyor:

    “1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ih-tivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakīkatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!

    2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!

    3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamâ-mına değil, on sûresine benzer getiriniz!

    4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresi-nin benzerini yapınız!

    5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!

    6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!

    7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirini-ze yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâl-dekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!

    8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâ-ğatçılarınız, hattâ taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hattâ bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!

    Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhi-rette de büyük tehlikeye düşecektir.”

    Taklit mümkün Değildir
    İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamânın insanla-rı susup mukābele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.

    Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâ-raza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!

    Bin dört yüz senedir Kur’ân-ı Hakîm’e nazîre ya-pılamaması, bir benzer getirilememesi, onun üzerin-deki “i‘câz” damgasını güneş gibi âşikâre gösteriyor. O Furkān’ın üzerindeki “i‘câz” mührü dahi, Kur’ân-ı Hakîm’in “Kelâmullah” olduğunu kat‘î bir sûrette isbât eder.

    Hem Kur’ân’ın dostları olan mü’minler, Kur’ân’a benzemek ve onu taklîd etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur’ân’a mukābele ve tenkīd etmek ve Kur’ân’ın hakīkatlerini çürütmek sevkiyle, nâzil oluşundan gü-nümüze kadar yazılan ve fikirlerin birikip birbirine güç katmasıyla terekküb eden milyonlarla Arabca kitablar ortada geziyor. Bu kitablarla Kur’ân’ı mukāyese edip insaf ile nazar eden herkes, hiçbirisinin ona yetişemediğini i‘tirâf edip elbette: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil” diyecek.

    Hiçbirisine benzemediğine göre, ya onların altında veya umûmunun fevkinde olacak. Umûmunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ şey-tan dahi diyemez.

    Demek ki belâğatının mertebesi beşerin yazdığı milyonlarca kitâbın fevkindedir.

    Hadd-i zâtında beyânı mu‘cize olan Kur’ân, başka kelâmlarla kıyas dahi edilemez ve ona yetişilemez. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, derece-i belâğatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Çünki Kur’ân, bütün âlem-lerin Rabbi ve yaratıcısının hitâbı ve içinde hiçbir ci-hette taklîdi ve sun‘îliği hissettirecek bir emâre bulun-mayan eşsiz ezelî kelâmıdır.

    Hem de iki cihan saâdetine ve kâinâtın yaratılışının netîcelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara âid mes’e-leleri beyan ve îzâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip çevirerek, onları yapan san‘atkârı ta‘lîm ve ta‘rif eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i‘câzına yetişilmez.

    Kur’ân’ın üslûb-ı âlîsinden anlaşılıyor ki, kâinâtı sonsuz kudretiyle yaratan Zât kim ise, bu Kitâb-ı Ak-des’i, ezelî kelâmıyla tekellüm eden de O’dur.

    Kur’ân’da hiçbir cihetle sun‘îlik ve tekellüf eseri görülmediği gibi, hiçbir taklid şübhesi veya başkası-nın yerine kendini farz edip konuşmuş gibi bir hîle emâresi dahi gözükmüyor. Nasıl ki bütün fıtrîliğiyle, sâfîliğiyle, berraklığıyla gündüzün ziyâsının “Güneş-ten geldim” demesi gibi, Kur’ân dahi: “Ben kâinâtın Yaratıcısının beyânıyım ve kelâmıyım” der. Elhak, dünyayı ışıklandıran ziyâyı, güneşten başka bir şeye vermek mümkün olmadığı gibi; kâinâtın sırlarının üzerindeki örtüyü kaldırıp, yaratılışın hikmetlerini keşfederek, âlemi nûru ile ışıklandıran Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân dahi, ancak Rabbü’l-Âlemîn olan Şems-i Ezelî’nin kelâmı olabilir.

    Altı Cihet
    Kur’ân’a hangi cihetten bakılırsa bakılsın, hangi nazarla tedkīk edilirse edilsin, görülecek tek şey onun üzerindeki nûrun sâhibinin sonsuz kemâlinin te-cellîsinden neş’et eden mükemmelliktir.

    Zîrâ Kur’ân’ın altı ciheti de nûrdur ve Kur’ân her türlü evhâm ve şübhelerin karanlıklarından pâk ve müberrâdır. “Altında”, “hüccet ve bürhan direkleri” vardır; her hükmü aklî ve ilmî delillerle sağlamlaştı-rılmıştır. Kur’ân’ın “üstünde” ise “i’câz sikkesi” var-dır. Asırlardır i’câz ile meşgûl olan âlimler Kur’ân’ın i‘câzını değişik vecih ve zâviyelerden isbât etmişler-dir. Kur’ân’ın tahrîfine, bozulmasına en büyük engel olan üzerindeki i‘câzın, çok farklı ve en âmî insandan tut, en havas evliyâ ve ulemâya kadar her tabaka insa-na hitâbeden vechesi vardır.

    Kezâ, “önünde ve hedefinde”, “saâdet-i dâreyn he-diyeleri” mevcuddur. En büyük mevhibe-i İlâhiye olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın getirdiği nûr, kâinâtı ve varlıkları abesiyetten, karanlıktan, başı boşluktan kurtardı ve insana, yaratılışın hikmet ve hakīkatlerini göstererek iki cihan saâdetinin ve hakīkī izzetin yegâne vesîlesinin, hükümlerine inkıyâd etmek ve bağlanmak olduğunu gösterdi.

    Hem Furkān-ı Hakîm’in “arkasında”, “vahy-i semâvî hakīkatleri” vardır. İlm-i ezelî sâhibi Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının tecellîsi ile meydana gelen ve insanın, Rabbiyle, nefsiyle ve sâir insanlarla olan münâsebetlerini tanzîm eden hükümlerden mürekkeb, İlâhî hıfz ve koruma altında olan Kur’ân-ı Hakîm, Mütekellim-i Ezelî’nin hak kelâmı olduğu için, zaman ve mekân üstü, sonsuz ma‘nâları ihtivâ eden engin bir nûr deryâsıdır.

    Ve kezâ, Kur’ân’ın “sağında” hadsiz istikāmetli akılların tasdikleri ve delilleri, “solunda” ise selîm kalb ve vicdanların Kur’ân’ın feyiz ve nûruyla tatmîn olup tam bir teslîmiyetle o mu‘cizeler menbaına bağ-lanmaları, böylelikle “altı cihet”ten de hârika olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ne kadar sağlam, fev-kalâde, metîn, semâvî bir kale olduğunu ve hak “Kelâmullah” olduğunu isbât ediyor.

    Altı ciheti de nûrânî olan Kur’ân-ı Hakîm’in “altı bin altı yüz altmış altı” âyetinin arasında öyle hârika ve mükemmel bir tesânüd vardır ki, farklı farklı za-manlarda, tedrîcen ve muhtelif sebeblere binâen nâzil olduğu hâlde, sanki tamâmı bir sebeb için ve aynı anda nâzil olmuş gibidir.

    Hem o Kur’ân, çok farklı suâllere cevablar olarak taraf-ı lâhûtîden inzâl buyurulmuş olsa da, sanki tek bir suâlin cevâbı imiş gibi hârika bir birlik gösteriyor. Hem o yüce kāmette pek çok hâdiseden bahsedildiği hâlde, o kadar mükemmel bir intizam arz ediyor ki, sanki anlatılan hâdise birdir. Hem o Kur’ân, çok fark-lı hâletlerde nâzil olduğu ve çok farklı muhâtablara hitâb ettiği hâlde, güyâ tek bir hâlette nâzil olmuş ve sanki muhâtab tekmiş gibi, hârika bir selâset yani akıcılık gösterir.

    Öyle şirin bir selâset arz eder ki, her muhâtab zan-neder ki, bu Kitâb-ı Mukaddes bana hitâb ediyor.

    Hem Furkān-ı Hakîm’in âyetleri pek çok maksad-lar için nâzil olmuşken; öyle mükemmel bir istikāmet, öyle dakīk bir ölçü ve öyle güzel bir intizâma sâhibdir ki, sanki gāye de, maksad da birdir.

    İşte zamânın, sebebin, muhâtabın, gāye ve maksa-dın farklılık arz etmesi normalde karışıklık sebebi iken, Kur’ân’da akıcılığa ve âyetlerin arasındaki mü-nâsebete herhangi bir zarar vermemiştir.

    Hem, küçücük çocukların hâfızalarına gāyet kısa bir zaman içerisinde ve gāyet hârika bir tarzda ve kolaylıkla yerleşmesi onun mu‘cize oluşunun parlak bir alâmetidir.

    Hem okunuşunun ve tekrârının usandırmaması, bil‘akis lisâna görülmedik bir halâvet ve tatlılık ver-mesi, onun Fâtır-ı Hakîm olan Cenâb-ı Hakk tarafın-dan fıtrata en münâsib bir sûrette inzâl buyurulduğu-nun kat‘î bir delîlidir.

    Kalbi bozuk olmayan, aklı istikāmet sâhibi olan, vicdânında hastalık bulunmayan, zevk-i selîm sâhibi herkes Kur’ân’ın beyânında güzel bir akıcılık, latif bir uygunluk, hoş bir âhenk, eşsiz bir fesâhat ve açıklık görür.

    Gözleri hasta olanların güneşin ziyâsını inkâr etmeleri ve ağızları acı olanların tatlı suya acı demeleri gibi, ondan şübhe edenlerin kalbleri bozuktur, mizacları hastadır. Yoksa Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hiçbir sûrette şek ve şübhelere yer vermez.
  • 144 syf.
    ·7/10
    Es-Selam..
    Kitabı okudum ve özellikle hadis bölümüne geldiğimde en büyük eksikliğin sahih olup olmama noktasında ''Tahrîc'' yapılması gereğini hissettim.
    İncelemelere baktığımda da arkadaşlarımız teknik bakımından gerekli bilgileri vermişler, bu yüzden içeriğe hiç dokunmadım.
    Şu şekilde bir yöntem izledim;
    Önce hadisleri klasik kaynaklarda tarama yapıp sahih olup olmadığına baktım,
    varsa değişik varyansları kaynaklarda olduğu gibi aldım,
    hadis zannı ile yazılan ayetlerin metinlerini yazdım,
    açıklama bölümünde mümkün mertebe bilgi vermeye çalıştım,
    ve çalışmayı 'usul olmadan esas olmaz' prensibi doğrultusunda usul-ü hadis ilkeleri kapsamında değerlendirdim.
    Dil sürçer, Kalem de , göz de bakış açısı da...
    İnsan gibi.
    Var ise bir hatamız affola.

    Keyifli okumalar...

    -"Hurma ağacının altında uyumuş olan Hz. Muhammed uyanınca, elinde bir kılıçla habersizce başucunda dikildi ve; "Ey Muhammed, seni benden kim kurtaracak?" dedi. Hz. Muhammed: "Allah!" diye cevap verdi. Dü'sûr'un kılıcı yere düştü. Onu Rasülullah aldı ve; "Asıl şimdi seni benden kim kurtaracak?" dedi. Dü'sûr, "Hiç kimse!" dedi. Rasülullah onu serbest bıraktı ve "Kalk işine git" dedi. Dü'sûr giderken, "Sen benden daha hayırlısın" dedi. Resul-i Ekrem: "Ben buna senden daha hak sahibiyim" dedi. Dü'sûr: "Ben de Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin Allah'ın Resulü olduğuna şahadet ediyorum" diyerek Müslüman oldu. Hz. Muhammed'in de en sadık arkadaşlarından biri oldu."(l).( Ahmet Davutoğlu, Sahih-i Müslim tercüme ve şehri. )
    AÇIKLAMA: Bu rivayet Asım KÖKSAL ın İslam Tarihi isimli meşhur eserinde de geçmesine rağmen hadis literatüründe böyle bir hadise şerife rastlamadım.
    Bu yüzden sahih bir kaynaktır diyemiyoruz.

    -Allah'ım! Sana olan sevgimi, bana bağışla. Sevdiklerinin sevgisini de kalbime koy. Öyle yap ki, ben senin layık Tolstoy bildiğin, sevdiğin işlerin uygulayıcısı olayım. Öyle yap ki, senin sevgini benim için, bana, aileme ve servetime olan sevgimden üstün eyle." "Allah'ım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli istiyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, ailemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl."(2). Tirmizi, Davut 74. -SAHİH-
    -"Hakikat insanlar için ne kadar acı olsa da, hakikati söyleyin!"(3). Tirmizi, Fiten 26. -SAHİH-
    -"Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et." Bir adam: "Ya Rasülallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?" dedi. Resul-i Ekrem: "Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir" buyurdu.(4) Buhari, Mezalim 4 –SAHİH-
    - "Kim bir hayır işlerse, ona onun on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir kötülük işlerse, ona da onun misli vardır. Ya da tamamen affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım; kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım. Kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla dünya dolusu günahla gelirse, ben kendisini o kadar mağfiretle karşılarım." (5). Müslim, Zikir 22 –SAHİH -
    - "Bir insanın gerçek zenginliği , onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir.."(6). Kütüb-i Sitte.
    AÇIKLAMA:
    Hadis Literatüründe Kütüb-ü Sitte diye bir kaynak muteber değildir.

    - "İhtiyaç içinde bir mümine darlıkta olmasına rağmen ve gönülden yardım eden bir mümin Allah’ın rızasını umabilir."(7). Tergib ve Terhib Tercümesi
    Tergib ( İyiliklere teşvik ) –Terhib ( kötülüklerden sakındırma ) hadis kitabı Münziri’nindir ve bu eserde maalesef zayıf rivayetler de mevcuttur. Bu bağlamda hadisin de sahih olduğuna dair delil mevcut değildir.
    - "Allah rızası için incitici ve alaycı söz duyup ve buna sabreden bir kişi Allah katında en sevimlisidir.."(8). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz."(9).Buhari İman 7, Müslim İman 71-72 –SAHİH-
    - "Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmışhr."(10).Buhari Rikak 28 –SAHİH -
    - Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Ey insan! Yalnız benim kanunlarıma uysan, bana uyar ve benzersin. ‘’Ol dersin o da olur..."(11) kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.

    -Yani aşırı yemek yiyerek ve içerek kendi nefislerinizi öldürmeyin."(12). Tergib ve Terhib Tercümesi.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Allah arzı yarattığı zaman, arz sallanmaya (tıpkı bir hurma ağacı gibi sağa sola) yalpalar yapmaya başladı, bunun üzerine dağlarla onu sabitleştirdi ve böylece arz istikrarını bvıldu. Melekler dağların şiddetine hayrette kaldılar. "Ey Rabbimiz, dediler, dağlardan daha şiddetli bir mahlûk yarattın mı?" "Evet, buyurdu. Demiri yarattım." "Demirden daha şiddetli bir şey yarattın mı?" dediler. Hak Teâlâ: "Evet! Dedi. Ateşi yarattım." "Ateşten daha ağır bir şey yarattın mı?" diye yine sordular. Hak Teâlâ: "Evet, dedi, suyu yarattım!" "Sudan daha şiddetli bir şey yarattın mı?" dediler. Hak Teâlâ tekrar cevap verdi: "Evet, rüzgârı yarattım." "Rüzgârdan daha şiddetli bir şey yarattın mı?" diye yine sordular. Hak Teâlâ: "Evet insanoğlunu yarattım" dedi ve devam etti: "Eğer o, sağ eliyle sadaka verir, sol eli görmeyecek kadar gizlerse (daha şiddetlidir)."(13). Tirmizi, Tefsir, Muavvizateyn 2
    AÇIKLAMA:
    Böyle bir rivayete rastlamadım bu yüzden soru işareti ?

    -Allah Teâlâ buyurur: "Ben, gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim ve insanı yarattım."(14)El-Acluni, Keşfül-Hafa 132.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma."(15) Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.

    - Hz. Muhammed "Allah Teâlâ bazı şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp kurcalamayın."(16).Darekutnı, Es-Sünen 184.
    AÇIKLAMA: Delil yeterli değildir.Darekutni de de zayıf rivayetler mevcuttur.
    - "Kim Allah'ın yarattıklarına karşı merhametli olursa, Allah da ona merhametli olur. İnsanların iyilik ve kötülüklerine bakmayarak onlara iyilik et. Başkalarına iyilik yap ki kö- tülüklerine engel olasın" (17). Tirmizi, Birr 16 -SAHİH- tir.
    - "Hz. Muhammed'den sordular ki: "Dinin esası ne üzerine kurulmuştur?" O da şöyle cevap verdi: "Kendiniz için istediğinizi başkaları için de isteyin; kendiniz için istemediklerinizi başkaları için de istemeyin." (18). Buhari İman 6, Müslim İman 71 -SAHİH- tir.
    -"Bir Müslüman'ın samimiyetinin ölçüsü, onun gücünün yetmediği şeylerde çaresiz kalmasıdır." (19) Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
    - "Allah Teâlâ, her iki tarafına duvarlar yapılmış birtakım yollar yapmış, duvarların üzerlerinde perdeler asılmış, açık kapılar kurulmuş, bir yol yapmıştır. Bu yolun başlangıcında durmuş bir bekçi, kapılara doğru gidenlere şöyle diyor: "Doğruca gidin ve hiçbir tarafa sapmayın." Sonra yukarıda duran bekçi: "Şu kapıdan içeri girmeyin, yoksa içine dü- şersiniz." Bu yol, hayat yoludur. Açık kapılar Allah Teâlâ tarafının tehlikeli görülmüş amellerdir. Kapıları kapatan perdeler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Birinci bekçi Allah'ın kelâmıdır. İkinci bekçi ise, her insanın kalbindeki Allah korkusudur." Tolstoy (Ç.n.: Tolstoy'un derlemesine koyduğu bu hadiste tercü- me ve nakil hatası ile ilaveler var. Hadisin kaynağından yaptığımız tercümesi şöyledir.) Bir adam; "Sırat-ı müstakim (doğru yol) nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber ona şu cevabı verdi: "Hz. Muhammed, bizi sırat-ı müstakimin bir başında bı- raktı. Bunun öbür ucu ise cennete ulaşmaktır. Bu ana yolun sağında ve solunda başka tali yollar da var. Bunlardan her birinin başında bir kısım insanlar durmuş oradan geçenleri kendilerine çağırıyorlar. Kim bu dış yollardan birine saparsa, yol onu ateşe götürecektir. Kim de sırat-ı müstakime (dosdoğru yola) giderse, o da cennete ulaşacaktır." İbnu Mes'ud bu açıklamayı yaptıktan sonra şu âyeti okudu: "İşte bu benim sırat-ı müstakimimdir, buna uyun. Başka yollara sapmayın, sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırırlar..."(20). En’am, 6: 152
    AÇIKLAMA: Delil yetersiz olup İsrailiyattan olma ihtimali mümkündür.
    - "Her Müslüman'ın sadaka vermesi gerekir" buyurdu. Kendisine: "Ya bulamayan olursa?" diye soruldu. "Eliyle çalışır, hem şahsı için harcar, hem de sadaka verir" cevabını verdi. "Ya çalışacak gücü yoksa?" diye soruldu. "Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sahibine yardım eder" dedi. "Buna da gücü yetmezse?" dendi. "İyiliği veya hayrı emreder" dedi. "Bunu da yapmazsa?" diye tekrar sorulunca: "Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkoyar. Zira bu da bir sadakadır" buyurdu.(21) .Buhari, zekat 30, Edep 33 -SAHİH -tir.
    - "Şehvetle bakmak zinadır. Erkek olan meclise bir kadı- nın kendini göstermek için süslenip gitmesi ve ihtirasla bakması da zinadır."(22).Müslim Kader 20, Ebu Davut, Nikah 44 -SAHİH- tir.

    - Hz. Muhammed Vâbisa İbni Ma'bed diyor ki, Resul-i Erkem'in huzuruna varmıştım. Bana: "İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?" dedi. "Evet" dedim. O zaman şunları söyledi: "Kalbine danış." "İyilik, kalbin uygun gördüğü ve yapılmasını onayladığı şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice nice fetvalar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandı- ran şeydir."(23). Ahmet B. Hanbel,Müsned 227-228- SAHİH- tir.
    -"İman etmedikçe cennete giremezsiniz ve Allah rızası için birbirnizi sevmedikçe kamil imana ulaşamazsınız." (24). Tirmizi, Kıyamet 46. Müslim, Cennet 63 -SAHİH -tir.
    - "Alçakgönüllülük ve tevazu imandandır, boş sözler ve boş ameller riyakarlıktandır." (25) Tirmizi, Kıyamet 64, Tirmizi ,Birr 77 -SAHİH- tir.
    -"Zalimlerle birlikte olmaktansa, kendi başına, yalnız kalmak daha iyidir. Kendi kendine olmaktansa hayırlı insanlarla birlikte olmak daha iyidir. İlim öğrenmek isteyene ilim öğretmek susmaktan iyidir. Boş konuşmaktansa susmak iyidir." (26). Tergib ve Terhi Tercümesi, 431-446.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Öfkelendiği zaman öfkesini yenenleri Allahu Teala mükâfatlandırır." (27). Taberani, Mücemü’s Sağir Tercüme ve Şehri 289.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Herkesin ameli, onun davranışlarındaki niyetine göre değerlendirilir. (Ameller niyetlere göredir)" (28).İman 41,Nikah 5, Eyman 23, Talak 24, Eyman 19 –SAHİH- tir.
    -"Allah Teâlâ, kendi kazancıyla geçinenleri sever."(29).Mürşid, 3.0, Hadis no:7212
    AÇIKLAMA.SAHİH değildir.
    - "Zorluklarda ve hastalıklarda sabreden ve küsmeyen kimse kamil imana erişen kimsedir. (30). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
    -"Gerçek tevazu, bütün iyiliklerin başıdır." (31). Tirmizi, Birr 77 -SAHİH- tir.
    -"Tevazu ve anlayış olmadan iman olmaz." (32). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
    -"İyilikleri paylaşma konusunda ısrarlı olun." (33). Kaynağı bulunamadı.SAHİH değildir.
    - "Nura ulaşmak isteyen nurun içindedi. (34). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
    - "En hayırlınız odur ki, iyilik bulunca Allah'a şükreder, kötülüğe maruz kalınca sabreder. O daima Allah tarafından mükâfatlandırılır." (35). Müslim, Zühd 64. SAHİH tir.
    -"Hidayeti bulanlar tartışmalardan uzak dursunlar." (36). Tirmizi, Tefsir, Zuhruf, İbnu Mace. SAHİH tir.
    - "Allah'ın en büyük düşmanları, mü'min oldukları halde fitne çıkaran ve insanların kanını akıtan kimselerdir. (37). Kaynağı bulunamadı. SAHİH değildir.
    - "Kabir, sonsuzluğa ilk basamaktır.( 38) Tirmizi, Zühd 5. SAHİH tir.
    -"En büyük cihad, (nefse) karşı yapılan cihattır. (39) Fedaiıu’l- Cihad 2. SAHİH tir.
    - Allah rızası için geçirilen bir saat, boş geçirilen bir yıldan daha değerlidir. (40). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.

    - "İbadet, dua eden mü'minin ruhunun yükselmesi ile Allah'a kavuşmasıdır." (41) Tirmizi, Daavat 112.SAHİH tir.
    - "Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur." (42). Süyuti, Kabir Alemi Tercümesi S.39.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -"Allah bütün işlerde yumuşaklığı sever." (43) Kütüb-i Sitte.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -"Mü'min, Allah ‘a tevekkül ederek ve bağışlanacağını umarak ölür. " (44)Kaynağı bulunamadı
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Gözlerin zinası bakmaktır, dilin zinası konuşmaktır. Nefis de temenni eder ve iştah duyar. Uzuvlar da bunu doğrular veya yalanlar."(45)Buhari, İsti’zan 12,kader 9, Müslüm, kader 20. SAHİH tir.
    -"Zina yapan kadın ve erkekler Allah’a ibadet etmekten kaçınanlar, Allah’ın sevmediği kimselerdir." (46)Buhari, tefsir, nun ve’l- kalem2. –SAHİH- tir.
    - "Allah Teâlâ, kendi kazancıyla geçinenlere merhamet eder, dilenerek geçinenlere değil." (47).Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -"Kim daha çok sıkıntı içindeyse, onun mükâfata da bir o kadar büyük olur. Kim daha fazla belâlara maruz kalmışsa onun mükâfatı daha fazladır. Gerçekten Allah Teâlâ, kimi daha çok severse onu daha fazla belâlara uğratır." (48) Muvatta,kelam 8, Tirmizi. SAHİH tir.
    - Hz. Muhammed namazını kılınca arkasından âdeti olarak şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Sana imanımın sağlamlığı için dua ediyorum. Doğru yolla gideceğime hazır olduğum için dua ediyorum. Senin merhametine ve yardımına güvenerek sana secde ediyorum. Sana dua ediyorum ki, beni hatalarımdan temizleyip, temiz bir kalp, doğruyu konuşan bir dil verdin. Sana dua ediyorum ki, bana iyilik yapmayı tavsiye edip kötülükten ve hatalardan koruyorsun. Senden gizli ve açık yaptığım günahlarımı bağışlamanı istiyorum." (49). Buhari, Teheccüt 1, Daavat 10 Tevhid 8, 24,35.SAHİH tir.
    - İmana zarar veren kimseleri size bildireyim mi? Ayetleri yanlış tefsir edenler, yalan sözler söyleyen münafıklar ve dalalete düşen yöneticiler."(50). Benzer bir hadise rastlanmadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Kadın helal olan erkeğin ikinci parçasıdır."(51). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -"İlim, unutulursa kaybolur, liyakatsizlerin elinde yok olur. Gerçek âlim odur ki, bilgisini hayata tatbik eder." (52) Buhari, ilim 34, İ’tisam 7, ilm 13. SAHİH tir.

    - "Bir kulun sırf Allah rızasını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur." (53). Mace, cilt 10 Syf.462.
    AÇIKLAMA: Delil yetersizdir ve kaynak teşkil etmez.
    - "Öyle günler gelecek ki, kendi dininizin adından başka bir şey kalmayacak. Kur'an'dan, onun görüntüsünden başka bir şey kalmayacak. O zaman camilerde artık ilim ve din öğrenilmeyecek, Allah'a kulluk yapılmayacaktır. Din adamları, ilim adamları, insanların en kötüsüne dönecek, münakaşa ve münazaralar onlardan çıkacak ve insanlar dinden çıkıp geri dönecekler." (54). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "İlim öğrenmek her Müslüman'a farzdır. İlmi, ehil olmayana öğretmek, domuzların boyunlarına cevher, inci ve altın takmaya benzer." (55). İbnu Mace ve Diğerleri, Tergib ve Terhi Tercümesi.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -"Üç çeşit nasihat vardır: Şüphesiz hakikat içeren nasihatlarıdr. Bunlara kulak ver. Doğru yoldan saptıran nasihatlardır.Bunlardan uzak dur.Belirsiz nasihatlardır.Bunların açıklanmasını Allah’tan iste’’ (56). Kaynağı bulunamadı
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -"Hiçbir beşer ölmez. Ölümden sonra ahirette ebedi olarak yaşamaya devam eder." (57). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - ". ..Peygamber (SAV) bana: "Ya Hakim! Şüphesiz bu mal yeşildir, tatlıdır. Her kim bu malı nefis güzelliği ile hırssız olarak alırsa, o mal kendisi için bereketli, meymenetli kılınır. Kim de bunu nefis düşkünlüğü ile, hırsla alırsa, mal alan için bereketli kılınmaz. O ihtiraslı kişi yiyip de hiç doymayan (köpek açlığı hastalığına tutulmuş) kimse gibi olur. Yüksek el, alçak elden hayırlıdır!" buyurdu. " (58). Sahih-i Buhari, Cilt 14 Syf. 6376.
    AÇIKLAMA:Her ne kadar kaynak olarak Sahih-i Buhari gösterilse de usul-ü hadiste SAHİH lik için geçerlilik şartlarını taşımıyor,bu yüzden soru işaretini ( ? ) uygun gördük.
    - "Allah'a tevekkül et (güven), ancak deveni sağlam kazığa bağlamayı da ihmal etme." (59). Tirmizi, Kıyamet 61. SAHİH tir.
    -"Dünya ve dünyanın bütün nimetleri değerlidir. Ancak onun nimetleri içinde en değerlisi, Saliha (iyi) kadınlardır." (60). Müslim, Rada 64. SAHİH tir.
    - "Biliyorum ki, 'Allah'tan başka her şey fanidir.' Sözünü 'Lebid'den başka kimse söylememiştir." (61). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: Böyle bir hadis olmayıp orijinali şu şekildedir;
    Sahih hadis kitaplarında nakledildiğine göre Arapların söylediği en doğru söz, şair Lebîd’in;
    Elâ küllü şey’in mâ hala’llâhu bâtıl.
    “Biliniz ki Allah’tan başka her şey boş ve batıldır.
    Ayrıca;
    Lebîd, hem cahiliye devrini hem de İslâmiyet’i idrak etmiş, uzun ömürlü bir Arap şairidir; muallâka sahibidir. Bu mısranın devamı şöyledir: "Ve küllü na’îmin lâ mehâlete zâ’il” (Her nimet ve saadet de hiç şüphesiz fâni ve yok olucudur).
    Bk. Buhârî, “Edeb”, 90; Müslim, “Şi’r”, 2-6; Tirmizî, “Edeb”, 70, hadis no: 2849; Ahmed b. Hanbel, II, 248, 391, hadis no: 7377, 9072.

    - "Her zaman hakikatten yana ol, yalandan kaç!" (62). Tirmizi, Kıyamet 61. SAHİH tir.
    -"Mü’min olan kimse başkasının gıybetini yapmasın, başkasını lanetlemesin,boş söz söylemesin." (63) Tirmizi, Tefsir, Hucurat, Ebu Davud, Edeb 71. SAHİH tir.
    - "İnsanların kusurlarını, özellikle böyle kusurlar kendinde varsa, onların yüzüne vurmaktan sakın!" (64). Buhari, Edeb 57-58, Müslim, Birr28-34.SAHİH tir.
    "-Ya doğruları söyle ya da sus." (65). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    -Altı şeye dikkat edin: "Konuşunca doğru söyleyin; söz verince yerine getirin; borçlarınızı ödeyin; kendi fikir ve işlerinizde sapıklığa düş meyin; ellerinizi israftan ve kötü şeylerden koruyun." (66).Buhari , İman 24, Mezalim 17.SAHİH tir.
    - "Allah Teâlâ, tevekkülü,saygılı,gururdan uzak ,başkalarını ezmeyen kulu sever." (67).Buhari, İstitabe 4, edeb 35; Müslim , Birr 48. SAHİH tir.
    - "Kötülük yapan ,zalimlerden yana olan,küfür adına ölen kimse bizden değildir." (68).Müsli, İman ,164. Tirmizi , Büyü 74.SAHİH tir.
    -"Boş söze dalmak, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar." (69).Ebu Davud, Edeb 125.SAHİH tir.
    - Allah katında en sevimliniz dostluk kuran ve kendisiyle dostluk kurulanlarınızdır.Allah nezdinde en sevimsiziniz arkadaşların arasını açanlardır"(70). İhya’u Ulum’id-Din Huccetü’l-İslam, İmam Gazali.
    AÇIKLAMA:
    İmam Gazali her ne kadar Huccetü’l İslam olsa da en zirve eseri olan İhya da zayıf rivayetler mevcuttur..
    İlgili hadisi şerif için SAHİH bir kaynağa rastlanılmamıştır.


    - "Boş sözden men etmeyen , temiz kalpli ve güzel sözlü olmayan kimse iman etmiş olamaz."(71). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA:SAHİH değildir.
    - "Çirkin söz eden birisinin ibadetleri kabul edilmez.72).Tirmizi , Birr 85.SAHİH tir.
    -"Allah kardeşler arasını düzelten kimseyi sever. Bu tutum, namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetten sayılır."(73).Tirmizi Salat266. Müslim Birr 36. SAHİH tir.
    -"Allah Teâlâ, akıl ve zekâdan daha güzel, daha iyi bir şey yaratmamıştır. İnsanlara verdiği nimetleri de onların hatırına veriyor. Allah'ı anlamak da akıldan doğar."(74).Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Allah Teâlâ, halimdir, halim olanı sever,ona bol ecir verir. Gaddar kimseyi de mükafatlandırmaz ." (75). Buhari, İstitabe 4, Müslim, birr 48. SAHİH tir.
    - "Güçlü olan,insanları yenen değil,öfkelendiği zaman öfkesini yenendir."(76).Buhari, Edeb 76, Müslim, Birr 107. SAHİH tir.
    -"Kim bir işe girişmek ister de o hususta Müslüman biri ile istişare ederse ALLAH onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar."(77) Kütüb-ü Sitte 16. Cilt.
    AÇIKLAMA:
    En muteber hadis kitabı dahi olsa bu şekilde genel bir kaynak geçersizdir.

    -Kim dünyada bir müminin ayıbını örterse , kıyamet günü Allah da onun ayıbını örter.."(78) Ebu Davud, Edeb,39. SAHİH tir.
    - "Kendinizden fazla zengin ve güzel insanları seyrederken, kendinizden aşağıda olanları da unutmayın." (79).Tirmizi Kıyamet 59. SAHİH tir.
    - "Allah için mütevazi olanı Allah yüceltir.Böbürleneni Allah alçaltır.Allah’ı çok ananı Allah sever" (80).İmam Gazali, cilt.4,s.655.
    AÇIKLAMA:
    İmam Gazali her ne kadar Huccetü’l İslam olsa da en zirve eseri olan İhya da zayıf rivayetler mevcuttur..
    İlgili hadisi şerif için SAHİH bir kaynağa rastlanılmamıştır.

    - "Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar.Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar. (81) Müslim. Birr 33 SAHİH tir.
    -"İnsanın her bir eklemi için her Allah'ın günü bir sadaka vermesi gerekir: Hz. Muhammed İki kişinin arasını bulman, (haklarında adaletle hükmetmen) bir sadakadır. Bir kimseye bineğine binerken yardımcı olman veya yükünü hayvanına yüklemesine yardım etmen bir sadakadır. Güzel bir söz söylemek sadakadır. Namaza giderken attığın her adıma bir sadaka sevabı vardır. Gelip geçenleri rahatsız eden bir şeyi yoldan alıp atman bir sadakadır."(82) (Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56) SAHİH .tir.
    -Beni seveni kulağından işitirim, gözlerinden görürüm,kolunu hareket ettiririm,ayaklarını yürütürüm.." (83). (Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56)SAHİH tir.
    - "Yerin sürtünme kuvvetiyle demiri temizlediği gibi, Allah Teâlâ'yı bilip iman etmek de insanın kalbini temizler." (84)
    AÇIKLAMA: SAHİH değildir.
    - "Her bir maruf (iyilik) sadakadır." Başka bir rivayette: "Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer maruftur (iyiliktir)." Şeklindedir. (85).Müslim, Zekat 52, Buhari, Edeb 68. –SAHİH- tir.
    - "(Bir keresinde) Rasülullah'a (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Resul-i Ekrem çevresindekilere (o kadını işaretle): "Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?"diye sordu. "Asla, atmaz!" dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir" buyurdu. (86).Buhari, Edeb 18.-SAHİH- tir.
    - "Başkalarının malllarını yiyen kimse günahkar ve fasıktır." (87). Buhari, İstikraz2 , Buhari, Hums 7. -SAHİH- tir.
    - "İşçinin hakkını alnının teri kurumadan (yorgunluğu geçmeden) veriniz."(88). Tergib ve Terhib Tercümesi.
    AÇIKLAMA: Kaynak yanlış verilmiş olup doğrusu İBN MACE/ 2-817 olup SAHİH tir.
    -"İnsanlara nezaketli ol, kabalık etme. Onlarla iyi geçin, onlardan nefret etme. Sana Yahudiler ve Hıristiyanlar rast gelip cennetin anahtarını sorsalar, onlara anlat ki, cennetin anahtarı, 'Allah'ın varlığına ve birliğine, şahadet etmektir' de." (89) Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA:SAHİH değildir.
    - "Kardeşine karşı göstereceğin tebessümün bir sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yolu gösterivermen sadakadır; gözü sakat kimse için görüvermen sadakadır; yoldan taş, diken, kemik (gibi şeyleri) kaldırıp atman sadakadır; kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır."(90)Tirmizi,Birr 36.-SAHİH- tir.
    - Allahı seviyorsanız, müminleri de sevin!" (91). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA:Böyle bir rivayet SAHİH olmayıp Al-i imran 31.ayet mevcuttur.
    ‘’De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin’’

    -"Kalbini yumuşamasını sever misin? Yetime merhamet et, başını okşa,ona yediğinden yedir.Kalbin yumuşar." (92).Abdülaziz Bekkine, cilt 1, 11-9.
    AÇIKLAMA: Net SAHİH bir rivayete rastlamadım kaynaklar ravi ile sınırlı kalmış.
    - "Allah katında en sevimliniz size kötülük yapanı bağışlayan kimsedir. (93). Kaynağı bulunamadı.
    AÇIKLAMA: Böyle bir rivayet olmayıp bu konu babında ilgili ayet şu şekildedir;
    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz." (Fussilet, 41/34-35)