Gelecek hafta... lakin, bu gelecek hafta demek değildi ki...
"Kuzum Nazif, gelecek cumaya da söz vermiş miydik?"
"Tabii a canım, hem Hakkı Bey, bizi gelip buradan alacak"
"Buradan mı? Nasıl? Niçin?"
"Çünkü, Çankaya'ya gitmek için, bu suretle, şehrin içinden geçmemiş olacağız. Karşıki sokaktan doğru Cebeci'ye çıkacağız. Oradan derhal kır başlar."
"Peki ama Hakkı Bey, bu evi nasıl bulacak?"
"Gayet basit. Cuma günü tam saat üçte, kendisini Hamamönü'nde bekleyeceğiz."
"Tuhaf şey, bütün bunlar konuşulduğu vakit ben nerede idim?"
"Bilmem, belki bulutlarda idin..."
"Sıhhi teşkilat işleri epey güçlük çıkarıyor bize..."
"Nakliye müfrezelerinin araba sayıları dokuza çıkarılmış. Otuz altı tane sedye temin edilebilmiş. Yaralılar trenle Ankara'ya gönderiliyor diye Cebeci Hastanesi de takviye edildi. Sarıkışla, bazı camiler, Ahırlı Otel, Taşhan, Yahudi Mahallesi ve Hamamönü'ndeki uygun ev ve ahırlar temizlendi, hastaneye çevrildi. Sanayi mektebi ile öğretmen mektebi de hastane oldu. Millet canla başla uğraşıyor."
"Peki o boş odalara yatak döşek nasıl konuldu?"
"Dr. Rıza Nur, terzi dükkânlarındaki paçavraları toplattı, kırpıntı yünler ve talaşları karıştırarak iki bin yatak ve yastık yaptırdı. Darülmuallimin, öğretmen ve öğrencilerine çarşaf, havlu diktirip harpte sakatlanmış askerlerden hademe, hastabakıcı tayin etti. İşte böyle.. "
"Hay yaşa! Ne iyi ne iyi..."
Ali İsmail Bey'in umut yüklü sözleri Mehmet Turgut Bey'i yüreklendirmişti. İmkânlar kıt olsa da yürekler heyecanlı ve hevesliydi. Bu çabalar, zafere inancı perçinliyordu.
I
Ne çıkılacak merdiven kaldı, ne aşılacak çit.
Bütün kulelerde aynı pankart asılı
aynı afiş asılı bütün caddelerde, reklam panolarında.
Ne kuşanılacak kılıç kaldı, ne binilecek at.
İçim burkularak geçiyorum sokaklardan,
cıgarımı söndürüyorum göğsüme basıp,
ağlıyorum Hacı Bayram' da Augustus Tapınağı'nda
ölü yoldaşlarımı anıp.
Ne sığınacak orman kaldı, ne avianacak kurt.
Ziya Gökalp Bulvan'na kar yağıyor Zülfü Livaneli'nin
steplerden devşirdiği kobalt bulutlardan
Hamamönü puslanıyor, Yenişehir, Tandoğan
şakaklarıma kar yağıyor usuldan
gençliğim ve gençlik arkadaşlarım ivmeyle yaşlanıyor:
Duran Er, Ahmet Erhan, Adnan Azar, Yaşar Miraç, Neşe Yaşın,
Haydar Ergülen, Ali Cengizkan.
Ağzımda yanık çayır kokusu,
saçlarım yüzüme dökülüyor,
gözlerimi çırmalıyor 'gaflet' uykusu;
ben iyi bir kaptan değildim zaten, teknem battı, kayboldum
geceyarısı sularında.
Adamın bu şekilde konuşması Birol'un içini ferahlatmisti, Hamamonu'ndeki tavernadan çıktığından beri Muhsin'in buralara da el atmış olabileceği düşüncesi beynini kemiriyordu.
Belediyenin zabıtaları önümüzden geçerken gayriihtiyari korkuyorduk. Zabıta elbisesini görmek bile nefes alıp verişimizin değişmesine neden oluyordu. Yaşadığımız onca şeyden sonra gayet normaldi bu korkumuz. Hamamönü'ndeki zabıtalar ise biz müzik yaparken selam verirlerdi. Bir seferinde Orçun'a dönüp, "Yahu Orçun, zabıtalar bana her selam verdiğinde kendimi çok güzel bir masalın ortasındaymış gibi hissediyorum. Sanki Erol Taş hacca gidip gelmiş de sevenleri birbirine kavuşturmuş gibi" demiştim.
Hamamönü'nde, Tacettin camisine yakın, tek katlı bir Ankara evinin avluya açılan beş odasından birinde kalıyorlardı. Öbür dört odada da subay aileleri oturmaktaydı. Hela ortaktı; su çeşmeden taşınıyor, yemek avluda pişiriliyordu. Emirgan'da doğup büyümüş, oldukça varlıklı bir ailenin kızı olan karısı, geldiğinden beri bu durumdan bir kere bile yakınmamıştı. Bunaldığını ilk kez ağzından kaçırıyordu.
"Ah, inşallah çikolata getiriyordur." Çikolata, biraz da İstanbul demekti..