Mrs. Mysterious, Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar'ı inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Bu kitaba inceleme yazmayı kendime görev biliyorum.Yazıyorum;çünkü kıyıda köşede kalmamalı.Yazıyorum çünkü boşanma haberleri o kadar fazla ki.Yazıyorum çünkü aile dediğimiz o toplumun en küçük ama mihenk taşı gün geçtikçe yozlaşmaya başladı.Bu kitabı keşke din derslerinde,sosyal bilgiler derslerinde falan okutsalar,evlenen insanlara nikahta hediye etseler mesela Harika olurdu gerçekten.Tamam şimdi incelemeye geçiyorum,şimdiden sürç-i lisan edersem affola.Hadi başlayalım :)

Öyle bir zaman dilimindeyiz ki televizyonlardaki dizilerde sürekli aşk özendiriliyor,para için yapılan evlilikler görüyorum örneğin,ensestler falan zaten hak getire.En son ne zaman gerçekten bir aileyi ele alan,aile olmanın ne demek olduğunu bizlere gösteren bir dizi izledik ki? Benim muhtemelen en son yedi numara,ekmek teknesinde filan o his kaldı,bir daha da aynı duyguya tv dizilerinde denk gelemedim vesselam.Kitabı okumadan birkaç hafta önce yaşadığım konuya değinmek de istiyorum.İsmini vermek istemediğim bir Arkadaşım,18 yaşında henüz,nikahı olalı bir ay oldu olmadı.Eşinden şiddet gördüğünü,nikahtan sonra çok değiştiğini,eşinin onun kapanmasını istediğini aksi takdirde onu boşayacağını,sürekli öldürmekle tehdit ettiğini anladı.Dinledikçe nutkum tutuldu gerçekten.Arkadaşıma önce peki güzel bi dille konuşsan diye tavsiyelerde bulundum,sürekli denedigini ama fayda etmediğini anlattı.Bunun üstüne çekmek zorunda değilsin dedim.Yani ailene anlatsan durumu bilmeye hakları var dedim.Aileme anlattım ama kocan senin o biz karışamayız dediler,zaten daha nişanlıyken atmak istedim elaleme rezil mi edeceksin bizi deyip izin vermemişlerdi dedi.İşte o zaman daha büyük bir şokla karşı karşıyaydım.Evlilik gibi o kadar büyük bi şeyin elalem ne der düşüncesiyle zorla gerçekleştirilmesi ne büyük bir cahillikti allahım! Evlilik dedikleri şey bu mu yani? Ya da evlilik anlayışları? Hayır arkadaşlar ben öyle yana yıkıla aşkla yapılan ya da hormonların etkisiyle gerçekleşen evliliklere de inanmıyorum.Benim evlilik anlayışım bu değildi en azından Halen değil.Mustafa Ulusoy’la beraber aslında benim evlilik anlayışımın doğru olduğunu gördüm.Evlilik illa olmak zorunda mıdır sorusundan yola çıkarak kendimce çıkarımlarımdan da bahsedeceğim elbette.

1.Evlenmek zorunda değilsiniz.Hiç kimse buna mecbur değil.Cok isterseniz yalnız başınıza da bir hayat elbette pekala sürdürebilirsiniz.Kimsenin sizi evde kalmış diye nitelemeye hakkı yoktur.He benim fikrim yol arkadaşı eğer doğru insansa hayırlıysa güzeldir.Birçok güzel şeye hayatınızda vesile olabilir.Kaçınılmaz o sona,ölüme giderken doğanın gerektirdiği gibi birlikte yaşlanmak fena bir fikir de değildir.Benim içimi gıdıklıyor,ama dediğim gibi bu karar da size aittir.

2.Diyelim ki evlendiniz.Bence evlilikte elbette sevgi önemlidir,ama saygı ve paylaşım olmadan ben bir evliliğin süreceğine inanmıyorum.Sürse bile bu yalnızca alışkanlıktan ibaret olacaktır.Yani akşam eve gelindiğinde sorulan “Günün nasıl geçti canım?” “Bugün neler yaptın eşim? “ gibisinden sorulan bence oldukça önemlidir.Ya da evde bir sofra başında edilen sohbetin,sofradan sonra çayını yudumlarken o gün denk geldiğin bir olayı,okuduğun kitaptan bir kesiti yol arkadaşına bahsetmek tadından yenmeyecek kadar lezizdir.Bircok evliliğin bitme sebeplerini ben kendi adıma adamın eve geldikten sonra tv den gözünü hiç ayırmamasına,kadının asık suratlı bir vaziyette sürekli sorgulamasına,eşlerin birbirinin halini hatrını sormamasına bağlıyorum.Mustafa Ulusoy da tam olarak burada “Kainat,muhabbet üstüne kuruludur.Muhabbet ediniz”diyor.

3.Toplumun ve çoğu kız arkadaşımın kanayan yarası “Sevdiceklerin Ailesi.Yani kayınvalideler,görümceler,kayınpederler varsa kayınlar.” Gelinini asla istemeyip oğlunu sürekli gelinine karşı dolduran kayınvalideler mi dersiniz,ya annen ya ben diye hiç tasvip etmediğim bir şekilde eşlerini annesiyle kendisi arasında tercih yapmak zorunda bırakan gelinler mi aman yarabbii!! Kendi adıma kayınvalideciğimi öz annemden ayırt etmeksizin seviyorum.Bugüne kadar asla bana saygısızlığını görmedim elimden geldiğince saygıda da asla kusur etmemeye özen gösteriyorum.He peki o bana karşı negatif davranmış olsaydı ne olurdu derseniz saygıyla kalbimi görmesini beklerdim.Düşünsenize bir gün allah korusun annenize babanıza bir şey olabilir ve o insanlara gönül rahatlığıyla anne baba demek,bir annem babam daha var çok şükür diye kendinizi avutmak ne güzel bir şeydir.
“Kadın,adamın ailesinin içine karışacak.Adamın ailesini zaman zaman tek başına,zaman zaman kocasıyla ziyaret edecek,onları evine davet edecek.Aile ziyaretinde konuşacak,muhabbet edecek,sofrayı kaldıracak,bulaşıklarını yıkayacak.Öyle misafir gibi oturup süzüm süzüm süzülmeyecek.Kitabını alıp odaya kapanmayacak.Ağzı biraz laf yapacak.Adamın ailesine biraz evlatlarını övecek,onların Gönüllerini okşayacak bir çift laf edecek.” İşte aynen böyle yazıyor kitapta ve çoğu yerine harfiyen katılıyorum.Ve burda yazan birçok şey adamın kadının ailesine karşı davranışları da böyle olmalı diyorum.Her şeyden önce gelin kardeşlerim sevdiğiniz beyleri 9 ay karnında taşıdığı,emek verip bu yaşa kadar getirdiği için saygıyı kesinlikle hak ediyorlar.Siz bir büyüklük yapın ve iyi davranın bakın onlar da bir yerden sonra utanacaktır.Güzel şeyler güzel şeyleri doğurur hadi bakalımmm:)

4.Zaman zaman dağınık çalışan biriyimdir.İstifçilik de ruhumda vardır.Öyle eski kitaplardır,eski eşyalar,kıyafetlerimi bile öyle kolay kolay atamam eskise de.Dedim ya ruhumda var.Bu kadar eşyayla odam elbette çabuk dağılıyor.Tembelligin fıtratımda kol gezip durmasıyla evet toplamaya çalışsam da öyle dağınık durduğu zamanlar da olur ne yalan söyleyeyim🤣 kitaptan sonra aldığım kararlardan birisi:Telefonundaki galerini temizle,eski eşyalarını ayır,eski kıyafetlerini giymedikleri küçülenleri ayır ve ihtiyaç sahiplerine vermek için kolile.Hem böylece israf olmaz,hem de canım odam bir rahat nefes alır,hem de ruhum.
“Unutma ki,ihtiyacın olduğundan değil de nefsine haz yaşatmak uğruna evine getirdiğin her eşya yaşadığın alanı,tıka basa dolu mekan da ruhunu daraltıyor.Sonra da duvarlar üstüne üstüne gelmeye başlıyor,bu ev beni sıkıyor,nefes alamıyorum diye şekvaya başlıyorsun.Evin nefes alamıyor ki sen alasın.”
Biliyorum benim gibi istifçi insanlar,eşyalarını atmaya kıyamayanlar Halen var ama napıyoruz ihtiyaçtan fazlasını evde bulundurmuyoruz.Evimize nefes aldırıp biz de bir “oh beee!” Çekip rahatlıyoruz.

İncelemeyi uzattıkca uzattım,farkındayım.Öyle bir kitap ki daha da uzatılabilirdi.Burada kesiyorum.Umarım doğru yol arkadaşınızı bulabileceğiniz,birlikte çok şey paylaşabileceğiniz,saygıyla ve muhabbetle üstüne bir de bol bol da sevgiyle geçen bir ömrünüz olur.Kitabın hala ders kitabı niteliginde okutulması taraftarıyım.Herkese keyifli okumalar şimdiden:))

Hemen bırakıyorum okulu falan
HAYRET! EN BAŞARILI YILAN BALIĞI(eğitim sistemimiz)

Bir gün ormanlar kralı aslana orman konseyi toplanıp der ki,

-“Bu insanlar çok oldular. Artık bu insanlardan kaçacak bir eğitim mutlaka yurttaşlarımıza vermeliyiz. Yoksa bu gidişle yok olacağız.”

Ve daha birçok şeyi söyleyerek bir eğitim programı gerekli olduğuna kralı ikna ettiler. Bunun üzerine ormanlar kralı emirler yağdırdı ve ferman yayınladı.

-“Derhal ormanın en bilginlerinden oluşan bir grup, insanlardan kaçmayı bütün orman sakinlerine öğreteler.”

Hemen bilginler toplandı. İçlerinden tavşanların en bilgesi, sincapların en bilgesi, köstebeklerin en bilgesi seçildi. Çünkü her biri insanlardan kaçmada kendi alanlarında bir uzmandı. Bir de aklıyla çok meşhur ve dünyada çok dolaşmasıyla ünlü bir somon balığı yine aynı gurup tarafından seçildi. Çünkü dediler ki: “Çok gezen çok bilir.” Şimdi sırada görülmesi gereken zorunlu müfredatı yani dersleri konularıyla seçmek ve ders kitaplarını hazırlamak gerekti. İlk sözü büyük bir saygıyla en yaşlı bilinen tavşan aldı.

- “Değerli arkadaşlar, insanlardan kurtulmanın en önemli yolu çok hızlı koşmak ve gözden kaybolmaktır. Derslerimizin ve müfredatımızın içinde koşma derslerinin konulmasını öneriyorum. Konularını ise öğretmen olarak bir yardımcımla ben hazırlayacağım.”

Öneri büyük alkışla kabul edilir ve hemen sözü bilge sincap alır.

- “Çok saygıdeğer ve kendini ilme vermiş arkadaşlarım. Ormanımızda çok fazla büyük ve dallarından sayısız yuva yapılabilecek, uzunluğu gökdelenler kadar olan ağaçlarımız var. Biz çoğunlukla ormanlarımızda insanlardan ağaçlara iyi tırmanmakla kurtuluyoruz. Onun için zorunlu derslerden bir tanesi mutlaka tırmanma dersleri olmalı.”

Ekipten büyük bir sevinç ve kabul naraları yükselir. Tabi dersi verecek ağaca tırmanma uzmanı bir öğretmen sincap bile önerilip, iş bitirilir.

Sıra Köstebek bilgine gelmiştir. Köstebek bilgin hemen söze karışır. Kendi yaşadıklarını ve tecrübelerini anlatarak toprak kazarak ve toprağın içinde kaybolabilmenin, toprağın altında tüneller oluşturabilmenin şart olduğuna herkesi ikna eder. Tabi tahmin edeceğiniz gibi hemen müfredata kazı dersleri ve öğretmeni eklenir. Bu sefer ekip nehir kenarındaki somon balığına döner ve söz hakkı verir. Somon balığı ülkeleri gezmenin bilgeliğiyle şunu der:,

- “Ey kendini, akıllarını ve her şeyini orman halkına feda eden saygıdeğer, hürmete layık bilginler. Bilirsiniz benim gezmediğim memleket, görmediğim saklanma biçimi kalmamıştır. Ben derim ki, diyelim ki bir arkadaşımız çok güzel koşmayı öğrendi ve kaçarken suya rast geldi ne yapacak? Ya da ağaca çıktı bir nehir kenarına rastladı ya da sele rastladı. Sel sonrası her taraf su ne yapacak? Ya da toprağı kazıp kaçarken nehire rastladı ne olacak?”

Bilge sincap lafı uzattığı için hemen somon balığına söylendi.

- “Lütfen meclisimizde açık konuşalım. Lafı uzatmayalım” der demez. Somon balığı nefesini suda tekrar yenileyerek heyecanla der ki:

- “Mutlaka yüzme dersleri olmalı.” Tabi gayet mantıklı ve akla uygun örneklerle herkesi ikna etti. Ayrıca herkesin takdirlerini ve hayran bakışlarını kazanarak alkışları aldı.

Hızlı bir şekilde yüzme öğretmeni de ayarlandı. Ve belli bir süre sonra her şey tamamlandı. Sırada deneme uygulaması vardı. Heyecanla ormanlar kralı aslana gittiler. İkna etmeleri çok kısa sürdü. Bütün orman konseyine müfredat açıklandı ve dakikalarca alkışlandı. Bütün ekip ödüllerle takdirlerle karşılandı. Artık sırada derslerin uygulaması kalmıştı.

Fakat o da ne! İnanılmaz şeyler olmaya başlamıştı. O harika müfredatı uyguladılar. Harika koşma kabiliyetine sahip olan tavşan koşu dersinde birinci geliyordu hem de her zaman. Fakat ağaca çıkma derslerinde o kadar başarısızdı ki artık kendini zorlamaya başladı. Defalarca ağaçtan düştü. Kafasını yerlere çarpmaktan, ayaklarını kırmaktan bırakın koşmayı yürüyemez bile oldu. Artık tavşan ne koşabilir, ne ağaca tırmanabilir, ne yüzebilir yani bir özelliği olmayan kabiliyetsiz biri olmuştu. Sincap başta ağaçlara inanılmaz tırmanıyordu ama o da yüzme ve özellikle kazı dersleri sebebiyle tırnak ve dişlerini kaybetti. Yani o da artık kabiliyetsizin teki olmuştu. Köstebek ise kazı derslerinde çok başarılı oluyordu ama tırmanma dersleri sebebiyle düşüp dişlerini kırdı beyin travması geçirdi. Artık o da kabiliyetsizdi. Zavallı maymun tırmanmadan sınavlarda çok iyi alıyordu ama koşudan, yüzmeden, toprakta kazı ve tünel kazmadan hep sınıfta kalıyordu. Hele zamanla iyice rahatsızlanıp bazen tırmanmayı da kaybediyordu. Fakat okul birincisi bir tek canlı olmuştu. O da YILAN BALIĞI. Çünkü o biraz koşabiliyor. Nehirde biraz toprağı kazıp kendini gizlemeye çalışıyor. Yüzebiliyor ve biraz nehir kenarındaki ağaca tırmanabiliyordu. Hatta hepsinden en iyi biraz yapabilen sadece oydu. Diğerleri onun kadar en iyi biraz yapamıyordu(!) Ah hele sincap bir keresinde yüzme dersleri sebebiyle neredeyse boğuluyordu ve o sırada beynine oksijen gitmediğinden de şuurunu aylarca toparlayamadı.

Durumu görmeye başlayan orman konseyi baktılar ki herkes telef olacak. Hemen içlerindeki sözcülerini seçip ormanlar kralına gönderdiler. Sözcü krala gidip şöyle dedi:

-“Hayret! En başarılı yılan balığı çıktı. Bizde kabiliyetleri öldüren katil.”

Durumu anlatıp ormanlar kralını ikna edip şu emri her yere duyurttular.

-“Artık çok amaçlı karma eğitim modeli yasaklanmıştır. Herkes kendine uygun özellikteki alana göre ve hür olarak eğitim görüp kendini geliştirecektir.”

Tabiki insanlar hayvanlardan farklıdır. Çünkü hayvanlar daha dünyaya gelir gelmez hayatın bütün şartlarını yaratanın güdülemesiyle bilerek gönderilir. Örümcek doğar doğmaz ağ yapmasını, sivrisinek kan almasını, arı bal yapmasını, kuşlar yuvalarını örmesini ördek ördekliği, köstebek köstebekliği bilir. Bu nedenle insanların temel eğitim alması şarttır. Fakat temel eğitim dışında insanlar imece usulü buluş yapmamıştır. Yani eğitim bakanlığı “hadi millet ampulü buluyoruz” deyip ampul bulunmamıştır. Aksine “geri zekalı” denilerek defalarca okuldan atılan Edison “ampul yanmaz diyenlere inat binlerce deneyler yaparak bulmuştur. Albert Einstein(Aynştayn)’da benzer hikayeye sahiptir. Neredeyse bütün çığır açanların benzer hikayeleri vardır. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demiş atalarımız ama hep harikalıklar bir ellerden hatta farklı ellerden çıkmış tarih boyunca. Hiçbir ÖSYM ya da üniversite birincisini hiçbir buluşta ve tarihte göremeyiz ama üniversiteyi terk eden Bill Gates ve Steven Paul Jobs(kendisini yetiştiren, büyüten anne babası Anadolu’dan gittiği söylenilen; HP, IBM ve MİCROSOFT piyasasını geçebilmiş) bilişim dünyasında çığır açmıştır. İlkokul mezunu bile olamayan insanların yanında iş başvurusu yapmaya çalışan nice üniversite mezunları hatta birincileri de az değildir. Yani “beşikten mezara” olan eğitim ve kendimizi geliştirme işi sadece örgün eğitime bağlı değildir.

Elbette insanlar “işçisin sen işçi kal” mantığıyla da yaşamamalılar. Günümüzde Dünya’da eğitime bakışta özelikle bu açıdan tamamen değişmekte…Gazeteci yazarlar “gazetecilik” mezunları olmadığı gibi, edebiyatçılar da “edebiyat” mezunları değiller. Siz hiç neden en iyi kitapevi sitesini yapanların “Barnes, Noble, Waldenbooks “ gibi dev kitap sirketleri değil de “amozon” olduğunu düşündünüz mü? Neden internetteki açık artırma sitesinin bilinen müzayede şirketleri değil de “ebay, vb.” olduğunu hiç düşündünüz mü? Neden en başarılı enformasyon sitesi yapanların “CNN, BBC ve Newsweek”değil de “yahoo” olduğunu merak ettik mi? Ya da “facebook, tweter” ve benzerlerini iletişim devleri yapmadığını, bulmadığını fark ettik mi? Demek insanları belli bir şablona sokamayız gerçeğini de düşünmeliyiz. Gerektiğinde insanlar kabiliyet ve yapılarına göre isterlerse ömürlerinin belli aşamalarında meslekte değiştirebilmeliler. Oysa biz yıllardır daha 12 yaşındaki çocukların mesleklerini seçmelerini bekleyip o yoldan bir daha çıkamayacak şekle onları sokmadık mı? Yazık bu nesillere….

Son paragrafı “herkes” sözcüğünü, “birey”in önemine dikkat çekmek için çok kullanarak bitirmek istiyorum. Dünya eğitim kuramlarında davranışçılıktan, beynin keşfi ve incelenmesiye bilişselliğe ve en sonda DNA keşfi ve incelenmesiyle yapısalcılığa geçti. Bizler ise hala davranışçılık üzerine ısrardayız. Gerçi yeni yeni bu durum düzeltilmeye başlanıyor.. Herkesin aynı düşünmesiyle ya da basmakalıp tek tiplikle, sürü psikolojisiyle ya da ideolojik bakışlarla olmamıştır tarihteki hiçbir buluş. Belki de en önemlisi bu sebeple, en başta farklılıkları düşman değil; zenginlik olarak görmeliyiz ve ideolojik basmakalıp kafalardan kurtulmalıyız bir an önce... Herkesin matematiği mükemmel olacak diye bir kural yoktur. Ya da herkes edebiyatçı olmak zorunda değildir. Bu nedenle hiçbir çocuğumuzu bu dersleri kötü diye silmemeliyiz. Her bir insan ayrı bir âlemdir, bir evrendir, bir ya da birkaç kabiliyettedir. Herkes bir yapıda bir yaratılış ve kabiliyette de değildir. O yüzden herkes kendi çocuğuna -merkeze onun isteklerini koymak şartıyla -uygun bir ya da birkaç alan, meslek seçmeli, tespit edilmeli ve yönlendirilmelidir… Yoksa hikâyemizdeki gibi hayatımızdaki bütün alanlarda ve mesleklerde sadece en iyi birazlar olur ve oluyor…
(alıntıdır)
http://mehmetkonca.com/...harika_hikayeler.htm (64. Hikaye)

{Ç News} Kocaeli Kitap Fuarı Özel Yayını;
Merhabalar Efendim....!!

Kahveleri Hazırlayın...!
{Ç News} Kitap Fuarı Özel Yayını Başlıyor...!

Kocaeli kitap Fuarı ve Ben adlı Yazıma Hoş Geldiniz :)
Uzun ama çoook uzun bir yazı oldu baştan belirteyim. Normalde bu kadar uzun olmayacaktı. Ne ara uzadı bende bilmiyorum.. :)

Fuar'a iki defa gittim. İlkin de 2 saat, ikincisin de 4 saat gezdim. 4 saat biraz biraz yetti. Bence en az 6 saat lazım :) sadece kitap almıyoruz ki, muhabbetimiz bol bizim.. :)

Bugün Asıl maksadım bu alanda toplanan sahaflardı. Yalnız o kadar sahafın içinde gerçekten işini yapan sahaf sayısı beş'i geçmez. Her kitap okunmaya değer mi? (Bence) Değmez tabi ki. Zaman önemli. Zaman geçiyor ve bunu iyi kullanmak lazım. O yüzden seçebildiğimiz kadar iyi kitaplar seçmeliyiz.

Fuar kitapların dışında bana keyifli sohbetler kazandırdı. Öncelikle Nostalji Sahaf, Türkiye İş Bankasın da ki görevli arkadaşlar, şans eseri denk geldiğim ileri yayınlarında ki arkadaş. (ileri Yayınlarını takip etmişliğim yoktur ya da okumuşluğum. Koskoca 5 metrelik bir Mustafa Kemal'in askerleriyiz standı haliyle dikkatimi çekti ve uğradım.) YKY'ye uğradım fakat sohbet ettik onun dışında bir şey alamadım. Daha devamı var.. Bu fragmandı :)

Sohbet tadında yaptığım alışverişlerden bakalım neler almışım. İlk önce sahaflardan başlayalım;

Atatürk'ün Hatıra Defteri (Türk Tarih Kurumu)
Cem Karaca Kitabı (Ada Müzik)

Bu iki kitabı adını hatırlamadığım bir sahaftan aldım ve çok temizler. Özellikle hatıra defteri el değmemiş resmen. İçinden de Anıtkabir den alınmış güzel bir kartpostal çıktı. Bu iki kitabı 30 TL'ye aldım. Çok uyguna geldi. Basımları yok çünkü. Sahaf'ın ne sahibi ne de çalışanı nazik değildi. Gözüme ilişti kitaplar aldım ve çıktım.

https://ibb.co/jxPzMJ

Yine adını hatırlamadığım bir sahaftan;

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na Ait olan,

Gelibolu ve Arıburnu kitaplarını aldım. Bu iki kitap bana çok uyguna geldi. Hem satışları yok hem de ciltli ve üzerlerin de özel bir şömiz kaplama mevcut. İkisini 35 TL'ye aldım. Normal de Tek bir kitap 36 lira zaten :) sıfır el değmemiş tertemiz kitaplardı. Sahaf ilgili ama kapanış saati geldi diye aceleci idi. Yenisinin Internette 21 TL olduğu Murat Bardakçı kitabına 25 TL istedi. Çok dedim. Sen bilirsin. Evet ben çok bilirim dedim çıktım :)

 https://ibb.co/bsYFvd

Gel gelelim Nostalji Sahaf'a. Bu abi'yi çok sevdim ve uzun uzun sohbet ettik. O kadar çok durdum ki artık insanlar çalışan olduğumu sandı ve kitap sormaya başladılar. :) İkinci kez gittiğim de daha çok sohbet ettik onu da anlatacağım...

Şimdi ilk seferden üç kitap aldım.

Yaşar Kemal - Ağrı Dağı Efsanesi (YKY)
Aziz Nesin - Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz (Adam)
Aziz Nesin - Surname (Adam)

 https://ibb.co/dtthad

Çok cüzi bir miktar verdim bu kitaplara. 20 TL :)

Sahaf gibi sahaf. Çok sevdim kendisini. İkinci kez gittiğimde daha çok kitap aldım ve daha çok sohbet ettik. Bir de kaset aldım.. :)) neyse onun hikayesi sonra..

Bunlar ilk gittiğim de yaptığım kitap alışverişleri idi. Kısa bir fuar değerlendirmesi yapayım ;

Fuar'un bulunduğu lokasyon ücra bir yer değil. Her türlü otobüslerin geçip gittiği, zaten etrafı avm olan bir yer. Fuar alanı çok büyük. Sahaflar ayrı yerde, normal yayın evleri  ayrı yerlerde kümelenmiş. Anladığım kadarıyla bundan önceki senelerde kim nerede ise bu yılda aynı yerinde. Park yeri yeterli. İki sefer gittim ve sorun yaşamadım. Güvenlik iyi. Özel güvenlikler yerine polisler güvenliği sağlıyor. Havalandırma ve Yürüme alanı iyi kimse ile çarpışmadım :) Sadece gerçek Sahaflar daha fazla alanda hizmet verebilirdi. Bazı sahaf adı altında kitap satanlar vardı ki evlere uzak. Şaka gibi. 100 kitap yok. İki sefer de de aynı manzara ile karşılaştım.. Neyse biz ikinci seferimize geçelim ve daha sonra son bir değerlendirme yaparız.

Bugün çok fazla kitap aldım. Merak edip aldıklarımın yanında, listeye eklediğim kitaplarda vardı.

İlk iş olarak Nostalji Sahafa tekrar gittim. Selam verdikten 2 saat sonra falan ayrılabildim. İlk yarım saat'te kitapları seçtim. Ondan sonrası muhabbet oldu.. Hatta o kadar uzun durdum ki artık insanlar benden bir şeyler istemeye başladı. Dert yananlar kitap arayanlar. Onun dışında plak, kaset, cd de satıyordu.. Bolca kaset dinledim. Ac/Dc, Metallica, Nirvana, Sepultura, Overkill, Gun' s Roses.... Ve daha niceleri..
Çok keyifliydi.

Aldığım kitaplar;

Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler 1-2 (Can)
A'dan Z'ye Yaşar Kemal (YKY)
Nazım Hikmet;
Kuvayı Milliye,
Memeleketimden İnsan Manzaraları (YKY)
Aziz Nesin;
Nah Kalkınırız,
Bay Düdük,
Rıfat Bey Neden Kaşınıyor,
Tatlı Betüş,
Sosyalizm Geliyor Savulun, (Adam Yayınları)
Şimdiki Çocuklar Harika (Nesin Vakfı)
Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum (May) (Denk gelen bir kitap ince bir şey ama açtığım her sayfası bağladı beni. Verdiği mesajlar güzeldi. Merak edip aldıklarından.)

 https://ibb.co/kMYuoy

Ve bunlara ek olarak, hellboy ÇizgiRoman'ını aldım. Tamm bir koleksiyonluk. Matbaa'dan kesilmeden ve kapak takılmadan çıkmış. Tam sayfa. Sayfaların üstü bile tırtıklarından ayrılmamış. Koleksiyon olsun diye aldım. :)

https://ibb.co/mqDr1J

Bunlara ek olarak bir de kaset aldım. John Lennon'ın Imagine Albümü.

1988 Yılına ait ve tertemizdi. Çift kaset. Evde walkman im var dinlerim nostalji olur dedim aldım.. Eve geldim ama walkman çalışmıyor. İçindeki kaset çalar lastiği gevşemiş. Neyse ki basit bir şey ama ben walkman almaya karar verdim. Dün ilanlara baktım ve Sony walkman 10.yıl edisyon olan walkman satışa girmişti. Nadide bir parça idi ama alamadım satıldı maalesef. Sağlık olsun. Ne walkman i diyenler olabilir lakin yeri ayrıdır. :) üzgünüm... Çok değerli bir bir kasetçalar dı :(

 https://ibb.co/fay5vd

Kitap, Çizgiroman ve kaset'e bana göre çok cüzi bir miktar ödedim. Bütün her şeyi 100TL'ye aldım.. :)

Daha sonra bir kaç sahaf daha dolaştım. Ama pek ısınamadım ve son kez Şibumi'nin ilk basımını aramaya koyuldum. Bir yerde rastlamıştım
Alamamıştım. Tekrar gittim ama satılmıştı. Yoksa burada ne kıskançlıklar olacaktı.. Ah ahh.. :) Sahaf Abimiz de neyse, yazmayayım. Para kokluyor resmen. Kitaplara verdiği rakamlar efsane. Satışı yok, 100 lira.. Yahu 10 gün sonra satışı olacak.. Hint kumaşı değil ki? Milleti sömürmek için uğraşanlarda var tabii...!!

Oradan çıktım dedim normal yayınevleri'ni dolaşayım. Fuar'a gidenler bilir Internet fiyatlarından daha pahalıdır yayınevleri burada. Klasik %20-25 indirim uygularlar. Yanı fuar diye ucuza almaya gitmeyin :)

İlk durağın Ötüken oldu. Yüzleri gülen güzel insanlar vardı. Kitapları almam 44 saniye sürdü. Aklımda olanları aldım çünkü. Dedim şunu şunu ve şunu istiyorum. Arkadaşın yüzünde gülümseme. Tabi. Dedim 1 dakika da bu kadar kitap hiç satmadın değil mi :)

Aldığım kitaplar;

Cengiz Aytmatov'un Kutulu Kitap serisi vardı. İçinde 10 kitap var. Onu aldım. Hepsini yazamayacağım, liste bu;

https://ibb.co/c40kvd

Nihal Atsız - Deli Kurt
Ziya Gökalp - Türkçülüğün Esasları
Ve Bismark... (Merak ederdim kendisini iyi denk geldi)

Toplu olarak bakarsak görünüm şu şekilde;

https://ibb.co/nzSb1J

Aldığım bu kitaplar da Ötüken %40 yaptı sağolsun. Geçen hafta yaptığı indirimi devam ettirmiş. Ben ötükenle Mehmet sayesinde tanıştım. Bir kaç kitap vardı ama öyle takıldığım baktığım bir yayınevi  değil. Görüş olarak çok şey taraftalar o yüzden. Ben iki türlü de yanlı yayın yapan yayınları çok tercih etmem. Karışık yayın yapanlar benim için daha iyidir. Neysem..

Ötüken'den sonra Türkiye İş Bankası Yayınlarını ziyaret ettim.. Burada ki arkadaşla yarım saatten fazla muhabbet ettik. Sonra bir hacı amca geldi. Efsane bir amca :) Kazım Karabekir in kitaplarını arıyordu. Bir kaç kitap önerdim. Oho dedi onlar var tamam başka? Dedim nasıl başka :) e sen kulağına küpe takmışsın, sonra kaşına takmışsın, kulağının arkasına da takmışsın dedi. Bak çeşitlendirmişsin dedi. Bir tane yetmemiş dedi. Bende farklı kitaplarını arıyorum dedi eheheh. Biz başladık gülmeye. Bu kadar iyi bir örnek veremezdi herhalde. Amca Rizeli. Telefonundan kütüphanesini gösterdi. Net söyleyeyim İş Bankası Yayınları'nın standın dan daha fazla kitap vardı. Muhtemelen kitap sayısı 3 ile 4 bin arasında. Kütüphane gibi ev :) çok güzel sohbet ettik amca ile sonra o gitti.. Alacağım bir şey yoktu ama yine aldım üç kitap..

Resim Harp Tarihi - I. Dünya Savaşı (Bunun II. Dünya Savaşı olanı bende zaten vardı. Bir ara I.sini aradım bulamamıştım. Ya da 3 4 gün sonra gönderim seçenekli idi almamıştım. Görmüşken alayım dedim. Efsane bir kitaptır tavsiye ederim. Fotoğraflarla desteklenmiş harika bilgiler vardır. Şimdi takımı tamamladım.)

Talat ve Enver Paşaların hatıralarını aldım. (Çok kalın olmaması ve Ekstra bilgi edinebilmek için aldım..)

https://ibb.co/c3DVvd

Daha sonra YKY'ye Geçtim ama bir şey almadım. Sadece biraz muhabbet ettik orada ki arkadaşla. Sonra ayrıldım. Biraz dolandım neler var neler yok diye. İlgimi çeken çok fazla yer yoktu. Sonra Mustafa Kemal'in Askerleriyiz yazılı 5 metrelik koskoca bir stand gördüm. Yukarı doğru 5 metre ama fuar'ın sonlarında yer bulmuş. Dedim siz kimsiniz :) İleri Yayınları imiş. Hiç bilmediğim bir yayın. Bu da Ötüken gibi sanırım, kendi yayın politikasına göre uç görüşlerde yayın yapıyor. Takip ettiğim ya bir kitabını almışlığım yoktu. Ama güler yüzlü iyi insanlardı. Hepsi ile bir şeyler konuştuk. Çok ilginç kitaplar çıkardı. Ülkemiz de hiç çevrilmemiş ama önemli kitaplar. Neyse önerdiği kitaplardan bir tane seçtim... Meraktan aldım bu kitabı da :)

Transkafkasya İçin Mücadele

 https://ibb.co/bSvMJy

Dedim kitap iyi çıkmazsa yakana yapışırım :) okuyunca göreceğiz...

Oradan bir bakış attım. Kaynak yayınlarını buldum.. Dedim bir bakayım.. Gözüme ilişen bir kaç kitap denk geldi aldım. Bunlar hep çeşitlemek amaçlı yaptığım işler :)

İlker Başbuğ - Nasıl Bir Türkiye
Osmanlı'da Sosyalizm Türkçülük ve İttihatçılık (Kitabın adı bile albenili. Merak ettim)
Feroz Ahmad;
Ittihat Ve Terakki,
Ittihatçılıktan Kemalizme,
Modern Türkiye'nin Oluşumu

https://ibb.co/bCfcrJ

Son alışverişim bunlar oldu. Burada da biraz sohbet ettim ve artık kapanıyordu fuar. Dört saatlik bir kitap gezisinin sonuna gelmiştim.

Bir kaç özel baskı poster ve ayraç aldım.
Poster 1 https://ibb.co/kaTK5d
Poster 2 https://ibb.co/f0FtWJ
Poster 3https://ibb.co/kSU95d

Kitap Ayraçları ;
https://ibb.co/ieH1Jy

Daha fazla gezip daha az ya da çok kitap alınabilir ya da hiç alınmayabilir. Sadece o ortamda bulunmak binlerce kitap arasında dolaşmak bile ayrı keyfili. Fuar alanı'nın ekstra olarak sunduğu ne var-yok bilmiyorum. Onlara bakamadım. Araçları ile gelmeyenler için otobüsler, ring ler vs var sanırım tam bakamadım ama bu konuda ulaşımı kolaylaştırmışlar.

Yayınevi Fiyatları: Internet fiyatlarından %5 az ya da çok. Farkı yok. İndirim için gitmeyin. Hüsrana uğrarsınız. Bu bütün fuarlar için geçerli.

Sahaflar : çok fazla varlar evet. O kadar sahafı aynı anda görmekte güzeldi. Ama benim seçebildiğim kadarı ile işini layıkıyla yapabilen sayısı 6 yı geçmez. Diğerleri ya sizi soyma peşinde ya da çok fazla (en azından bana göre) kitap satmaya çalışmaktalar.. Tarih kitaplarına çok yöneldim ama çok az rastgeldim ve alamadım. Bunların içinden en keyiflisi tabi ki Nostalji sahaftı. Bir sonraki yıla daha değişik şeyler yapacağını söyledi. Balat'ta ki dükkanına da gideceğim. Sohbetimizi yarım bırakacak değiliz... :)

Çok ama uzun yazdık. Umarım biraz fikir oluşturmuşumdur. Çok fazla kitap aldım. Daha fazlasını da alabilirdim. Ne kadar gezerseniz ve ne kadar bütçe ayırırsanız o kadar çok şeyle evinize dönüyorsunuz.

Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz..!!

Sağlıcakla kalın..

{Ç News}

Zynp Arı, Kur'an Okumaları 3'ı inceledi.
 06 May 20:51 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kuran okumları 3

Firavun ve Musa

Kuranı hâkimin defaatle üzerinde durduğu en muhteşem kıssalardan biri de Hz Musa'nın kıssasıdır . Nitekim kıssa ders almak isteyenler için muazzam ölçülerde nüanslarla doludur .

Musa aleyhisselam azgın firavun ve kavminin küfrürüne , diğer yandan bezgin İsrail'in düştüğü şirk herkesin malumudur. Kendisini ilah bilen Firavun'un sarayında büyümüş olmasına karşın Firavun'un küfrü ve inkarına düşmemiştir . Firavun'un felsefesiyle yüz yüze kalmış olsa da , Musa kendi Rabbini tanımıştır. Şirkin ve küfrün her daim bir seçim olmadığını insanın isterse her koşulda doğruyu bulacağının delildir Musa'nın kıssası.

Hz Musa Kuran'da da anılan bir süre ile "ben bir ateş gördüm " dedirten mesele ailesiyle ilgili bir ihtiyaçtan ötürüdür . "Sürenin devamında umulur ki , ondan bir kor ve veya haber getiririm " demesi de bunun delilidir. Velhasıl Musa dünyevi bir ihtiyaçtan dolayı gece vakti çölde ateşin olduğu yere doğru yolculuk yapar . Ateş almaya gitmiş , lakin Rabbiyle buluşmuş , iki büyük mucizeye mazhar olmuştur . Ateşe gidip maddeden manaya , dünyadan ahirete giden bir yol bulmanın timsalidir adeta . Ta ha süresinin 12. Ayetinde gerekçesi de apaçık bildirilerek
Musa ateşe yaklaşınca : ey Musa ! Diye seslenildi.
" Şüphesiz ben , senin Rabbinim. Artık ayakkabılarını çıkar.
Çünkü sen mukaddes bir vadi olan Tuva'dasın."

Ayaklarının altında uzayıp giden bir toprak , ve ayakta bir ayakkabı . Alemlerin Rabbi , bir ateş gördüğü vadide Musa aleyhisselam'a ateşin içinden seslenip vahiy nuruyla onu aydınlatırken , en başta bulunduğu yerin mukaddesiyetine hürmeten ayakkabılarının çıkarılması emredilmiştir. Bugün şekle ve kalbe ; ayrı ayrı odaklanıp beş vakit abdest almanın şekle uygun bürünmenin hikmetini kavrayamamış zihinler için de bir dersttir . Zira Musa bu mukaddes vadide ayakkabılarını çıkararak şekle ve öze riayet ederek iki büyük mucize ile dönmüştür . Yed-i beyza ve asayı Musa ...
Musa Aleyhisselam'ın muzaazam kıssası burda bitmez elbette . Yaptığı dua ve Firavunun karşısında takındığı harika tavır ile devam eder . İki büyük mucize ile dönen Musa aleyhisselam ancak bir Resule yakışacak davranışlar sergiler . Ve her mümin için örnek olacak bir dua eder .

Dedi ki : Rabbim ! Göğsüme genişlik ver ! İşimi kolaylaştır! Dilimdeki düğümü çöz ki , sözümü kavrasınlar ! Bana ehlimden birini , kardeşim Harun'u yardımcı kıl ! Onunla kuvvetimi arttır! Ve onu işime ortak et ! Ta ki , seni çokça tesbih edelim . Ve seni çokça zikredelim. Şüphesiz ki sen bizi her daim görüyorsun .

Bu dua muhteşem sırlar ve hikmetler yüklü mesajları birbiri ardına bize sunar . Kalp ehli bilir ki bu dua hem şifa hem de rehberdir . Mümin olmak gibi bir nimete erişen her insanın bu iman hizmetini bir vazife bilip, her birimizin Musa olup Harun'larımızı aramamız ve kardeş olabilmemiz icab ediyor . Ta ki yeryüzü O'nun çokça tesbih ve zikr olunduğu büyük bir mescide dönüşsün . Ve bizlere miras olarak kalan bu duanın baştan sona idraki ile hayatımız şekillensin


Ta ha süresinin 44. Ayetinde kavl-i leyyin yani yumuşak bir söz ile Firavun'u uyarması ise hayli manidardır . Şirke , küfre ve tuğyana sapmış biri için bile yüce Allah peşinen hüküm verip onu helak etmemiş onu uyarması için nebisi Musa ve kardeşi Harun'u onu güzel bir sözle uyarmalarını emretmiştir.

"Ona yumuşak bir söz söyleyin . Ola ki , hatırlar ve korkar ."

Demek oluyor ki hakikati temsil eden söz davet ettiği mesaj hakikat olduktan sonra , bunu dile getirmek için öfkeye ve hiddete hacet yoktur . Hakikat zatında güçlüdür ; vakur ama yumuşak bir üslupla söz söylendiği takdirde , Firavun'un gibi kişilikler dahi , yaratılışlarının özüne dönüp hakikati kavrayabilirler.

Dönelim biz iman ehli insancıklara . Herhangi bir durum ve olay karşısında nasıl muamele ediyor ve hangi sözler ile muhattabımızı bertaraf ediyoruz . Oturup ince ince düşünmemiz gereken hayli müphem bir konu . Elini taşın altına koyup kendiyle yüzleşecek kaç ehli iman taraftarı vardır.

Musa ve Harun nihayet Firavun'un karşısına çıkıp Rabbinin dediği şekilde uyarır . Buna binaen Firavun :
Ey Musa ! Rabbiniz kim? Diye sorar .

Bunun üzerine Musa ,
Rabbimiz o zattır ki ; herşeye özel bir şekil veren , sonra ona doğru yol gösterendir. Cevabını verir . Tâhâ süresi , şuarâ ve kassas sürelerinde de değişik vechelerle aktarılan Firavuna gidiş hadisesi her müminin , her bir ayetinde dersler alacağı muazzam ibretler vardır.
Musa aleyhisselam Firavuna giderek ne onun malına , ne tahtına ne de yurtlarından sürülmesi gibi bir olaya girmistir . Tamamen Rabbbinin izni ile şirkten ve küfürden yüz çevirip İsrail'i baskı ve zulmünden kurtarmak mahiyetiyi ile Firavunu güzelce uyarmıştır. Kıssanın sonrası malum Firavun ululuk taslamaya devam etmiş, ilahi emre kulak tıkamıştır.

Yine bir hadise başımıza gelen musibetlerde takindığımız tavır ve davranışlar imtihanı geçebilmek adına önemli bir delildir . Sabrın anahtarı yine Kur'an'ı Kerim'de kehf süresinde bize açıkça verilmektedir. Musa ve Hızır arasında olup bitenleri anlatan bölümde , Musa aleyhisselam Hızırdan kendi ilminden ona da öğretmesini murad ettiğinde Hızır aleyhisselam kendisine "sen benimle beraber kalmaya , sabretmeye dayanamazsın" demiş . Kehf
süresinin 68. Ayetinde , Musa'nın niye sabrecemeyeceğinin izahı yapılır. " Bilgisini elde edemediğin bir şeye karşı nasıl sabredeceksin." Bize sabrın anahtarını veren işte bu ayettir. Kişi sabrettiği olayın bilgisini ve mahiyetini idrak edemezse sabrı hal gösteremeyeceği gibi , imtihanını da geçemeyecektir. Rabbin izni olmadan tek bir yaprak dahi düşmez . Allah biliriz ki , kuluna öylesine dertler vermez , onu fenaya sürüklemez . İşte kul tam da bu sırada sabrın bilgisini bu bilginin ne olduğunu kavradığı ölçüde sabır geliştirebilir. Allah kaldıramayacağı yükü hiç bir kuluna vermez. Kul bilmeli ki eğer bir yükün altına girmişse Rabbi onun bu yükü taşıyacağını ve ona en az yükle bunu bahşettiğini görür ve anlar . Hızırdan murad nasihattır.

Sonsöz:

Yolu Musa' dan geçen her kul bilir ki , Rab sadece bizim algıladığımız sınırlı bir zeka imkanı ile, onu kavradığımız zihinimizdeki Rab ile çok farklı ve ötedir . Eğer onu ve kelamını doğru anlayabilseydik 1400 küsur yıldır bu denli kaos ve kargaşa yaşanmazdı . Kesin olarak bildirilen bir ayet olmasına karşın "müminler yalnızca kardeştir" ayeti bugün hayatlarımızdan çıkalı nice asır oldu . Kalbimizi kapattığımız yetmiyormuş gibi birde kulaklarımızı da tıkadık. Okumak yetmez hayatlarımıza tatbik etmiyor dönüşmüyor , dönüştüremiyorsak hayatlarımızı Kur'an-ı hâkim ile , sıkıntımız da derdimiz de büyük demektir . Bu incelemeyi hiç okumayabilir okuyup anlamayabilir veyahut es geçebilirsiniz. Lakin Kur'an'ı Kerim'i hayatlarımıza koymak adına ufak bir adım atıp bu incelemeyi ve bunun gibi nice kitapları vesile kılabilirsiniz. Kitap ; sizi Kur'an'ı Kerim'in iklimine götürürken nice yaşayan örnek olarak kalan peygamberlerin kıssaları ile karşılıyor . Dileğimiz odur ki Allah'ın ezelî kelamı olan Kur'an'ı hâkim hayatlarımıza sirayet etsin . Hz Ali'nin" bırakalım bugün Kur'an aramızda hükmetsin." Diyen imanı ile bizde şereflenelim .


Keyifli okumalar ...

Srs Blck, Çarşambaya Kadar Eşim Ol'u inceledi.
05 May 20:24 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Yakışıklı Dük Blake doğum gününe kadar evlenmiş olmalıydı. Bunun içinde bir çöpçatanlık şirketi sahibi beyefendi ile bir görüşme ayarlıyor ve görüşmeye gittiğinde bir de ne görsün meğer beyefendi bir hanımefendiymiş. Siz zaten şimdiden hayal etmişsinizdir olayları.

Öncelikle her zaman söylerim romantik komedilerde sizi şaşırtacak çok fazla kurgusal olay yoktur. Yazarın dili, betimlemeleri kısacası yarım tarzı hoşumuza giderse kitabı beğeniriz. En azından bu benim için böyle.
Kitapta her şeyi tahmin edebiliyorsunuz. Ama yine de benim için harika bir kitaptı. Yazarın anlatımını çok beğendim. Beni resmen içine çekti ve bir gecede zaten kitap bitti gitti. Sadece birazcık daha uzun olmasını bazı şeylerin daha detaylı anlatılmasını isterdim
Çerezlik kitap arıyorsanız tercih edebilirsiniz.

Gonca Çolak, Karanlık Sabahlar'ı inceledi.
29 Nis 01:44 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap Yorumu Geliyoooooorrrrr !!!!!!


Muhteşem muhteşem muhteşem bir kitap.Yazarımız Erhan Turan hocamın yüreğine sağlık.Çok içten ve acıklı bir konusu var.Kahramanımızın hayat mücadelesi beni çok etkiledi.Kısaca bahsedeyim:

Başkahramanımız Umut.Umut'un Cansu adında bir arkadaşı vardır fakat Umut ona aşık,Cansu da ona.Bir türlü birbirlerine aşklarını anlatamazlar.Tam anlatacakları zaman gelir ama Umutların evinde şüpheli bir yangın çıkar.Bu yangında Umut annesini ve babasını kaybeder.Kız kardeşini de kaybettiğini sanar ama sonradan öğrenir ki kardeşini evi yakan katiller kaçırmıştır.Yangın anında bir aile dostları Umut'u İstanbul'a gönderir. Çünkü katiller Umut'u da öldürme planı yaparlar.Umut İstanbul'a gelince ne yapacağını bilemez.Yanında ne kıyafet vardır ne de gideceği bir yer.Orada bir adam Umut'a yanaşır ve kendi evinde misafir edeceğini söyler. Tabi ki bu yalandır.Götürdüğü ev yıkık,virane bir yerdir ve burada çocukları toplayıp her türlü iş yaptırıyorlardır.Umut orda kendisi gibi bir çocukla tanışır ve onu kardeşi gibi himayesine alır.Birgün bu iki arkadaş kaçmaya çalışır ama tanıştığı çocuk yakalanır Umut kaçar.Tam o sırada polislere rastlar ve olanları anlatır. Polisler baskın yapar o yere ama kimse yoktur orda kaçmışlardır.Umut kardeşi gibi gördüğü arkadaşını kaybettiği için yıkılır. Polisler Umut'u yetimhaneye götürür ve Umut'un mücadelesi başlar. Bir yandan kız kardeşini,diğer yandan da kardeşi gibi sahiplendiği arkadaşını bulmaya yemin eder.Tabi ki konunun ana damarı olan yerleri anlatmayacağım.Harika bir kitap.

Adem YEŞİL, Fedailerin Kalesi Alamut'u inceledi.
28 Nis 10:26 · Kitabı okudu · 1488 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe uzanır…
Her toz zerresinde ben varım,
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

“…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

…bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

“…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

“Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

“Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

“…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

…bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

“eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

…sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

“…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

…’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

…hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

Biliyorum, biraz uzun tuttum, ama gene de keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız.

Bria, Asla Vazgeçme'yi inceledi.
 27 Nis 22:39 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

HARİKAYDIHARİKAYDIHARİKAYDIHARİKAYDI HA-Rİ-KAY-DI. Gerçekten sanırım ne kadar harika yazarsam yazayım asla yeterli olmayacak. Muhteşem bir şeydi.

Asla Vazgeçme’nin bayadır Türkçeye çevrilmesini bekliyordum ve Türkçeye çevrildiğini gördüğümde gerçekten ÇOK MUTLU OLDUM. O an olamasa da iki ay sonra sipariş ettim ve gelir gelmez hemen başladım. Zaten muhteşem olacağını biliyordum ama yine de kafamı masaya çarpmaktan kendimi alamadım.

Başlarda (hatta kitabın sonunda Rowell’in notunu okuyana kadar) bu kitabı Fangirl’de başkahraman olan Cath’in yazdığı hayran kurgu sanıyordum. Ancak öyle değilmiş. Bu kitap tamamen Rowell’in gözünden Simon ve Bazmış.

Simon ve Baz’ı, Fangirl de okuduğum o iki üç sayfalık yerlerde bile çok sevmiştim. Hatta bazı insanların o yerleri sıkıldığı için okumadan geçtiğini duyduğumda gerçekten çok şaşırmıştım. Çünkü ben o yerlerin biran önce gelmesi için adeta kıvranıyordum.

Velhasıl sonunda iki-üç sayfa değil de, 500 sayfalık bir Simon & Baz hikayesi okudum ve tek söyleyebileceğim şey ÇOK GÜZEL OLDUĞU.

Şimdi aşırı derecede hevesli olduğum için nereden başlayıp nerede bitireceğimi bilmiyorum bu yüzden siz beni mazur görün.
-
Simon Snow, bu zamana kadar ki seçilmiş en kötü seçilmiş kişi.
Ama her şeye rağmen Baz yine de onu seçti.
-
Simon yaz tatilinin bitmesine daha önce hiç bu kadar sevinmemişti. Bir an önce Watford’ta geçireceği son yılına başlamak ve bu yılı doyasıya eğlenerek geçirmek istiyordu. Ayrıca en yakın arkadaşı Penelope’yi çok özlemişti. Kız arkadaşı Agatha’ya gelince… onu özlediğinden pek de emin değildi.

Ve nihayet Watford’un kapıları Simon ve arkadaşları için son kez ardına kadar açılırken Simon’un tek umduğu sorunsuz bir yıl geçirebilmekti. Ancak Simon daha okula gelirken bir Goblin tarafından saldırıya uğradığında bu hayalinin onun için ne kadar imkansız olduğunu bir kez daha fark etmişti. Anlaşılan Humdrum onunla uğraşmayı ve karanlık yaratıklarını üzerine üzerine göndermekten asla vazgeçmeyecekti.

Ancak tüm bu olağan durumlar karşısında olağan olmayan bazı şeyler de vardır. Bunlardan Simon’u en çok endişelendiren de, Oda Arkadaşı Tyrannus Basilton Grimm-Pitch ’in ortalıklarda görünmemesidir. Başlarda odayı tek başına kullandığı ve Baz tarafından patlatılmadığı için mutlu olsa da zaman geçtikçe meraklanmaya ve doğruyu söylemek gerekirse Baz’ı ve kendisini sinir edişlerini bile özlemeye başlar ve böylece her gün her yerde Oda Arkadaşını aramaya başlar.

Ancak kime sorarsa sorsun, kimse Baz’ın yerini bilmemektedir. Ve gün geçtikçe Simon’un Baz’ı bulma umutları yıkılmaya ve ne kadar inanmasa da onun okulu bıraktığını düşünür.

Ancak sıradan bir günde, öğle yemeği sırasında yemekhanenin kapıları beklenmedik şekilde Baz tarafından (Açıl susam açıl büyüsüyle) havalı bir şekilde açıldığında Simon hem mutlu hem de sinirlidir. Her şeyden önce bir açıklama beklemektedir. Ancak Baz’ın açıklama yapmaya hiç niyeti yoktur.

Ayrıca tüm bunların üstüne Simon Baz yokken, Baz’ın annesi tarafından perde sayesinde ziyaret edilmiştir ve Baz’ın annesinin Simon’dan istediği şey ise, oğluna katilinin yaşadığını söylemesi ve onu bulup ruhunu huzura eriştirmesidir.

Ve bir gece Simon, Baz’a söyler.

Ve o gece Baz, Simon’dan annesinin katilini bulmak için yardım ister.

Ve o gece Simon, Baz’ın ne kadar yorgun, hasta ve solgun olduğunu fark eder. Ona yardım etmeyi kabul eder.

Ve her şey, o geceyle başlar ve sonsuz bir bela dünyasının kapısı Simon, Baz ve arkadaşları için son kez sonuna kadar açılır.

Bu bela dünyasının içinde, Sihirbaz ve onun karanlık sırları, Humdrum’un kim olduğu, ne olduğu ve ne istediği ve nasıl yok edilebileceği gibi çeşitli aşırı tehlike içeren şeyler vardır.

En önemlisi, bu dünyanın içinde Baz ve onu yakan ümitsiz aşkı, Simon’un vücudunun her yerini kaplayan ve (Baz’ı öldüren) sevimli benleri ve küçük ejderha kanatları vardır.

Ve belki de Simon ve Baz için Humdrum’dan daha tehlikeli olan şeyler birbirlerine besledikleri duygularıdır.
-
Hahaha, sanırım bir kitabın konusundan ilk defa bu kadar çok bahsettim ama elimde değil, gerçekten o kadar güzeldi ki… Kitapta altını çizmediğim bir yer daha kalmadı diyebilirim. Zaten 3 saatimi falan full onları siteye aktarmakla geçirdim.

Simon ve Baz. Gerçekten aralarındaki ilişki o kadar güzeldi ki. SPOİ içerdiğini pek sanmıyorum ama ben başından beri hep Simon’ın ilk seven taraf olacağını düşünmüştüm amma velakin çok güzel yanıldım. İlk aşık olan taraf Bazmış. Ama iki yıl boyunca bunu hiç belli etmemiş ama aslında en sonda şunu görüyoruz ki, her ne kadar onca yılı birbirlerinden nefret ederek geçirdiklerini zannetseler de öyle değilmiş. Onca yılı birbirleri hakkında bir şeyler öğrenerek ve aslında fark etmeden birbirlerinin arkasını kollayarak geçirmişler. Hep daha fazlası olarak. 6 yılı aynı odada devirdikten sonra onları birbirlerinden başka kim bu kadar iyi tanıyabilirdi ki zaten.

Bu yüzden acı çektiklerinde ve baş edemediklerini hissettiklerinde hep birbirlerine koştular. Ve sonra hep daha fazlası olan o duyguyla birbirlerine çekildiler. Sanki bu çok normalmiş gibi oldu çünkü başından beri var olan bir şeydi bu. Sadece artık somut bir şeye dönüşmüştü.

Ve bazı yerler, bu kitapla tam tersti. Cath'in yazdığı hayran kurguda yardım isteyen Simon yardım eden Baz'ken bu kitapta durum tam tersiydi ve bu da çok hoşuma gitti.

Ve Rainbow Rowell… artık en sevdiğim yazarlar arasına girdi. Aslında en sevdiğim yazarlardaki ‘lar’ kısmını oluşturanlar kimler hiçbir fikrim yok ama Rainbow Rowell’da o ‘lar’ ekinin arasında (hatta biraz daha fazlası bile olabilir) işte oraya girdi. Eleanor ve Park’ı pek beğenmemiştim ama onun sonrasında Fangirl’le beni cezbetmesi ardından da Asla Vazgeçme’yle öldürücü darbeyi yaptığı için.

Ve aynı zamanda bu kadının MİZAH YETENEĞİ HARİKA. GERÇEKTEN BU KADAR İYİ BİR MİZAHİ BAKIŞ AÇISINA SAHİP OLMAK İÇİN NELERİMİ VERMEZDİM.

Amaaa aynı zamanda ufak birkaç kanser edici nokta da vardı. (Bunlar iyi anlamda kitabın benim için EN UFAK KÖTÜ BİR YERİ YOK.)

1-) 200 sayfa boyunca. Tam TAMINA 200 SAYFA BOYUNCA BAZ’IN KİTABA DAHİL OLMASINI BEKLEDİM VE ÖMRÜMDEN ÖMÜR GİTTİ. HA GELDİ HA GELECEK AZ DAHA DAYAN DİYE KENDİMİ MOTİVE ETMEKTEN CAMDAN AŞAĞI BIRAKACAKTIM ARTIK KENDİMİ.

2-) Keza öpüşmelerini beklerken de aynı kanser duygusu sardı beni. BİR YÜZ SAYFA DA ONU BEKLERKEN ÖLDÜM.

3-) Bazı yerlerde gerçekten Rainbow Rowell insanları nasıl kanser ederim diye düşünmüş, yani başka açıklaması yok. Mesela Noel tatili arifesinden bahsedelim.

İç sesim: Aha, şimdi Simon, Baz’ın evine gidecek ve artık sevgili olacaklarrr, yaşasınnn!!

Rowell: Simon, Baz’la gitmeyi kabul etmedi.

Ben: ^%%+&&%%+%&+%+/(&/&/!!!!!!!

Ve sonra bir şekilde gittikten sonra da Agatha geldi ve Simon’u bu yıl davet etmemesine rağmen resmen psikolojik baskıyla gitmeye ikna etti ve Simon, Baz’ın evinden gitmesin mi… Allah, o anda Agatha’yı kimseyi istemediğim kadar öldürmek istediğim doğrudur.

Ama bunun sonucu da tatlıya bağlandı şimdi yazmayayım. Spoi falan olmasın :D

Uzun lafın kısası (baya da kısa oldu) kesinlikle ama kesinlikle okuyun. Yani bu kitabı beğenmeyen bir insan olur mu emin değilim yani bu kadar harika bir şeyi beğenmeyen olabilir mi düşünemiyorum bile.

Rainbow Rowell’a bu kitabı yazdığı için ÇOK FAZLA TEŞEKKÜR EDİYORUM. SİMON VE BAZ’A HARİKA BİR HİKAYE VERMİŞ. (Simon’a ek olarak harika kanatlar ve sevimli bir kuyrukta vermiş)

Sanırım bu yıl içinde en sevdiğim kitap bu olacak çünkü bu yıl içinde bundan daha iyisini okur muyum, bilemiyorum. Ve ayrıyeten bu zaman kadar okuduğum en güzel kitaplar listesine de girdi. Hem de üstlerde.

Eğer okumak istiyorsanız kesinlikle okuyun. Sadece biraz daha ucuzlamasını bekleyebilirsiniz ama kesinlikle okuyun.

Neyse sanırım artık bitirmeliyim. Ve sanırım bunu da yine Asla Vazgeçme’yla alakalı bir şeyle yapacağım.
-
"Hadi öyleyse," dedi. "Asla vazgeçme, Simon."

SİZİ VE HİKAYENİZİ SEVMEKTEN SANIRIM ASLA VAZGEÇMEYECEĞİM SAYIN SNOWBAZ ÇİFTİ!

Sadık Cemre Kocak, Türklerin Dili'yi inceledi.
22 Nis 20:22 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yüzyılın en büyük SPOİLER çalışması.
Kitabımız çok güzel. Öyle ki sizlere yer yer kendinizin araştıracağı yerler bile bırakıyor. Sanırım kitabı uzunca bir süre hem araştırarak hem de okuyarak devam edeceğim. Elimden geldiğince de alıntı yaparak ilerlemeye çalışacağım.

ÖNCÜLER
İlk bölümümüz “Öncüler” şeklinde ilk Türk devletlerini işliyor. İskitler (Sakalar), Hunlar, Sabirler, Avarlar, Peçenekler, Bulgarlar ve Hazarlar işleniyor. Hemen ardından Türk Dilinin Konumu ve Türk Dilinin Evreleri diye 2 başlık altında toplanan incelemeler mevcut. Hadi hep beraber bu toplumları inceleyelim.
İskitler: Tanrı Dağları - Fergane - Kaşgar bölgesinde yaşama başladılar şeklinde kabul edilen ilk Türk Milleti. Açık konuşmak gerekirse ben Saka ve İskitleri farklı sanıyordum. Aynılarmış. Ama bu konuda kafam karışık yalan olmasın. Bunun haricinde bu devletin iki büyük destanı herkesin bildiğini düşündüğüm bir yazındır. İranlılarla yapılan savaşlara konu edilen ve yazılı metinlerimiz olmadığı için en azından yaşadığını da bildiğimiz Alp Er Tunga ve Destanı. Bir de Büyük İskender ile yaptıkları savaşları konu edinen Şu Destanı bizlere kalan olaylardır. Hatta Alp Er Tunga ile ilgili sizlere haddim olmadan bir de tavsiye vereceğim. Tomris Hatun (ilk kadın hükümdar da bu devirde yaşamıştır ve Alp Er Tunga’nın torunudur.) gibi karakterlerin tamamını konu edinen ve tarihi roman olan, benim de yakın zaman da okuduğum Ahmet Haldun Terzioğlu dan Alp Er Tunga kitabı. Çok beğeneceksiniz ve bu konuda fikriniz oluşacak. Buna eminim.
Hunlar: 3 ayrı başlık altında inceleniyor. Hiung-Nu’lar ilk temsilcileri. Bu aynı zamanda bir birliktir ve Türklerin de katılımıyla Çin’e akınlar gerçekleştiren bir birliktir. Ak-Hunlar bir diğer kolumuz. Bu kolda da aslında aynı olay görülür. Daha doğrusu Chinoit ve Heftalit adları aslında Hiung-Nu’nun adının değiştirilmiş biçimi olarak kabul edilmektedir. Asıl ilgi çeken ve dünyanın tanıdığı Batı Hunları ise özellikle Attila döneminde parlamış ve Avrupa’ya (Ego Sum Attila, Flagellum Dei – Ben Attila, Tanrının Kırbacı) demiştir. Tabi sadece bu da değil.
Hunlar hakkında sadece bu kadar bilgi az olurdu. Onların dini inanışlarını da eklemek oldukça iyi olurdu. Kurt Ata, Gök Tanrı, Kutsal Ata, Doğaya Tapınım ve Yer-Su inançları. Bunlara da oldukça kısa değinip geçeceğim.
Kurt Ata inancı tam da tahmin ettiğiniz gibi biz de Kutsal olan Kurtların yalnızca bir motif değil, bir Ata olarak tanınıp bilinmesidir. Gök Tanrı zaten herkesin malumudur ancak şunu demek mümkündür. Nasıl şimdi Müslümanız (genellikle) diyorsak, o zaman da varsa yoksa bu inanç vardır. Kutsal Ata’da tam tahmin ettiğiniz gibi öldükten sonra büyüklerin (baba, ata) ruhlarının yakınlarda olduğu ve saygı gösterilmesini gerektiren bir inanç. Hatta öyle ki Hun hanlarının bir deyişi vardır. Bizans Piskoposu, Aile mezarlarını soyduğunda Attila’nın 2. Balkan seferini düzenlediği söylenirmiş. Doğaya Tapınım ise Güneş ve Ay sevgi ve saygısını ifade ediyor. Yer-Su ise adının anlaşıldığı üzere dağlar, ırmaklar, göller vs tamamının canlı olduğuna ve bir ruh taşıdığına inanılan bir sistemdir. Genellikle Şamanizm esaslarından biri olmasının yanı sıra Çin kaynaklarında da geçer.
Sabirler: Haklarında bilgi yoktur, günümüze ulaşan kelimeleri yoktur. Lâkin hem bir adları hem de isimleri vardır. Yaşadıkları dönem bilinir. Bu beni oldukça şaşırtır. Sadece bu devlet değil, bu şekilde yazılan devletlerimizin tamamı böyle hissettirir bana. Hun Birliği içerisinde yer aldıklarını eklemekte fayda var.
Avarlar: Kuzey Karadeniz ve Balkanlarda, Hunlar sonrası egemen olmuş bir devletimiz var. Açık olmak gerekirse bu egemenliği bilmiyordum. Atlı bir Millet oldukları ve Çin kaynaklarında (nedense bana İspanyolca gibi geldi) Juan Juan olarak geçtikleri bilinmektedir. En önemli ayrıcalıkları nedir diye soracak olursanız da İstanbul’u kuşatan ilk Türk Devleti olduklarını belirtebiliriz.
Peçenekler: Göçebe bir kavim olduğu, Oğuz soyundan geldikleri bilinir. Aslında tahmindir. Haklarında pek bilgi yoktur. Haklarındaki belgeler 745 yılına ait Tibetçe yazılmış belgeler olup Be-çe-nag boyu olarak Uygur, Karluk, ve Türkeşlerle birlikte anılırlar. Ayrıca 8 tanesinin uruğu bilinir. Bizans ile ilişkileri nedeniyle Hristiyan olmaları ve daha bilimdik bir soy olan Gagavuzlar yani Hristiyan Türklerin başlıca temsilcileri bunların torunlarıdır. https://i.hizliresim.com/kOl7Nv.png
Bulgarlar: Hem Türk hem Müslüman oldukları sonradan bozuklukları görülür. Bozulmak derken burada eskiye göre değişmek anlamına gelir. İlk paragrafta bunu hac olayıyla görebiliriz. İkinci paragrafta da soy özelliklerine değinilmesi iyi olmuş. Hunların dağılması sonrası en iyi oymağın Bulgarlar olduğu söylenir. Tarihte de ilk kez 482 yılında geçerler. Bizans tarihçileri sayesinde. Zaten en iyi oymak olduğunu yazan da Bizans tarihçileridir. Büyük Bulgaristan adında hayatına devam edip 2 kola ayrılırlar. Tuna ve Volga Bulgarları. Köken, dil ve din özelliklerine değinilerek konu sonlanır.
Bu devlette Kurum Han, Bizans’ı kuşatırken ve işler iyi giderken kuşatma sırasında ölür. (814) Ardından 852 yılına gelindiğinde tahta geçen Boris ise büyük bir değişiklik ile Bulgarların 864 yılında dinini değiştirip Hristiyan olduğunu belirtir. Trakya ve Makedonya da ele geçirilince diğer Hristiyanlarla kaynaşılır. Volga Bulgarları ise bugünkü Çuvaşların atası sayılırlar. İslâmî seçerler. Moğol darbesini hissedene kadar refah içinde yaşarlar. Dil özellikleri kısmı oldukça detaylı verilmiş. Yazara helal olsun. Bulgarlar bile bu kadar bilmiyordur eminim yani.
Hazarlar: 626 yılında ortaya çıkmışlar. Kuranda da geçen Yecüc Mecüc efsanesi de burada geçiyor. Musevilik benimsenmiş. Ayrıca bunu benimseyen tek Türk Devleti de Hazarlar olmuştur.

Eski Türkler
Göktürkler: Harika bir devlet. Muhteşem bir isim. Tarihe kazınan bir birleşim. Gök Türk. Batının kutsal üçlüsüne (baba, oğul, kutsal ruh) karşı daha büyük bir üçlü. Tanrı, Devlet, İnsan. Daha iyisi ne olabilir ki? Hele o devirde. Ünlüdür Göktürkler. İlk defa Türk adı bir devletin resmi adı olmuştur. Nasıl karşı gelinir zaten. Kitapta da Tu-Kiu’lar (Çin kaynaklarından alınmış olsa gerek) ve Kutluk Devleti olarak iki kısımda incelenmiş. İlk olarak Türk Adı, Anayurt ve Bölünüş işlenirken; Kutluk Devleti kısmında ise Yaşam, Din (Gök Tanrı, Şamanlık, Doğaya Tapıncı, Ata Tapıncı ve Ölüm Töreni şeklinde inanışlar), Yazıtlar, İçerik ve Örnek başlığıyla konular açılmış. Kartal Tibet’in yıllarca oynadığı ve yanlış anımsamıyorsam 5 seriden oluşan Tarkan filminde Tarkan isminin ne anlama geldiğini hep merak etmiştim aslında ama normal günde aklıma gelip de bakmamıştım. Şimdi gördüm bunu da eklemek istedim. Çünkü bazen yazdığım incelemelere sonradan merak ettiğim bir şey olursa bakıyorum özellikle Tarih konulu olanlarda. Tarkan kelimesi de; halktan olup sonradan soyluluk sanı verilenlere deniliyormuş. Burada bulunsun lazım olur.
Uygurlar: Kitabımız ağırlıklı olarak Dil özelliklerine öncelik verdiğinden bunun yanında Uygurlar için Göç ve Türeyiş Destanları en bilinen özellikleridir. Onların özellikleri bir dönüm noktasıdır. Kağıt ve Matbaanın ilki olmak, yerleşik hayata geçen ilk Türkler olabilmek ve Yazılı hukuk kurallarını oluşturan ilk Türk devleti olmak. Mani dininin kabul edilmesi, yerleşik hayat ve tarım faaliyetlerinin yanı sıra kalıcı mimari eserler de yapılmıştır.
Türkeşler: Araplarla yapılan savaşlar ile İslamiyet’in yayılmasını engelleyip, Türkçülüğün korunmasını sağlamışlardır. Baga Tarkan burada ön plana çıkar. Ayrıca kendi adına para bastırmıştır. Aynı dönemde Emevi etkilerinin silinip Abbasi etkilerinin gelmesiyle Türklük ve İslamiyet aynı çizgide yürür. Bunun da yaklaşık 300 yıl süren 3 maddede özetlenebilir bir geçiş dönemi vardır ki bunu link olarak paylaştım.
https://i.hizliresim.com/G9lakV.png

Orta Dönem
Karahanlılar: İlk Müslüman Türk devleti olduklarını biliyoruz. Satuk Buğra Han döneminde İslamiyet kabul ediliyor ancak bizim Türklerde bir salgın gibi yayılan Arapçanın devlet yazı diline girmesi ve Türkçe’nin unutulması, sadece bu değil -birazdan Gaznelilere bakarken de yazacağım onlarda da Farsça var- sürekli olarak bir yazı ve dil kültürünün değişmesi, tabiri caizse bir melezlik görülüyor. Benim bildiğim farklı türler melezlenmez ama biyolojiciler çok daha iyi bilirler. Bimarhane adı verilen hastaneleri kurmuşlardır. Bu dönemde halen daha bilinen 4 önemli eser vardır. Asıl bilmemiz gerekenlerden biri de bunlardır.
Yusuf Has Hacip – Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmut – Divanı Lügat’it Türk, Hoca Ahmet Yesevi – Divanı Hikmet, Edip Ahmet Yükneki – Atabetül Hakayık eserleri dönemin ve günümüzün en bilinen eserleridir. Sizlerden haddim olmadan bir konuda da isteğim olacak. Kaşgarlı Mahmut’un eseri nasıl bulunup gün yüzüne çıkarılmış biraz araştırın. Hayran kalırsınız.
Gazneliler: Bilindiği üzere Gazneli Mahmut, devlete en parlak dönemini yaşatmıştır. Hindistan üzerine düzenlenen seferlerle şimdiki Hint Müslümanlarının temelini atmışlardır. Dile kolay tam 17 sefer. Abbasi halifesinin koruyuculuğu üstlenilmiş; tarihte ilk kez bir Türk, Sultan unvanını kullanmıştır. Firdevsi-Şehname, Utbi-Tarihi Yemin ve en çok bilinen İbni Sina’dan Tıbbın Kanunları eseri verilmiştir. Özellikle son eser Avrupa’da uzun yıllar hatta yüzyıllar okutulan, Dante’nin kitaplarına konu olan, Avrupa üniversitelerinde ve Osmanlı döneminde kullanılan tüm tıbbın ana unsuru olmuştur.

YAZARI EN ÇOK ELEŞTİRDİĞİM KISIMA GELELİM:
Yazarın sayfa 109’da ‘‘Örnekleme’’ kısmında ‘Alp’ örneğini verirken Alp Er Tunga’dan bahsetmesi ve böyle bir Türk bilimcisinin, hem de Türk dili bilimcisinin İran dilinde konuşması ve Türk Oğlu Türk (ALP ER TUNGA) için ‘Afrasiyab’ demesi son derece canımı sıktı. Kitabı bırakıp atasım geldi. O derece sinirlendim. Sen İranlı değilsin. Sen Türk’sün. Bir Türk’ten bahsederken Türkçe konuşacaksın. Normal cümlelerinde ne dersen de önemi yok.

Harzemşahlar: Zengin ve iyi komutanlardan meydana gelen bir devlet. Bu devletin sorununu ve tamamına yakınını alıntı olarak vermiştim. Bunun haricinde ekleyebileceğim; Nehcü’l-Feradis var. Eğer yanlış hatırlamıyorsam ya 40 Hadis kitabının açıklaması şeklinde ya da hadisleri toplu olarak açıklıyordu ama sanırım 40 hadis üzerineydi yanlış olmasın da.
Muinü’l-Mürid var. Adından da anlaşılır. Tasavvufi eserdir. 900 beyittir. Dörtlük şeklinde yazılmıştır. Mukaddemetü’l-Edeb vardır. Bunu en kısa haliyle Arapça bilmeyenlere Arapça öğretmek için yazılmıştır desek doğru olur. Bunların yanında maalesef detaylarını anımsayamadığım; Muhabbetname, Kısse-i Yusuf, Hüsrevü Şirin, Revnakü’l İslam adlı eserler de mevcuttur.
Çağataylar; Cengiz Han’ın oğlu Çağatay tarafından kurulduğu bilinmektedir. Aslında neden söz edilmez anlamam. Osmanlı Dönemi zamanında haritalarda da vardır ve Türk’tür. Şaşırıyorum.
Bu dönemde; Muhakemetü'l-Lugateyn - Ali Şîr Nevaî, Bedayiül Luğat - Nevayi Sözlügü, Abuşka Lügati, Baburnâme - Reşit Rahmeti Arat, Şecere-i Terakime- Türklerin Soykütüğü ( Harezmli Arab Muhammed Han oğlu Ebu’l-Gazi Bahadır Han tarafından yazılmıştır.) , Senglâh Lügati ve Fethali Kaçar Lügati eserleri verilmiş. Oldukça zengin bir dönem aslında. Birçok yazar da bahsetmiş bundan. Ancak çoğu kitapta uygun bir tanım dahi yapılmadan geçilmesini aklım almıyor.
Kullanılan dilin özelliklerinin incelenmesi kısmı çok ağır. Biraz birikim istiyor arkadaşlar haberiniz olsun. Yoksa kafa beyin patlatacak cinsten.
Kıpçaklar: Türklerin arasında en geniş alanlara yayılmış olup aynı zamanda kalıcı devlet kuramayan belki de tek toplum Kıpçaklardır. Oğuz mücadeleleri ile Dede Korkut Destanı ortaya çıkmıştır. Ruslarla mücadeleleri İgor Destanına konu olmuştur. En önemlisi de Codex Cumanicus adlı eserde Türkçe gramer esasları Türkçe, Farsça, Latince lügat yazmışlardır. Bu eser İtalya’da San Marko Kütüphanesindedir.
Aynı ırkta Kölemenler var. Memlük de diyorlar. Acayip garipsedim çünkü ayrı sanıyordum. Eserlerinden Gülistan Çevirisi neredeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş. Dil özellikleri üzerinde de fazlaca durulmuş.
Altınordu: Kültür bakımından Doğu ve Batı arasında bir geçit olup, İslam Kültür Merkezi durumundadır. Harezm ili ise Altınordu'nun en zengin ve en uygar bölümüdür. 12. yüzyıl başlarında gelişiminin doruklarındadır. Ürgenç kenti merkezidir. Türk dili ve kültürü açısından çok önemli işlevi olacak bu ülke Türkoloji çalışmalarının ayrı bir bölümünü oluşturur. Böylece Altınordu ulusunun temelini oluşturan ülkeler değişik yapıları kapsar. Dil ve kültürün değişik alanlarda gelişimi ayrı ayrı olur.
Oğuzlar: 6. yüzyılda ilk kez ortaya çıkarlar. 552 yılında Göktürklerle beraber ortaya çıktıkları bilinir. Öncesi var mı? Yazılı tarihimiz o kadar kısıtlı ki, neden olmasın diyorum. Bu Soy Türklerin en bilindik soyudur aslında. Anadolu’nun fethine kadar vardır, sonrasında vardır, bu zamanda? Mümkün. Sadece bu mu? Konuştukları dil hem Osmanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinin temelidir. Karamanoğulları, Osmanlı Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Karesioğulları, Çandaroğulları, Eşrefoğulları gibi beylikler hep Oğuz soyundan kabul edilmiştir. Burada özellikle Osmanlı dışında en çok beğendiğim Karamanoğulları olup Karamanoğlu Mehmet Bey’in bir sözünü ‘Alıntı’ olarak eklemiştim. Çok beğeneceğinize inanıyorum. Özellikle oluşan Arap-Fars etkisine karşı.
Oğuzların öyle güzel eserleri var ki aslında imkan olacak da hepsini tek tek okuyacaksın. Öyle değerli şeyler var. Dil özellikleri de çok kafa karıştırıcı gelse de mecbur dikkatle okumak durumundayız. Eski dilimiz sonuçta bu. Ama eserler, gerçekten de dediğim gibi. Çok heves ettim bazılarına.

Çağdaş Türkler
Türkiye Türkleri diye açılan ilk konumuzda aslında dil özelliklerimiz o kadar güzel verilmiş ki; üniversite giriş sınavlarında, lise sınavlarında, KPSS gibi tüm sınavlarda Dil Bilgisi alanında ders çalışmalarımız için resmen hem kısa hem öğretici ve çok fazla detaya girip kafa karıştırmayan bir anlatım mevcut. Hatta bir tanesini alıntı da yapmıştım. Ne çok alıntı yapmışım gerçi.
Balkan Türkleri ise detaylı olarak verilmiş. Ben de kitaba göre gittiğimden detaylandırıyorum. Eksik veya yanlış gördüğünüz varsa lütfen bildirin ki ben de yanlış ezberlemeyeyim. Bu grubu 2 kısma ayırdık. Bunu da burada eklemeyi uygun gördüm. Müslüman Türkler (Osmanlı, Gacal, Tozluk, Gerlova, Kızılbaş, Yürük, Konyar); Hristiyan Türkler (Karamanlı, Makedonya Gagavuzlu, Surguç).
Gagavuzlar: Gene Oğuz bağlantılı bir millet. Söylüyorum bu Oğuz olmak, Türk olmaktır diye. Orta Asya kökenli varlığını sürdüren bir millettir. Hristiyanlığı (Ortodoks) kabul etmişlerdir. Kendilerini 3 katmanda incelemek çok daha kolay ve akılda kalıcı olacaktır. En eski tabaka, kuzeyli Türk topluluğunun kalıntısıdır. İkinci katman, Osmanlılar Balkanlara gelmeden, güneyden gelen Türk topluluktur. Son katman, Osmanlı döneminde yerleşen Türk göçmenlerin katmanıdır.
Ayrıca Gagavuzlar için Z harfinin dil özelliklerinde sonda S olduğunu da incelememizden görmüş olduğumuz için Herkes yerine Herkez yazmalarına dikkat çektim. En azından halen özürlü gibi bunu yanlış yazıp, üstüne sırf gurur yaparak düzeltmeden devam edenler için biraz umut olur. Tabi sene olmuş 2018, halen V yerine W kullananlara diyecek hiçbir lafım yok.
Azeriler: Azerbaycan adı İÖ 328 yılında bu topraklara egemen olan Büyük İskender'in generali "Atrapates" in adından gelir. Bu ad önce "Atropatene" biçiminde bu bölgenin adı olur. 3. yüzyıldan sonra "Azurbazagaan" diye anılmaya başlar. Sonraları bu adı Araplar "Azerbaycan" biçiminde kullanırlar, şeklinde kitabımızda tanım var. Buyurun siz karar verin. Milattan önce İskit ve Sakaların akınları bu bölgeye başlar. Türkleşen bölge milattan hemen sonradan itibaren Türk olarak kalmaya devam edecektir. Kuzey ve Güney Azerbaycan olarak devam eden Azeri Kandaşlarımız için çok uzun bir yer ayıran yazarımıza ayrıca tebrik ve teşekkür etmek gerek kanımca.
Afşarlar: Dede Korkut kitabında Oğuzeli diye geçerler. Günümüzde 500000 kişilik bir nüfus ile hayatını devam ettiren nadir topluluklardandır.
Horasanlılar: Türkmen veya Azerice dili olduğu yönünde yapılan yanlış anlaşılmalar yerini daha yeni dönemde bir Oğuz dili kullandıklarına bırakan bu boy, özellikle İran ve Türkmenistan’da yoğundur. Üstelik yaklaşık 2000000 kişi de bu dili konuşuyormuş. Şii Müslümanlığa inanırlar.
Türkmenler: Nurmuhammed Garip Andabilli tarafından yazılan Leyla ile Mecnun eseri ile ünlüdür. Ülkelerinde ortalama 5.5 milyon kişi yaşar ve bunun 4.5 milyonu Türk ve toplamda dünyada 6000000 Türkmen vardır. Başkenti Aşkabat olup 1992’de bağımsızlığına kavuşmuştur.
Salarlar: Uygurlar, Kıpçaklar, Türkmenler derken en sonunda kendi hakları tanınır. Salur adından gelirler. Dede Korkut da geçerler. Kendi dilleri olmadığından Uygurca kullanılır. Ayrıca yazarımız 30000 kişi için ne araştırmayla dil özelliği vermiş. Yerlerinde olsam topluca gelir yazara teşekkür ederdim. Küçümsemek için demiyorum. Nüfusu az ve kendine Türk diyenin, bölgesini bile gösteremeyeceği bu insanların dil özelliklerini bu kadar detaylı anlatabilmesi bile çok harika geldi gözüme.
Özbekler: Türkiye Türkçesi sonrası en önemli dil budur. Bizden sonra en çok konuşulan dildir. Gene oğuz etkileri. Oğuz + Beg den ileri gelir. Yazar dil bilgisine öyle girmiş ki en çok bu var diye. Sonlara doğru bir baktım kendim okuyorum Günümüz Türkçesine bakmadan. Karluk, Oğuz ve Kıpçak Türklerinin karışımından oluşurlar.
Yeni Uygurlar: Çin eyaletinde yaşadıkları, Çinin hatta Kızıl Çinin 20 milyonluk Uygur yani TÜRK halkına yaptığı soykırımla bu sayının 5 milyona indiği görülmekte aynı zamanda birileri de hiç alakasızca Çin patronunu arayıp telefon görüşmeleri yapmakta. DOSTLUK demekte. Dünyada en son dost denilecek insan bir Türk için Çinlidir. Dil özellikleri de oldukça sağlam. Artık iyice düşünüyorum bunlar kendileri de biliyor mu bu kadar önemli olduklarını dillerinin acaba diye. Çünkü yazar gerçekten de dil özelliklerine öyle bir giriyor ki dinlene dinlene okudum o kısımları.
Tarançiler: Uygurların alt başlığında verilmiş. Adlarını ilk defa duydum yalan olmasın. Özellikleri de garip geldi bana. Haklarında sadece Dilleri de Yeni Uygurcanın bir ağzıdır, yazı dilleri yoktur diyebiliyorum.
Sarı Uygurlar: Dilleri Çincedir. Güney Kansu'daki bozkır ve dağlık alanda yaşarlar. 13. yüzyıldan beridir aynı bölgede yaşarlar. Kimliklerini koruyamadıkları, orjinal dillerini sadece yaşlılarının konuştuğunu ve İslamla tanışmayıp yavaş yavaş yok olduklarını söyleyebiliriz. Yazarımız çok net konuşmuş. Cümlesi aynen bu; Efsaneleri yoktur, masal nedir bilmezler, kendi dillerinde türkü bile söyleyemezler.
Kazaklar: Büyük Türk uluslarından biridir. Kıpçak koluna bağlıdırlar. Günümüzde varlığı devam eder ve geniş alana yayılmıştır. Zengin yeraltı kaynakları vardır ve son dönemde ülkece gelişmeye başlamışlardır. Önce Arapça sonra Latince sonra da Kiril alfabesi kullanmışlar ki bu garibime gitti.
Karakalpaklar: Kazakistan’dan ayrılıp Özbekistan’a bağlanan bir yer. Sayıları 650 bin civarında verilmiş. Bunlarda da Arap, Latin ve en son Kiril alfabesi görülür. Bu alfabeler içinde Türkçe neden yok diye biraz garipsedim tabi.
Kırgızlar: 1992'de dağılan Sovyetler sonrası bu bölgede kurulan Kırgızistan Cumhuriyetinde yaşarlar. 5 milyona yakın bir nüfusu vardır. Vezir Tonyukuk Anıtında onlardan Çık ve Az boyları diye bahsedildiği düşünülmektedir. Ezgi ile iç içe girmiş bir şiir geleneği, ölüm törenlerinde okunan Koşok, övgülere Moktoo, taşlamalara Kordoo denilirmiş. Tüm bunlar da ekstra olarak karşımıza çıkıyor. Bol bol zaman eki kullanımı vardır. Öbür Türk dillerinden farkı budur. Dil özelliklerinde "Gerek" anlamına gelen Arapça kökenli Kacet, "Hacet" sözü de var. Halen var. Demek ki aslında ‘Hacet’ derken bile kibarcasını kullanıyoruz. Ya da sadece ‘TESADÜF’ (!) bilemeyiz.
Tatarlar: 3 başlık altında ve geniş olarak işlenmiş. İlk kez Orhun Yazıtlarında geçerler. 6 milyondan fazla Tatar vardır. Moğolca olduğunu belirten ve bu ikisini bir değerlendiren bilim adamları vardır. Tatarlar genel olarak Arapça, sonra Latince ve son dönemde de Rusça kullanmıştır. Kendi dillerini yeni yeni kullanmaya başlamışlardır. Rusya’daki ulusal akımlar başladığında ilk Türkçü görüşler Tatarlara aittir. (KAZAN TATARLARI) , Muhammet Giray ile başlayan yükseliş, Kerim Giray sonrası gelen beceriksizlerle beraber 1783 Küçük Kaynarca Antlaşması ile bitmiştir. Kırım artık Rusların elindedir. (Kırım Tatarları) Kırım Türkleri 1928'e kadar Arap yazısı, 1938'e kadar Latince ve son döneme kadar da Kiril yazısını kullanmıştır. Tümen, Tobolsk, Tara, Baraba yöresinde yaşarlar. Çulum çayı yatağı ile Tomsk ilinde yaşayan milletimizdir diyerek de Batı Sibirya Tatarlarını tanımlamış. Bu devlette bir de Küçüm Han var, adam İslamiyeti yaymayı amaç edinmiş. Nedense bunu da eklemeyi uygun gördüm.
Başkurtlar: İsimleri çok hoşuma giden bu milletimiz de Tatarların doğusunda, dağlık alanlarda ve vadilerde yaşarlar. Hayvancılık ve tarımla uğraşırlar. Başkentleri Ufa'dır. 14. yüzyılda İslam’ı seçtiklerini biliyoruz. Detaylı bilgiyi de alıntı da verdim.
Karaylar: Üstünde en uzun durulması gereken millettir. Yazarımız günümüzde anılara karışmak üzere olduğu belirtilmiş. Kırım-Litvanya arası en geniş alana yayılmışlardır. İstanbul, Rusya, Kırım, Polonya-Litvanya Karayları olarak çeşitlenmişlerdir. İstanbul’un Karaköy ilçesinin adının Karay-Köy olduğu ve buradan geldiği belirtilmiş.
Nogaylar: Denetim altında tutulmaları Kırım Hanlığını en çok zorlayan boy Nogaylar olmuştur. Volga Irmağı doğusunda asıl Nogaylar yaşarlar. Bir özellikleri çok dikkatimi çekti. Et ve Süt ürünlerini çok fazla tüketirken Ekmek asla yemezler ve korkarlar. Ekmeğin kalplerine yapışıp onları öldüreceğine inanırlar. Garipsedim ama hoş da geldi.
Karaçay-Balkarlar: Dillerinin benzerliğini -hatta ortaklığını- belirtmek için yazarımız ikisini aynı yerde vermeyi uygun bulmuş. Gene adını duymadığım bir soydur. Yuvarlama olarak Karaçay 131000, Balkarlar 66000 kişidir. Karaçay için günümüz kızlarının hayal ettiği erkek demek mümkündür. Tek evlilik yaparlar, başka kadınlarla ilgilenmezler veya konuşmazlar, eşlerine sevgi gösterirler ve ayrıca kadın, erkeğin hizmetçisi değildir. Maşallah.
Kumuklar: Özerk Dağıstan da yaşarlar. 1989 sayımına göre 282.178 Kumuk vardır. Kökenleriyle ilgili neredeyse her tarihçi bir görüş ortaya koymuştur. İlk yazılı eserleri (Muhammed Osmanzade) 1883'de Nogay ve Kumuk Şiirleri Antolojisidir. 1918 Kuzey Kafkasya Halkları Ulusal Kurultayı kararınca tüm Kuzey Kafkasya’nın birleştirici ortak dili kabul edilmiştir, ilginç.
Tuvinler: Moğol Cumhuriyetinin kuzeyindeki Tuvin Cumhuriyeti, 1999 sayımlarına göre yuvarlama 400000 kişinin yaşadığı bir bölgedir. Çin kaynaklarında ottan yapılmış kulübelerde yaşadıkları ve hayvancılık ile tarımın geçim kaynakları olduğu belirtilir. Tuvinler, Türkiye sonrası en uzu yaşayan Türk devletidir. Çin kaynaklarında 3. yüzyıldan beri isimleri geçer.
Hakaslar: Güney Sibirya Türklerinin bir kısmı için bu isim kullanılır. 17. ve 18. yüzyıllar arasında Abakan vadisine yerleşmişlerdir. 500.000 nüfusu vardır ve günümüzde başkentleri de Abakan'dır. Hristiyan sayılır ama Şamanlığa inanırlar. Tas Tayı adı verilen dinsel bayramları vardır. Haziran ayında kutlarlar. Ayrıca bu konunun başlığı altında Şorlar, Kaçlar, Koyballar, Kızıllar, Beltirler, Sagaylar ve Çulımlar da işlenmiştir.
Altaylılar: En geniş işlenen konulardan birisidir. Devlet, soy, boy derken en iyisi hepsini ayrı başlıkta incelemek ama o notlarımı da buraya eklemeyi düşünmüyorum. Şimdiden 11 sayfa dolmuş, ne ara oldu hiç bilmiyorum. :)
- Altay Türklerinin ilk yurtları Türklerin anayurdu olarak da gösterilen Altay Dağlarıdır. Altay Türklerinin Kıpçakların uzantısı oldukları sanılır. Altay boy adlarının çoğu eski Türk boy adlarıdır. Biraz Moğollarla karışmış olmalarına karşın en saf kalmış Türk soyu sayılırlar. Yakın zamana değin küçük öbekler biçiminde dışa kapalı bir yaşam sürerler. İslam din ve kültüründen etkilenmezler. Şaman inançlarına bağlı kalırlar. 19. yüzyıl başlarında Rus din adamları aralarında Hristiyanlığı yaymaya başlar. Günümüzde Hıristiyan dininde sayılırlar.
- Altayları şu şekilde ayırmak en kısa ve öğretici yol olacaktır. Güney Altaylılar; Altay Kiji, Televütler, Telegitler. Kuzey Altaylılar; Tubalar, Kumandılar, Lebetler. Bunların dışında Karagaslar ve Balabalar olarak 4 kola ayrılmışlardır. Zaten elimden geldiğince alıntı yaparak da bunları paylaşmıştım.
Halaçlar: 30.000 kişilik bir Türk düşünün. 57 köye ayrılmışlar ancak birleştirici yazı dilleri olmadığından hiçbiri birbiriyle anlaşamaz. İşte bunlar adını ilk kez duyduğumuz Halaçlar. İslam tarihçileri onlardan 9-10. Yüzyılda ilk kez bahseder.
Yakutlar: Türk milletleri arasında beni en çok Yakutlar hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu kadar uzun dönem var olup Rusları benimseyen ve yazarın dediği gibi ‘Türk Tarihinde Önemli İşlevi Görülmez’ dediği bu Millet, beni hayal kırıklığına uğrattı. Yaşam olarak farkları vardır. Sibirya halkları arasında sadece bunlar At ve Sığır beslerler. At eti ve Kımız vazgeçilmezleridir. Son dönemde Rus ve Dünya Edebiyatı yazıları, Yakutça yayınlanır. Öğretim dili olarak da Yakutça orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulanır.
Çuvaşlar: Moskova’nın doğusunda özerk Çuvaşeli Cumhuriyetinde yaşarlar. 17. yüzyılda Hristiyan olsalar da (Ortodoks) halen Eski Türk inançlarını yaşatırlar. Töreler (bir kısmı) korunur ve Tanrılara kurban adama geleneği sürer.
Böylelikle kitabımızı bitirdik. Biraz uzun sürse de bu tarz Tarih ‘Kitaplarımızda’ uzun süre okumak, anlamak ve neyin ne olduğunu bilmek önemlidir. Bu kitaplar konusunda sizlere en iyi tavsiyem önce bir kere okuyup bu tarz hem bir özet hem de kısaca kaynak niteliğinde yazı çıkarmanız, daha sonra merak ettiğinizde bu kitaplarda geçen Milletleri bir kaynak olarak kullanmanız en faydalı seçim olacaktır.
Bir süre Tarih alanında kitap okumayacağım. Önümüzdeki birkaç gün içerisinde Polisiye tarzı birkaç kitap okuduktan sonra Tarihi kitaplara döneceğim. Böylelikle aslında kafa dağıtmış da oluyorum. Sabrınız için teşekkürler. İyi tatiller. Kitapla kalın efendim..