• Bu kadar hassas değildim sizden önce Feyza hanım, inceliklerinizle ne yaptınız bana böyle?

    Bazı arkadaşlar hatırlayacaktır, birkaç hafta önce Türk öykücülüğü için "Neler kaçırıyormuşum ben?" dedirten bir yazarla tanıştığımdan bahsetmiştim, sayın Yalçın TOSUN. Yazarın kitabını, hikayelerini, üslubunu o kadar övmüştüm ki, bazı arkadaşlarım şaşırmıştı bu halime. Şaşkın arkadaşlarım, daha fazla şaşırtacağım sizi, çünkü bu kadın, bu kitap, bu öyküler bir harika!

    Feyza HEPÇİLİNGİRLER hanımefendi Türk dili konusunda bir uzman. Temelden yetişmiş ve bu alanda ülkemizin en iyi üniversitelerinden İstanbul Üniversitesinde eğitim almış. Hem eğitmen, hem öğretmen, hem yazar. Kısaca Türk diline sevdalı bir isim. Bu sevdası o kadar büyük ki, çocuklar, öğrenciler, gençler, yetişkinler, kısaca her bir kesimi Türkçe ile tanıştırmayı, Türkçeyi sevdirmeyi kendisine görev bilmiş. Bu yazma işini ne kadar ciddiye alarak ve ne kadar severek yaptığını öykü, oyun, roman gibi birçok türde eser vermesinden anlayabiliyorum. Zaten bu şekilde düşünen sadece ben olmasam gerek birçok kitabı ödüllü. Okuduğum Eski Bir Balerin isimli öykü kitabı da Sait Faik Hikaye Armağanı'na layık görülmüş, iyi ki de görülmüş.

    Bu kitaba sahafta, "kelepir kitaplar" bölümünde rast geldim. Kitap o kadar ucuzdu ve benim o kadar çok para harcayasım vardı ki kıydım 1 lirama ve aldım:) Ahhh ne büyük şans, iyi ki almışım!

    Yazarı, kitabı, üslubu anlatmaya nereden başlasam, hislerime hangi kelimeleri tercüman etsem bilemiyorum.. İçimde, varlığından haberdar olmadığım hislerimin üstünde dolaşan, onların içinde kıvranan minik bir solucan var sanki. Konaklayacağı yeri tespit edince peri masallarındaki gibi bir anda şekil değiştirip fil oluveriyor, ağırlığıyla organlarımı sıkıştırıp kalbimi eziyor. Nedeniyse basit sanırım: Bu hikayelerin hepimizin hikayeleri, ya da şöylesi daha doğru olur “hepimizin görünmeyen hikayeleri” olması. Hani bazen büyük bir acı yoktur ortada, hatta belki acı bile yoktur ama anlatılan o hikaye, o hayat parçası, o anı içinize hüznü çörekleniverdirir ya, hah işte tam da öyle bu hikayeler. Boğazınız düğümlenir, gözleriniz dolar, dolu dolu değil ama süzülerek gözyaşları yanaklardan dudaklara iner. İsteyerek olmuyordur belki, hatta farkına dahi varılmamıştır ancak karşınızda olmayan, hayatınızda yer almayan birisinin enerjisi, iyisiyle kötüsüyle içinize bir nehir gibi akıverir.

    Sonra bir bakmışsınız..

    Akvaryumda ölen balığa bakarak kendi ölümünü düşünen eski bir balerin olmuşsunuz,

    Otuz yıllık evliliğinde güçlü erkek kolların kendisine sarılmasına hasret kalan elli yaşında bir genç kadın olmuşsunuz,

    Daryerlerin sıkıntısını bilen yeni özgür bir mahpus olmuşsunuz,

    Darbe zamanlarında evladının eve gelmeyeceğini yabancılardan öğrenen ana baba olmuşsunuz,

    Kitabı satmayan bir yazar olmuşsunuz ya da,

    İstemediği birisiyle evlendirilen ama her an, her dakika “o”nu bekleyen bir al yanaklı gelin olmuşsunuz,

    Yollara özlem duyan, otobüs dinlenme yeri k-arsonu, orta boylu, çakır gözlü Ahmet olmuşsunuz,

    Ürkü kuşları içindeyken ameliyata girerek uzmanlığını ispatlayacak bir doktor olmuşsunuz,

    Analığı yemyeşil bir dal, bereketli bir ağaç gibi yaşayan anne olmuşsunuz,

    Düzen eleştirisini anlatan bir masalın leylakları olmuşsunuz,

    Yollarını gözlediğimiz askerlerimizden biri, bir kınalı kuzu olmuşsunuz.

    Kısacası öykülerdeki ayrıntılarda gizlenmiş “incelikler” tarafından ele geçirilerek yerle bir olmuşsunuz.

    Bunların hepsi sayesinde yaşama ile ölmeyi, sevda ile nefreti, beklenti ile hayal kırıklığını, tanıdık acılar ile tanımadık hüzünleri içinize davet edebilirsiniz. Artıdan, öyküleri okudukça belki de yazarımızın güzel ve üretken ve bir o kadar da saf Türkçesi heybenize yeni kelimeler eklersiniz.

    Kadınlar iyi ki var ve iyi ki yazıyorlar. İyi ki bu kadar hassaslar ve bizi hırpalayan incelikleri bu kadar iyi biliyorlar. Ve ne kadar şanslıyım-belki de şanslıyız-ki bu kadınlardan bir tanesi de benim ülkemde, benim dilimde yazıyor.

    Yazarı ve kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. İncelikleriniz bol olsun efendim. Keyifli okumalar.
  • Çok yakın zamanda bir dizi izledim,"Anne with an E" diye.Ozellikle ikinci sezonda bazı zoraki verilmeye çalışılan mesajları görmezden gelebilirsek;genel itibariyle özellikle hayata ve sahip olduklarimiza karşı tatlı bir uyanış hissi veren,oyunculuklarıyla muhtesem bir diziydi.Hmm..ne alaka diyeceksiniz işte orada Anne var ya kitap okumayı çok seviyor ve Jane Eyre'nin de farklı bir yeri var, onun için.Bundan dolayı listemde olmasına rağmen geciktirdigim ve bir an önce merak edip öne aldığım bir kitap Jane Eyre.Jane Eyre'yi okuduktan sonra Anne'in neden sevdiğini anladım tabiki çünkü kendi yaşamından izler taşıyor.

    Jane Eyre Victoria döneminde yazılan ,o döneme dair sosyal bir eleştiri getirilen ,din ve kadının toplumdaki fotoğrafının büyütülüp cercevelenerek gözler önüne serildiği aşk romanindan da ötesi bir kitap.Anna Karenina var ya o tarz gibi düşünün ama Jane Eyre daha sevimlisi :))Klasikler hep söylüyorum ya bambaşka bir lezzet bırakıyor damağımda.İnanin birkaç gün oldu bitireli ama halen daha aklımda.Jane Eyre akıcı bir kitap ama kolay ilerlemiyor kelimeler o kadar dolu ,o kadar yoğun ki ...Kendimi okyanusta kürek çektikce ilerleyemeyen ,yerinde sayan birisi gibi hissettim.Charlotte Bronte'in da yaşamından izler taşıyan ve güçlü kadın ozleminin portresini çizdiği feminist bir edebiyat.

    Hatta yazar o dönemde bir eserini erkek ismiyle bastırmış düşünün dönemin baskısından dolayi.Yazarın kelimeleri o kadar lezzetli ki o ince ruhunu kalbinden mürekkeple satırlara nakış nakış dokumus adeta.Bundan dolayı ruhunun incelik ve guzelliginden dolayı çok sevdim yazım tarzını.Betimlemeler ve karakter analizleri harika.

    Gelelim Jane Eyre'ye küçük yaşlarda anne ve babasını kaybediyor.Bunun üzerine bakımını üstlenen amcasının da vefatı üzerine ,yengesine Jane Eyre'ye sahip çıkılması için vasiyet ediliyor.Ancak sadık yengesi (!),küçük kıza hayatı dar edecektir.Ozellikle oğlu var ya Jane Eyre'yi her gördüğünde insanlık onurunu çiğneyip,kendisine zulmedecektir.
    Bundan dolayı çok sinir oldum o çocuğa her olaydan masum masum çıkması yok muydu ? Jane Eyre küçük yaşlardan itibaren kitap okumayı çok seviyor ,ben de onu seviyorum.Arkadaslar sizde de öyle oluyor mu bilmiyorum okuduğum kitaplarda karakterler kitap okumayı sevince içim kıpır kıpır bir heyecanla doluyor.Ayri bir sempati besliyorum yani.Neden acaba ? :))Jane Eyre'nin yaşamının bir bölümünde ,Martin Eden'den izler görmeniz mevcut.Onun mucadeleciligi,azmi,pes etmeyisi vs.Martin Eden'in o yönünü nasıl taktir ettiysem;Jane Eyre'nin sadık emanetcisi (!) yengesinin kendisini bir rahip okuluna teslim edisiyle oradaki tüm zorluklara rağmen aşkın bir gayret göstererek , kabuğunun dış ceperlerini asarak kendisini geliştirmesi taktire şayandi.Cok kısa bir süre içerisinde dil yönüyle ,resim yapma yönüyle ,genel kültür yönüyle ,hanımefendilik ve nezaket yönüyle,haksızlığa mücadele edişi yönüyle ,yardımseverliği ve fedakarlığı yönüyle bambaşka bir Jane Eyre doğacak karşımıza.

    Jane Eyre'nin yetim okulunda kaldığı müddetçe ,ayni zamanda papaz olan ,Lowood okulunun da müdürünün eylemleri ve söylemleri arasındaki uçuruma sasirmayacaksiniz.Bir de küçük yaşlardaki çocuklara (10 yas-) o dönemde dinin baskı yönünü ve korkutucu bir öcü gibi yansıtılması,öğrencilerin yaptigi her olumsuz davranışa 'nedamet ve itaat' hislerini uyandırmak için Cehennem tokmagini sürekli eline alması sinir bozucuydu.

    Kendi ailesi safahat içerisinde yasarken, hani şimdilerde de durum farksız değil dinin kullanılarak okulun öğrencilerini en temel ihtiyaçlardan (yeme ihtiyacı ,giyinme ihtiyacı ,terzi işleri,ısınma ihtiyacı vs) mahrum etmesi tezatligi karşısında bir yandan kizacaksiniz bir yandan da öğrencileri bekleyen hazin son karşısında gözyaşlarıniza hakim olamayacaksiniz.Ozellikle Helen guzel ruhlu meleğim ,yüreğime oturdu o gidişin.O öğretmenin haksız yere sana zulmedisi.Dayakla seni yola getireceğini sanması düşüncesi ! yaraladı beni.

    Jane Eyre Lowood 'da birikimlerini zihninde ve kalbinde koleksiyon yaparak ,Thornfield Malikanesi'ne 18 yaşlarında mürebbiye olarak yaşamına devam edecektir.Burada da sosyal sınıf arasındaki uçurumu,insanın parası varsa karakterinin de yüksek tutulduguna ,ayrica maddiyati nispetinde bağımsızlığa hak kazandığına yine var'liginin ve bağımsızlığının ölçütünün zenginliğiyle orantılı olarak 'insan' olma vasfının gereklerini sözde yerine getirdiğine acı acı şahit olacaksınız.Dünyalı iseniz şayet sizden kiymetlisi yok.Ayrica iç güzellikten ziyade dış guzellik de insan (!) yerine konmanın vasıfları arasında.
    Mr.Rochester ile Jane Eyre'nin yolları bu malikanede kesisecek.Jane Eyre'nin açık sözlüğü ,yüce ruhu,fedakarlığı ,yardımseverliği,
    zorluklara karşı sabırla mücadele edişi,hassas kalbi,inadı,karakterinden ve değerlerinden zerre taviz vermeyişi Mr.Rochester için disardaki dünyaya kıyasla bambaşka dünyalarının kapısını açacaktır.Bundan da önemlisi yüreğini fethedecektir.

    Aşklarina değinmek istemiyorum ,siz okuyun bence gelişmeleri.Ancak o dönemde de rahiplerin aşkları üzerinde ne denli söz hakkı sahibi olduğunu fark edeceksiniz.Mübareklerin ağzından çıkan bir kelime (!) gidişata takılan gizli akıntı misali çok farklı yerlere sürükleyecektir olayları.Yine St.John da olduğu gibi o da bir papaz niyeyse papazlar hep sert var ya.Yahu yumuşak dilin acmayacagi kapı yoktur nedir bu dilinizin keskinliği anlam vermiş değilim yani.Yumusaklikla ,sevgiyle tüm müşküller halledilir neden zora sokuyorsunuz..Neyse St.John'un da dinin hükümlerini yerine getirirken, ötelere talip olmak için yasamindakileri,sevgiyi ,aşkı elinin tersiyle ötelemesi tasvip edilir bir durum değil.Sadece kendi cennetini inşa etmek için başkasının ruhunu merdiven olarak kullanıp yükseklere tirmanma garabeti içerisinde oluşu ne hazin !

    Jane Eyre bazen kızdım sana ya.Neden o kadar gurur yapiyorsun? Ama şunu söyleyeyim Mr.Rochester'in sevgisini dile getirisi ,Jane Eyre'nin de ".....,efendim" diye o güzel sözleri karsilayisi yok mu eridim bittim o ince ruhu karşısında.Jane Eyre sevgiye,sicak yuvaya ,dostluğa ,sefkate aç birisi.Bundan dolayı sahip olduklarına şükreden ,kıymet bilen cömert bir kalbe sahip.Ona göre sevgi ve şefkat duyguları servetlere degisilmeyecek kadar kıymetli.Hani Anne dizisinde geçiyor ya "önemli olan dünyanın sana ne sunduğu değil ,senin dünyaya ne kattığın" diye işte Jane Eyre yaşama;karakteri ve ruhuyla yazarın deyimiyle özel lezzette bir çeşni .

    Jane Eyre hayattaki olumsuzluklar karşısında pes etmeyip ,mücadele eden özgür bir ruh.Ruhunu mala ,mülke satmamis yani.Bundan dolayı o dönemde alışkın olunmadık bir yaşam sergileyerek gönüllere girebiliyor rahatlıkla.Jane Eyre eşitlikten yana hani evli bile olsak ben calismaliyim,kendi ayaklarım uzerinde olabilmeliyim düşüncesinde.

    Jane Eyre'yi kendisinin ağzından yer yer sizi de olaylara dahil ederek "Sevgili Okuyucum" şeklinde dertleserek buluyorsunuz.Samimiyeti sizi ısındırıyor, gönlünüzle hallestigi için.

    Jane Eyre yüksek bir ruha sahip.Ruh insanı yani.Nedense bambaska hisler uyandırdı bende .Yüksek ideallere dilbeste olan kendisini yalnız ve yalnız insanlığın yararına adayan,cehennemi yolun süslü döşemeleri olan güzelliklere takılmayıp,cennet yolunun zorluklarına katlanabilen,yüksek mefkure ile ideallerini derinleştiren,bedeni arzu ve istekleri karşısında dimdik duran,cismaniyetinin altında ezilmeyip her zaman ruhunu kanatlandırabilen,cennetleri gönlünde duyabilen ve yasayabilen esref-i mahlukatın tarifi bir yönüyle.

    Son olarak Anne'in sözüyle devam edersek;
    "Büyük fikirleri ifade etmek için büyük kelimeler gerekli değil mi ?"

    Jane Eyre'nin sözünü de unutmayalım:"Hayat benim için kin beslemek ya da yanlışlıklara odaklanmak için fazla kısa."

    Keyifli Okumalar...
  • Yalnızlıklar
    Yalnızlık alıp karşına kendini,
    öteki kendinlerle konuşmaktır.
    Bakışmaktır,öteki kendinlerle;
    Dövüşmektir.
    Kimi zaman da, öldürmektir
    içlerinden sana en çok benzeyeni,
    benzemiyor diye.
    Yalnızlık, öldürmektir.
    Her geçen gün yalnızlaşıyoruz aslında,büyüdükçe daha büyüyen bir yalnızlık...önce anne babadan ayrılırız sonra çocuklar terkeder bizi ve en son yaşlanıp tek başımıza kalırız...Belkide tercih edilmiş bir yalnızlıktır bizimkisi...
    Şiir okumak,kelimelerle tarifi imkansız duygular hissettiriyor bana,birde şiir yazmak nasıl bir duygudur işte bu duyguyu tatmadan ölmek...
    Kitabın yazılış öyküsünü anlatacak olursak… İlk kitabı Bir Gülüşün Kimliği ve daha sonra Yoklar Fısıltısı‘nı kendi parasıyla yayımlattıktan sonra, büyük bir hayal kırıklığı yaşamış Hasan Ali Toptaş. Kitapçılarda yok, postaladıkları yerlerden ses yok. İşte böyle bir dönemde ki küskünlükle edebiyatla ilişkisini sadece okur olarak sürdürmeye karar vermiş. Sırf oyalanmak için, ruhunu rahatlatmak için Yalnızlıklar kitabını yazmış. Yayımlatmak aklının ucundan geçmemiş. Okudukça yalnızlık ancak bu kadar güzel anlatılır diyeceksiniz.
    Hasan Ali Toptaş belki mütevazi olmak isteyerek, şiir kitabı değil şiirsel metinler, demiştir. Kim bilir?...Bana göre harika bir şiir kitabı olmuş.
    Şiir bence küçücük satırlar arasında,kocaman anlamlar barındıran söz sanatıdır.Bu yüzden bir şiir bir çok anlam ifade ediyor benim için...
    Gelelim şiir kitabından benim için en can alıcı olan satırlara;
    *Ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde...
    *Yalnızlık,uçurumları giyinmektir biraz da...
    *Çocuklar büyüdükçe kirlenir zaten
    Kirlendikçe büyür,
    Başka ne denir?
    *Ölümün yalnızlığı yoktur ama;
    Ölüm,bir başına yalnızlıktır.
    *Yalnızlık postacıların taşıdığı yüktür çoğu kez
    (En çok postacılar hatırlatır yalnızlığımızi,sevdiklerimizden getirdikleri haberle)
    *Ben yalnızlığı sensizlik sanmıştım her keresinde.
    Beğendiğim satırlardan bir kaçı sadece,bana çok başka duygular yaşattı yazar.Bir kere okumakla bırakılmaması gereken bir kitap.Her okuduğumda daha farklı hissedeceğime eminim.Mutlaka okuyun diyorum.iyi okumalar...
    Hasan Ali Toptaş
    Yalnızlıklar
    Everest yayınları
  • Harika bir seriden yine harika bir kitap okudum. Bu aralar bu seriyi okurken korku hissederek okuyorum; çünkü Türkçe kitapların sonuna doğru yaklaşırken, Epsilon Yayınları'nın diğer kitaplarını bir türlü çevirmiyor olması üzüyor. Böyle güzel bir serinin: Devamını okuyabilecek miyim, kaygısı yaşamak kesinlik berbat! Bu kitabı okurken 24. kitap hakkında spoil yemek, yarama acayip tuz bastı. Umarım devamını okuyabiliriz.

    Neyse, yorumuma devam edecek olursam Eve için oldukça zor bir kitaptı; her davada zorluk payı oluyor ama cinsellikle ilgili davalarda Eve, geçmişinden dolayı daha fazla zorlanıyor ve biz, bu konudaki kırılma noktalarına tanıklık ederken bir taraftan da o güçlü yönüne tekrar tekrar şahit oluyoruz ve bu, kitabı mükemmelleştiriyor. Bazı insanların nasıl hastalık derecesinde bencil ve bağnaz olabileceğini; ailenin, yetiştirilme tarzının ne derece önemli olduğuna dair bir farkındalık yaşıyoruz. Bu tarz şeyler okumak sinirlerimi zıplatsa da, Eve'nin kendini paralayacak derecesinde bu işin peşinde olması daha hızla okumamı sağlıyor. Eve'nin geçmesiyle ilgili yeni bir şeyler olabileceğini hissediyorum ama bu, gerçekten olur mu, olursa hangi kitapta olur hiç bilmiyorum.

    Internet aracılığıyla biriyle tanışan bir kız, o kişiyle ilk defa yüz yüze görüştükten birkaç saat sonra ölüyor. Ölümün ardından ortaya çıkanlarla görünen o ki, kızımız biri tarafından baştan çıkarılmış ve fahişe adı verilen bir kimyasalla da öldürülmüştür. Katil, bunu isteyerek yapmamış olsa da, artık başka bir niyeti yoktur.

    Eve, her kitapta tükenmenin sınırlarında dolaşırken, Roarke, mükemmel bir adamımız onu yenilenmiş bir şekilde tekrar ayağa kaldırıyor. Ve insan ister istemez Roarke yokken Eve nasıl dayanıyordu, diye merak ediyor. Eve'nin bu kitaptaki halini görmek beni çok üzdü ve sanki gücü daha çabuk tükeniyormuş gibi hissediyorum. Buradaki güçten kastım, işini iyi yapmaması değil, özel anlarında kendini daha çabuk koy vermesi. Sonuç olarak yine çok beğendiğim bir kitap oldu. Aşığım bu seriye.
  • “Ne inanılmaz, ne şaşırtıcı bir şaheserdir beyin. Ve bizler de ne şanslıyız ki, dikkatimizi ona yoğunlaştırmamıza olanak sağlayan teknoloji ve iradeye sahip bir neslin üyeleriyiz. Evrende keşfetmiş olduğumuz en harikulade şey bu: Beynimiz, yani ta kendimiz.”

    Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan birini olabilecek en iyi şekilde tanıtıp iştahınızı kabartma niyetiyle bu incelemeyi yazıyorum. Umarım gerçekten ilginizi çeker ve okursunuz. Zannetmiyorum ki bu kitabı okuyup da en ufak bir zevk almayan bir kişi çıksın. Hele benim gibi öğrenmeye aç, bu tarz şeylere merakı olanlar okumaya başlar başlamaz yalayıp yutacaklar kitabı. Gerçekten ama gerçekten kütüphanenizde bulunması gereken bir kitap. Baştaki alıntı kitabın çok hoşuma giden kapanış cümleleri... Bu dünyada tam anlamıyla mükemmel bir şey var mıdır bilmem ama varsa o şey beyindir; yoksa da o mükemmele en yakın şey yine beyindir.

    Geçen sene tıp 2. sınıf öğrencisiydim ve Nöroloji komitemizde iki buçuk aya yakın bir süre sırf beyinle ilgili şeyler öğrenip çalıştım. Fizyolojisinden anatomisine, patolojisinden embriyolojik gelişimine kadar beyne kapsamlı bir bakış attım. Bu organa ilgim de o dönem başladı. Şansıma okulun kütüphanesinde çok harika bir kitaba (Yaratıcı Beyin) rast geldim. Sonra internetten videolar, sayısız okumalar vs. Şimdi olduğum yerdeyim.

    David Eagleman’ı da geçen sene o zamanlar internette bu araştırmaları yaptığımda videolarıyla keşfetmiştim. Gördüm ki aslında baya popüler bir nörobilimciymiş. Türkiye’de de hatırı sayılır bir okur/takipçi kitlesi varmış. Kendisinin 6 bölümlük harika bir “Beyin” belgeseli var. YouTube’da yüklü bazı bölümleri var, eksiksiz tüm bölümler de bu linkte: http://okyanusum.com/tag/david-eagleman En azından ilk bölümü izleyin, geçen süreye değeceğine söz veriyorum. Öyle sıkıcı, tekdüze, insanı bayan belgesellerden değil. İzlerseniz göreceksiniz zaten. Özenilerek yapılmış bir iş olduğu belli ki kitap da ha keza öyle titizlikle hazırlanmış. Eagleman gibi işinin hakkını veren insanlar, onların yaptıklarının meyvesini yiyen diğer insanlar için lütuftur.

    Kitaba gelirsem ne yazacağımı, neresinden tutup öveceğimi gerçekten zerre bilmiyorum. Bestseller kitaplara çok itimâdım yoktur hatta hayal kırıklığına uğradığım birkaç acı denemeden sonra önyargım bile oluştu diyebilirim ama bu kitap “çok satanlar” listesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor ve okuduğum için mutluyum.

    Kitap görme olayının teferruatından beyinle kuantum fiziği arasındaki ilişkiye kadar pek çok konuya değiniyor. Çok ilginç, yaşanmış örnekler verip o örnekler üzerinden akıl yürütüyor başta sorular soruyor. Siz de bi yandan hayrete düşüp bi yandan bunlara açıklama bulmaya çalışıyorsunuz. Mesela kafasına sol yanağından girip sol gözünün arkasından çıkan bir demir çubuktan sonra yaşamaya devam eden (ölmemesi doktorları hayrete düşürmüştür) bir demiryolu işçisi... Bu talihsiz olaydan sonra beyninin fincan yarısı büyüklüğünde bir kısmını kaybediyor ama kendini iyi ve sağlıklı hissediyor. Buraya kadar problem yok ama iş arkadaşları tarafından zeki, saygılı ve anlayışlı biri olarak bilinen bu işçi kazadan sonra ani bir karakter değişimi yaşıyor. Olur olmadık yerde ağza alınmaz küfürler ediyor, istediği şey yerine gelmeyince ortalığı toz duman eden öfkeli, aksi, kaprisli birine evriliyor ve işverenleri de işine son vermek zorunda kalıyor. Çok ufak bir beyin parçası kaybının böyle büyük bir değişime yol açması şaşırtıcı geldiyse boyutları mikroskobik düzeydeki, en ileri aletlerde bile zor görebildiğimiz saç telinden bile daha ince yapıdaki virüsleri, bakterileri düşünün. Bizi nasıl elden ayaktan kesebiliyor bu kadar ufacık yaratıklar. Ya da birkaç gram bile etmeyen uyuşturucu maddeler, çok az miktarda alındığında bile nasıl bu kadar büyük etkiler gösterip bizi uyuşturuyor, hareketlerimize ve duygularımıza yön verebiliyor?

    Beyin böyle her şeyden kolayca etkilenen ve irademiz dışında sergilediğimiz pek çok olayın komuta merkezinde olan bir yerse yaptığımız şeylerden gerçekte ne kadar sorumluyuz? Şizofreni ya da parkinson hastası kişileri düşünün. Uyurgezer insanları. Kanıtlanan nörolojik bir bozukluğu olan kişi somut bir suç işlese, bir katliama imza atsa bile cezaevine gönderilmiyor. Yaşanmış örnekler var okursanız göreceksiniz. Çünkü davranışlarından o değil beynindeki bozukluk sorumlu ve cezaevinde kaldığı sürede de bu değişmeyecek. Cezaevlerinin mantığı ıslahsa asla ıslah olmayacak insanları orda tutmanın mantığı yoktur ve hastaneye yatırılmak gibi başka türden yöntemlere başvurulur. Sonuçta toplum düzenini tekrar bozma ihtimali olan, suç işleyebilecek birini masum olsa bile devlet öylece salıveremez. Tehlikeliyse insanlardan uzak tutmak zorundayız.

    Kitapta bu tarz hastalıklardan, bozukluklardan muzdarip insanların pek çok öyküsü var. Beyinle ilgili yapılmış pek çok deneyin donuçları, istatistiksel veriler ve epey ilginç çıktılar var. Adınızın baş harfi aynı olan birini eş olarak seçme ihtimalinizin daha yüksek olması gibi ilginç istatiksel veriler ve böyle çoğu kararı alırken de aslında farkında değilsiniz çünkü bilinçdışınızda işleyen olaylardır. Bilincinizin farkında olmayıp müdahale edemediğiniz kısmı aslında sizinle ilgili çoğu şeye karar verir ve oraya erişiminiz çok kısıtlıdır.

    Biraz materyalist bir yaklaşım olacak ama şöyle varsaymak mümkün: televizyon gibi beynimiz de çeşitli alt birimlerden ve devrelerden oluşmaktadır. Duygu, düşünce ve davranışlarımız da bu mekanizmanın faaliyetlerinin çıktısıdır. Bu sisteme zaman zaman müdahale edebiliyoruz. İlaç verip sistemi devre dışı bırakıp sakinleşebiliyoruz. Sistemdeki bazı arızaların ise telafisi bazen zor oluyor ve maalesef şizofreni, bipolarlık, sara gibi hastalıklarla yüz yüze gelebiliyoruz.

    Anlattığım gibi olsaydı her şey, bizim özgür irademiz diye bir durum mevzu bahis bile olamazdı. Ruh dedğimiz şeye de gerek kalmazdı. Telefon gibi, bulaşık makinesi gibi çeşitli mekanizmalarla işleyen birer robot sayılabilirdik ama değiliz. En azından bugüne kadar kanıtlanamamış anlattığım varsayım. Ne ispatlanabilmiş ne ekarte edilebilmiş yani.

    Biz her şeyden etkilenebilen, oldukça açık ve sonraki adımını saptaması bazen imkansız olan varlıklarız. Genetiğimize de çevremize de bağlıyız. Kısıtlıyız. Bir suçluyu cezaevine tıktığımızda verdiğimiz ceza süresinin yeterli olacağından emin olamıyoruz. Dışarı çıktığında tekrar aynı suçu işler mi işlemez mi bilemiyoruz. Bırakalım sadece sınırlı bir süre zarfında tanıdığımız, hayatımızda bir daha hiç görmeyeceğimiz yabancıları; kendimizin bile ne yapacağını bilmiyoruz bazen. Kendimizden dahi emin olamıyoruz. Bugün gülüp geçtiğimiz bir olaya yarın başka bir psikolojideyken sinirlenip dellenebiliriz. Sınıflandırmalar hep eksik, tanımlamalar hep kusurlu ve kapsayıcılıktan uzaktır bu yüzden. Söz konusu insan oldu mu %100 diye bir şey olmuyor. Biz sabit, kontrol edilebilir aletler değiliz ki yer çekimini ölçtüğümüz gibi hislerimizi, tepkilerimizi ölçelim ya da yüksek ihtimalle öngörebilelim.

    Kitap işte bu bilinmezliği anlama yolculuğunda bir serüvene çıkarıyor bizi. Sorularımıza cevap bulabiliyor muyuz, çoğunlukla hayır. Varsayım ve tahminlerden öteye geçemiyoruz ama yolumuza ışık tutan bilgilerle öyle bir aydınlanıyoruz ki hiçbir şeye değişemiyorum bunun zevkini. Bir kitabın hayata bakışınızı değiştirmesi, önyargılarınızı kırması, sizi insanlara ve olaylara farklı baktırması inanılmaz bir şey. Baştan aşağı yenilenmiş ve donanımlanmış gibi hissediyorum. Fırsatını bulduğumda tekrar okuyup tekrar yeni bir ben oluşturmak isterim.


    Anlatım öyle sade ve anlaşılır ki ben terminolojiyle dolu bilimsel bir şey bekliyordum ama Eagleman basitleştirebildiği kadar basitleştirmiş olayı. Konunun özünden ödün vermiş demiyorum Latincesini kullanabileceği yerlerde İngilizcesini (bizde Türkçesi) kullanmayı tercih ettiği kelimeler var ki işin içinde olsanız anlardınız tıp eğitimi falan alınca inanın o dil beyninize yerleşiyor latincesini otomatik olarak tercih ediyorsunuz. Alın bölgesi değil frontal bölge demek daha tercih edilir bir şey bir sağlıkçı için ama Eagleman dediğim gibi kolaylaştırabildiği kadar kolaylaştırmış.

    Bu kitaptan kendinizi mahrum etmeyin ve Eagleman’a güvenin...
  • ''İmkansız diye bir şey yoktur, sadece bazı olayların olma olasılığı daha düşüktür''

    Uzunca bir süre kitaplara ara vermiştim. Bir arkadaşının önerisiyle bu kitapla başladım tekrar kitap okumaya. Daha önce yaşamadığım bir hazzı yaşadım kitapta. Sanki film izliyordum kitabı okurken(Buradan film yapımcılarına sesleniyorum filmini çekin!).
    Kitaba bilim-kurgu diyorlar. Ancak bana kalırsa içinde polisiye de var. Ve bu ikisini de harika bir şekilde veriyor okuyucuya. Hem istatistiksel olarak hem betimleme olarak yazarın dili çok kuvvetli.
    Kitabı okuduktan sonra tesadüf olayına inanmamaya başladım. Yazarın zaten kitaptaki şu sözü beni derinden etkiledi: ''Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi?''
    Okuyun, okutturun. Her ne kadar kitapta bir kaç eksiklik görsemde harika bir kitap ama mükemmelde olabilirmiş...
  • Okuduğum en güzel kitaplardan birisiydi. Bir kaç gündür inceleme yazsam ya diye düşünüp duruyorum ama ne anlatsam bilemiyorum da.

    Can Yayınları'nın yaz kampanyasında denk gelmişti kitap, ne yazarın adını duymuşum daha önce, ne hikayesini... İkinci Dünya Savaşı sonrası yazıyor arka kapakta. Ebru ablaya (Ebru Ince) mesaj atıyorum bunu okudun mu diye, hani ikinci dünya savaşı ya kesin fikri vardır diye. Sakın kaçırma mutlaka al oku diyor. İyi ki dinledim, iyi ki aldım, iyi ki okudum, iyi ki tanıdım seni Borchert.

    Vurucu cümlelerin altını çizmek istedim okurken ama kitabın tamamı neredeyse çizili şuanda.

    Bir Yıkım Edebiyatı örneği, ama yıkımı nasıl iliklerinize kadar hissettirmek.. Bir adam savaştan döner, üç yıl geçmiştir, evine döner ama evi aynı değildir, insanlar aynı değildir. Çok bocalar, uyum sağlamak güçtür.

    Aç, yorgun, uykusuzdur kimse kapıyı açmaz.
    İş arar hiç bir kapı açılmaz.
    Karısının yatağında başka bir adam vardır, karısı yoktur.
    Evine gider annesi babası çoktan ölmüşlerdir, evi yoktur, kimsesi yoktur.
    Bütün kapılar yüzüne kapanmıştır, o kapıların dışında bırakılmıştır.

    Bir tür çığlıktır bu kitap aslında,

    Ülkesine,
    Vatandaşlara,
    SAVAŞA,
    İnsanları savaşa gönderenlere,
    Tanrı'ya
    Vicdanı kör olmuş insanlara...
    YAŞAMA.

    Oysa o bin bilmem kaç gece aç, üşümüş ve yorgun onlar için savaşmıştır. Şimdi onlar bu durumu küçümsemektedirler, yardım istediğinde onu kapıların dışında bırakmışlardır. Ee tamam diyorlar adeta savaştıysalar savaştılar, ölen öldü dün de ölmüşlerdi, yarın da ölecekler kalkıp da bunun yasını mı tutalım şimdi??

    Diğer bütün kapılar kapalı olunca kendisine açık olan tek kapıdan girmiş, ölümü seçmiştir kahraman.

    Tanrı'ya ÇOCUKLARIN HER GECE ÖLÜRKEN SEN NEREDEYDİN? diye hesap sorduğu kısımda burnumun direği sızladı. Hiç savaş görmemiş olan ben (umarım da görmem) acısını tahayyül edemem dahi. #33512258

    Çok çok etkilendiğim diğer kısım da binbaşı ile hesaplaştığı kısımdı. Binbaşım yirmi kişinin sorumluluğunu vermiştin bana da aralarından 11 adam ölmüştü, o gece çok soğuktu, ben onları düşünmekten, bu olayın vicdan azabından geceleri uyku uyuyamıyorum; sen bin kişinin sorumluluğuyla geceleri uyuyabiliyor musun? #33509176

    Tiyatro metni gibi yazılmış ama roman gibi aslında. Harika, çarpıcı, sarsıcı daha ne sıfat bulunabilirse... Kitabın başında güzel bir anektod vardı, Borchert'in oyunu sonunda radyoda yayınlandığında ve Stalingard'daki askerler onu dinlediğinde derler ki "Biz seni anladık kardeşim, sesimiz olduğun için teşekkür ederiz."

    "Senin yaşıtın olan biz arkadaşlar, Stalingrad’da, Demyansk’ta, Smolensk’te ve Vyazma’da bulunmuş biz astsubaylar meraktan nefesimizi tutmuş, hoparlör önünde oturduk, senin oyununu dinledik ve anladık bütün söylediklerini."

    Kitap kadar hüzünlü yazarın da hayatı.. Savaşta hasta olduğu halde mahkum edilmiş, eziyet görmüş, dönmüş iki yıl gibi bir sürede ne yazabildiyse yazmış ve bu oyun sahnelenmeden 1 gün önce ölmüş, oyunun sahnelendiğini görememiştir. Hem de 26 yaşında, gencecik... Savaşta terk edildiği kötü koşullar yüzünden.

    Oyunu izlemeyi öyle isterim ki...

    Bu kitaba rastlarsanız mutlaka okuyun, kısacık ama içinde koca bir acı ve isyan var.