• ARTHUR SCHOPENHAUER …
    Bir deha, edebi dili harika olan düşünür... Yazdıklarını okurken illaki kendinizden tespitler bulacaksınız.Arthur belki insan sevmez ama insanı çok iyi tanıyıp ve yerinde tahliller yapan bir şahsiyet.Ona hayranım.Her ne kadar katılmadığım noktalar da olsa. Açık sözlülüğü, yapmacıktan uzak olması beni en çok çeken şey.Şunu merak ediyorum, Virginia ile birbirini tanısalardı ne düşünürlerdi birbirleri hakkında?Biri kadınları aşağılıyor diğerifeminist ama ikisi de çok zeki. Kadınlar hakkında bir münakaşa olsa kim kazanırdı? İkisini aynı anda sevmek gülünç geliyor bazılarına.Ama değil.Neyse konuya geleyim, pardon.


    Schopenhauer’i okumak için benim fikrimce hayatını ve de felsefesini iyi bilmelisiniz çünkü düşünür kendi hayatını felsefesine yansıtmıştır.Öncesinde Veysel ATAMAN’IN Varolmanın acısı adlı kitabından hayatını, felsefesini okumanızı tavsiye edebilirim ayrıntılı almış yalnız biraz uslubu ağır ve pek de akıcı değil.David E. Cartwrigt’ın kitabı var ama baya kalın bir kitap okumak istemedim, pek fikir sahibi değilim maalesef.

    Not:Bu kitap feminist kardeşlerimin severek okuyacağı bir kitap olmayabilir şimdiden söyleyeyim, okurken besmele çekiniz naçizane tavsiyem.

    Kitap neyi anlatıyor? 80 sayfalık bir kitap bu kadar çok tespit yapabilir mi?Arthur yapar.
    1-Arthur’un kadınlarla alıp veremediği nedir?
    2-Arthur kadınlar hakkında ne düşünüyor?
    3-Aşk var mıdır?
    4-Aşık olmanın nihai amacı nedir?
    5-Aşık olurken seçim nasıl gerçekleşir?
    6-Neden fiziksel özellikler önemli?
    7-Cinselliğin aşkla ilişkisi
    Gibi sorulara cevap verdiği bir kitap.Onun penceresinden cevaplayacağım soruları.

    Birinci kısım kadınlara dair söylemlerini içeriyor.
    Arthur’un kadınlara olan meşhur tutumundan bahsedeyim;
    Arthur efendi diyor ki ; kadınların tek bildiği emek sarfettiği giyim kuşam, cilt bakımı dans, sevdiğinin gönlünü kazanma ve bunlarla bağlantılı eylemler.Ona göre kadın erkeğe itaat etmek için yaratılmış ve onlar borçlarını doğum sancısıyla,çocuk bakıp büyütmek ve erkeğe itaat ile öderler.
    Kime olan borcumuz Arthur Bey?
    Ona göre, kadınlar zihin bakımından dar görüşlü akli melekeleri zayıf yaratıklar. Ona göre kadın kocası ölsün de mirasına konayım rahat ve refah içinde yaşayayım der bu sebeple erkeğin para için yaratıldığını düşünürler.Diğer taraftan kadınlar dürüstlük , adalet, metanet,vicdanla ilgili konularda erkeklerden daha aşağıdadır.Dolayısıyla iki yüzlülük ve riyakarlık kadınlarda doğuştandır. Bu bodur. dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı soya, •cins-i latif" ismini verebilen sadece cinsel içgüdüsüyle aklı yahut görüş ufku bulutlanıp kararmış olan erkeklerdir.
    Çok eşlilik olması gereken ve tek eşlilik erkeklere yapılan bir haksızlık, kadına miras ise verilmemelidir.Avrupa’da kadına fazla ve gereksiz önem verildiğini düşünürken, o sıralar kullanılan hanımefendi kelimesi bile kullanılmamalı parayı kazanan kadınlar değil erkeklerdir.Kadınlar ne mutlu ne mutsuz olmalıdır bu onların yararınadır ve erkekleri rahat ettirecektir.
    Görüyorsunuz ya çok kaba ithamlarda bulunmuş Arthur hazretleri.Bunlar sadece birkaçı söylediklerinin.
    Ben bu tutumunu yaşantıları ile bağdaştıyorum (ki çoğu yazar bu şekilde düşünüyor), annesi ile yaşadığı sorunlar, babasının intiharı, hayatı boyunca hep kadınlar tarafından red edilmesi…Özellikle babasının ölümünden sonra Schopenhauer, annesiyle iyi ilişkiler kuramamıştı. Annesinin Schopenhauer’a yazdığı mektuplardan biri, aralarındaki ilişkiyi gösteriyor: “Tahammül edilir şey değilsin, başına bela oluyorsun insanın, seninle birlikte yaşamak güç; ukalalığın bütün iyi taraflarını gölgede bırakıyor, başkalarında kusur bulmadan edemediğin için, o iyi yönlerinin dünyaya hiçbir faydası yok.”
    Esasında kendisi de aşık olmuştur hem de aralarında 26 yaş farkı bulunan bir kıza…Kız kendisinden tiksindiğini açıkça söylemiştir.Hep bir redddedilme ve kadınlar tarafından itici bulunma…Hoş miras bırakılmamalıdır kadına demiştir ama tek miras bıraktığı uzun yıllar yaşadığı(aşık mıydı bilmiyoruz) bir kadındı.Kadınların zeka konusunda aşağı olduğunu söylüyor kendileri.Çocuk zekayı anadan, iradeyi babadan alır da diyor.(E yani burumda erkekler de zeki değil, çünkü annesinden alıyorlar zekayı? )
    Bakmayın bu tutumuna ‘’Kadınlara çok düşkündüm beni bir anlasalardı…’’ diye itiraflarda bulunmuştur.
    Schopenhauer’in kadınlarla ilgili görüşlerinin hayatının ileriki dönemlerinde değişip değişmediyse bilinmiyor. Her ne kadar Wagner’in arkadaşı ve Nietzsche’nin tanıdığı Malwida von Meysenburg, bir kadın arkadaşının, yaşlı filozofun “Oo, daha kadınlarla ilgili son sözümü söylemedim.” dediğini aktarsa da, ünlü filozof, konu hakkında son sözünü yayımlamadan hayatını kaybetmişti.

    İkinci kısım ise muhteşem tespitler ile dolu,aşka dair söylemlerini ele alıyor. Arthur’a göre aşk vardır yalnız bu tamamen yaşama iradesi ve cinsel içgüdü ile alakalı.Ne kadar büyük olursa olsun her aşk bütünüyle cinsiyet içgüdüsü ile ilgilidir.Aşkın nihai amacı gelecek neslin oluşturulması işi, üremedir. Gelecek insanların varlığı bizim içgüdümüz tarafından koşullandığına göre tabiatımızda yapacağımız seçimi de belirleyen şey, aşktırAşk tabiiatın amaçlarina ulaşması için bizim içimize koyduğu bir yanılsamadır.Aşk serüvenin amacından daha soylu ve yüce bir amaç yoktur Schopenhauer’e göre; aşk yeni varlıkların dünyaya getirilmesini sağlar çünkü.
    Birbiri ile tamamen zıt; düşünce beden olarak uygunluğun bulunmadığı kişiler arasında da aşk yaşanabilir, düşmanlıktan, nefretten aşk doğması da pekala mümkündür.Böyle bir aşk deyim yerinde ise gözlerini kör eder ve evlilik ile neticelenirse mutsuz bir evlilik ortaya çıkar.
    Aşk, yaşayan kişinin kendi seçimi değildir mükkemmel, güçlü bir neslin devamı için seçimi tabiat yapar.Bundan dolayı herkes öncelikle güzel olanı arzu eder, üstelik herkes kendinde olmayan özellikleri kusurları güzellik olarak görür, çekici bulur.Mesela çelimsiz bir adam balık etli kadınlardan hoşlanır iken, sarışınlar esmerlerden hoşlanır.(Bu durumda erkekler neden minyon kadınlardan hoşlanır aldınız cevabınızı) Aynı şekilde herkes kendikinin tersi mizaçta olan birini ister.Bir erkekte güzel bir kadını seçmeye iten , türde en iyiyi hedefleyen içgüdüdür, erkek her ne kadar zevkini arttırmaya çalıştığını düşünse de.Bu yüzden; kalçanın bele oranı ve göğüsler gibi vücut oranı erkekler için önemlidir çünkü doğurganlığa işaret eder, görüldüğü gibi erkek seçimini kendisini yapmaz, seçimi yapan gelecek nesli oluşturma içgüdüsüdür.Seçimimi yönlendiren başka etkenler de vardır : Yaş, sağlık, kemiklerin yapısı ve güzel bir yüzdür.Üreme kabiliyeti olan herkes bu amaç uğruna aşık olduğu kişi için her fedakarlığı yapabilir.

    Arthur’un söylemek istedikleri bunlarla sınırlı değil, daha fazlasını yazsam size haksızlık etmiş olacağım.Okuduğunuz için teşekkürler.Eksik nokta olduğunu düşününler bana yazarlarsa sevinirim, musmutlu kalın.
    Keyifli okumalar, sevgili dostlar…️
  • Önce şeriat elden gitti. Sonra, dinin büyük kısmı elden gitti ve hâlen gitmeye devam ediyor. İşin en vahimi, şu anda nice imanlar elden gidiyor.
    İmanın elden gitmesinden daha büyük, daha feci, daha korkunç, daha dehşetli bir kayıp ve âfet düşünülemez.
    İman ebedî saadet kazandırır, imansızlık ebedî felakete, azaba, mutsuzluğa yol açar.
    Bu devirde, insanlara yapılabilecek en büyük hizmet imanlı (mü’min) olmaları için çalışmaktır.
    Bu iş, rastgele yapılmaz, mutlaka planlı programlı yapılmalıdır.
    Caddede gidiyorsunuz, beş on metre önünüzde hayat dolu bir genç yürüyor. Direksiyonu kontrol edilemeyen bir otomobil bu gence çarpsa ne yaparsınız, yere yıkılan o zavallının hemen yardımına koşmaz mısınız? Sizde zerre kadar insanlık ve vicdan varsa elbette koşarsınız.
    O genç imanını kayb etmiş ise, hali, trafik kazasına uğramış olmaktan milyon kere vahimdir. İman konusunda da ona yardım etmek gerekir ama çok ince, çok nazik, çok zor bir iştir bu.
    Hiçbir vicdanlı, şuurlu Müslüman’ın, imanlar elden giderken ilgisiz kalmaya, elinden gelebilecek yardımı esirgemeye hakkı yoktur.
    Bu yardımı herkes kendi kafasına göre, kendi re’y ve hevası ile yapamaz.
    Müslümanlar birleşecek, tek bir Ümmet olacak, bu Ümmetin başında râşid ve kâmil muhterem bir zat bulunacak, İman İslam Kur’an Sünnet Şeriat Ümmet işleri ehliyetli kimselere verilecek, mükemmel bir plan ve programa göre hizmet edilecek...
    İşte bizde bunlar yok. Ümmet birliği yok... Ümmet teşkilatı yok... Ümmetin başında İmam yok... Plan program yok... Binaenaleyh doğru dürüst hizmet yok...
    İman kurtarma hizmetleri bu devirde sadece ulema ile yapılmaz. Plan ve program yapımında büyük Müslüman düşünürlerin, ziyalıların, kudretli psikologların, pedagogların da fikirleri, görüşleri alınmalı, uzmanlıklarından yararlanılmalıdır.
    Binden fazla, irili ufaklı islamî sivil toplum kuruluşumuz var. İman hizmetlerini bunlardan birkaçı yapacak, ötekileri buna katılmayacak, yan gelip yatacak. Böyle şey olmaz.
    Ümmetin mutlaka ORTAK bir İRŞAD TEBLİĞ DÂVET UYARI AYDINLATMA HİDAYETE ÇAĞIRMA birimi bulunmalıdır.
    En az yüz konuda çok faydalı, çok lüzumlu, çok zarurî, çok etkili broşür hazırlanıp yayınlanmalıdır. Bunlar, her defasında birer milyon adet basılmalıdır.
    Broşürlerin yanında cep kitapları yayınlanmalıdır. En önemli ve faydalı konularda en az bin çeşit kitap. Çok ucuz fiyat konulmalı, peynir ekmek gibi satılmalı, dağıtılmalıdır.
    Güçlü TV kanallarında İman İslam Kur’an Sünnet Şeriat Ümmet hizmetleri ve propagandası yapılmalıdır.
    Bu hizmetler şu veya bu cemaatin hesabına değil, Ümmet adına yapılmalıdır.
    Bu hizmetlerden hiçbir kimseye para, şöhret, itibar kazandırılmamalıdır.
    Basılı yayınların dizaynları düşmanları bile hayran bırakmalıdır,
    Böyle ulvî hizmetler, Allah için kurban, küp için kavurma zihniyetiyle yapılmaz.
    Böyle hizmetleri münafıklar, yarı mühtediler, din sömürücüleri şarlatanlar, nâkıslar yapamaz.
    Camilere, minarelere bağırtlak hoparlörler koymak, camilere kalorifer ve klima tesisatı yaptırmak, cami halıları, şadırvanlar, cami WC’leri, din görevlilerine lojman yaptırmak, lüks iftar ziyafetleri vermek gibi şeyler DİN İMAN KUR’AN hizmeti değildir. Bunlar, İslamîkriterlere göre israf ise haramdır.
    Kültürü yeterli olmayanlar İMAN İSLAM hizmetlerini başarı ile yürütemez,
    Bu işler sadece para ve madde ile yapılamaz.
    Kur’an’a, Sünnete, İslam ahlakına, İslam hikmetine aykırı metotlarla böyle hizmetler yapılamaz.
    Mutlaka İLİM İRFAN HİKMET İHLAS MÜRÜVVET FÜTÜVVET ile yapılmaları gerekir.
    Böyle hizmetler şunun veya bunun zenginleşmesine, ün ve alkış kazanmasına alet edilmemelidir.
    Ümmetin en akıllı, en bilgili, en bilge, en ahlaklı ve faziletli, en liyakatli ve ehliyetli kimselerin uhdesine verilmelidir bu hizmetler.
    Ben hizmet etmeye talibim diye ortaya atılanlara kesinlikle verilmemelidir.
    Cemaat, tarikat, grup, sekt, klik holiganları ve militanları böyle hizmetleri mıncıklar ve berbat eder.
    Böyle hizmetlerin başarılı olması için Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik olmaları gerekir.
    Başarı (Tevfik) Allah’tandır.
    Kur’an’a, Sünnete uygun hizmetler, Resulullah Efendimizin (Salât ve selam olsun ona) ruhaniyeti ile müeyyed olur.
    Gökte melekler, yerde evliyaullah ve süleha dua ve tebrik eder.
    Böyle hizmetlerin ücreti yaratıklardan istenmez, Yaratandan istenir.
    Dünyada istenmez, âhirette istenir.
    Ehl-i dünya ücret vermek isteseler kabul edilmez, alınmaz.
    Böyle hizmetler, Çiftlik Bank zihniyet ve ahlakı ile yürütülmez.
    Böyle hizmetlerde rekabet edilmez, müsabaka yapılır.
    Bu yazıyı kaleme alan bendenizin hiçbir iddiası ve talebi yoktur. Teklif ve temenni ediyorum, çare ve çözümler sunuyorum, o kadar.
    Böyle hizmetler paldır küldür, yalap şalap yapılmaz.
    İmana, İslam’a, Kur’an’a hizmet edecek on altı sayfalık bir broşürde bir tek noktalama, gramer, üslup, imla, fikir hatası olmamalıdır. Dizaynı bir harika olmalıdır.
    Bu anlattıklarım yapılamayacak ütopik şeyler değildir.
    Bizim Müslüman kesimde, İslam âleminde bu hizmetleri yapacak para ve madde vardır ama yeterli kültür yoktur.
    İşin en kötüsü niyet yoktur.
    İrade, azim, cehd ü gayret yoktur.
    Teşebbüs yoktur.
    Âlim bir kişi, böyle bir broşür yazacak kültürü var. Ne kadar telif ücreti vereceksiniz diye soruyor. Böylesinin Allah belasını versin.
    Böyle hizmetler ihlâsla yapılır.
    Birleşip, bir araya gelip, tek bir Ümmet çatısı altında toplanıp, râşid bir İmama biat ve itaat edip, işleri ehliyetli kimselere verip de böyle hizmetler etmeyen sorumlu ve güçlü Müslümanlara ne kadar teessüf etsek azdır.
    ***
    Günün birinde yukarıda anlattığım hizmetleri yapacak bir müessese kurulursa:
    Başkanına ve mütevelli heyetine ücret ve maaş verilmeyecektir.
    Ehliyetli müdürlere, memurlara maaş verilecektir.
    Müessesede verilecek yemekler, asker karavanalarından daha kaliteli olmayacaktır.
    Servis otomobilleri mütevazı olacaktır.
    Ehliyetsiz ve liyakatsiz tek kişi bile çalıştırılmayacaktır.
    İman ve İslam hizmetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaat dairesi içinde yapılacaktır.
    Bu hizmetler politikanın dışında ve üstünde tutulacaktır.
    İhlâsı zedeleyen hiçbir söz edilmeyecek, hareket yapılmayacaktır.
    İman ve İslam hizmetleri için zekât toplanmayacaktır. Şeriat, cami inşası için bile zekât alınmasına izin vermiyor.
    Böyle hizmetler yapacak, bu hizmetleri destekleyecek kimselerin mânevî kazançları, bütün dünyaya sahip olmaktan daha fazla olacaktır.
    Afüv Kerim ve Gani olan Allah’ın onları afvedeceği, Cennetle mükâfatlandıracağı ümit olunur.

    Alıntı - Habervaktim Gazetesi
  • "Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedi kat yukarılarına çekildim. Tanrılar orada oturuyorlardı. Bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. 'Ne dilersin?' dedi Merkür. Bir an şaşırdım kaldım. Sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: 'Çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun.' Tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. Bundan dilediğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla, 'Dileğin kabul oldu' demek onlara pek yakışmazdı."

    Kitabın adının nereden geldiğini "Kaygı Kavramı"nda geçen bu paragraftan anlayabiliyoruz. Kierkegaard bu pasajda iki noktayı birden vurguluyor; birincisi kahkahanın tanrıların kendini ifade etme şekli olduğunu vurgulayarak kahkahanın değerini artırıyor. İkincisi ise tüm melankolisine karşı dünyaya kahkahayla baktığını, dünyayı öyle anlamlandırdığını bir kez daha gözlerimizin önüne koyuyor.

    Kitabın adı ile ilgili bu açıklamadan sonra, kitabın yazılış tarzı hakkında bilgi verelim. Bu kitap, Kierkegaard'ın kendisi tarafından yazılmamıştır. Roger Poole ve Henrik Stangerup tarafından 1983 yılında derlenmiştir.

    "Büyük bir dehanın tanınmaması elbette üzücü; ama yanlış tanınması daha da beter." diyerek açıklıyor Roger Poole kitabın yazılış amacını. Nedim Çatlı'nın dilimize kazandırdığı bu kitapta, önsöz bölümü haricinde tüm metinler Kierkegaard'a ait ve hiçbir yorum veya müdahale bu yoktur. Bu nedenle, Kierkegaard'ın kendisi yazmış gibi olduğunu söyleyebiliriz.

    Kitabın içeriğine geçersek, kitaptaki metinler Kierkegaard'ın ağır felsefî metinleri değil, daha çok Günlükler'den olmak üzere genel olarak yazın kariyerinin başlarına ait yazılara yer verilmiş. Bu açıdan bakarsak, Kierkegaard'a akademik olmayan bir ilgi duyan okuyucunun hedef alındığını söyleyebiliriz.

    Kitaba girişte, Danimarka halkı ile Kierkegaard arasındaki zıtlıktan bahsediliyor. Materyalist Danimarka halkına karşılık, idealist Kierkegaard ilk bakışta Alman felsefesine yakın gibi duruyor ama dönemin büyük düşünürü Hegel kendisini büyük hayal kırıklığına uğratınca kendi içine dönüyor.

    Kierkegaard'ın hayatında ailesi ile ilişkisi, özellikle babası Michael Pedersen ile olan ilişkisi önemli yer tutuyor. Günlüklerinde annesinin bir kere bile adı geçmemesine karşılık, "Søren'in annesinin ölümüne üzüldüğü kadar, dünyada hiç kimsenin bir ölüme üzülmediği" de söylene gelen bir ifade olmuştur.

    Baba Michael Pedersen'a dönecek olursak; oğlunu özellikle dinî yönüyle etkilemiştir. Michael, gençliğinde Tanrı'ya isyan ettiği için Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünüyordu ve Michael iki eşini, iki kızını ve iki oğlunu erkenden kaybetmesini dine bağladı. Bunun Kierkegaard felsefesinde önemli belirleyici olduğunu söyleyebiliriz, ayrıca Michael'ın zenginliği, toplumsal konumu da Søren'in hayatında önemli yere sahip olmuştur.

    Aile dışında, belki aileden de öte, Søren'in hayatındaki en önemli kişi elbette ki Regine Olsen'dir. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" baştan sona Regine ve nişana odaklansa da, diğer eserleri de sıklıkla o ilişkiye hitaplarla doludur diyebiliriz. Dünya tarihinin en uzun aşk mektubu "Ya/Ya da", "Korku ve Titreme", "Tekerrür" ilk başta yazılacaktır bu alanda. "Korku ve Titreme" elbette ki çok özeldir, ilk bakışta tamamen dinî amaçlarla yazılmış gibi gözükse de, sıklıkla Regine'e hitaplarla dolu olduğunu görüyoruz. Üstadın hayatı boyunca ironik olmadığı, ciddi olduğu tek konunun 'genç kız' ve nişan olduğunu söylesek yeridir.

    "Kitaplar bir anlamda tez, beden ise antitezdi."

    Kierkegaard'ın müstear isimler ile yazması da bir anlamda böylece bir anlam kazanıyor. Tezlerini farklı isimlerle ortaya koyunca, bedeniyle kısıtlama olmadan, rahatça hareket ediyor ve 'kahraman'' oluyor. Bu kitapta yer alan, müstear yazarların tartışmaları belki de edebiyatının doruk noktalarından biridir. Victor Eremita, Constantin Constantinius, Baştan Çıkarıcı Johannes, moda terzisi ve Yargıç Wilhelm 'kadınlar' ana başlığında tartışıyorlar. Kierkegaard, her müstear yazarını mükemmel bir şekilde konuşturur ama Baştan Çıkarıcı Johannes'in düşüncelerine hayran kaldığını görebiliriz.

    Kitapta, pek fazla yerde bulamayacağımız Kierkegaard'ın siyasi fikirlerinin de konu edildiğini görüyoruz. Üstad, birçok tartışmada siyaseten yetersiz olduğunu ve bunun kendisini ilgilendirmediğini söylese de elbette ki döneminin büyük kafası olarak gündemin içinde yer aldı, hele ki devrimci bir dönemde yaşadığını da hesaba katarsak, uzak durması imkansızdı. Bekleneceği üzere, muhafazakar diyebileceğimiz bir çizgisi var ama siyasi konularda yazdığı yazıların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu söylemek mümkün ve olayları geniş bir açıdan görmemiş.
  • https://www.instagram.com/...taken-by=eebru.cemre
    Böcek toplamak ve incelemek için üç günlük izine çıkan öğretmen Cumpei Niki,kırsal alanda bir köye gider. İncelemeleri esnasında zamanın nasıl geçtiğini anlamayan Niki, oradan kalkan son otobüsü kaçırır.Köylüler tarafından geceyi evlerden birinde geçirebileceği söylenir ve etrafı adeta kumdan duvarlarla kaplı bir evde tek başına yaşayan bir kadının misafiri olur.
    Ancak sabah kalktığında büyük bir sürprizle karşılaşır,eve inmek için kullandığı ip merdiven yerinde yoktur ve kum dağlarının içine hapsedilmiştir.
    Niki bir an önce bu kum çukurundan çıkıp yaşadığı şehre dönebilmek için var gücüyle çabalasa da bunun hiç kolay olmadığını kısa sürede anlayacaktır...
    '
    '
    ▶Öyle güzel bir kitaptı ki
    hiç bitmesin istedim
    Uzun zamandır bukadar merakla okuduğum kitap olmamıştı.
    Niki kurtulacak mı,orada yaşayan köylülerin amacı ne,daha
    neler olacak ? diye sürekli merak halindeydim.
    Hele ki kumlar... Kumlar sanki benim üzerimdeydi,sanki ben de oradaydım ve içi kum dolu çorbadan içiyordum
    '
    ▶Harika bir kurgu,çok sade,yalın bir anlatımı vardı kitabın.
    Büyük bir keyifle okudum ve unutamayacaklarım arasında
    yerini aldı
  • Herhangi bir kitapçıda 'Sağlık' bölümünde muhtelemen birçok diyet kitabı görürüz, bunlar içinde daha önce adını hiç duymadığımız tuhaf isimler de geçer. Bir süre bu tür kitapları inceledikten sonra kendi kendime sormaya başladım; ''Sağlık sadece diyet yapmaktan mı geçer?'' veya ''Sağlık deyince akla neden ilk olarak diyet yapmak gelir?'' diye. Modern Çağda bu kelime çoğunlukla kilosundan memnun olmayanların kilo vermesi senaryosu üzerine kullanılsa da aslında diyet kelimesi yeme-içme düzenini, paternini belirtmek için kullanılır; örneğin günde 5 öğün yiyorsanız, yediğiniz içtiğiniz şeyler ve miktarları aşağı yukarı aynı düzendeyse bu sizin diyetinizdir.

    Lâkin yine de sağlık bölümünde daha farklı şeyler arardım hep, çünkü bildiğimiz anlamda diyet bana iki açıdan uygun değildi;
    1- fazla kilolarım yok
    2- ben diyeti takip edecek biri değilim, yani düzen ve kuralları seven bir insan değilim.
    (yine de birkaç farklı uzmanın sağlık kitaplarını okuduğumu belirteyim) (bu kitabın Türkçe çevirisi bildiğim kadarıyla yok)
    Bu sebeplerden sağlıklı beslenme konusuna biraz farklı bakan bir kitap gerekiyordu bana, yazarın başka bir kitabını da okuduğumdan işlediği konuları ne denli farklı açılardan ele aldığını bildiğim için bu kitabını da tesadüfen görünce hemen ilgimi çekti. Beni yanıltmadı, kısacık kitap olmasına rağmen bana göre birçok faydalı önerme içeriyor, belli başlı olanları sizin için buraya yazıyorum;

    Televizyon reklâmlarında gördüğünüz yiyeceklerden uzak durun.
    Arabanın camından aldığınız bir yiyecek, gerçek yiyecek değildir (McDonalds gibi zincirlerin ‘geçerken al’ uygulaması kastediliyor).
    Sadece insan tarafından pişirilen yiyecekleri yiyin, hazır pişmiş fabrika ürünlerini değil.
    Yemeği ayakta veya bir iş yaparken değil, masanızda oturup mümkünse tek başına değil birileriyle birlikte yiyin böylece daha az yersiniz. Tamamen doymadan yemeyi bırakın.
    Tabağınızdakileri tamamen bitirmek için kendinizi zorlamayın.
    Pişmiş şeyler yemeye özen gösterin ve kendi etinizi kendiniz pişirin böylece hangi hayvanı yediğinizden emin olursunuz.
    Her dilde aynı isimle anılan şey gerçek bir yiyecek değildir; Think Big Mac, Cheetos, Pringles gibi.
    Ekmek ne kadar beyazsa, o kadar zararlıdır.
    Canınız sıkıldığı için değil, karnınız acıktığı için yiyin.
    Yavaş yiyin, yemeği hazırlamak ne kadar vaktinizi alıyorsa aynı şekilde yemesi de o kadar vakit alsın, tadını çıkarın.
    Kendinize uygun porsiyonu belirleyin ve onu aşmayın, sürekli ekleme yapmayın.
    Kahvaltıyı Krallar gibi, öğle yemeğini Prensler gibi, akşam yemeğini ise Yoksullar gibi yapın.
    Öğle yemeğinden sonra biraz kestirin, akşam yemeğinden sonra yürüyüş yapın.
    Atıştırmalıklarınızı işlenmemiş gıdalardan seçin.
    Kendin yaptığın sürece atıştırmalık yemenin bir zararı yoktur.
    Destek gıdaları kullanmayın (supplementler; vitamin, balık yapı vb kapsüller)
    Geleneksel olmayan yiyeceklere şüpheyle bakın.
    Kaliteli ama az yiyin.
    Özellikle bitki tüketimine özen gösterin özellikle de yapraklarını tüketin.
    Ebeveynlerinizin ‘yiyecek’ olarak bilmediği, tanımadığı şeyleri yemeyin.
    Sıradan bir insan olarak bulamayacağınız maddeleri içeren ürünleri yemeyin, ‘içindekiler’ kısmında 5’ten fazla madde olan ürünleri tüketmeyin.
    ‘İçindekiler’ bölümünde ‘’şeker’’ ilk üç maddeden biri olarak geçiyorsa o ürünü tüketmeyin, yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren ürünleri asla tüketmeyin.
    Süpermarketlerde daha kıyıda kenarda olan ürünlere yönelin, tam ortada parlatılmış gözünüze çarpan meyve sebzeden uzak durun; en inorganik ürünler buradadır.
    Soya bazlı hoş kokulu ürünleri almayın.
    Organik ürünler diğerlerinden daha fazla vitamin içermez ama inorganiklerden farkı kimyasal içermemesidir.
    Mümkünse süpermarketler yerine, çiftçilerin doğal ürünlerini satan marketlere yönelin.


    ® İncelemeyi yazarın bir sözüyle bitireyim;
    ''Yemek hakkındaki harika şey günde 3 oy hakkınız olmasıdır. Her biri, dünyanızı değiştirecek potansiyele sahiptir.'' ©
  • Kitabı “Kadın Yazarları Okuma” etkinliği kapsamında okudum. Etkinlik sayfası bir gidip, bir geldiği için orada paylaşamayacağım.. Etkinlik kapsamında emeği geçenlere teşekkürlerimi iletiyorum…

    İncelemeye başlamadan önce, YouTube üzerinden güzel bir kadın vokaller listesi ayarladım. Metal müzik eşliğinde incelemeye başlıyorum!

    Sevgili Virginia, seni anlıyor, duygularını paylaşıyor ve yanında olduğumu en başından bildirmek istiyorum! Sevgili Virginia, belki de her şeye rağmen bugünleri görseydin, bir 100 yıl sonra bazı şeylerin daha da değiştiğini ve geliştiğini görecektin. Bu gelişmişliğin yanında zorbalıkları da görecektin… Bundan Dört Yüz Yıl geriye gittiğimizde, bugünlerin hayal bile edilemeyeceğini kesinkes düşünebiliriz. Dünden, bugüne neler oldu, neler yaşandı sevgili Virginia, şimdi bunlar hakkında birkaç kelam etmem gerekecek…

    Bu incelemeyi Kadınlara, Kendisini Kadın gibi hisseden ve Kadınları Anlayan, Onları Savunan, Birlikte Her zorluğa Göğüs Gerebilecek Herkese İthaf ediyorum...

    Geçmişe bir yolculuk yapalım, sonra günümüzün merdivenlerinden yavaş yavaş çıkalım… Kadın tüm çağlarda aşağılanmış ve asla öne çıkartılmaması gereken bir cins olmuştur. Burada bahsettiğimiz konu Kadın ve Erkek cinsinden biri olması hususudur. Kitabı okurken bir çok örnek geldi aklıma. Diziler, Filmler, Kitaplar ve yaşadığım olaylar.. İlk önce şunu anlayamıyorum, bizi biz yapan olgu annelerimizdir. Nasıl bir insanlık ki, annesinden çıkmış olmasına karşın kadını hakir görür? Kadını nasıl önemsiz bir varlık olarak kabul eder, nasıl şiddet gösterir, nasıl onu toplumdan uzak tutar. Nasıl olur ki kapalı kapılar arkasında saklanmasına sebep olur? Hangi sebeple onun Tiyatro oyununda oynayamayacağını, kitap yazamayacağını, şarkı besteleyemeyeceğini söyler?

    Sayın okurlar söyler misiniz, hangi hastalıklı düşünce Kadını işe yaramaz olarak tanımlayıp, ayak işlerine layık görür, hangi mantık onları beceriksiz ilan eder? Bu görüş ve türevlerini savunan herkes kesinkes söyleyeyim hastalıklı bir düşünce yapısına sahiptir. Bunun izahı olmamakla birlikte, tek bir tedavisi vardır: KADIN = ERKEK, ERKEK = KADIN mantığının, o güzel beyninde dalgalanmasıdır…

    Her sayfada yeni şeyler düşünmeye başladım.. Aklıma ilk olarak Agora filmi geldi… (***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… )
    Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçen hikaye de bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın hayatı merkeze alınıyor. Hypatia, bir şeyleri başarmak için uğraşırken ve insanlığa dair yeni keşifler yapmaya çalışırken, hem kendi erkek öğrencileri tarafından hem de etrafındaki erkekler tarafından sürekli aşağılanır. Filmi izlediğinizde sabredemeyeceğiniz bir çok sahne var. Dini unsurlar kullanarak bir kadın toplumda nasıl en rezil duruma sokulur ve linç edilir çok iyi özetleniyor. Dik duran ve kimseye boyun eğmeyen bir kadındır Hypatia.. Bir çok erkek ona saygı duysa da, saygı duymayan ve sırf kadın olduğu için aşağılayan bir kitle ile karşılaşır. Ben filmi izlerken çok sinirlenmiştim. Filmin sonuna doğru ise üzüntü içindeydim. Erkekler, Kadınları sırf kadın olduğu için değil, Kadınlar ile baş edemeyeceklerini bildikleri için bu duruma sokmaktadır. Bunu net olarak görebileceğiniz bil filmdir Agora.. Kesinlikle izleyiniz…

    Birkaç örnek daha vereceğim birazdan… Örneklere geçmeden önce sorgulamaya devam edelim. Bir kadın neden sadece hizmetçi olmak zorundadır? Bir kadın neden erkek himayesinde köle zihniyetinde yaşamalıdır? Bir kadın neden tek başına, özgürce ayakta durmamalıdır? Neden Kadınların hakları 19. yüz yıla kadar yok hükmündeydi? Bu durumu yıkan şeylerin en başında iletişim araçları mı gelmektedir? Kadınların sesi neden çıkmamış ve bu durumu kabullenmişlerdir? Yoksa kabullenmek zorunda mı kalmışlardır ya da bırakılmışlar mıdır?

    ...Konumları zorla kabul ettirtilmiştir, çünkü; kadın tek başına dolaşamaz, yoksa arkasından hayal edemeyeceğiniz yaftalar yapıştırılır, eşi ölmüş ya da onu terk etmişse bir de çocuğu varsa erkekler tarafından hemen yollu olarak görülür, ona göre muamele yapılırdı. Günümüzde de benzer şeyler olsa da 1600-1950 yıllarını düşününce daha da sıkıntı bir durum söz konusudur. Günümüzde bir kadın içten çökertilmemiş ve özellikle gücü kaybettirilmemişse, baş edemeyeceği bir durum yoktur. Geçmişin kirli sayfalarında ise bu durum böyle değildir….

    ***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… İkinci örnek olarak aklıma Wonder Woman filmi geldi. DC karakterlerinden biri olan Wonder Woman’ın sinemaya aktarılması harika bir olaydı benim için. Hem kadın süperkahraman olgusunun yerleşmesi hem de kadınların yan rolden kurtulup, biz de güçlüyüz diyebilmesinin anahtarlarındandı… İlk çekilen Wonder Woman’dan sonra Justice League çekildi.. Türkçe Adı ile Adalet Birliği.. İlk solo filme karşılık bu filmde, Batman, Superman, Wonder Woman, Flash ve Aquaman gibi DC evreninin süper "yıldızlarını" bir araya geldi.. Hızlı geçiyorum hemen… Bu iki filmin farkı şudur… Wonder Woman filminin Yönetmeni Feminist Patty Jenkins iken Justice League filminin yönetmeni Zack Snyder’dir. Yani bir erkek yönetmen. Bu iki film arasında yaşanan durum şudur, ilk filminde Wonder Woman gayet usturuplu bir şekilde giyinmiş, zaten amazon un o güzelliğine uygun bir kostüm giymiştir. Yeterince açık bir kostümdür ama doğru dizayn edilmiştir. İlk filmde Gal Gadot’un çekimleri genel olarak bel üstü ve normalken, Adalet Briliği filminde aynı karakter tam tersi daha açık giydirilip, kadrajın bel altına inmesi sağlanmıştır? Bu ne saçmalıktı, bu ne şovmenlikti hiçbir anlam veremedim. Tek verdiğim anlam şu idi, 2018 yılında da olsak, kadınlar daha fazla ilgi çekmek için hala kullanılmaktadır. İki film arasında bu konuda çok değişik durumlar var ama incelemeyi uzattığından değinmiyorum.

    Tekrar geçmişe dönelim.. Cumhuriyet döneminden önce kadınlara baktığımızda ne görüyoruz? Ben bir şey görmüyorum. Belki birkaç isim ön planda ama onlarda ufak bir kısımda. 1918’lere kadar kaç yazarımız var? 1-2? Kısacası yok denecek rakamlar. Kadınlar yazar mı olacakmış o dönemde tamam tamam gülmeyelim.. Kadınların temel hak ve özgürlüklerini kazanması Cumhuriyet dönemi ve sonrasında olmuştur. Bu nasıl bir rezalettir ki, bir erkek gördüğünde bir kadın arkasını dönüp, yere çömelip başını eğsin ve erkek geçsin.. Bu nasıl biz zihindir ki, erkek önce yürüsün eşi ve kız çocuklar arkadan gelsin, bu nasıl bir mantıktır ki, kadın tek başına çarşıya çıkamasın ? Ülkemiz kadınlarının 1900’ler de ki okuma oranı komiktir. 0,06 gibi bir rakamdır. Yok gibi bir şeydir. Cumhuriyet dönemi sorası neler mi olmuştur? Yazarlarımız, şairlerimiz olmuştur, öğretmenlerimiz ve profesörlerimiz olmuştur, Sinema ve Tiyatro sanatçılarımız, şarkıcılarımız, Bale yapabilen, dans edebilen kadınlarımız olmuştur. Uçak pilotu olmuştur kadınımız.. Köhne bir zihniyetten çıkarılıp, modern dünyanın ilk atılımları olmuştur. O yıllarda Amerika ve Avrupa kıtası bile bu özgürlük kıstaslarına şaşmış kalmıştır. Times’ın o dönemki yayınlarına bakabilirsiniz.

    İncelemeyi daha fazla uzatmak istemesem de kısacık bir kitap bana yazdırdıkça yazdırıyor. Son olarak değineceğim konular Ölmek İçin On Üç sebep dizisini izleyerek bir genç kızın başına nelerin gelebileceğini, Damızlık Kızın Öyküsünü izleyerek kadınların toplumdaki rolünün ne kadar düşürülmüş olduğunu göreceksiniz. İki dizinin de kitapları mevcut. Damızlık kızın öyküsü dizisini ilk bölümde bıraktım. Ben katlanamadım bu zulme. Kaldıramadım. Devamında neler yaşandı bilmiyorum. Sizler bakıp öğrenebilirsiniz. Damızlık Kızın Öyküsü ve Ölmek İçin On Üç Sebep (Kitaplar nasıldır bilmiyorum ama diziler fazlasıyla ders verici ve toplumun kadına bakış açısını fazlasıyla gösteriyor.) Daha fazla örnek tabi ki verilebilir ben bunları seçtim. Ema Watson’ı da özellikle takibe alın. Sense8 dizisini izleyerek dünya görüşünüze biraz fark katıp, Black Mirror ile kendinize güzel dersler çıkarabilirsiniz.

    Yaptığım eleştireler ve söylemler yaşanmış ve yaşanan şeylerdir. Kadın her zaman toplumdan uzak tutulmak istenmiştir. Kadın küçük görülmüş ve beceriksiz olarak lanse edilmiştir. Hayır kadın bunların hiçbiri olmamakla birlikte çok daha fazlasıdır. Her iki cinsin tabi ki iyi ya da kötü insan türleri mevcut bu durumları konumuzdan ayrı tutuyorum.

    Son olarak diyeceğim şudur ki;

    Geçmişi, geri giderek değiştiremezsiniz. Geleceği umarak ya da ümit ederek şekillendiremezsiniz. Yaşamamız gereken ne ise şuan yaşadıklarımızdan ibarettir. A’nı yaşayanlar ne geçmişte kalır ne de geleceğin hayalini kurar. Hayatımızın asıl manası tam olarak şuandadır. Bugünden şekillenmedikçe yarının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi ders alınacak bir yapı olarak düşünüp, yarın için bugünden harekete geçmeliyiz. Cins ayrımı, ten rengi ayrımı yapmamalıyız. Hepimiz bu dünyanın İnsanlarıyız.. Bunu unutmamalıyız..

    Kadın yardıma muhtaç değildir. Kendi başının çaresine bakabilir. Biz erkeklerin yapması gereken tek şey, kas gücüne güvenerek onları sindirmeye çalışmamalıyız. İnanın beyler, beyin gücü kas gücünü yener… ;)

    İncelememi sonlandırıyorum.. ve güzel bir söz ile sizlere veda ediyorum…

    “Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

    ~Mustafa Kemal Atatürk

    Kitabı şiddetle tavsiye eder, iyi okumalar dilerim….
  • Üssüğün İbram, hemi de dinsiz ve kerhaneci. Deyyus.
    Anadolu şivesi ile yazılmış, harika ötesi bir kitap. On bölümden oluşuyor ve her bölümü kendini öyle güzel okutuyor ki, zaman kavramını dahi unutuyorsunuz. Aynı Anadolu gibi samimi, sıcak.

    Zulümdür İnsanoğlu…

    Sen “Bakır Çağı’ndan” beri insanlara hizmet et. Bir balya saman, az arpaya yıllarca sırtında yük taşı. Sonra ağa baban mecburen ya da bile isteye seni karın, kışın ve kıyametin içine salıversin. Atların insanoğluna ne kazanımları var. İletişim, seyahat, savaş düzeni ve daha neler. Oysa ne güzel yaratıklardır. Ne kadar asil ve diri görünümleri vardır atların.

    Yılkı; sahibi tarafından yaban hayata bırakılan at ya da eşeklerin genel adıdır. Kışı beleşe getirmektir. Dönerse senindir hesabıdır. Doru’muz ne yaptı peki. İstenmediği evi yuva bildi, döndü dolaştı tekrardan ana ocağına geldi. Değdi mi? Değmedi. İttiler, kapıyı yüzüne kapadılar ve hatta ölüme saldılar.

    Kitapta yaban atlarının doğa ile mücadelesi ve Anadolu insanın günümüzün vazgeçilmesi olan “elalem jürisi” ne der gibi konuşmalarını en samimi dille anlattı. Kâh sinirlendirdi, kâh duygulandırdı. Harika diyebileceğim betimlemeler ile karşılaştım ve sayısız alıntı yapabileceğim cümleler ile dolu bir kitaptı. Yetişkinlerin değil, oniki yaş üzeri çocuklarımızın da çok rahat bir şekilde okuyabileceği bir kitap. Hem hayvan sevgilerini pekiştirmek adına hem de Anadolu insanını az daha yakından tanıma adına seveceklerini ümit ediyorum.

    Zulümdür İnsanoğlu dedik ya… Orası doğrudur. Bu dünya da doğaya ne geldiyse insandan, hayvana ne geldiyse insandan. Çevresini bu kadar hızlı yok eden başka bir tür zannetmiyorum ki var olmuş olsun. Hayvanların canı yoktur, acımaz. Vurun kırbacı, vurun tekmeyi, atın taşı kafalarına. Size dönüp ne yapıyorsun demez. Kıstırın bir köşeye, arkasına geçip dileğiniz taciz de bulunun gidip sizi ifşa etmez, şikâyet etmez. Bir haberde idam mahkûmu bir fili okumuştum. Suçu bakıcısının kendisi kızdırmasına dayanamamış ve bakıcısına saldırıp, öldürmüş. Cezası idam. Yer Amerika.

    Hadi şimdi haklı bir adalet yapalım. Fil insan öldürdü, aldı idamı. Kısasa kısas. Peki ya insan fili öldürseydi. Belki kamuoyu baskısı ile 3 – 5 ay hapse atılır. Para cezası kesilir, para ödenir. Kişi serbest kalır. Cansa can, ruhsa ruh, kansa kan. Bir akla sahip olmamız bizi üsten kılar mı? Hem de hiç o aklını zekâtını vermeden yaşamışsak. Varsa ilahi adalet, kurulacaksa divan. “Evet, ben şahidim hayvanlar hep haklıydı,” diye avazım çıktığı kadar bağıracağım.

    Hayvan öldürme cezası 4000 TL, insan öldürme cezası 15 yıl. Bu da kalsın burada.

    At başka bir duygudur. Başka bir sevgi türüdür. Beş yaşıma kadar atımız “Bulut” ve tayı “Yıldırım’la” az da olsa haşir neşir olduğum bir bebeklik dönemi geçirmiştim. Hatta bir kere de sağ kolumun pazu yerinden gıtlamıştı.

    Tavsiye edeceğim bir film var. Eğer atlara karşı ilginiz var ise ve birçok holywood, bollywood filminden daha şahane Spirit yani Özgür Ruh atlı harika yapıtı izlemenizi tavsiye ederim.

    Film hakkında. Özgürlüğünü geri almak ve Vahşi Batı'yı korumak için her şeyi yapabilecek genç, vahşi mustang Özgür Ruh'la siz de tanışacaksınız! Özgür Ruh, bir grup avcı tarafından yakalanır ve yaşadığı çevreden koparılarak eğitilmek üzere Amerikan ordusunun eline düşer. Ancak Özgür Ruh inatçı ve kaya gibi serttir, kurtulmaya kararlıdır. Ona bu zorlu yolculukta kendisi gibi cesur olan Kızılderili Küçük Dere eşlik edecektir.

    Film : http://www.hdfilmcehennemi2.org/ozgur-ruh-izle.html/5

    Sevgi ile kalın.