Lina Halimova, Esir Şarkılar Vadisi'yi inceledi.
23 May 17:34 · Kitabı okudu · 2 günde · 6/10 puan

Yazarın kalemini ve kaleme aldığı konuyu sevdim . Bir çok sosyal mesaj içeren bir kitap aslında ,tabi anlayabilene
Ellie Frankel’in ve Penny Bright’ in ortak noktaları birbirlerine olan aşırı benzerlikleri ve müziğe olan yetenekleri ...Biri inatçı Ve bencil diğeri naif,tatlı ve uysal olan bu iki zıt karakter şaşırtıcı bir şekilde yolları kesişir .Şarkılar ile kesişen hayatların aslında şarkılara konu olacak bir hikayesi çıkıyor ortaya . Para ve şöhret uğuruna insanların nelerden vazgeçebileceğini yazar muhteşem bir kurgu İle kaleme almış .
Alınan ders ; Hayat zorlu ve acılarla dolu bir yol sunsa da bize ,insanın karakterini belirleyen başına gelen kötü şeyleri geçmişte bırakma ve önüne bakma kabiliyeti olduğu ...

Umutcan Dinç, Kafamda Bir Tuhaflık'ı inceledi.
 16 May 00:01 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 10/10 puan

Orhan Pamuk’dan böyle bir başyapıt geleceği belliydi aslında, böyle büyük bir yazar yeni romanını yazmak için altı sene uğraşıyorsa emin olun okunmaya değer şeyler vardır o kitapta.

Mevlüt (kitaptaki doğru yazılışıyla Mevlut) Konya’nın Beyşehir ilçesine bağlı bir köyde doğmuş, saf, temiz ve iyi niyetli; Tipik bir Anadolu İnsanı. Babası ile birlikte İstanbul’a geldiğinde ilk işi yoğurtçuluk oluyor (Konya-Beyşehir’de yoğurtçu çoktur, yazarımız gene nokta atışı yapıyor) ama geçen zaman içinde bu meslek hazır yoğurtların piyasada yaygınlaşmasıyla bitiyor ve Mevlut tavuk-pilavcılık, büfe’de kasaya bakma ve hayatı boyunca bırakmayacağı tek iş olan bozacılığa devam ediyor.

Kitaptaki karakterler gene muazzam. Her telden insan var kitabımızda, Anadolu’dan İstanbul’a gelip kurnazlıkla ve açgözlülükle para kazanma telaşına düşen Korkut ve Süleyman, Zamanının hızlı komünisti Ferhat, İstanbul’a herkesten önce gelip arsaları çevirip insanlara satan “Çarıklı Erkan-i Harp” Hacı Hamit Vural gibi karakterler (diğerlerine spoiler olmaması için girmiyorum) mevcut bu kitapta. Okurken “ben duymuştum bunları” diyip hiç yabancılık çekmeyeceksiniz karakterlere ama, emin olun.

Orhan Pamuk her ne kadar “İlk ve son siyasi romanım” diye Kar’ı işaret ediyorsa da politik yorumlarını ve ince eleştirilerini gene can sıkmayacak biçimde serpiştirmiş kitabına. Hem nalına hem mıhına vuruyor yani. 1960’lı yılların sonundan 2012 senesine kadar olan İstanbul’un değişimini ise arka planına koyuyor kitabının, o kadar muazzam bir anlatımı var ki gözünüzün önünde yaşanıyor resmen o değişim.

Orhan Pamuk, “En İyimser Romanım” diye nitelendirmişti Benim Adım Kırmızı romanını ama bence asıl iyimser kitabı bu. Mevlüt’ün hayat kaygısı, kafasındaki düşünceleri, hep saf ve masum bir halde olması ve kimseye kötülük düşünmemesi “böyle de saf adam olmaz ki ama” diye düşündürtüyor insana yer yer ve zaman zaman ama çok ender de olsa var böyleleri, kimsenin malına yan gözle bakmayacak ve kötülük düşünmeyecek iyi insanlar. O yüzden bu iyi insanlar, hayatları boyunca mücadele içinde olacak ve gün yüzü görmeyecekler maalesef.

Hepimizin kafasında tuhaflık var be Mevlüt, yalnız değilsin. Senin tek farkın bunu söyleyebilecek cesarete sahip olman.

Mutlu olacaksın, güleceksin, insanları seni istemeselerde seveceksin. Sana dünyanın verebileceği şeyler sınırlı seni asla mutlu etmeyecek çünkü bu. Hep daha iyisini isteyeceksin. Yine hüsran için de olmak istemiyorsan şunu unutma hayat senin için var, sen hayat için değilsin. Ve sen hayatın üstündesin, o ise daima ayaklarının altında. Boşuna göğe bakma, çünkü dünya dönüyor..

Hakkı, Hayat, Ciddiye Alınamayacak Kadar Önemlidir'i inceledi.
10 May 22:57 · Beğendi · Puan vermedi

Her aforizma tam doğrudur diyemeyiz fakat düşündürme meselesinde bireyi birçok kazanım edindirir. Yazarın bu hayatta ki penceresinden bakma fırsatı sağlar.

Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı.’’ 
Bu söz kulaklarımdan çıkmıyor, bir psikiyatri hastasının son sözleriydi bu. Her neyse hikayeme başlıyorum.
Ben Tuna, 34 yaşındayım. 10 senedir akıl hastanesinde çalışıyorum, her gün yaşadığım olayları bu lanet olasıca günlüğe yazıyorum.  3652 sayfalık bir günlük, her gün yaşadığım lanet şeyleri yazdım. Fakat bu seferki hasta başkaydı, Mehmet’ti adı. 20’lerinin sonlarında, 1,90 boylarındaydı iri biriydi, omuzları falan genişti. Hiçbiri sevmezdi hastaların, o da hastaları sevmezdi. O genel olarak insanları sevmezdi. Hastaneye yatalı 6 ayı geçkin bir zaman olmuştu, benle son iki aydır konuşuyordu. Ondan öncesinde kimseye yanıt vermiyordu, yaşadığı şeyleri anlatmıyordu, diğer hastalardan farklıydı. Sanki şeydi biraz, rol yapıyor gibiydi. Bakın o ilk geldiği günü unutamıyorum, tüm testlerimizi başarıyla geçti, sonrasında oturdu kafasını duvarla vurmaya başladı, hemen koşmuştum. Sonra şey dedi ‘’YALVARIRIM, ZİHNİMİ ALIN, DAYANAMIYORUM!’’ bu sözlerinden sonra sakinleştirici verip bayılttık. Odasına götürdüğümüzde kimse gönüllü olmadı bakmaya, ben öne çıktım. Kabul ettim ona bakmayı, onda anlamadığım şeyler vardı, bu yüzden ettim sanırım, 6 ay oldu hala emin değilim neden kabul ettiğim konusunda ama bir gerçek var iyi ki kabul etmişim, hayatımın en iyi kararlarından biriydi. İlk aylar çok sessiz geçti. 160 gün falan olmuştu geleli. İşte bütün olay o gün başladı. Benle ilk konuşmasını yaptı, sanki muhabbet etmek istiyordu. Şizofreni hastaları buna pek ihtiyaç duymazdı, kendi kendilerine konuşurlardı genelde. Ama dedim ya Mehmet’te bir şeyler vardı… 
Sabah, yanına gitmiştim. Saat 9 falandı, kalkmıştı içeri girince bana seslendi.
-Ben de seni bekliyordum, gene tam vaktinde geldin, yanıma oturur musun?
Gittim oturdum.
-Sana güvenebilir miyim?
+Elbette!
-Bu dünyadaki insanların tamamı, beni bir ucube gibi görüyorlar. Sebebi onlar gibi olmamam, yanlış. Bu böyle değil, olamaz, olmamalı. Onların hepsi aynı düşünüyor. Sanki benim hayatımı yaşamışlar gibi, benim yerime konuşuyorlar. İstersem onlar gibi rol yapabilirim. 
+Nasıl?
-İnsanlığın bazı amaçları vardır, hırs ve kibir. Bunlar bir insanın olmazsa olmazıdır günümüzde ve her lanet insanda vardır bunlar. Bunlar olmayanlar var mı? evet varlar, fakat onlar ben gibi sessiz kalır, bazıları sizin gibi rol yapar, bazıları yapmaz ve benim gibi bu gömleğin içine sıkıştırılır, deli denir…
+Bence sen, sen deli değilsin. Sende bir şeyler var…
-Fark eder mi? Diğer herkes beni aynı görüyor, sebebi onlar gibi olmamam. Hiçbirisi benim zihnimden yaşayan insanları bilmiyor, onlar gerçek siz göremiyorsunuz. Çünkü; bakmayı bilmiyorsunuz. At gözlüğü takmış gibisiniz, herkese aynı bakıyorsunuz bu, bu YANLIŞ! Her insan aynı değildir, öyle olacak olsa. Tanrı hepimizi tek bir beden şeklinde yaratırdı, ten rengi olmazdı, boylar farklı olmazdı, ırklar olmazdı ve diğer lanet şeylerin hiçbirisi olmazdı! Şimdi sana bir soru; bu hayata gelme amacın ne? Kimsin sen? Tanrı seni neden yarattı? Hiç sorguladın mı? 
+Şey, evet sorguladım, fakat bu neyi değiştirir? Tanrı bizi yarattı ve unuttu.
-Peki şunu düşünmedin mi? Tanrı bizi yarattı ve halimize o bile şaşırdı çünkü; işlerin böyle gideceğini tahmin bile etmedi. En sevdiği meleklerden biri olan şeytanın ihanet edeceğini bilmediği gibi. Sanırım melekte olsa, insan da olsa aynı oluyor. Tanrı yarattığı her canlının içine o duyguyu koymuş olmalı, yoksa bunun başka açıklaması olamaz… HER CANLININ İHANET ETMESİNİN BAŞKA AÇIKLAMASI OLAMAZ TUNA! Her neyse bu günlük bu kadar muhabbet yeter.
Bunu söyledikten sonra güldü, acıktığını söyledi. Bu şekilde devam ettik, her gün bana yeni şeyler öğretti. Bazı söyledikleri, ne biliyim, bu deliyse ben ahmağın tekiyim dedirttiriyor. Baş doktorumuzla konuştum, benim ilgilenip öğrenmemi, onu araştırmamı istedi. Tamam dedim. Ve Mehmet’e çok yakın davranıyordum, diğer hastalarla diğer bakıcılar ilgilensin deyip salladım. Son 55 güne girdik, bu 55 gün benim düşünmemi sağladı, ben kim olduğumu anladım. Hayatı sorgulamaya başladım. Ama bir gün vardı, o gün bir söz söyledi, aklımdan çıkmayan birkaç cümle var. ‘’Tanrı, seni bu dünyaya, yiyip içip sıçman için göndermedi, bu saçma olurdu. Tanrı, seni bu dünyayı kirletmen için göndermedi, bu aptalca olurdu ki tanrının öyle biri olduğunu sanmıyorum. Tanrı seni bu dünyaya öğrenmen için gönderdi, anlaman için, okuman için, araştırman için yolladı. Tanrının mucizevi şeylerini anlaman için. Bunları uygulamayacaksan, yaşamanın bir boka faydası yok Tuna. Bunları uygula ki; insan olduğun anlaşılsın, diğerlerinin aksine…’’ söylediği her sözü günlüğüme birer birer yazdım ama size anlatmayacağım, ya da şey belki bir gün anlatırım, sağım solum belli olmaz benim.
O güne geldik, o cümleyi söylediği güne, aslında cümleden çok konuşma yaptı. Ama o cümle, aklımdan çıkmıyor. Her neyse o lanet günün sabahında odasına gittim ve şey demişti. ‘’Bana sade kahve getirir misin? Tanrımın yanına dinç kafayla gitmek istiyorum.’’ Ne demek istediğini anlamamıştım. Kahveyi getirdim, içtikten sonra. ‘’Testlere tekrar girmek istiyorum, bakalım ne olacak.’’ dedi ve gülümsedi. Baş doktora haber verdim, testi yaptık. Bir dahi gibiydi, sanki, o şizofreni hastası değildi de başka biri vardı. Prosedür gereği testi geçtiği için, onu orada tutamazlardı. Hastaneden taburcu edildi ve bana bir çanta verdi. ‘’Bunları, bu akşam oku…’’ dedi. Nereye gittiğini sordum, sonsuzluğa diye cevap verdi. Ardından o aklımdan çıkmayan cümleyi söyledi. ‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı. Tanrı size şu an acıyor, yarattığı gözleri kullanamadığınız için. Ve ben gülüyorum…’’ yola atladı bi arabanın önüne. Vücudu paramparça olmuştu, beyni kafatasından fırlamıştı bu çok iğrenç bir görüntü oldu, dayanamayıp kustum. Fakat ölürken yüzünde bir gülümseme vardı. Yıllık iznime ayrıldım eve giderken birkaç bira ve bir şişe viski aldım. Çantanın içini açtığımda binlerce sayfa vardı. Hepsini okudum, yaklaşık 15-20 saat sürdü. En arka gözde ufak bir defter vardı. Sanki, tanrıya mektup yazıyordu. Açtım okudum hepsini, bazı dikkatimi çeken şeyleri toplayıp yazıyorum.
‘’Sayın tanrım, sana kırgınım. İnsanlığı yarattın ve onlara zihinlerini kullanmayı göstermedin. Onlar, savaşlar yaptı, barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Tanrı olan sendin, onlar kendilerini senin yerine koymaya çalıştı. Ben bunlara dayanamıyorum, haa bir de unutmadan. Sayın tanrım, neden? Zihnimde neden savaşlar var? Düşüncelerim beni kuşatıyor, dayanamıyorum tanrım, DAYANAMIYORUM! Ben de artık diğer insanlar gibi düşünmemek istiyorum, yapamıyorum. Onların zihinlerinde çığlıklar var mı sayın tanrım? Onlarda ben gibi acı çekiyorlar mı ha sayın tanrım? Ben dayanamıyorum artık. Bir akıl hastanesine yatacağım, uyuşmak istiyorum. Hastaneyi gözlemledim, orada Tuna isimli biri var, standart bir yaşamı var, ne zengin ne fakir. Ama elinden geldiğince çabalıyor, öğrenmek istiyor. Bilgilerimi ona vermek istiyorum ve öldükten sonra malvarlığımı da ona vereceğim. Avukatımla konuştum, ölümüm anında tüm malvarlığım ona ait olacak. Yakında görüşeceğiz sayın tanrım ve ben sana öteki dünyada, yanında tapacağım. Zira burada sana tapanların çoğu gösteriş için yapıyorlar ve insanları bununla kandırıyorlar, ben onlar gibi olamam, kusura bakma tanrım.’’ 
En son bir sayfa okudum beni anlatmıştı.
‘’Tanrım, bu hastanedekilerin tamamı ahmak, ahmaklar ordusu ama o herif için dayanıyorum, o herifle ilgili planlarım var…’’Bunu okuduktan sonra düşündüm, ulan bende ne bok var, kimim lan ben? Bunları hak edecek biri miyim? Diye sorguladım. Birkaç gün sonra avukatı geldi, bizim Mehmet baya zengin biriymiş. Malvarlığının %50 sini bana, diğerini kütüphane yapımı için ayırmış. Avukat bir mektup verdi bana ve şey dedi. ‘’Mehmet, ölmesi durumunda bu işlemlerden sonra bunu sana vermemi istedi. İyi günler.’’ Okumaya başladım o mektubu.
‘’Tuna, hatırlar mısın bilmem, doğduğun mahallede bir ayyaş vardı, her gece karısını ve oğlunu döverdi. Sonra baban gelip o herifi dövmüştü bir daha dokunursa öldüreceğini söylemişti. O günden sonra o adam ne anneme ne bana bir tokat atabildi. Baban benim hayatımı kurtardı, sonra biz taşındık oradan.  Ama işte, işte ayyaşın tekiydi… Günün birinde, akşam vakti içti iyice, zihni bulanıklaşana kadar içti. Eline bir tabanca aldı ve boşa bir el ateş etti. Çok korkmuştum, annem bana sarıldı. O herif, bana baktı ve şey dedi. ‘’Sen, benim gibi olma…’’ dedi ve kafasına sıktı. Beyni parçalanmıştı, annem ağlıyordu, ben öyle kalmıştım. Annem dayanamadı, kafayı yedi. Birkaç sene sonra, balkondan aşağıya atlayıp intihar etti. Gözümün önünde, cesedini gördüm. Dayanamıyordum. Öylece durmuştu, 15 yaşındaydım bu olay olduğunda. Hayatımın sonrası boktan geçti, ama okula devam ettim. Çalıştım, kazandım. Psikiyatri okuyordum. Bir işe girdim, 1 yıl falan olmuştu, akşamında patronumu gördüm sokakta, biri silah çekmişti. Koştum hemen, atladım silahı olan herife, ağzını burnunu patlattım. Polisler geldi, ifademizi aldılar. Patronum ertesi gün, evine yemeğe davet etti. Gittim. Ev baya büyüktü, kütüphanesi falan vardı. Yanında yaşamamı istedi, çocuğu yoktu. Hizmetçileri falan vardı. Onunla yaşadım, kitaplarını okudum. Yazılmış bütün kitaplar vardı sanki ve her hafta düzenli kitap okuyordu. Ben de yanında okumaya başladım öğrendim. Benliğimi o kitaplar sağladı, bana kim olduğumu o kitaplar öğretti. Sonra o adam vefat etti, bana bıraktı malvarlığını. Birkaç tane farklı şirketi varmış, çalıştığım yerin dışında. Okulu bitirdim, psikiyatr olmak vardı aklımda, ama vazgeçtim. Kitaplarla yaşadım, eve kapandım o kitapların tamamını bitirdim. Yaklaşık 50.000 tane kitap okumuştum, senelerimi aldı. Her kitap karakteri zihnimde yaşıyordu sanki… Ama sonunda öğrendim, insanlığın amacını öğrendim. Ve tesadüfen seni gördüm. Babanın yaptığı şeyler, hiç aklımdan çıkmadı. Yardım etmek istedim, böyle bir plan yaptım. O kitapları okuman dileğiyle, Mehmet…’’Birkaç hafta sonra eve gittim, dediği gibi büyük bir yerdi. Orada yaşadım, kitapları okumam yıllar sürdü. Böyle devam etti hayatım. O kitaplarda bir şey var, kim olduğunu anlaman için, bombok bir hayat sürmemen için gereken şeyler. Mehmet'e göre; tanrı, insanları yarattı sonra hayvanları ve zaman ilerledikçe anladı. İnsan ile hayvanın farkı olmadığını, sonra kitaplar gönderdi, tanrıyı anlamamız için. Sonra yazarlar yarattı, düşünürler ve şairler. Doğruyu öğrenmemiz için, ama insanlık hep açtı, kibirliydi ve bencildi. Eminim tanrı bile böyle olmasına şaşırmıştı, ama artık ben diğerleri gibi değilim. Bu dünyadaki bana ayrılan süre bitene kadar yaşayacağım, kitaplar okuyacağım ve sizden uzaklaşacağım…

#siirselutopya#hikaye

Göksel Göktürk, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
 08 May 20:01 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

…Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
08 May 17:06 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Anadolu'nun, bu gözyaşı, kan, kül, kemik dolu olan, bu dullar, yetimler, garibler ocağı bulunan memleketin köylerinde, isli çatılarının altlarında yaşayanlar bilirler ve bu elemler diyarının bağırları yanık, boyunları bükük evladlarının yüzlerine bakanlar, onun açlıktan ot yiyen, harabeler ve mezarlar üstünde çırılçıplak ah u figan eden dertli çocuklarının figanını dinleyenler takdir ederler ki Türkler için hayat acı bir ıztırab ve elem ve işkenceli bir can çekişmedir. Ah efendiler, burada öyle kırık gönüller, vardır ki köylerinin yarısını oynaklar götürmüş, kalan yarısının karanlık çatılarını yaslar bürümüş ve yıkık duvarlarına kurt yenikleri sazlar asılmıştır. Siz bunların kulübelerinde korkunç hayaller, canlı cenazeler gibi dolaşan o ak saçlı sefillerle konuştuğunuz zaman onlardan acıklı hikayeler, yanık mersiyeler dinlersiniz. Eğer sizin gözleriniz bu sazlara ilişecek olursa onlar sizin kalplerinizden geçeni anlarlar ve size: "Oraya bakma efendi! Görüyorsun ya, köyümüzü yer aldı götürdü; malımızı el alıp götürüyor; gönül şen değil ki saz çalalım, kerem söyleyelim." derler. Burada öyle solgun çehreler görürsünüz ki renkleri sıtma yatağı bataklıklar içindeki sazlar kadar sarıdır. Siz bunların yanına gider, isimlerini sorarsanız, onlar size titrek ve hazin bir sesle adlarının Yemen olduğunu söylerler. Yemen, bu kelime sizi uzaklara götürür; gözlerinizin önüne kayaları Türk kanıyla kızarmış kırmızı ve baştanbaşa Türk mezarı olmuş kanlı memleket getirir; anlarsınız ki bu delikanlılar köylerine bir daha dönmeyen bu şehidlerin doğduklarını bilmedikleri, yüzlerini görmedikleri yetimleridir. Adları da yine bu şehidlerin birer acı hatırası olmak üzere genç ve dul anaları tarafından konulmuştur. Burada öyle sefil kadınlara rastlarsınız ki koltuklarının altına birer yamalı boş çuval almış, karanlık mağaraların içinde korkunç ateşler gibi melül kalplerinin alevlerini gösteren, yüreklerinin sırlarını ifşa eden gözleriyle gelip geçenleri süzerler. Senelerden beri dağlara, taşlara, ırmaklara, göklere haykırdıkları dertlerini yüzlerinde merhamet sezdikleri yolculara bir kez daha dökmek isterler ve sizin karşınıza dikilerek: "Şehid karısıyız. Dağa ot toplamağa gidiyoruz, yetimlerimize yedireceğiz. Bilemeyiz, İstanbul bize neden böyle sağır? Ah o bizi ne zaman düşünecek? Biz ne zaman arpa unundan ekmek yiyeceğiz ve ne zaman kocalarımızı, oğullarımızı yanımızda bulacağız?" diye haykırırlar.

Fazilet ve Asalet, Mehmet Emin YurdakulFazilet ve Asalet, Mehmet Emin Yurdakul
Kübra A., bir alıntı ekledi.
06 May 18:25

AĞIR KOŞMA- 1
Iyi dinle, işte verdim sözümü,
Yüreğine çivi gibi “çak” beni,
Yanılıp da, kaybedersem özümü,
Nemrut gibi ateşlerde “yak” beni…

Gönenirim, bana kıymet verirsen,
Sevdamızı, aşkımı korursan,
Töreliyim, bir hatamı görürsen,
Toprağından ayrık gibi “sök” beni…

Dallarında yıldızların uyusun,
Gölgesinde çocuklarım büyüsün,
Hiç kimseler, bilemesin sayısın
Ediver de, ağacına “kök” beni…

Hasret acı, ömür kısa, yol ırak,
Bir cevap ver, ne gün biter bu firak?
Kölen isem, işte meydan ya bırak,
Ya peşine, kurban diye “tak” beni…

Küskün bakma, ben barıştan yanayım,
Bir ümit ver, hep minnetle anayım,
Pınarından, içe içe kanayım,
Zülfün ile, bir kuytuya “çek” beni…

İzlerini, bensiz yola bırakma,
Hatıramı, hiçbir kula bırakma,
Ellerimi, sakın ola bırakma,
Bir avucundan, öbürüne “dök” beni…

Göktürkler’den, Oğuzlar’dan boy olsun,
Korkut atam gibi yüce soy olsun,
Kırk bir gece düğün olsun toy olsun,
Toprağına fidan gibi dik beni…

Söyleyenler bin bir hazla söylemiş,
Ne bir eksik ne bir fazla söylemiş,
Eylemiş de, ne de güzel eylemiş,
Ta ezelden, sana yazmış “hak” beni…

Hayat boyu gel beraber olalım,
Sevinçleri paylaşalım bölelim,
Ölürsek de sarılarak ölelim,
Ahirete uğurlama “tek” beni…

Söyleyin Leyla'ya Beni Unutsun, İbrahim Berber (Sayfa 12 - Ötüken Neşriyat)Söyleyin Leyla'ya Beni Unutsun, İbrahim Berber (Sayfa 12 - Ötüken Neşriyat)
Sena Ç, Bir Savcının Not Defterinden'i inceledi.
 05 May 02:18 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Bu incelememi sitede ilk tanıdığım avukat olan Sui Generis'e ithaf ediyorum.(ve tabi etiketlemeyi de bilmiyorum).Zor bir zamanimda tanıdığım sevgili Sui ilk inceleme ithaf ettiğim kişisin:)

Dikkat! Bu inceleme savcı olmak isteyen genç arkadaşlarımız için olumsuz içerik içerebilir:)


Geçen sene kütüphanede görüp 1 yıl sonra aklımda beliren bu kitabı sessiz sakin bir vakitte okumak nasip oldu.

Peki ne okudum bu kitapta?

Duruşma salonlarında "Adalet Mülkün Temelidir" yazısının bazen sadece bir cümle olduğunu fiiliyatta bunun karşıt önermeleriyle dolu olduğunu okudum.

"ARADIĞIM ADALET,YİTİRILMESINE YARDIMCI OLDUĞUM ADALET MİYDİ?

Diyen bir savcının çaresiz kalışlarına ortak oldum.


Okuduğum olaylarin gerçek oluşu içimde bir ürperti oluşturdu.Savcılık hakkında kulaktan dolma birkaç bilgi sahibiyken bir savcının girdigi davalar,şahit oldukları,çıkmaza girip zorlanişlari, bana bu mesleğe bakma açısından farklı bir pencere açtı.Gözümdeki saygınlığı daha da arttı.


Ve şunu anladım tüm zihnini hayatını adaman gereken bir meslek .Ben savcılığin zorluğundan bahsederken diğer mesleklere kolay demiyorum yanlış anlaşılmasın ama İşleri gerçekten ciddi ve her girdiğinde içinı kasvet dolduran adliye koridorlarindan tut karakollara kadar hep stresli ve gergin işlerle uğraşıyorlar.(En azindan benim çıkarımım bu,hatam varsa düzeltin:)) Zor...Ben sadece seyirciydim ama benim de stresten sırtıma ağrılar girdi.

Okurken " Allah'im ne acılar var! Cümlesi çıktı istemsiz dilimden.


Bazen okurken sinirlendim.Hani sizinde Tv'de görüp nasıl serbest bırakılır ya da nasil bu kadar az ceza alir dediğiniz katiller var ya savcıyla birlikte öfkelendim bunlara ben.Bazı şeyleri ne kadar uğraşsak da değiştiremeycegimizi gördük gözlemledik sayın savcıyla.Peki Neden?hukuk devleti değil siyaset devleti olunca adalet imaresi zaman zaman geride kalıyordu çünkü.


Kitabın ilk kırk sayfasını okuduktan sonra derin bir nefes aldım.Alışmam gerekiyor,kalbim yansa da bunları okumam gerekiyor biliyorum.
Final haftasına bir ay olmasının verdiği rahatlıktan olsa gerek bir iki kişi dışında kimse yoktu.Boş sıralara baktım ve uyuşmuş başımı kendine getirmeye calıştim.

"BAZI ÖLÜMLERE HİÇ ALISAMAZSINIZ# diyen savcının kastettiği bir bebeğin ölümü...Bir bebek...Günahsız bir melek...İçime oturan acı ,o bebeğin açlık ve bakimsizliktan ölmesi gerçeği karşısinda ne kadar manasızdı.

İçime çöreklenmiş sıkıntı ileriki sayfalarda dağılmadı.Bir savcıdan bana gül bahçesinde gül toplarken ki yaşadıklarını anlatmasını beklemiyordum ama yüreğime ağır geldi bu kadar hayat.Hayat bu kadar acı verici ve ciddi miydi?!

İolayların oldukça ayrintısiź ve yalın anlatıldığı bu kitaptan neden bu kadar etkilendim? Empati yapınca etkilenmemek ne kadar mümkün?

Adliye koridorlari insana gerçek dert neymiş öğretiyor zannımca.Topu topu adliyede bir elin parmağını geçemeyecek kadar bulunmuş olsam da her çıkışimda hayatımda büyüttüğüm sorunlarım için şükrettim.

Şükredelim azizim! Şükredecegimiz cokkk şey var.



Beni öldürmeyen beni güçlendirir hesabı bu kitabi okumak ruhuma ağır gelse de okuduğum için pişman değilim.Bazı tarihi olaylar hakkında araştırma yapmama vesile olacak bu kitap.
Bu kitabı okuyan başka biri benle aynı hissiyati paylasmayabilir.
Farklıyız ve farklılığin verdiği harikaliklardan biri hepimizin kitap sayfalarını cevirirken farkli melodiler eşliğinde kitabı okuması.
Ama eğer hayatınızın bir dönemini adliye koridorlarinda gecirecekseniz sizi bir miktar etkileyebilir diye düşünüyorum.(sui senden geçti tabi:))

Okuduğunuz için saygılar sevgiler..