• Kendine kimsenin gözünden bakma ve kimsenin görmek istediği gibi olmaya çalışma.
    Cihad Kök
    Sayfa 21 - Akis kitap 3.baskı
  • Ne denmişse yalan hayat için,
    İşte o, yaşandığı gibi sokaklarda.
    Cümle geçmişimi aziz bileceğim
  • Masamın üstünde bir saat var. Serkisof marka, küçük ve kurmalı bir saat. Yaklaşık bir aydır masamda mütevazi bir yer işgal ediyor, her saniyeyi canhıraş bir gayretle duyurmak için çıkardığı sesiyle. Sorun şu ki bu bir ay içinde kurmayı unuttuğum için defalarca durdu.

    Saate bakma alışkanlığı olmayan ben, bir sıkıntıdan sıyrılabilmek için gözlerimi küçük serkisof’a kaydırdığımda durduğunu görüyorum. Her şeyin mekanik bir düzenlilikle sürdüğü modern hayatta, bir saati kurmak düşüncesini yitirdiğimi farkettim. Nasılsa her şey otomatik, her şey aynı sıkıcılıkla ilerliyor hayatımızda diye düşünürken, küçük serkisof şefkatli ellerle okşanmadığında susuyor.

    Aşklar da böyle gerçekte. Ezber cümlelerin, ezber duyguların içinde aktığını varsayarken, gerçekte sevgilinin kalbine dokunmak gerektiğini unutuyor insan. Modern hayat; otomatik, mekanik, tekdüze, teksesli, naylon, kokusuz, steril, tek frekanslı aşkları dayatıyor hepimize. Oysa aşk, masa üstündeki kurmalı saattir. Gözlerine bakmayı, ellerine dokunmayı gerektirir.

    Dostluklar da böyle bir yanıyla. Siz sanırsınız ki, o eski dostlar bıraktığınız yerde aynı mekanik döngüyü sürdürürler. Öyle değil. Dostlar da kurmalı saatler gibidir.; onların da kalplerine dokunmalısınız.

    Teknoloji kola takıldığı anda çalışan saatleri icat etse de, sahici hayat halâ kurmalı saatlerde akıyor...

    Tarık Tufan
  • Allah doğru yolu seçenleri, daha derin bir doğru yol bilinci ile destekler.” Meryem/76

    güneş batıyor onbinküsuruncukez
    ve doğuyor sabahı garantiye alan ümit akşama
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalan bir şarkı başlıyor bize
    gök hapsinden kaçıp kaçıp konduğumuz kadar özgürlük
    biliyorum sen de yıldızları sevmiyorsun öylece duruyorlar
    o iyi dilekler de kaçırdığımız demlerin içinde duruyorlar
    derken hiç tanımadığımız bir yerden es(!) 
    hayat bu kadar tutuk işte biz bu kadar çaresizken
    ağlıyorsun
    onbinküsuruncukez

    göle yeni bir gemi gibi indirilirken
    o ressamın yaptığı o resimde olmayan
    ve yeterince yontulmayan bir heykelse taş
    ancak bir şarkıyla tamamlanandan
    kulaklarımıza dönerken işimiz hep mi bu kadar yaş! 
    durdurmam imkan dahilinde değil kalbimi ve sen…
    varsın bir zaaf olarak geçsin kayıtlara
    evden kaçmak isteyen çocuklarla büyüdüm ben

    sorun değil kaldırımları şehirlerin içinden tartışabiliriz
    bu da bizim kusurumuz olsun: açlığımıza kavgamızı bahane etmek
    oh ki borsayı bombalamak isteyen adamlar bizim cemimizden
    anahtar uydurulamaz kilidimize
    normal şartlar altında bildiğin anormaliz
    siparişin gecikmesi en çok garsonla tanışma imkanı sunar bize
    sen durmadan gidersin ben tutar döndürürüm kalbini
    uçak düşer kara kutu sehpa olur iki dem muhabbete
    iplerinden boşanmış süratli bir trapez
    kadar yangının var çadırı yırtıp çıkmaya
    kanıyorsun
    onbinküsuruncukez

    affettikçe dertlenen
    dertlendikçe affeden
    iki ara bir dere
    fasit bir dairede oturuyoruz sevgilim
    söylenmeyen şeyler söyleyemediklerimiz
    ağlanmayan şeyler ağlayamadıklarımız
    babası ölen çocuklarla unutanlar köprüsünde
    sürekli mektup bekleyerek yaşamaktan vazgeçmedik hiç
    iyiydi işte
    sahnenin dar mikrofonun bozuk üstümüzün yırtık olması
    başka şarkılardan bu şarkıları söylememiz iyiydi

    derdi olan ceketini çıkarmaya vakit bulamaz sanki
    öpüşlerin hayali uykuların ninnisidir
    bu kadar dağ bu kadar çıkılmak için sevda
    evlerini yamaçlara kuranların rahatlığı rahatsız edicidir
    ömrümü seninle bir otelde aidiyet kusarak
    havluların ve yalnızca kapıların altından esen rüzgarların şahitliğinde
    ömür seni seviyorum demek kadar geçicidir
    topu topu bir gün çatallanıp çatlayarak susacak bir ses
    anlıyorsun
    onbinküsuruncukez

    ne olacak kime ne
    bir yerimizden yakalanmışız işte
    anlamak en yapışkan yükü bu hayatımızın
    yangında ilk yakılacak! 
    zihnin hayaletler doğuran arsız gebesi
    sırat’ta ilk atılacak! 
    beni anlamanı öldür seni anlamamı bağışla
    gözlerimiz ne kadar güzel ne kadar nefes nefes
    herkeslere bakma herkesler havamıza astım
    uzan tut kendine kalbinin tozlarını alacak bu bez
    kalıyorsun
    onbinküsuruncukez

    bir şu yalnızlığın bastırdığı kanlı geçiştirmeler…
    büyük sofranın içinde ne diye küçük sofralar açıyorsun? 
    çiçekleri öldürülmüş sanıyorsun onlar zaten ölüler
    çiçekleri canlanmış buluyorsun ki vallahi canlılar
    ara vermeden solan renklerin arasında
    benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
    senin de olsun! 
    son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
    sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
    benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun

    kimsenin olamadım
    kimsem olmadı allah’tan ve anamdan başka
    şartsız şurtsuz kim affettiyse hepimiz onunuz esasında
    vurgunuz yarım kalana
    kendimizle dargınız
    ağlamak için insanın kendinden başka bir yari daha olmalı yarasında
    her türlü galeyana hazırım
    yeter ki düştüğüm zaman kalkmayayım
    trensizliğimi yutuyor her defasında bomboş kalan bir gar
    sabaha daha çok var ama biliyoruz ki bir sabah var
    ölüp gideceğiz işte yetmedi mi o güzelim şarkılar
    yetmedi mi bu kadar hayvanımıza bu kadar kafes
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalma bir şarkı başlıyor yine
    dönüyorsun
    onbinküsuruncukez.

    • Alper Gencer

    aslixan 'a teşekkür :)
  • Çünkü kırıldım saç uçlarıma kadar!


    Ve

    Haziran gibiydi çocuklar, yakmayan sıcaklıklarıyla

    Yüzlerinde yüzlerce iklim,

    Alabildiğine savunmasız, ürkek ve masum.

    Ve böyle temizken hayat ne büyük günah işledik büyümekle.

    Hani diyorum ya; umuda gülümse hep,

    Aç gözlerini, yosun tutmuşsa da zaman, aldırma!

    Sen, çoktan kapamışsın gözlerini,

    Yüzünde buruk bir gülümseyişi hediye bırakarak.


    Artık çıkarım bulanık köpüklü dalgalardan.


    Ağlamam bu sefer inan,

    Yıkıldığında kumdan şatolarım.

    Hem artık güneş çizmeyi öğrendim.

    Gözlerime hükmetmeyi, susmayı, tırnağımı daha derinden koparıp,

    Hıçkırıklarımı tam sol yanımda yok etmeyi.

    Gizlemeyi ama bi yağmurda geçmiyor söz işte,

    Yüreğime.

    O ağlıyor ben damlıyorum.

    Bakma büyümüş gibi yapıyorum.
  • Kitabımızın ilk 52 sayfasında Halil Cibran’ın hayat öyküsü anlatılmakta. Kitabın geri kalan bölümlerinde ise zatı muhteremin hayata dair derin metaforlardan oluşan aforizmaları yer almakta..
    Hayata farklı perspektiflerden bakma düşüncesi ve potansiyeline sahip okurlara önerimdir..
    Okuyunuz efendim..