A'RÂF SÛRESİ
77. Derken o dişi deveyi tepelediler ve Rablerinin emrine karşı azgınlık ettiler ve dediler ki: "Hey Salih, sen gerçek peygamberlerden isen, bizi tehdit etmekte olduğun o azabı getir de görelim!" 78. Bunun üzerine onları "o korkunç sarsıntı" yakaladı da, vatanlarında çökekaldılar. 79. Yüz çevirdi de onlardan Salih, "Ey toplumum, ben size Rabbimin elçi olarak bana verdiği mesajı bütünüyle ilettim ve öğüt verdim, hayrınıza çalıştım. Ve fakat siz öğüt verenleri sevmezsiniz!" dedi.
Âyet-i Kerime meali
“(Hey gidi öfke, sen insan aklına daha saçma düşünceler bile getirebilirsin.)”
Reklam
​“Aman efendim, nasıl itiraz edersiniz, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi açıktır,” diye çıkışırlar size, “Doğa size danışmaz; beğenmediğiniz, şahsi istekleriniz ona vız gelir. Tabiatı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar, duvardır.” Hey Tanrım, ya herhangi bir sebeple bu kanunlardan ve iki kere ikinin dört etmesinden hoşlanmıyorsam, tabiat kanunlarından, iki kere ikinin dört etmesinden bana ne? Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeye de razı olamam.
Sayfa 14
İnsanoğlunun kafası aydınlanır, gerçek çıkarları gözlerinin önüne serilirse burnunu kirli işlere sokmaktan geri durarak, bir anda soylu, temiz yürekli biri olur çıkarmış. Bunun nedeni de, aydınlanıp gerçek çıkarlarını yalnız ve yalnız iyilik yapmakta görmesiymiş. Hiç kimse bile bile kendi aleyhine hareket edemeyeceğine göre, tek çıkar yol iyilik yapmakmış... Hey gidi çocuk; saf, temiz yürekli bebek! Dünya kurulalı beri insanların yalnız kişisel çıkarlarına göre davrandıkları görülmüş müdür? lnsanların bile bile, yani gerçek çıkarlarını iyice anladıkları halde, bunları ikinci plana itip kimsenin zorlamadığı başka yollara, bir sürü karışık, tehlikeli işlere atıldıklarını gösteren milyonlarca örneğe ne demeli?
Vaziyetler...
Üç ay evvel kaçanlar yakalanıp cepheye iade edildikçe cephe­den yeni yeni firarlar oluyordu. İstanbul'dan hala mektup yok­tu. Murat'ı, Cemal'i pek özlemiyordu ama, Canseza, burnunda tütüyordu. Fransız zabitini öldürdüğüne çoktan pişman olmuş­tu. Söz arasında Adil Usta, "Öldürmek neye yarar kardeşim?" derdi, "maksatsız yere, tek tek adam öldürmek iş mi?" Şu anda, İstanbul'da Fransız, İngiliz, Amerikan, ltalyan zabitlerinin boy­nuna sarılarak inim inim inleyen Osmanlı karısının kıtlığına kı­ran mı girdi? Harpte bu kadar adam öldüğü halde, işte bizzat kendisi, üçüncü defa gene cephede bulunmuyor mu? "Yahu cümlemiz mi tozuttuk? Alıp veremediğimiz ne? Birbirimizi böy­le boğazlamak için gösterdiğimiz gayreti ev sahibi "akaret sahi­bi" olmaya sarf etsek... Çoluğumuz, çocuğumuzla..." Ocakta yaş odunlar cızırdıyordu. Yanıyor dünya! Şu kahpe dünya pisi pisine yanıp gidiyor. Hey yarabbi! Kuvvetine kudre­tine kurban olduğum! Yetiş artık! Bir pişirim kahve olsa! Bir pişirim kahve! Temizce yıkanıp geceliğini giydikten sonra, şöyle köşe minderine geçse de bir kahve içse... Canseza'nın elinden ... Ne acayip kadın şu Canseza! Bunca senelik -16 senelik- ailesi olduğu halde, yüzüne bakar bakmaz, gerdek gecesindeki yabancı kız gibi yanakları pembele­şir... 16 senedir bir kere bile Mahir Efendi'ye, "Seni seviyorum" demedi. Ama, kendisini nasıl sevdiğini, sanki o bilmiyor mu? İnsanoğlu, boktan meseleler için neleri terk edip yürüyor? Yüre­ği sızlamadan, hesap kitapsız ... Yallah! Başaşağı atlıyor uçuruma. "Mukadderat böyle desek..." Adil Usta mukadderata da inan­maz. "Tövbe estağfurullah!" 'Allah bu işlere karışmaz ki ...' diye gülüverir! Hele gavuroğlu! Allah'ın izni olmadıkça yaprak kımıl­damaz... Herifte oruç yok, namaz yok. "Öldük mü bir kere, top­rağa karıştık gitti Mahir Usta, bir
Sayfa 314 - İthaki Yayınları, Mahir Efendi,·Kitabı okuyor
Roman
Kayaların üstüne, vaktiyle ben gençken, Gençken, küçük, küçücük bir oğlanken Sıçrardım, uçuşan lüleli saçlarımla, Hey vaktiyle gençken! Şimdi yorgun, uzanıyorum tabutuma.
Sayfa 51·Kitabı okuyor
Reklam
Reklam