Üç ay evvel kaçanlar yakalanıp cepheye iade edildikçe cepheden yeni yeni firarlar oluyordu. İstanbul'dan hala mektup yoktu. Murat'ı, Cemal'i pek özlemiyordu ama, Canseza, burnunda tütüyordu. Fransız zabitini öldürdüğüne çoktan pişman olmuştu. Söz arasında Adil Usta, "Öldürmek neye yarar kardeşim?" derdi, "maksatsız yere, tek tek adam öldürmek iş mi?" Şu anda, İstanbul'da Fransız, İngiliz, Amerikan, ltalyan zabitlerinin boynuna sarılarak inim inim inleyen Osmanlı karısının kıtlığına kıran mı girdi? Harpte bu kadar adam öldüğü halde, işte bizzat kendisi, üçüncü defa gene cephede bulunmuyor mu? "Yahu cümlemiz mi tozuttuk? Alıp veremediğimiz ne? Birbirimizi böyle boğazlamak için gösterdiğimiz gayreti ev sahibi "akaret sahibi" olmaya sarf etsek... Çoluğumuz, çocuğumuzla..."
Ocakta yaş odunlar cızırdıyordu. Yanıyor dünya! Şu kahpe dünya pisi pisine yanıp gidiyor. Hey yarabbi! Kuvvetine kudretine kurban olduğum! Yetiş artık!
Bir pişirim kahve olsa! Bir pişirim kahve! Temizce yıkanıp geceliğini giydikten sonra, şöyle köşe minderine geçse de bir kahve içse... Canseza'nın elinden ... Ne acayip kadın şu Canseza! Bunca senelik -16 senelik- ailesi olduğu halde, yüzüne bakar bakmaz, gerdek gecesindeki yabancı kız gibi yanakları pembeleşir... 16 senedir bir kere bile Mahir Efendi'ye, "Seni seviyorum" demedi. Ama, kendisini nasıl sevdiğini, sanki o bilmiyor mu? İnsanoğlu, boktan meseleler için neleri terk edip yürüyor? Yüreği sızlamadan, hesap kitapsız ... Yallah! Başaşağı atlıyor uçuruma.
"Mukadderat böyle desek..." Adil Usta mukadderata da inanmaz. "Tövbe estağfurullah!" 'Allah bu işlere karışmaz ki ...' diye gülüverir! Hele gavuroğlu! Allah'ın izni olmadıkça yaprak kımıldamaz... Herifte oruç yok, namaz yok. "Öldük mü bir kere, toprağa karıştık gitti Mahir Usta, bir