• çünkü siz hayatın mükemmel olmayan anlarıyla değil onlara verdiğiniz tepkiyle tanımlanırsınız
  • Hangimizin cennete gideceğini de ne kadar iyi kalpli olduğumuz belirler gibi geliyor bana. Rüşvetin, yolsuzluğun en büyüğünü yapıp hacda gezenlerden önceliği olur cennette iyilerin.
    Adamın biri suya sabuna dokunmadan yaşarmış. Ne iyiliği var, ne kötülüğü. Bir papaza danışmış:
    – Durumum bu, ne yapayım?
    – Hiç kötülüğün de iyiliğin de yoksa ufak da olsa birine yardımda bulun, cennete gidersin.
    Gitmiş bir fakire bir dolar vermiş.
    Ölmüş öteki dünyaya gitmiş, sorguda deftere bakanlar çok şaşırmışlar.
    – Allah Allah, ne bir iyiliğin var, ne de bir kötülüğün.
    – İyi bakın deftere, bir dolar verdim fakirin birine.
    – Ha doğru, ne yapalım arkadaşlar?
    – Bir dolar verdim fakire. Cehenneme atamazsınız, cennete yollayın beni.
    – Ne yapalım arkadaşlar hiç kimseye faydası olmamış 80 sene?
    – Bir doları unutma kardeşim, geçen ay bir dolar verdim fakire, ben boşa mı verdim parayı?
    – Verin şunun bir dolarını geri, atın cehenneme.
  • 424 syf.
    ·2 günde·2/10
    “Mış” gibi yapmak.. Hayatımızda başımıza gelmesini istemediğimiz birçok şey vardır ama ne yazıkki bunlar genelde dönüp dolaşıp bizi bulur. Ve bizde bazen sanki olma’mış’ gibi davranabiliriz. İşte böyle bi kitap
  • 352 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    ''Kötü bir barış, savaştan daha berbattır.''
    -Tacitus

    Savaş... tanımından başlayalım. Savaş, en az iki farklı ülkenin birbirleri üzerinde farklı çıkarlar doğrultusunda başlattıkları bir akımdır ve bu zaman zaman artabilir. Peki ya iç savaş, mahalle, şehir, ev, esnaf, kelimeler savaşı? Peki ya parti savaşı? Savaş bu kadar, bu derece indirgenebilir bir şey mi? Ha?

    Kitap hakkında kısaca özet geçmek gerekirse

    Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya denen üç ülkeyi konu alıyor. Savaşı, Büyük Birader'e itaati, yozlaşmayı, sadakati, koşulsuz bağlanmayı konu alan bir kitap.

    Kitap hakkında istişare yapalım, bir konferans gibi. Ama burada ben sorup ben cevaplayacağım.

    İtaat! Koşulsuz bağlılık! Düşünme! Sorgulama! Yozlaş! Büyük Birader'e secde et! Diz çök! Bir şeyleri değiştirmeye kalkışma!

    Baban öldü,
    Annen öldü,
    Sevgilin öldü,
    Kardeşin öldü,
    Akrabaların öldü,
    Metresin öldü,
    Düzüştüğün herkes öldü,
    İçtiğin sigara tükendi,
    Güzellik öldü,
    Hayatın tükendi,
    Kim olduğunu unut,
    Sadece söyle,
    2+2=5
    Çünkü sen de bir ölüsün...

    Kitapta komizmin yararlarını ve uçuk zararlarını, insana ne tür bir etki bıraktığını anlatmış. Zayıfsan güçlü oluyorsun; seks işçisi ise düzene ayak uyduruyorsun; fakirsen yüksek mertebeye erişiyorsun... Wow, sahiden böyle mi? Peki ya karşılığında?

    2+2 kaç?
    Bu da soru mu? Elbette 4
    Hayır, 2+2=5
    https://www.youtube.com/watch?v=L7LBh24Ov24

    Eğer sen düşünmezsen, sen düzmezsen, sen yaklaşmazsan, sen övmezsen, sen ve sen yapmazsan senin yerine mutlaka birileri alır. Bu yüzden düşünmeyi, sorgulamayı kes! Sadece itaat et!

    Yukarıdaki bu söylemleri size dayatan ve dayatmaya çalışanlara dememiz gereken birkaç şey var: Senin de, senin düzeninin de canı cehenneme! Düzeceklerim yalnızca siz, sizin sisteminiz ve sizin kurallarınız olacaktır. Bugün beni öldürün, beni yarın da öldürün, defalarca öldürüp düzün. Ancak mutlaka ben yine dirileceğim ve bu defa düzen ben olacağım!

    Bir ortamda 99 kişi aynı şeyi söylüyorsa ve kabulleniyorsa kalan 1 kişi karşı çıkmalı. Bu kimdir peki? Amacı nedir? Sahi neden çoğunluğa ayak uydurmuyor? Öldürelim, keselim, süründürelim!

    Korkuttu mu? Çok mu? Peki korku davanızdan sizi alıkoyar mı? Öyleyse siz zaten bir ölüsünüz. Davamıza!

    Hayatta bir iktidar gibidir, onu devirmek için zamanı, anı ve yeri iyi belirlemelisiniz. En önemlisi de hataya yer vermeyip güçlü olmalısınız. İktidarı devirin, iktidarı yakın, itaat eden koyunları kesin, otlarını yakın!

    Savaşmadan savaşın ne olduğunu bilemezsin. Savaş sadece ülkeni, insanlarını yok edip aşağlamaz, geleceğini de yok eder. Geleceğin başkasının ellerinde, başkasının rüyalarına girer.
    https://www.facebook.com/...eos/399880450820849/ (M-5 Otoyolundan Şam Doğu Guta manzarası)

    Savaşaaa! Bunu ilk diyen kaçtı...

    Bir ülkeyle savaşırsın, biriyle kavga edersin, eşinle it dalaşına girersin ya yenilir ya yenersin. Bunlar sıradan, olması gereken şeyler değil midir? En büyük ve en etkili savaş şekli nedir peki bilgin var mı? Hiç mi? Bu sensindir. Winston gibi mi olmak istiyorsun? Julia gibi?...

    ''Asla savaşa girme, özellikle de kendinle.'' (Savaş Tanrısı)

    Kitap içeriğine tekrar göz atalım. Kitapta yukarıda belirttiğim çoğu vasfı taşıyan ve taklit edilmesi en güç olan cesaret abidesi olan Winston karakteri ön plana çıkmakta ve birçok şeye göğüs germekteydi. Sadece Julia karakterini sevmedim diyebilirim. Yani diyaloglar ve atıflar güzeldi ama çok fazla gereksiz yerler olduğunu söyleyebilirim. Ancak eminim ki çok azınız bu gereksiz yere takılma fırsatına erişecek, çünkü siz dikkat etmiyorsunuz, çünkü dikkatli bakmıyorsunuz.

    Kitap bölümlere ayrılmış ve başlıca terimler verilerek onun üzerinden açıklanmaya çalışılmıştı. Yalın anlatımın en iyi şekli.
    Mesela dönemin boyutunu Kollektivizm akımı üzerinden net bir şekilde açıklıyordu. Kısaca Kollektivizm'e değinelim.

    Asıl ve önemli noktası şudur:
    https://hizliresim.com/5aD2Aj
    (Hiçbir koyun kendi varlığını bilinçli olarak bir sürünün varlığına armağan etmez, edemez.)
    Bence tanıdık geldi. :)

    Kolektivizmin iki tipi olduğundan söz edilir. Eşitlik, paylaşma ve dayanışmayı vurgulayan “Yatay” kolektivizm ile yetkililerin otoriter iradesine fedakarca teslim olunmasına vurgu yapan “dikey” kolektivizm. İkisi arasındaki temel fark eşitlik konusundadır.

    Mesela ağla deniyorsa sorgulamadan itaat edip toplum olarak ağlanmalıdır ki kitapta 2+2 örneği ve Winston gibilerinin, Büyük Birader'i sorgulama ve karşı durmasına engel olarak verilmesinin ana sebebi budur. Kollektivizm'e göre insanlar birbirlerine bağlıdır. Yani felsefi, politik veya dini yönden bağlılık söz konusudur.

    Kollektivzm ile ilgili tanıma kısaca göz attıktan sonra şimdi bu videoyu izleyi.
    https://www.youtube.com/watch?v=PmnQ2x2UvEM
    (Kuzey Kore Lideri Kim Jong-il Ölümü)
    Bundan daha iyi bir örnek bulunamaz.

    Kitapta dikkatimi çeken bir söylem ve aşağılanma vardı. Okumanızı istiyorum.

    ''Gelecek kuşakların senin hakkını teslim edeceğini aklından bile geçirme, Winston. Gelecek kuşaklar senin adını bile duymayacak. Tarihten silineceksin. Seni gaza dönüştürüp stratosfere yollayacağız. Geriye hiçbir şey kalmayacak senden; ne nüfus kütüğünde bir ad ne de belleklerde yaşayan bir anı. Geçmişten silindiğin gibi, gelecekten de silineceksin. Hiç var olmamış olacaksın!''

    Aklıma okurken Sokrates'in idamından(zehir) önce celladı ile yaptığı bir konuşma geldi.
    ''Tarih senin gibi bir bilgenin, sapkının ölümünü benim gerçekleştirdiğimi yazacak. Ve adım her daim tarih kitaplarında ve sayfalarında yer alacak, herkes beni tanıyacak'' demişti. Sokrates ise,''... tarih her zaman cesurları yazar. Hiç hatırlanmayacaksın...''

    Evet, tarih Winston ve Winston gibileri daima bağrına basmış, benimsemiş ve unutmamıştır. Tarih cesurlardan yanadır....

    Son olarak, Oğuz Aktürk'ün https://www.youtube.com/...dK1thKZa9ik&t=1s bu videosunda yaptığım yorumu paylaşmak istiyorum.

    'Savaş barıştır, özgürlük kölelik, cahillik güç.'


    En iyi barış, savaşta belli olur. İyi bir barış isteniyorsa, savaşılmalıdır. Çünkü yıkım, ölüm, acı ve kaybı tecrübe edinmelidir. Dünyada birçok savaş bir merak sonucu başlamıştır.


    Özgürlük köleliktir... aslında kölelik en büyük özgürlüktür demek daha doğru olabilirdi. Kişi hayal ettiği kadar özgür, uyguladığı kadar, uygulayabildiği kadar köledir.


    Cahillik güçtür... şüphesiz öyle. Kişi cahilse birçok şeyi bildiğini düşünür, öyle ki bildiklerini düşündüğü birçok şey onu mutlu eder. Tartışmaz zorunda kalmaz, çünkü tartışacak kimseler bulamaz. Cahillik ne güzel şey, her şeyi biliyorsun (Einstein) Tehlikeli ve korkulan olan cahillik değil, yarı cahil bir kimsedir. Bu tanım kontrolsüz güce girer. Kontrolsüz güç, güç değildir. Büyük bir akıl hastanesinin sorumlusu olan biri, deli olsaydı acaba nasıl bir ortam olabilirdi ki? Bilgi deliliktir, güç ise tehlikeli.


    Savaşmak mı istiyorsun, yoksa köle mi? Barış mı istiyorsun, yoksa özgürlük mü? Güç mü istersin, yoksa bilgelik mi?



    Keyifli okumalar.
  • “Vali Pizarro, Cajamarcalı yerlilerden bilgi almak istedi, bu yüzden de onlara işkence yaptırdı. Yerliler, Atahualpa'nın valiyi Cajamarca'da beklediğini duyduklarını itiraf ettiler. Bunun üzerine vali bize hareket emri verdi. Cajamarca'nın giriş kapısına geldiğimizde 5 kilometre ötede, dağların eteğinde Atahualpa'nın ordugâhını gördük. Yerlilerin ordugâhı çok güzel bir şehre benziyordu. Öyle çok çadır vardı ki hepimizin yüreğini büyük bir korku kapladı. O güne kadar böyle bir şey görmemiştik. Biz Ispanyollar korku ve şaşkınlık içindeydik. Ama korkumuzu belli edemez ya da geri dönemezdik, çünkü Yerliler bizde bir zayıflık sezseler, kılavuz olarak yanımızda getirdiğimiz yerliler bile bizi öldürürdü. Bu yüzden sanki hiç korkmamış gibi yaptık, kasabayı ve çadırları iyice inceledikten sonra vadiye inip Cajamarca’ya girdik."
    “Ne yapalım diye aramızda uzun uzun konuştuk. Hepimiz çok korkuyorduk çünkü sayımız çok azdı ve onların topraklarının öylesine içlerine kadar sokulmuştuk ki bize takviye gönderilmesine olanak yoktu.
    Ertesi gün ne yapmamız gerektiğini tartışmak için hepimiz valiyle kafa kafaya verdik. O gece pek azımız uyudu, Cajamarca meydanında nöbet tuttuk, yerli ordusunun kamp ateşlerini gözledik. Kamp ateşlerinin çoğu bir tepenin yamacındaydı ve birbirlerine o kadar yakındılar ki yamaç parlak yıldızlarla beneklenmiş göğü andırıyordu. O gece yüksek ile alçak rütbeliler arasında olsun, piyade ile süvari arasında olsun, hiç ayrım yoktu. Herkes tam anlamıyla silahlanmış olarak nöbet tuttu. Sevgili valimiz de tuttu ve sürekli adamlarını yüreklendirdi. Valinin kardeşi Hernando Pizarro orada bulunan yerli askerlerin sayısını 40.000 olarak hesapladı ama bizi korkutmamak için yalan söylemişti, çünkü 80.000’den fazla asker vardı."
    “Ertesi sabah Atahualpa’dan bir haberci geldi, vali ona, ‘Hükümdarınıza söyle,' dedi, ‘buraya ne zaman isterse, nasıl, ne şekilde isterse gelsin, onu bir dost ve kardeş olarak karşılayacağım. Çabuk gelmesi için dua ediyorum çünkü onu görmek istiyorum. Hiçbir zarar ya da hakarete uğramayacak."
    “Vali birliklerini Cajamarca alanının çevresine gizledi, süvarileri ikiye ayırdı, birinin başına kardeşi Hernando Pizarro geçti; ötekinin başına Hernando de Soto. Aynı şekilde piyadeleri de böldü, birinin başına kendisi geçti, ötekinin başına kardeşi Juan Pizarro. Öte yandan Pedro de Candia'ya yanına iki ya da üç piyade alıp borazanlarla birlikte meydandaki küçük bir kaleye gitmelerini ve küçük bir topla birlikte oraya mevzilenmelerini söyledi. Atahualpa ile birlikte bütün yerliler kasaba meydanına geldiği zaman vali, Candia'ya ve adamlarına bir işaret verecek, bu işaret üzerine onlar topu ateşleyeceklerdi ve borular çalınacaktı, borular çalınmaya başlayınca süvariler mevzilendikleri büyük avludan dışarı fırlayacaklardı."
    “Öğle üzeri Atahualpa adamlarını toplayıp yaklaşmaya başladı. Kısa zamanda bütün ovanın yerlilerle dolduğunu gördük, düzenli aralıklarla dur
    zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. Üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. Bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde Atahualpa vardı. Sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. Atahualpa’nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı. Tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. Tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti."
    “Atahualpa'nın arkasından iki tahtırevan ile birlikte iki hamak daha geldi, bunların içinde yüksek rütbeli reisler oturuyordu, onların da arkasından altın ve gümüş taçlar takmış çeşitli bölükler göründü. Bu yerli bölükleri ihtişamlı şarkıların eşliğinde meydana dolmaya başladılar, doldular doldular, meydanda hiç boş yer kalmadı. Bu arada biz İspanyollar bir avluya saklanmış, hazırda bekliyorduk, korku içindeydik. Pek çoğumuz hiç fark etmeden altına kaçırmıştı, sırf korkudan. Atahualpa meydana ulaştığında omuzlar üzerindeki tahtırevanından inmedi, birlikleri onun arkasında saf tutmaya devam etti."
    “Vali Pizarro rahip Vicente de Valverde'yi Atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu Tanrı adına ve İspanya kralı adına Hazreti İsa'mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. Rahip bir elinde haç, bir elinde Kitabı Mukaddes ile yerli birliklerinin arasından ilerleyerek Atahualpa'nın bulunduğu yere geldi ve şöyle dedi: 'Ben Tanrı'nın bir rahibiyim ve Hıristiyanlara Tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. Öğrettiğim şeyler bu Kitap'ta Tanrı’nın bize söylediği şeylerdir. Bu yüzden Tanrı ve Hıristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü Tanrı'nın isteği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."
    “Atahualpa bakmak üzere Kitap’ı istedi, Rahip de kapalı olarak Kitap’ı ona verdi. Atahualpa Kitap'ı nasıl açacağını bilmiyordu, rahip açmak üzere kolunu uzatıyordu ki Atahualpa büyük bir öfkeyle koluna vurdu, kitabın açılmasını istemiyordu. Daha sonra kitabı kendisi açtı, harflere, kâğıda hiç şaşırmadı ve beş-altı adım öteye fırlatıp attı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti."
    “Rahip, Pizarro'nun yanına koştu, 'Koşun, koşun, Hıristiyanlar!' diye bağırıyordu. 'Tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. O zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı! Ne oldu görmediniz mi? Ova yerlilerle doluyken azametinden yanına yaklaşılmayan bu köpeğe neden insan gibi davranalım, aşağıdan alalım? Yürüyün üzerine, size ben izin veriyorum!"
    “Bunun üzerine vali, Candia'ya işaret etti, onlar ateşe başladılar. Aynı zamanda borular çaldı, zırhlı İspanyol birlikleri, hem süvariler, hem piyadeler saklandıkları yerlerden dışarı fırlayıp meydana doluşmuş olan silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar, İspanyol savaş narasını atarak 'Santiago!' diye bağırıyorlardı. Yerlileri korkutmak için atlarımıza çıngırak takmıştık. Silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların çıngırtısı bir-eşince yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. İspanyollar onların üzerine çullanıp onları doğramaya başladılar. Yerliler öylesine korkmuşlardı ki birbirlerinin üzerine tırmanıp yumak oldular, birbirlerini havasız bırakıp boğdular. Onlar silahsız oldukları için onlara saldıran hiçbir Hıristiyana bir şey olmadı. Süvariler onları atlarıyla çiğneyerek öldürdü, yaraladı, kaçanları kovaladı. Piyadeler geriye kalanların üzerine öyle bir saldırmıştı ki kısa bir sürede hepsi kılıçtan geçirildi."
    "Valinin kendisi de kılıcını ve kamasını alarak yanındaki İspanyollarla birlikte yerlilerin arasına daldı ve büyük bir cesaretle Atahualpa'nın tahtırevanının yanma kadar gitti. Atahualpa'nın sol kolunu korkusuzca yakalayıp, 'Santiago!' diye bağırdı ama Atahualpa'yı tahtırevanından aşağı indiremedi çünkü onu çok yüksekte tutuyorlardı. Tahtırevanı taşıyan yerlileri öldürmemize karşın ölenlerin yerini hemen başkaları alıyor onu havada tutmaya devam ediyorlardı, böylece yerlileri alt edip öldürmek uzun zamanımızı
    aldı. Sonunda yedi ya da sekiz süvari atlarını mahmuzladı, tahtırevana yan taraftan saldırıp büyük bir çabayla öteki tarafa devirdiler. Böylece Atahualpa'yı esir aldık ve vali onu kendi kaldığı yere götürdü. Tahtırevanı taşıyan yerliler ile Atahualpa'ya refakat edenler onu asla terk etmediler: Hepsi onun yanında öldü."
    "Meydanda kalan ve -şimdiye kadar hiç görmedikleri- ateşli silahlar ile atlardan ödü kopmuş olan yerliler bir duvar uzantısını yıkıp duvarın dışındaki ovaya kaçarak kurtulmaya çalıştılar. Bizim süvariler yıkık duvarın üstünden atlayıp atlarını ovaya sürdüler. 'Şu süslü kılıklı adamları kovalayın! Elinizden kimse kurtulmasın! Mızraklayın hepsini!' diye bağırıyorlardı. Atahualpa'nın yanında getirdiği bütün öteki yerli askerler Cajamarca'dan bir-iki kilometre ötede, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı ama bir teki bile yerinden kımıldayamadı, bütün bunlar olurken tek bir yerli tek bir İspanyol'a silahla saldırmadı. Kasabanın dışındaki ovada bekleyen yerlilerin çoğu, öteki yerlilerin bağırarak kaçıştığını görünce, korkuya kapılıp kaçtı. Görülecek şeydi doğrusu, 20 ya da 30 kilometrelik bir vadiyi doldurmuş olan yerlilerin hali. Karanlık basmıştı ve bizim süvariler tarlalarda yerlileri mızraklayıp duruyorlardı, o sırada bizi kamp yerinde toplantıya çağıran boru sesini duyduk."
    “Gece olmamış olsaydı 40.000 kişilik yerli birliklerinden pek az kişi sağ kalacaktı. Altı ya da yedi bin yerli ölüsü yerde yatıyordu, pek çoğunun kolu kopmuştu, pek çoğu başka türlü yaralanmıştı. Atahualpa'nın kendisi bu savaşta 7000 adamını öldürdüğümüzü kabul etti. Tahtırevanların birinde öldürülen adam onun çok sevdiği devlet adamlarından biri, Chincha hükümdarıydı. Atahualpa'nın tahtırevanını taşıyan adamların hepsi anlaşılan onun önemli reisleri ve encümen üyeleriydi. Onların hepsi öldü, öteki tahtırevan ve hamaklardakiler de öldü. Cajamarca hükümdarı da öldü, ötekiler de öldü ama o kadar fazlaydı ki saymaya olanak yoktu, çünkü Atahualpaya refakat etmeye gelenlerin hepsi önemli hükümdarlardı. Böylesine güçlü bir orduyla gelmiş bu kadar güçlü bir hükümdarın bu kadar kısa bir zamanda esir alındığını görmek olacak şey değildi. Gerçekten de kendi asker gücümüzle başarmamıştık bunu çünkü sayımız çok azdı. Bunu yüce Tanrı'nın inayeti sayesinde başardık."
    “İspanyollar Atahualpa'yı tahtırevanından çekip indirirken elbiseleri yırtılmıştı. Vali ona yeni giysiler getirmelerini buyurdu, Atahualpa giyindiği zaman vali onu yanına oturttu ve yüksek mevkiinden bu kadar çabuk alaşağı edilmiş olmasına duyduğu öfkeyi ve heyecanını yatıştırdı. Vali Atahualpaya şöyle dedi: 'Yenildiğin ve esir düştüğün için üzülüp içerleme, çünkü sayıları az olmasına karşın şu benim yanımdaki Hıristiyanlarla ben seninkinden çok daha büyük krallıkları fethettim, senden çok daha güçlü hükümdarları yenilgiye uğrattım, hizmetinde olduğum İmparatorumuz dünya hâkimi İspanya kralının kulu yaptım onları.Biz onun talimatı üzerine burayı fethetmeye geldik,geldik ki herkes Tanrı'yı ve ve onun Kutsal Katolik inancını bilip tanısın; böyle hayırlı bir görevle geldiğimiz için yerlerin ve göklerin ve başka her şeyin yaratıcısı olan Tanrı bize bunu nasip etti,etti ki böylece sen de O'nu tanıyasın, bu yaşadığın hayvanca ve şeytani hayatı bırakasın diye. İşte bu yüzden biz sayıca çok az olmamıza karşın koca orduları yendik. Şimdiye kadarki hayatının ne kadar hatalı olduğunu gördüğün zaman Majesteleri İspanya Kralı’nın emriyle senin ülkene gelerek sana ne büyük bir iyilikte bulunduğumuzu anlayacaksın. Tanrımız senin kibrini kırmamıza müsaade etti, hiçbir yerlinin tek bir Hıristiyana zarar vermesine müsaade etmedi.’"
  • 111 syf.
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 7
    ———————————————————————

    Absürd (ya da halk arasında bilinen adıyla Varoluşçu) Felsefe'nin en bilinen isimlerinden biri hiç şüphe yok ki Albert Camus'dur. Camus, bu felsefeye dair fikirlerini Sisifos Söyleni adlı felsefi denemelerinin yer aldığı kitapta aktarsa da, en bilinen ve en çok okunan eseri Yabancı'dır. Yabancı, başlı başına absürd felsefenin romanlaştırılmış halidir.

    Absürd felsefenin en fazla ilgilendiği terim şüphesiz ölümdür. Ki, Camus romanına, "Bugün annem öldü," gibi son derece iddialı ve çarpıcı bir cümle ile giriş yapar. Ölüm, başlı başına boş ve saçma iken, Camus, "Belki de dün, bilmiyorum," cümlesini ekleyerek işin absürdlüğünü iyice taçlandırır. Bu cümle, olayın kahramanının da ilk özelliğini bize gösterir. Yani kahramanımız Meursault, tam bir uyumsuzdur.

    Romana başlarken Meursault ile işvereni arasında geçen bu izin muhabbeti aklımıza Franz Kafka'nın meşhur eseri Dönüşüm'ü hatırlatır. Gregor Samsa, bir sabah kendini dev bir böceğe dönmüş bulurken düşündüğü ilk şey, işi ve işverenine vereceği cevaptır. Böylesi dehşet bir olay karşısında hem de.. Aynı şekilde Meursault da annesinin ölümü gibi dehşetengiz bir olay karşısında işini ve işvereni ile ilgili konular kafasını kurcalar. Belki de Camus, bu giriş ile Kafka'ya ve Gregor Samsa'ya bir selam vermiştir. Edebiyatın böylesi ufak göndermelerini pek bir severim. İnsanı sebepsiz bir mutluluğa gark ediyor doğrusu.

    Meursault, annesinin cenazesine katılınca, katıldıktan sonra ve hattâ roman boyunca o kadar ilintisizdir ki yaşamla.. o kadar uzaktır ve o kadar kayıtsızdır ki yaşama karşı.. insanın gerçek hayatta canını sıkar böylesi. İnsan bu denli kayıtsız kalması biraz saçma ki hayat başlı başına saçma!. Hayat ile bu kadar uyumsuz olan bana dahi biraz fazla uyumsuz göründü Meursault.

    Spoiler vermeden nasıl daha çok şey yazarım diye düşünüyorum. Belki de Meursault olsa, buna dahi kayıtsız kalır ve her şeyi olduğu gibi yazardı. Ne var ki ben buna kayıtsız kalamıyorum. Her ne kadar spoiler bana gereksiz bir takıntı olarak görünse de madem insanlar rahatsız oluyor, ben de yazmam olur biter deyip kesiyorum. Gerçeği, spoiler uyarısı yapılarak yazmak mümkün olsa da, bu sefer okurlar sadece bir cümlelik spoiler korkusundan dolayı tüm yazıyı okumaktan vazgeçiyorlar. Saçmalığın dik alası!. Neyse..

    -----------------------------------------------------
    SPOİLER BÖLGESİ BAŞLANGICI!.
    -----------------------------------------------------

    Tutamayacağım kendimi.. Bundan sonrası spoiler içerir.. Yine bir bilgi levhası ile spoiler bölgesini hasarsız bir şekilde atlatabilirsiniz!..

    Meursault, öyle bir kayıtsızlığa sahip ki, annesinin ölümü gibi toplumdaki her bireyi -uyumsuzlar hariç- sarsacak bir olay karşısında dahi kendini bozmuyor ve işini düşünüyor. Öyle bir kayıtsız ki, cenazeden bir gün sonra denize giriyor, sinemaya gidiyor ve gidip bir Marie ile sevişiyor. Oh! Ne âlâ.. Sanki onun annesi değil de bizim annemiz ölmüş.. Gerçi bu kadar aşırı tepki vermek ne kadar doğru?. Hani ölüm haktı ve er ya da geç gelecekti. O zaman neden bunca abartı? Öldü, eyvallah. Ama ne yapalım yani?

    Meursault öyle bir kayıtsız ki, Marie kendisi ile evlenmesini düşünüp düşünmediği zaman, kendisinin isteği dahilinde evlenebileceklerini söylüyor. Aynı şekilde Marie, kendisini sevip sevmediğini sorunca da, gayet rahat bir tavırla sevmediğini söyler. Yani kimle evlendiği veya evlenip evlenmediği dahi onu ilgilendirmez.

    Meursault öyle bir kayıtsız ki, Raymond kendisine yalancı şahitlik önerdiği zaman umursamaz bunu.. ve gerekeceği zaman cinayet dahi işleyebilir. Yani neden olmasın ki?..

    Bütün bunların Meursault için bir değeri yoktur. Bunların hepsi olmuş veya olmamış önemli değildir. Her şey gereksiz, boş, saçmadır.. Yani her şey absürttür.

    ------------------------------------------
    SPOİLER BÖLGESİ SONU!.
    ------------------------------------------

    İşte Meursault abimiz böylesi bir uyumsuzdur. Bir yabancıdır. Bir umursamazdır..

    Genel ve özel her detay ve ayrıntısı ile Yabancı, Absürd felsefenin romanlaştırılmış halidir. Bu tarz felsefi konularda bir fikir ve düşünce kitabı okumaktansa, (Yani her bir şeyi gözünüze soka soka anlatan o kitaplardansa) böyle felsefi düşüncenin roman veya hikaye ile karma yapılarak sunulan kitapları okumayı tercih ederim. Çünkü burada o felsefeye dair tüm bilgileri siz cımbız ile ayıklıyor ve öğreniyorsunuz. Bu bana bulmaca çözüyor zevki veriyor. Tabii yine insanların çoğu fikir ve düşünce kitaplarını daha çok severler.. Çünkü onların zamanı değerlidir ve bir kitap daha yüklenmeleri gerekir. Onları da anlıyorum..

    Hülasa, okumanız gereken bir kitaptır bu kitap. Felsefesini kavrayacağınız ve sizi gereksiz onlarca terim ile sıkmayacaktır. Felsefi romanları seviniz, okuyunuz.. Keyifli okumalar..