Bu inceleme spoiler içerebilir.
Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken romanı, ilk sayfalarda beni derin bir empatinin içine çekti. Ana karakter Yozo’nun yaşamdan hiçbir keyif alamaması, kronik depresyonun getirdiği o boğucu his ve insanların kötü sözlerinden bu kadar etkilenmesi, karşımızda bu acımasız dünyayla baş edemeyen son derece naif ve kırılgan bir kalp olduğu izlenimini yaratıyor.
Toplumla bir şekilde bir arada yaşamak zorundayız insan tamamen yalnız yapabilen bir canlı değil. Yozo da diğer insanların hırslarını, kaygılarını ve beklentilerini anlayamadığı için, hayatta kalabilmek adına mükemmel bir kamuflaj geliştiriyor: "Şaklabanlık".
Nihayetinde kimse bir şaklabanı kendine tehdit olarak görmez. Bu maske, onun yüzeysel de olsa sosyalleşmesine olanak tanıyor. Kronik depresyonun getirdiği o tükenmişlikle, kendi ne istediğini tamamen unutup bir people pleaser’a dönüşüyor. Çatışmadan kaçmak için sadece etrafındakilerin hoşuna gidecek rolleri oynuyor.
Ancak sayfalar ilerledikçe, bu kendini koruma içgüdüsünün ne kadar karanlık bir boyuta ulaştığını dehşetle fark ediyorsunuz. Depresif insanların kendi acılarına hapsolmalarından doğan o doğal bencillik, Yozo’da adeta bir silaha dönüşüyor. Sadece kendini korumak için geliştirdiği o manipülatif tavırları, onu yavaş yavaş empati yoksunu bir canavara dönüştürüyor. Biliyoruz ki, o maskemizi indirdiğimizde bizi anlayacak insanlar her zaman bir yerlerde vardır mesele o bağları kurmaya hazır olmaktır. Yozo ise iyileşmeyi ve yüzleşmeyi baştan reddediyor. Kendi karanlığını taşıyamadığı için hayatındaki bir kadını intihara sürükleyecek kadar zehirli hale gelmesi ve eşi olan kadının tecavüze uğramasına sadece sessizce seyirci kalabilmesi, benim için karakterle kurduğum tüm empatinin nefrete dönüştüğü kırılma