“İnsanlık ikinci bin yılını bitirip, üçüncü bin yıldan gün almaya başladığında; insan, insan oluşun yüzyıllar içinde edinilmiş onuruna sahip çıkarak iyi insan olmayı, iyiliği-güzelliği-sevgiyi ya da kötülüğü-ihtirası-nefreti, bizzat yapmaya gücü yetmese bile kötülüğün sıradanlaşmasına katkıda bulunmayı seçeceği yol ayrımını çoktan geçmişti. İnsanların büyük çoğunluğu kendi varlıklarını kurbanın ettiklerinin farkında bile olmadan kötülüğün tarafını seçmişlerdi. Ama bu yol ayrımı birbirine karşıt iki yönü gösteren, açık, net, güvenilir ve berrak bir tabela olmamıştı hiçbir zaman; bir o yana bir bu yana salınmış, böylece yolu seçmek uzun bir zaman ve mesafe almış, kimi iyi insanlar kötülüğün tarafında yürüdüklerinin farkında bile olmamışlardı. İlginç olan, kötülüğün tarafında yürümeyi seçenlerin yürüdükleri yönün onları iyiliğe götürmeyeceğini daha en başında bilmeleriydi. İyilik kötülüğün kılığına giremiyordu çünkü ama kötülük sık sık iyilik kılığına giriyordu.”
Anti-Darwin.— İnsanın geniş kapsamlı alın yazılarını incelediğimde beni en çok şaşırtan şey, karşımda daima Darwin’in ve ekolünün bugün gördüğü veya görmek istediği şeyin: Yani daha güçlü olan, daha iyi durumda olan lehine seçimin ve türün ilerlemesinin tam tersini görmek oluyor. Tam tersi hissedilmektedir: Şanslı talihlilerin yok edilişi, daha gelişmiş türlerin yararsızlığı, vasat olanların, hatta vasatın altında olanların kaçınılmaz egemenliği. Bize insanın yaratıklar arasında neden bir istisna olduğu gösterilmediği takdirde, Darwin ekolünün her yerde yanıldığına dair önyargıya eğilim gösteriyorum.
Tüm değişimlerin nihai nedenini ve karakterini fark ettiğim güç istenci, seçimin neden istisnalar ve şanslı talihliler lehine yapılmadığına dair nedenler sunmaktadır: Organize sürü içgüdüleri, güçsüz olanların korkaklığı... Salt çoğunluk karşısında en güçlü ve en talihli olanlar bile güçsüzdür. Değerler dünyasına ilişkin genel görüşüm, bugün insan üzerinde hüküm süren üstün değerleri ellerinde tutanların şanslı talihliler, seçkin türler değil, daha ziyade çökmüş türler olduğunu gösterir—belki de dünyada bu istenmeyen manzaradan daha ilginç bir şey yoktur—
Ne kadar tuhaf gelirse gelsin, güçlüleri daima güçsüzlere; talihlileri talihsizlere; sağlıklı olanları dejenere olmuş ve kalıtsal lekelerden dertli olanlara karşı savunmalıyız. Gerçekliği bir ahlaklılık olarak tercüme ettiğimiz takdirde, bu ahlaklılık şöyle olur: Sıradan olanlar istisnalardan daha değerlidir; çökmüş biçimler sıradan olandan daha değerlidir; hiçliğe duyulan istenç yaşam istencine hüküm sürmektedir—ve Hristiyan, Budist ve Schopenhauer terimleriyle hedef: “Olmaktansa olmamak daha iyidir.”
Gerçekliğin bir ahlaklılık olarak tercüme edilmesine isyan ediyorum: Bu nedenle, korkunç bir gerçekliğin üzerine
“Yakında gidiyorum,” dedim.
Ravenna hızla nefes aldı ama gözlerini gözlerime dikerken tek kelime etmedi.
“Endişe etmene gerek kalmayacak,” diye devam ettim.
“Ben gitsem de sen güvende olacaksın. Daima. Bundan emin olacağım.”
“İlginç. Nefret ettiğin herkesi güvende tutar mısın?”
“Hayır.” Dişlerimi sıktım. “Sadece seni.”
Elimizde olan tek şey kitaplarda yazılanlar ve sınırlı sayıdaki belli başlı insanların sözde tanıklıklarıdır. Bugüne kadar din kitaplarında geçsin veya geçmesin, herhangi bir mucizenin kanıtlandığına rastlanmamıştır. Sınırlı sayıda insanın mucizeler için ortaya koydukları tanıklıklar, bu tanıklıkların yanlışlığı, tanıklık ettikleri mucizelerden daha mucizevi bir durum alırsa yeterli sayılabilirler. Birisi ölü bir insanın tekrar diriltildiğinden söz ediyorsa, söz konusu kişinin yanıltılmış olması veya yanıltıyor olması daha yüksek bir olasılıktır.Hatta mucizelerin kanıtlanması bir yana, hiç deneyim edilmedikleri ve tamamıyla söylentilere dayandıkları için, mucizeler bir olasılık olarak bile karşımıza çıkmamaktadırlar. Söz konusu mucizeleri Tanrı’nın gücüyle ilişkilendirmek de onları daha inanılır kılmaz. Özellikle cahil insanların, deneyim etmedikleri şeylere ve söylentilere inanmak ve kuşaktan kuşağa geçen bu söylentileri yaymak gibi bir özellikleri vardır. İnsanlar kutsal olduğuna inandıkları bir davayı savunmak, ilginç bir şeyi anlatmanın zevkini yaşamak, bir çıkar elde etmek gibi çeşitli nedenlerden ötürü, belli başlı söylentiler çıkartabilirler, bunları yayabilirler, bunlara inanabilirler, ancak aklı başında bir insan, kendi deneyimlerinde bir şeyi yaşamadığı sürece, bu tür söylentilere bağlanmaz, onlara kuşkuyla yaklaşır.