Birkaç santim ötemden birinin bana baktığını fark ettiğimde irkildim. Ama bu, kapının camından yansıyan kendi yüzümdü. Vahşi gözler, çökmüş yanaklar, iç içe dolanarak keçeleşmiş saçlar. Kudurmuş, yabanileşmiş, delirmiş biri.
Alıntı
​Maven bakışlarını bana çevirdi ve sertçe yutkundu. "On iki yaşımdayken, daha sert bir duruşa sahip olmam ve ağabeyime daha çok benzemem için babam beni cepheye gönderdi. Cal'in mükemmel olduğunu biliyorsun, neden ben de öyle olmayacaktım ki?" ​Elimde olmadan söylediği kelimelerle irkildim çünkü altındaki acıyı tanıyordum. Ben Gisa'nın gölgesinde yaşadım, o da Cal'in. Böyle bir hayatın neye benzediğini bilirim.
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Son..
Oradaydı. Sessiz, orada yatıyordu. Dokundum. O kadar soğuk, o kadar soğuktu ki irkildim. Gerçek olduğuna hala inanamıyordum, daha sadece birkaç saat önce yaşıyordu, birkaç gün önce de yürüyor, çiziyor, örgü örüyordu. Şimdi ise..
Sayfa 250
Roman
Tükenmekteki melalle tüketmekteki zevalin terkibinden mürekkep anafora dalıp gitmiştim ki arkadan gelen tiz bir kadın sesiyle irkildim.
Sayfa 78·Kitabı okudu
Kitap şirk dolu he :) Daha Allah'a dua edildiğini okumadım!!
Yetiş ya Resulallah! Bana imdat et! Bu günahların altında eziliyorum bana bir yol göster!" diye dua ederken kendi sesimle irkildim ve kendimi ayakta titrerken buldum.
Sayfa 62·Kitabı okudu
Alıntı
"BATILI AKIL"A VEDÂ...
Paul Feyerabend isimli Profesör, “Batılı akıl”a nasıl vedâ ettiğini anlatıyor: __“Bir tutum bana garib ve anlaşılmaz gelir, biraz da uğursuz bir koku alırım ondan. Doğrusu, bir zamanlar uzaktan bana da çok câzib gelmişti; onun üssü olan kalelere girmeyi, ukalâ şövalyelerin başlattığı dünya çapında "aydınlanma savaşları"na katılmayı hayal etmiştim. Fakat zamanla mevzuun daha sığ yönleri dikkatimi çekti; şövalyeler -profesörler- onlara para veren ve ne yapmaları gerektiğini söyleyen efendilerine hizmet ediyorlardı. Herkes için bir mutabakat ve saadet peşinde koşan hür kafalar değil, birer memurdular -o şahane Almanca kelimeyle "Denkbeamte" (Düşünce memuru)- ve düzen mangırları, ilmî bir araştırmanın, yahut insanlığa duydukları bir yakınlığın eseri değil, meslekî bir hastalıktı. Onun için, çalıştığım yerlerde elimden gelen çok az şey karşılığı aldığım dolgun ücretlerden son meteliğine kadar sebeblenirken, bahsettiğim hastalıkla derslerime devam eden yoksul insanları -ve Berkeley Üniversitesi’nde köpekleri, kedileri, rakunları, hattâ bazen bir eşeği- gözetmeye itinâ ettim. Her şeyden önce, diyordum kendi kendime, bu insanlara karşı belli bir mesuliyetim var, onların itimadını su-i istimâl etmemeliyim. Onlara hikâyeler anlattım ve tabiî gururlarını kırmaya çalıştım; çünkü öyle kanaat getirmiştim ki, yüz yüze geldikleri ideolojik sokak satıcılarına karşı en iyi savunma buydu; "en iyi eğitim, insanları eğitim sisteminin muntazam hastalıklarına karşı bağışık hale getirmektir." Fakat bu samimî düşünceler bile, mesleğimle aramda bir yakınlık oluşmasına yetmedi. Bir gün Berkeley Ünüversitesi’nde, bir gün Londra yahut Berlin’de veya ücretimi hakikî İsviçre frangıyla aldığım Zürih’te, üniversite hayatına kapılmış giderken, sık sık "onlardan biri" olduğum düşüncesiyle irkildim:
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997, Remzi Vatansever imzasıyla ), -Yağmurcu- Çerçevesinde İlmin Dine Tasallutunun Hikâyesi. ZÜKEMİYAT-KUANTUM NAZARİYESİ...
Akademya Yazıları