• Istanbul'da sonbahar...
  • Istanbul'da laleler açtı
    Bizde hala sonbahar?

    Ruh Hali Güncesi
    Aslı Özgür
  • Parasız Yatılı ||

    İkinci Yeni şiirinin varlık kazanmasında elbette muhtelif ve mütenevvi sosyopolitik sebepler var. Bununla birlikte bir de işbu şiir akımını doğuranların hususi hayatları var ki, belki de en etkileyici sebeptir:
    İkinci Yeni şiirinin en önemli isimlerinin parasız yatılı oluşu ve çektikleri sıkıntılar...
    *
    Bu şiire ''sivil şiir'' diyen Ece Ayhan bir röportajında şöyle diyor:
    ''.. Şimdiye kadar İstanbullu zengin ailelerden çıkmış şiir. Türkiye'de bir değişim vardı ve bunun şiire vurması bekleniyordu. Ama bu hareket zengin akrabalardan beklenirken hiç alakası olmayan parasız yatılılardan çıktı. Hiç kimsenin bilmediği taşralı çocuklar bunlar. Ben, Cemal, Sezai Karakoç, hem fakir bunlar, hem parasız yatılılar. Pek beklenmiyordu, ama oradan geldi.''
    *
    Ben de parasız yatılıydım. Kasabadan hallice bir kazada, bir dağ başında, eski bir köy enstitüsünde, eski tabirle leyli meccani talebe oldum. Meccani; yani parasız...

    Bir bakıma benim gibi parasız yatılı olanlar, bizler, yeni bir gerçekliğe ulaşmak üzere yola koyulan ikinci yenici abilerimiz gibi yaşadık.

    Az biraz, her parasız yatılı kendi gerçekliğini üretir çünkü. Gerçekliği yeni formlarla bir kez daha oluşturur. Şiire de düşkünlüğü var ise; aşık olur, şiir okur, şiir yazar. Kendi çapında bir daire çizer. Bu daire parasız yatılının sevimli yaşam sahasıdır.

    Dünyası okul ile yatakhane arasındaki dar ve dağlı fiziki alandan dağdağalı metafizik çıkarımlara açılır.
    Yeter ki birazcık istidadı olsun.
    *
    Ben de parasız yatılıydım.
    On dördümden on beşime yürürken; kalabalık bir parantez içine aldım önce her şeyi:

    (Bir yatılı okula kar, nasıl yağar bilir misiniz? İşte ben öyle yaşadım... Öyle yoksul, öyle münzevi, öyle çekingen. Bir yağmurun tebessümü ile sıla belledim gurbeti. Doğru, 'bir yatılı okul bahçesine dar gelen sarı yalnızlıklardı sonbahar'… Fakat ben, 'sonbahara dar gelen çekingen yanlışlıklardı yatılı okul bahçesi' desem kim itiraz edebilir?!)
    *
    Görülüyor ki bütün bunları tabii ki eylül ayından bağımsız düşünmüyorum. Parasız yatılının evden kopup bütün hayatını, anahtarını kesinlikle kaybetmemesi gerektiğini bilerek cebinde sakladığı bir uzun ince demir dolaba sığdırdığı hüzün ayıdır eylül. Eylül en çok bu yüzden hüzün ayıdır.
    *
    Ben de bir eylül ayı parasız yatılı oldum.
    Bir eylül akşamı…

    Yine hüzündeyiz, yine eylüldeyiz.
    Eylül…
    Yumuşacık bu kelime şu ana değin benim için bütün hakikatlerin üstünde,
    fakat bütün hakikatleri içmiş;
    yağmurlu, mağrur, olgun, küskün bir olgu olarak yer aldı hayatımda.
    Onu ilkin ilköğretimde mavi düşlerimin arasında tanıdım.
    Ortaokulda hastalıklı bir başlangıç ve hep arkadan koşan bir çocuğun
    bağlayamadığı bir kravattı o…
    Sonraları saçları taralı, masum gülüşlü, utangaç adımlı bir kız isminin
    bende uyandırdığı bir sembolden öte hep bir tebessüm, hep bir ‘her şeye rağmen’di.
    Üniversitede isyankâr bir İstanbul sabahı…
    Lakin işte bundan evvel asıl bütün dikenli yanlarıyla lisedeki parasız yatılı günlerimde küskün ve yoksul bakan bir çocuktu eylül.
    *
    Bundandır bana çok dokunuyor, Parasız Yatılı'nın (Yapı Kredi Yayınları) kapağındaki kız çocuğunun hüzünlü bakışı / ciddi duruşu / yoksul yüzü..

    Bir hikaye kitabıyla kapağının mükemmel izdivacı bu..

    Füruzan'ın 1971'de yayımladığı Parasız Yatılı isimli öykü kitabı...

    Kitapta 12 öykü var. Bunlardan biri de kitaba ismini veren Parasız Yatılı öyküsü. Ben sadece bu öykü üstüne konuşmak istiyorum.

    Kapaktaki kızın bakışlarından başlamak istiyorum konuşmaya.

    O ki, --yıllardır yalnız uyanır sabahları, hiç şımardığı olmamıştır kimseye, bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır. Sanki o çocuk olmamıştır. Beden eğitim derslerine katılmayan çocuklardandır o. --Babası ölmüştür onun;
    ''Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?''
    Böyle apansız iflahı kesiliyor insanın. Apansız.
    (--Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocuklardan-- ne haber?)
    *
    Anne bir hastanede hasta bakıcı olacaktır. Ana kızın hayatı, --evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğunun sessizleştirdiği odalardır-- artık.
    Ah, Attila İlhan'ın o dizesi; ''Kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı!''
    *
    İlkokul bitince parasız yatılı okulu sınavları vardır.
    Kız bu sınavı kazanacak, parasız yatılı okuyacak, sonra da öğretmen olacaktır.
    Belki şair olur.
    O da kendi gerçekliğini aradığı ve gerçekliği yeniden kurduğu parasız yatılı günlerinin mağarasında doğurur mısralarını.
    *
    Anne kız imtihanın yapılacağı okula varınca bir hareketlilik görürler.
    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürür.
    '' Anne, saygılı sordu:
    - Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
    Hademe kadın ilgisiz,
    - Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.''
    *
    Siz hiç parasız yatılılık ve bursluluk imtihanına girdiniz mi? O imtihan kağıdındaki fotoğrafınızı hatırlıyor musunuz?
    *
    Parasız yatılılık sınavına hiç geç kalınır mı?
    *
    İkinci yeninin büyük şairleri parasız yatılı idi.
    ''Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
    Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır'' diye yazdı Ece Ayhan.
    *
    Parasız yatılı okullarındaki çocukların kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. Yüzlerine bakın onların. Parasız Yatılı'nın kapağındaki kızın yüzüne bakıyorum. O hüzünlü, ciddi, yoksul, ve kendinden büyük yüze.
    *
    ''Çocuk annesinden ayrıldı.
    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu. ''
    *
    Ben de parasız yatılı oldum.
    Ve ben de hiç gecikmedim...
    Ya da Yaşar Kemal'den ödünç alarak söylüyorum bütün parasız yatılılar gibi bir kere geç kaldım, sonra hiç acele etmedim.
    Yahut Romeo'dan devşireyim sözcüklerimi; hep o kadar erken geldim ki gecikmiş kabul edilebilirim.
    *
    Dış kapıda yağmurun altında annem gülümseyerek dururken, ben de parasız yatılı oldum.
    Sonra ne mi oldu? Parasız yatılılık günlerimin ''Öğretmen Liseleri'' kapandı; ve böylece yitip gitti geçmişim.

    Parantez içine aldığım ne kadar sözcük varsa bir eylül yağmurunda korunaksız ıslandı.
  • Akşama doğru azalırsa yağmur, kız kulesi ve adalar, ah burda olsan çok güzel hala İstanbul'da sonbahar 🎶
  • İnsan bir kere aşık olmaya görsün. her şeyi sevdiğine yormaya başlıyor. izlediğin filmlerdeki kadınlar, okuduğun şiirlerdeki kadınlar hep sen...
    İstanbul'u sana yoruyorum, sonbaharı da...
    bu sonbahar hayatımın en uzun sonbaharı.
    fakat ne garip!...
    sen hayatımda azaldıkça,sonbahar uzuyor.
    sonbaharı sana yormak, belki de bu yüzden dünyanın yorucu işi gibi geliyor...
    zor sahiden..
    zor...
    sonbaharda gitmekten söz ediyorum.
    ben yitik bir zaman arıyorum.
    ben seni arıyorum...
  • "Sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
    ağaçları yatıyordu yoksuldu
    bütün yaprakları sararmıştı
    bütün bir sonbahar ağlamıştı
    ağlayan sanki istanbul'du
    öl desen belki ölecektim
    içimde biber gibi bir kahır
    bütün şiirlerimi yakacaktım
    yalnızlık bana dokunuyordu

    eğer sisler bulvarı olmasa
    eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
    sabah ezanında yağmur yağmasa
    şüphesiz bir delilik yapardım
    hiç kimse beni anlayamazdı
    on beş sene hüküm giyerdim
    dördüncü yılında kaçardım
    belki kaçarken vururlardı

    sisler bulvarı'ndan geçmediğim gün
    sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
    yağmurun altında yalnızım
    ağzım elim yüzüm ıslanıyor
    tren düdükleri iç içe giriyorlar
    aklımı fikrimi çeliyorlar
    aksaray'da ışıklar yanıyor
    sisler bulvarı ayaklanıyor
    artık kalbimi susturamıyorum."
  • AŞKIN ŞEHRENGİZİ

    ne canlar yakmış İç Kale
    sararmış resimlerce
    mahzun Viran Tepe
    bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
    bir küf tutmuş muskalarA
    bir keder karası bazaltlar bilir
    nerden nereye solmuş
    yetim Diyarbekir’im
    nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
    birden düşersin akla
    başım gözüm ısınır
    Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
    Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
    kenti çoktan terk etti
    Hamravat Selsebili
    bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
    eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
    bir sensizliktir gider
    bin sessizliktir gelir
    açılır çakı gibi Fetih Kapısı
    yeni baştan çevik Fatihine
    tel örgüler kuş olup uçuşanda
    belki değeriz yine
    On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
    yangınlar gömülü
    Süleyman mertliğinde
    bir zaman abdestsiz çarıklarla
    doluşmaya utanılan Sur
    şimdi hangi hakirliğin mahzeni
    abdal damlarımızdan mağrur çatılara
    taşların boşluğunda zemheri
    cehennem lokması kursağında
    avlularda tükenmiş
    dut çiğdeleri bağrın
    boynu bükük nergizlerin saksılarda
    vurulmuş haremlik
    dökülmüş selamlık
    kalmış Deliller Hanı
    cinnete bir soluk
    kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
    hanayda kumruların
    su kadehi burulmuş
    kararmış bahtı fildişi kalkerin
    namusun narin beli bükülmüş
    durgundur Mesudiye
    argındır Ulu Cami
    yorgundur Dicle Kapı
    fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
    bir şehir ki töresidir
    nice kıtaların hey
    selsellerin uğultusu serdaplarda
    tulumbalar hasretinle taşmaktadır
    Şeyhandede şelalesi
    hazan olup yağanda
    ahşab nar çiçekleri
    sülüs hatları mevsim
    nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
    yüreğin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
    Asur kalesinde kral mezarı bağrın
    gözlerin gözlerimde dilsiz Malabadi
    ve paygamber kabrinde
    öksüz yara salardık
    gırtlaktan revakların karanfil sokağında
    umudun umudusun
    çeyizlen Diyarbekir

    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    AMEDYA

    ranzalarda Anzele serinliği
    Arbedaş Kapısı
    yüreğin dolar
    Nasuh Camisinde Ömeroğlu
    Nasıriye Kalenin Halidoğlu
    bize Amedyalı
    derler hey cano
    mazluma safdil
    namerde sarraf

    şimdi ne Küpeli
    ne Dıngılava
    Diyarbekir bir ceset aramızda
    akar akar Hamravat
    çehremizin kederinde
    taşar yüzlerin
    emekçi coğrafyasından
    masum, maralsı
    Kürdistan gülleri

    ürkek avlu mırnavları
    ceylansı hafız kızlar
    kadim Zinciriye
    kokar çocukluğum
    Benusen burcunda sesin
    girer düşlerimin rüyasına

    hatıralar deşer
    hatır yarasını
    Hançepek türküsü yakar
    babasının ciğeri filintalar
    öksüz içerin
    Zembilfroş dumanı

    sürgüler çekilir
    durur hücremde
    tütsüler doğurur
    yetim Bircuşah
    kaynatsın ahımızı
    dadaş Haburman
    sağsın zor hüznümüzü
    aygın Malabadi

    kurşunlanmış can Kurşunlu
    Dört Ayaklı minarem
    dört ayağından vurulmuş
    öyle bir zelzele
    ki çetin gidişin
    Mesudiye sütunları oy
    gayrı yerinde durmaz

    Parlı Safa Minaresi gibi dimdik
    ömür kavgasını
    verir hep kalanlar
    dam loğu, et taşı
    bulgur değirmeni
    bir destandır burada yaşamak saati

    Fiskaya Şelalesi
    hazan olup yananda
    gör nasıl
    yeniden yağarım
    dişimle tırnağımla loy loy
    bir daha bulunmaz böylesi
    gazel ölen
    bizi, bizim gibisi


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    ROZERYA

    yüreğin Hilar
    mağarası gibi serin
    yüreğin dağlarcası
    gariban, ıssız
    söyle sen hangi
    boranın meltemisin
    yanar dudağında karanfil tütün
    yanar da verir
    sırtını Kırklar suruna

    ellerin kelepçe
    ellerin zozan
    gözlerin zor kafesler
    gözlerin zilan
    içerin Kralkızı içerin mahzun
    alıngan, kuğumsu
    hançerem hançerli
    suskum sahipkıran
    bir masum pusuda tahtırevan

    söyle ben nereye gideyim Rozerya
    gel de gör içim dışım Amedya

    yaşmaklara yaşamaklar doladın
    Rabbinden razı
    sesin papatya devrimi
    sesin ardınsıra zılgıtlar
    körpe nazenin

    daha kaç mendil
    sarsın yangın kederini daha kaç
    ahraza bürünecek
    cıvıltısı sabilerin

    gel de izle Rozerya
    aşklar şimdi bir mumya omuzlarda
    tepişirken fevkinde
    şımarık firavunlar
    aziz bir şehir yıkılıyor altında

    hal böyleyken
    hasmına kılınç
    olsan da duramazsın içinde dimdik
    çökersin soylu
    sevdiklerin aşkına
    biz şimdi sensiz
    boyuna çöküş
    biz şimdi gözlerinsiz
    antik tohumduk

    bak da yeşert Rozerya
    Diyarbekir hayat ister bağında
    yeniden nefes almak
    biz ki yorgunluklar halkı
    gürleşirdi alnımızın teriyle
    ceddimizi saklayan
    aziz toprak.
    çocuklar eker
    filintalar yeşertirdik yılmadan
    usturalar kayarken ensemizden
    bükülmezdik usulca

    ata yadigarıydı mesleğimiz
    yüreğimiz haykırır gözlerimizde
    canımız o parola
    yakıl ama yıkılma
    söyle susma söyle Rozerya
    diyesin
    yitik insanlık
    hangi eğreti dağın ardında


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    RÜMEYSAH

    sen, çocukluğumdun, masumiyetim
    sen bereket, han duvarları mazim
    toz çuvallar üstünde dinginliğim
    rüyam, göğüm, çölüm, denizimdin

    dans eder, göllerin ıssız akışı
    her nakışı, hüsrana yar bakışı
    özlem tüten demden gönül kayışı
    hem canım hem cananım, cevherimdin

    ayrılık da aşka dahil, Rümeysa
    bir hayatlık canı var ölümlerin
    bülbüle uzaklar yakın Rümeysa
    bir nefeste yayılır gül dediğin

    Rümeysa, zarftan kuşlar fezamda
    gurbetimin teli kopmuş sazımda
    deli taylar uçar durur bağrımda
    seven ruhta fren tutmaz Rümeysa

    konmaz öyle her dala sev devrimi
    sütü zift, balı zehir semahında
    uzar, uzar, uzar, şeyhin gözleri
    can kınına sığamıyor Rümeysa

    mürşid gamzelerin Fındık burcudur
    aşığı, mürid kılar tek bakışta
    dergahında cerenler kuruludur
    aşka dizgin vurulmuyor Rümeysa


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    GÜVERCİNLER ÇARŞISI

    şükran toylarımızın
    sesi gelir aşiret çadırlarından
    obamız hayran
    otağımız kurban
    kıl çadırda yer sofrası kalbin
    serilmiş razı
    serilmiş padişahına kadar
    Nur burcunda ciğerim ağarır
    külahına dek kufi, ebebulguru
    saçlarında nesih yazıtlar
    döşlerin kesme bazalt döşeli
    mukarnas bezemeli
    yazmalarca beklenen yankılarda
    kurşunlu kubbelerin

    Halilviran köprüsünde hey canım
    düşlerin hıçkırır
    sazlar kavrulur
    yanar sazlıklar
    Nevruz neşesi saran köşelerinden
    bir firak hüznü
    tüttürür dağlar
    kavun rayihasına karışır
    karpuz burcuları
    çörtenlerden bin rahmet damlar
    demirciler çarşısı orkestra
    sadrı tonozla örtülü
    ceylanlar salınır
    filintalar ormanında

    Kazancılar Hanı mürd
    suskun kaya mezarlar
    Sultan Şuca çeşmesinde bağrın
    bağlanıp budaklansın
    yeter ki kapılma
    çeper çağın ağına
    can akar yolunu bulur
    yeter ki solmaya
    yaşamak sevincin
    iki gözümün goncesi


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    HIZIR KÖŞESİ

    göğün göğüyüz biz, yerin yeri
    niceye Süreyya, niceye bağır
    testin kadarsan, günahımız ne
    ya kıl taat, ya cezbemizden delir
    ki yokluk, varlığımıza delil
    ki yokluk, yokluğunuza tülbent
    içimiz var, içimizden içeri
    ve dışımız, dışımızdan dışarı
    vur testini, ne dış kalsın, ne içi
    lamekânda bulunur bu define
    aşk, öyle bir uçurur ki kimini
    aşk dahi bilmez uçanın yerini


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    VEDA TEPESİ

    Kudüs'ün ürkek gözyaşları
    Diyarbekir'in gözlerinden akar
    Tunus'un yanaklarından sızan
    Kahire'nin koyu kanıdır
    Şam'ın sonbahar saçları
    Dökülür derisinden Yemen'in
    Medine tüter Mekke'nin burnunda
    Düğümlenir boğazı İstanbul'un
    Vedâ tepesinden uyanış doğar


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri




    DORU

    poyraz yanar, kandiller üşür
    Nupelda
    suna boynun yaslar dağ eteğine
    yıldızların kaydırağı var bu gece
    dokunsan, ağlayacak ceylanlar
    tavşan, yavrular aşkına cesur
    arslan, yavrular aşkına ürkek
    ve bakışlar, çığlık çığlığa kuşlar
    yokluğun, boğazda kement
    bakışın, nasıl da çatal
    değdiği kalbin etini delen
    acemi, rafine, boyunca usul

    bağırda dalgalar kayalığa vuranda
    diyar gözlü, bekir yürekli
    filinta baharlar birikir Yeldama
    gurbetin, hançeremde kelepçe
    ranzamda, kahırdan darmaduman
    ağarmış anlıklar, gurbetin
    maral titrekliğinde, soluk soluğa
    bir cezbeden yadigar
    bahadır, külhani yakalardan
    ve mahzun, namus burcu
    niyetli, meçhul denen ferdalara
    umutma Evîn
    gevherin kışlatma
    avlularda serpilen gonceler hatrına
    kenar mahlesinde dar bulvarların
    gül hevesler kurutmuş
    başı hep ustura tıraşlı
    oğullar etmez hayınlık
    yokluğun ebubekir dostluğuna

    çünkü yaşamak bu küllüklerde
    dakik bir vaiz kuzulara
    ve sıtmalar, ardın sıra kan ter
    ardın sıra tutuklu, kısık
    iner gibi sürgüler hücre odaya
    görüş günleri ıssız
    volta demleri öksüz, dımdızlak
    cehennem kesiği gerdanlar namına
    hiç değilse düşlerim, boran
    savur çeltik yaylana, pamuk ovana
    savur da kıyılsın inceldiği kuşeden
    aşiret bozkırları çocukluğum
    divane dağın doruğundan tütsün
    vakarlı umular, yarınlarımız


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    ÜLKÜMÜZ DEVRİM

    genzimde bir sergüzeşt
    koynumun merkezine kadar kıvrılan
    kanırtan hınzır hevesleri
    sisleri tırmalayan haylaz açelyalar
    sensizliğin biz kokan kıyametiyle
    aşka hadım edilmiştir

    içimde açılmayan mühürlenmiş mektuplar
    yağar tırmalarcası sandukamın kürküne
    gençtim kısrakların
    toprağa hazla saplanan toynakları kadar
    gençlikten burağanlar biriktirdim
    yatağanlarladoğrarcası
    kara kutusuna kadar ciğerlerimin
    vurulmak neymiş bildim

    mahralarda sahralar uzanıyor
    dünya kıyameti sonuna kadar hak ediyor
    çırılçıplak armakçılar
    kirletirken oğuzluğun hisse senetlerini
    dosyalar artık yırtılmak içindir
    yargılarından habersiz yargıçlar
    şimdi haksızlığın ayetleri

    akıyor budunlar sokaklarında evrenin
    kurganlar artık çöküşlere mahkumdur
    kutaylar kervanlarda
    yeni bir cihanın rüyasını çığırmakta
    bilge taşralardan
    çaylak şehirlere ihtar

    orada bengi yaşamaklar
    burada tadımlık yalnızca
    çocuk sevinçlerinin koşturduğu evlerde
    ölümlerin o yetişkin ağır
    kulak zarlarını sağır eden
    şimdi suskun çığlıkları dolaşıyor

    öyleyse acısını dindirmeli vahşetin
    bir yağız hünkar korkusuzca
    herkes beklenenlerin
    peşinde aynalara bakamadan
    imgeler alışıktır kırılmaya farlarda
    pusumda aşiret bozkırları
    güneşin yerini tutar

    kozmosunda fantasmalar
    bir gökçe hicret kadar mevzi tutar
    sarıklara havlıyor kanişler
    yağlı köy sabunu kokmuyor yaşayan leşler
    kentlerde ceset nehirleri
    yıkılan köprülerden
    örülen duvarlara üzülme sakın
    körpe labirent olur
    buldurur birbirimizi

    kavganın gümrah memelerinden
    yaralar emzirdik hep yoldaşlarla
    kaslarımızı gırtlağına değin sıkıyor
    kol muskası pazıbentler
    can evlerinde tamudan yuvalar kuran aşk
    palazlanıyor çıngarın
    kanla sulanmış tarlalarında

    ülkümüz devrim
    insanlığı hunharlığa neşter kılan
    huylanan döl döşekleri
    doğumun görklü kuzey ışıkları altında
    yepyeni bir doğruluşa gebeydi
    çapa yapan kadınlarıngölgesinde
    ter bezinde kundaklar benim yerim
    ülkümde devrim
    yıldızlı geceye dönüşür sevgilim

    ipiltiler esintilerin
    kanına karışıyor ıpıslak ıslıklarda
    tezgahlarda işveli ciddiyetler
    ne denli serpilebilirse som kapanlarda
    o raddeye kadar kuşmar
    dağılan nazenin saçların
    tellerinde yürüyen cambazlar cudam
    betondan putlara tapan
    çinko patronlarla haşrolan

    pazen entariler yağar militan ruhlara
    dindirmek için hoyrat hırslarını cevherin
    işte küstah yürekler
    mutantan recimlerini kör emperyalizmin
    boğazlamaklar için birikiyor
    ülkümüz devrime kıvrılıyor
    devrimlerimiz ülkülere
    türkülere birleşen düşlerimiz
    lügatlerde sevmekler
    yeniden tanımlanıyor

    durun ve hayatla yüzleştirin çehrenizi
    oysa haylamaz dibine açan hiçbir domur
    huysuz langustlar
    pavkırışlara boğuyor yeröteyi
    tıpırtılar tıkırtılarla sevişiyor
    tenha kaldırımların damsız yalpılarında
    fısıltılar boranlarla
    cam kırıklarıkarıştırıyor damarlara
    kalın bıçaklar kesemiyor ince tülleri
    karıncalanıyor ergen yerlerin
    yaşlanmayan gözlere küflenmek yasak
    işte hipnoz edilmiş metropol köleleri
    tiryaki egzoz dumanlarına
    özenti vitrinlerde hep janti sömürgeler

    bir fiyasko gibi geçenlerdir
    sokaklardan caddelerden bulvarlardan
    onlar asıl kazananlardı
    panjurların satır arasında oksitten
    mısraları sökebilen şairler
    besteleyecek tutunamayan galipleri

    kapitalist yaşayıp komünist küfredenler
    rezaletsel rüsvaylığa mahkumsu
    sustum susulacak ne kadar kağnı varsa
    mecnunlar yüreğini tükürüyor sahraya
    düşlüyorsun eriyene dek beynin
    kaynayan bir kazana dönüyor kelle tası
    ışığa yumruklar attıran sendin

    zarfında günbatımı fırtınası
    taraçadan süzülen matruş papatya dansı
    kardan çocuğa döner cıvıldayan nefesin
    aynaları sırlayan cıva gözlerin kokar
    çakılır vidalarderisine şehvetin

    gün gelir ülkün de devrilir
    türkü çığırmaya başlar devrimin
    değişmez sandıklarından doğar ilk değişim
    alaturkalar alafrangalaştıkça
    dumura uğrayacaktır çağdaşça
    şen olası raconlar gereğidir

    kan damlaları birikiyor kum saatinde
    tütüyor fişek tarzı miğferler
    dünya kıyameti sonuna dek hak ediyor
    bileniyor delişmen pençeler


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    BEHRAMPAŞA

    muhteşem Selimiye benzeri mimari
    Mimar Sinan üstadın ustalık eseri

    sekiz sütun gövdesine taşlardan
    birer kördüğüm atılmıştır sanki

    kimsesiz Suriçi’nin dilsiz sokaklarını
    bir şölen yerine dönüştüren incelik

    eksik olmaz rahmetli avlusundan
    çocuklar, kediler, kuşlar, böcekler

    gelin bir de buradan izleyin gelin
    haşmetli İslam medeniyetimizi
    karnaslarda Süleymaniye ihtişamı
    kitabelerinden belli Sahabe şehri

    minberinin külahı çiniyle kaplı
    kapısında bir şaheser su mermeri

    satranç kufiyle yazılmışdört koldan
    semah eden Habib-i Kibriya isimleri

    kuvarsı cezbede kendinden geçmiş
    İznik çinileriyle kaplı kadim duvarlar

    mihraplarında saflığın ülküleri
    kara bazalt taşlarından bir şiir sanki

    saçı örgülü yıldızlar iç mukarnaslarda
    döşü geniş kubbesiyle muntazam estetik

    metafizik gerilimler tozan ışıklarında
    vakardan metaforlar dimdik sütunlarında

    sekizgen yapısıyla; hazin yalnızlığıyla
    âlî devletimizin bir türbesi gibi şimdi

    diktörtgen boşluklara dolan yaşamak azmi
    ecdadın ervahını hissettiren külliye

    geçmişle geleceği buluşturan bir meclis
    Mimar Sinan’ı Şeyh Galib kılan taş üstünde

    kalbi Dicle diye çarpan bahtın rüzgarında
    bir çizgiydi bulutlardan Behrampaşa Cami


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    RÜZGARIN KALBİ

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ
    kasımpatılardan doğma entarinle
    çalı kuşları konardı dallarına
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    kuzgunlar dönüşür üveyiklere

    yağmurun çocuğu Pokut yaylasında
    bulutlardan bir deniz önündeyiz
    uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim
    ruhunu sal eyleyip uçacak sanki
    avcısını bekleyen hazine gibi
    ezilir bakışıyla kursak çimleri
    yeşerir kuru kütüklerde filizler

    evrendin özündeki canlılara
    kuşatır damarların dünyaları
    günde yüzbinlerce kez atan kalbin
    nasırlı ellerinden belli azmin
    gönül ışımakta gönlünü Dilbâ
    harab kentte bağrı dökük bina âşık
    cerrahlarda bulunmaz reçetesi

    kurnalar, kandiller, dağ yılanları
    fırtına nehrinde kağıt gemiler
    derin ormanlarda ay kuyuları
    adamın gönlünü göğsünden söker
    kurnalar, kandiller, gece suları
    bu dermana bir dert yok mu Dilbâ
    bakışların deliyor değdiği yeri

    kuzgunlar dönüşür üveyiklere
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    çalı kuşları konardı dallarına
    kasımpatılardan doğma entarinle
    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

    Diyarbakır Şairleri, Bilal Yavuz Şiirleri...